El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hz. Peygamberin Süt Anneye Verilmesi

Halime'nin evinde başlayan bereket ve peygamberlik alametleri ise şunlardır: Halime, Ebu Züeyb es-Sa'diyye'nin kızıdır. Muhammed b. îshak dedi ki: Hz. Peygamber, Ebu Züeyb kızı Halime'den süt emdi. Ebu Züeyb'in asıl adı …

Halime'nin evinde başlayan bereket ve peygamberlik alametleri ise şunlardır:

Halime, Ebu Züeyb es-Sa'diyye'nin kızıdır. Muhammed b. îshak dedi ki: Hz. Peygamber, Ebu Züeyb kızı Halime'den süt emdi. Ebu Züeyb'in asıl adı Abdullah olup soy kütüğünde baba ve dedelerinin adları şöyle sıralanır: Abdullah b. Haris b. Şicne b. Cabir b. Rizam b. Naşire b. Füsayye b. Nasr b. Sa'd b. Bekr b. Hevazin b. Mansur b. İkrime b. Haşefe b. Kays b. Aylan b. Mudar.

Hz. Peygamber'in süt babası (yani Halime'nin eşi) Haris'tir. Ha-ris'in soy kütüğünde, baba ve dedelerinin adlan şöyle sıralanmaktadır: Haris b. Abdüluzza b. Rüfaa b. Melan b. Naşire b. Sa'd b. Bekr b. Hevazin.

Hz. Peygamber'in süt kardeşleri de şunlardır:

Abdullah b. Haris, Üneyse binti Haris, Hidame binti Haris ki bunun diğer adı Şeyma'dır. Anlatıldığına göre Hz. Peygamber, Halime'nin ya-nmdayken, annesiyle birlikte Şeyma'da onun bakımını yaparmış.

İbn İshak, Halime binti Haris'in şöyle dediğini rivayet eder: Emzirmek gayesiyle kurak bir senede, çocuk aramak için birkaç kadınla birlikte Mekke'ye gittim. Yanımda bir de çocuğum vardı. Yeşilimsi renkte ve çok ağır yürüyen bir katırımız vardı. Ona binmiştim. Yol arkadaşlarımız da bu yüzden bizi beklemek zorunda kalıyor ve gecikiyorlardı. Yaşlı bir keçimiz vardı. Ama Allah'a andolsun ki bir damla bile süt vermiyordu. Geceleyin çocuğumuz açlıktan ağlayıp durur, bizi uyutmazdı. Ne benim mememde ne de keçinin memesinde bir damla süt bulunurdu M, çocuğa içirelim de uyusun. Ama yine de yağmurların yağacağını ve bolluğa kavuşup genişliğe çıkacağımızı umuyorduk. İşte bu umutla o alız katırımıza binip arkadaşlarımla birlikte yola çıktık. Bineğim ağır yürüdüğü için yol arkaaşlarım beni beklemek mecburiyetinde kalıyor ve zahmet çekiyorlardı.

Nihayet Mekke'ye ulaştık. Allah'a yemin ederim ki; Rasûlullah (s.a.v.) hangi emziriciye sunulduysa, öksüz olduğu söylendiğinde hepsi onu reddetti. Emzirmek için hiçbirimiz onu kabullenmedik. Ve: "Onu emzirsek annesi bize ne verebilir ki? Biz sadece babası olan çocuktan bir fayda umabiliriz. Annesi bize birşey veremez ki." dedik. Allah'a andolsun ki, benimle gelen arkadaşlarımın tamamı, emzirmek için birer çocuk buldu. Sadece ben bulamamıştım. Rasûlullah (s.a.v.)'dan başka çocuk bulamamış, onu da almamıştık. Geri dönmek üzereydik. Kocam Haris b. Abdüluzza'ya dedim ki: "Bir çocuk bulmadan, arkadaşlarımla geri dönmek hoşuma gitmiyor. Gidip o öksüz çocuğu alacağım."

Kocam, "Böyle yapmak zorunda değilsin ama dediğin gibi olsun. Belki Cenâb-ı Allah, onda bizim için bereket yaratır." dedi, ben de gidip Rasûlullah'ı aldım. Vallahi ondan başka emzirecek bir çocuk bulamadığım için onu almak mecburiyetinde kaldım. Onu alır almaz arkadaşlarımın yanına getirip yola çıktık. O emmeye başlayınca, memelerim ona bol bol süt vermeye başladı. Kana kana içti. (Süt) kardeşi de kana kana içti ve doydular. Eve varınca kocam, o cılız keçimizin yanma gitti. Bir de ne görsün: Keçinin memeleri sütle dolmuş. Sağdı, içti, içtik. Nihayet hepimiz doyduk. O gece, tok ve rahat uyuduk. Sabah olunca kocam bana dedi ki: "Ey Halime! Allah'a yemin ederim ki, sen mübarek bir insan almışsın. Onu aldığımız günün gecesinde evimize dolan hayır ve bereketi görmedin mi? Ve Allah (c.c), bize bahşettiği bu hayrı daha da arttıracaktır."

Rasûlullah (s.a.v.)'ı, Mekke'den alıp memleketimize dönmek üzere yola çıkmıştık. Allah'a andolsun ki o cılız bineğimiz, diğerlerini geride bıraktı. Bir hızlanmıştı ki, değmeyin gitsin. Öyle ki yol arkadaşlarım; "Vay be Halime! Bu, bizimle beraber gelirken bindiğin o cılız hayvan değil mi?" diye sormuşlar, Ben de; "Evet, vallahi ta kendisi!" demiştim. Bunun üzerine onlar da, "Vallahi, bunda bir iş var!" demişlerdi.

Nihayet yurdumuza, Sa'd oğulları kabilesinin yaşadığı yere gelmiştik. O zamana kadar dünyanın en kurak ve en kıtlık yeri olarak orasını biliyordum. Ama artık koyunlar sabahleyin otlamaya çıkıyor. Akşamleyin tok olarak dönüyordu. Biz de dilediğimiz kadar onlardan süt sağıyorduk. Çevremizdekilerin davarlarıysa, bir damla bile süt veremiyor-lardı. Akşamleyin eve aç olarak dönüyorlardı. Öyleki sahipleri, çobanlarına öfkelenerek; 'Yazıklar olsun size! Halimelerin davarları nerede otlanıyorsa siz de davarlarınızı orada otlatın." diyorlardı. Bunun üzerine çobanları, davarlarını bizimkilerin otladıkları yerlerde otlatıyorlardı ama akşamleyin davarları eve yine aç olarak dönüyorlardı. Bir damla süt veremiyorlardı.

Bizimkilerse eve tok olarak dönüyorlar, biz de onlardan dilediğimiz kadar süt elde ediyorduk. Cenâb-ı Allah, bize bereket yüzü göstermeye devam ediyordu.

Böylece iki yıl geçti. Rasûlullah (s.a.v.), diğer çocuklardan çok farklı biçimde gelişti. Allah'a andolsun ki, iki yıla varmadan güçlü bir çocuk haline geldi. Onu, annesine götürdük ama onda gördüğümüz uğur ve bereket dolayısıyla teslim etmek istemiyorduk. Annesi onu görünce, dedim ki: "İzin ver de çocuğu bu sene de yanımızda tutalım. Çünkü Mekke'deki salgına yakalanmasından korkuyoruz." Israrlarım sonucunda annesi, bu isteğimi kabul etti. Bizimle beraber gönderdi. Aradan iki, üç ay geçmişti. Bir ara Rasûlullah ile süt oğlum, evimizin arka kısmında kuzularımızı otlatmaktayken kardeşi koşarak yanıma gelip şöyle dedi: "Şu Kureyşli kardeşime beyaz elbiseli iki adam geldi. Onu yere yatırıp karnım yardılar!" Kocamla birlikte koşup yanma vardık. Ayağa kalkmış ve rengi sararmıştı. Kocanı onu kucaklayarak; "Neyin var yavrum?" diye sordu. "Beyaz elbiseli iki adam yanıma gelip beni yere yatırdılar. Karnımı yarıp içinden birşey çıkardılar. Onu attılar. Sonra karnımı yine kapatıp, eski haline getirdiler." dedi. Onu alıp eve getirdik. Kocam dedi ki: "Halime! Çocuğumuzu cinlerin çarpmış olmasından korkuyorum. Korktuğumuz şey kendisinden görülmeden önce onu sahiplerine versek mi acaba, ne dersin?"

Kocamın bu teklifi üzerine Rasûlullah'ı alıp Mekke'ye götürdük. Annesinin ondan başka endişe duyacağı birşeyi yoktu. Çocuğunu kendisine takdim ettik. "Ey emzirici! Çocuğu neden geri getirdiniz. Hani ona tutkundunuz?" diye sorunca, dedik ki: "Hayır, andolsun ki Allah'ın sayesinde ona karşı görevimizi yerine getirdik. Yalnız telef olmasından ve başına bazı haller gelmesinden korkuyoruz. Onun için ailesine teslim edelim, diye düşündük." "Sizde bir hal var. Durumunuzu, olduğu gibi bana anlatın." deyip gerçeği anlatmamız için ısrar edince, Rasûlullah'ın başından geçen olayı ona anlattık. Dedi ki: "Şeytanın ona zarar vermesinden mi endişe ediyorsunuz? Hayır, Allah'a yemin ederim ki şeytan, ona zarar vermek için firsat bulamayacaktır. Vallahi, oğlum büyük bir adam olacaktır. Onun haberini size anlatayım mı?" Evet anlat, dememiz üzerine: "Rasûlullah'a hamile oldum. Karnımda onun kadar hafif ve zahmet vermez bir yavru düşünemezdim. Hamileliğim esnasında şöyle bir rüya gördüm: Sanki benden bir nur çıkmıştı. O nur, Şam saraylarını aydınlatıp bana göstermişti. Doğurduğumda da diğer çocuklardan farklı bir şekilde, ellerini yere dayamış, başını semaya dikmiş vaziyette yere düştü. Artık onu bırakın." dedi.

Bu hadis başka yollarla da rivayet edilmiştir. Bu, siyer ve meğazi âlimleri arasında dolaşan meşhur hadislerdendir.

Vakidî jbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet eder: "Halime, Hz. Pey-gamber'i aramaya çıkmış, onu, kuzuların yanında süt kızkardeşiyle beraber bulmuştu. "Bu sıcakta burada işiniz ne? diye sorunca o şöyle demişti: "Anneciğim! Kardeşim, sıcakla karşılaşmadı ki. Bir bulutun onu gölgelendirdiğini gördüm. O durunca bulut da duruyor, o yürüyünce bulut da yürüyordu. Böylece buraya kadar geldi!»

İbn İshak'm rivayetine göre bir gün sahabeler, Rasûlullah (s.a.v.)'a "Bize, kendinden söz et." dediler. O da buyurdu ki: "Ben, atam İbrahim'in duası ve İsa (a.s.)'nm müjdesiyim. Bana hamileyken annem, kendisinden bir nur çıktığını ve o nurun Şam saraylarım aydınlatıp kendisine gösterdiğini gördü. Sa'd b. Bekr oğulları kabilesinde süt emdim. Ora- . da kuzularımızı otlatmaktayken beyaz elbiseli iki adam yanıma geldi. Beraberlerinde içi kar dolu altın bir leğen vardı. Beni yere yatırıp karnımı yardılar. Sonra kalbimi çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp attılar. Sonra kalbimi ve karnımı, o kar ile yıkadılar. Tertemiz hale geldikten sonra kalbimi yerine koyup karnımı eski haline döndür- ' düler. Bu işi tamamladıklarında biri, diğerine dedi ki: "Onu, ümmetinden on kişi ile tart." Tarttı, o on kişiye denk geldim. Sonra: "Onu, ümmetinden yüz kişi ile tart." dedi. Tarttı, o yüz kişiye de denk geldim. Sonra, "Onu, ümmetinden 1000 kişi ile tart." dedi. Tarttı, o 1000 kişiye de denk geldim. Sonunda, "Bırak onu. Eğer onu, ümmetinin tümüyle de tartsan, onlara denk gelir." dedi."

Bu rivayetin senedi, güzel ve kuvvetlidir.

Adamın biri, Hz. Peygamber'e: "Senin ilk zamanlarındaki durumun * nasıldı, ya Rasûlallah? diye sormuş. O da bu soruyu şöyle cevaplamış: "Benim dadım, Sa'd b. Bekr oğulları kabilesindendi. Onun oğluyla birlikte kuzularımızı otlatmaya götürmüştük. Ama yanımıza azık almamıştık. Ona; "Kardeş, git de annemizden bize azık alıp getir." demiştim. Kardeşim gitmiş, ben de kuzuların yanında kalmıştım. Kartal gibi iki beyaz kuş bana doğru geldi. Biri, diğerine, "Bu, o mu?" diye sordu. Diğeri de, "Evet, odur." deyince üzerime doğru uçup geldiler. Beni, sırt üstü yere yatırıp karnımı yardılar. Sonra kalbimi çıkarıp yardılar. İçinden siyah renkte iki parça kan pıhtısı çıkardılar. Biri, diğerine; "Bana kar suyu getir." dedi. Getirip onunla vücudumun içini yıkadılar. Sonra biri, diğerine, "Dik" dedi. Karnımı dikti.

Kalbimin üzerine de peygamberlik mührünü vurdu. Biri, diğerine: "Onu bir kefeye, ümmetinden 1000 kişiyi de öbür kefeye koy." dedi. Üzerimde 1000 kişiyi görünce, üstüme düşmelerinden korktum. Biri, diğerine tekrar: "Eğer ümmetiyle denk olup aynı seviyede kalsaydı, onlara meylederdi." dedi. Sonra da yanımdan ayrılarak uçup gittiler. Ben, çok korkmuştum. Karşılaştığım durumu koşup süt anneme anlattım. Çarpılmış olmamdan korktu. "Seni, Allah'a havale ediyorum." dedi. Devesini hazırladı. Beni deveye bindirdi. Kendisi de terkime bindi. Yola çıktık. Nihayet annem (Amine)nin yanına vardık.(Halime): "Ben, emaneti teslim ettim, zimmetten kurtuldum." diyerek başıma gelenleri anneme anlattı. Annem, hiç telaşlanmadı. Dedi ki: "Benden bir nur çıktığını, o nurun Şam saraylarını aydınlatarak bana gösterdiğini gördüm." dedi.

Bu hadisi, Bakiyye b. Velid'den, İmam Ahmed b: Hanbel rivayet etmiştir.

İbn Asakir, Urve b. Zübeyr'in, Ebu Zerr el-Gıfarî'den bahsederken şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebu Zerr demiş ki: "Ya Rasûlallah! Peygamber olduğunu öğrendiğinde bu işi nasıl anladın ve buna nasıl inandın?" Rasûlullah. (s.a.v.) şöyle cevap vermiş: "Ey Eba Zeri*! Ben, Mekke vadilerinden birindeyken iki melek bana geldi. Biri yere indi, diğeri de gök ile yer arasında durdu. Biri, diğerine sordu: "Bu, o mu?" Diğeri, "Evet, bu, o" diye cevap verdi. "Onu, bir adamla tart." dedi. Tarttı, ben o adamdan ağır geldim..." Rasûlullah, bu hadisenin devamı olan göğüs , ameliyatını ve iki omuzu arasına peygamberlik mührünün vurulmasını da anlatmış, sonunda da şöyle buyurmuştur: "O iki melek, yanımdan ayrılıp gidinceye kadar yaptıklarım gözlerimle görür gibiydim."

Sahih-i Müslim'de, Enes b. Malik'den gelen bir rivayette şöyle denmektedir: Rasûlullah (s.a.v.), çocuklarla oyun oynamaktayken Cebrail gelip onu yere yatırarak göğsünü yarmış,kalbini çıkarıp içinden siyah bir kan pıhtısı çıkararak: "İşte bu, şeytanın payıdır." demiş; sonra kalbini altın bir leğen içinde Zemzem suyuyla yıkayıp,tekrar yerine koyarak göğsünü dikip eski haline döndürmüş. Onu bu halde gören oyun arkadaşları, koşarak süt annesinin yanına gitmiş ve: "Muhammed öldürüldü!" demişlerdi. Yanına döndüklerinde, Rasûlullah in yüzünün sapsarı olduğunu görmüşlerdi. Enes (r.a.): "Ben Rasûlullah'm göğsündeki dikiş izini görmüştüm." demiştir.

İbn Asakir, Enes (r.a.)'in şöyle dediğim rivayet etmiştir; "Namaz, Medine'de farz kılındı. Rasûlullah (s.a.v.)'a iki melek geldi. Onu alıp Zemzem kuyusunun yanına götürdüler. Karnını yarıp iç organlarını çıkardılar. Altın bir leğene koyup içinde Zemzem suyu ile yıkadılar. Sonra karnına ilim ve hikmet doldurdular.

İbn Vehb yoluyla gelen bir rivayette de Enes şöyle demiştir: " Rasûlullah (s.a.v.)'m yanma üç gece peşpeşe gelenler oldu. Biri; "Onların efendilerini ve en hayırlılarını alın." dedi. Bunun üzerine Rasûlullah . (s.a.v.)'ı alıp Zemzem kuyusunun yanma götürdüler. Karnım yardılar. Sonra altın bir kap getirildi. İçi, o kapta yıkandıktan sonra da karnına iman ve hikmet dolduruldu.»

Buharı ve Müslim'in sahihlerinde yer alan İsrâ hadisinde de Hz. Peygamber (s.a.v.), miraç gecesinde göğsünün yarılarak içinin Zemzem suyuyla yıkandığını söylemiştir. Böyle bir olayın, biri Rasûlullah'm çocukluğunda, biri de miraç gecesinde olmak üzere iki kez meydana gelmiş olması, çelişkili birşey değildir. Evet, bir defasında süt annesinin yarımdayken göğsü yarılmıştı. Bir defasında da yüce Rabbi'nin huzurunda bulunmak, onunla sohbet etmek üzere yüce âlemlere çıkmak üzere miraç gecesinde göğsü yarılmıştı.

îbn îshak, Rasûlullah (s.a.v.)'m kendi ashabına şöyle dediğini nakleder:

"Ben, Arapçayı en iyi bileninizin!. Ben, Kureyşliyim ve Sa'd b. Bekroğulları (kabüesi)nde süt emdim."

İbn İshak'm anlattığına göre Halime, onu sütten kestikten sonra Rasûlullah (s.a.v.)'ı annesine götürürken yolda bir Hristiyan kervanı onlara rastlamış; onu yakalayıp "Şu çocuğu hükümdarımıza götürelim; bunda çok iş var!" demişlerdi. Rasûlullah, büyük bir gayret sarfederek onlardan kaçıp kurtulabilmişti.

Anlatıldığına göre Halime, başına bir musibet gelmesinden korktuğu için Rasûlullah'ı annesine teslim etmek üzere geri götürürken Mekke yakınlarında kaybetmiş, aramış ama onu bir türlü bulamamıştı. Dedesi Abdülmuttalib'in yanma gitmiş, durumu anlatmıştı. Abdülmuttalible birkaç kişi onu aramaya çıkmışlardı. Varaka b. Nevfel ile Kureyşli bir başka adam, onu bulup dedesine getirmişlerdi. Dedesi, onu alıp omuzu-na koyarak Kabe'yi beraberce tavaf etmiş, musibetlere karşı onu koruması için Cenâb-ı Allah'a duaetmiş, sonra da annesi Amine'3e teslim etmişti.

el-Ümevî, Said b. Müseyyeb yoluyla yaptığı bir rivayette Rasûlullah (s.a.v.)'m doğumunu, Halime'den süt emişini anlatmıştır. Ancak bu anlatımda Muhammed b. İshak'ın anlatım sırasına riayet etmemiştir. Yine el-Ümevî'nin anlattığına göre Abdülmuttalib, oğlu Abdullah'a kendisine bir süt annesi bulması için Rasûlullah (s.a.v.)'ı alıp Arap kabilelerini dolaşmasını emretmiş. Abdullah ta dolaşmış, nihayet Hali-me'yi, oğluna süt emzirmek üzere kiralamış. Rasûlullah (s.a.v.), Hali-me'nin yanında altı yıl kalmış. Halime, onu her yıl dedesinin, ziyaretine götürürmüş. Göğsü yaradığında onu annesine teslim etmiş. İki yıl da. annesinin yanında kalıp sekiz yaşma vardığında annesi vefat etmiş. Bunun üzerine dedesi Abdülmuttalib, onun bakımım üstlenmiş, on yaşma kadar onun yanında kalmış, o da vefat edince Rasûlullah (s.a.v.), öz amcaları Zübeyr ile Ebu Talib tarafından koruma altına alınmış. On küsur yaşındayken, amcası Zübeyr onu beraberinde Yemen yolculuğuna çıkarmış. Bu yolculukta, Rasûlullah'ta bazı olağanüstü haller görmüşler. Nitekim geçmekte oldukları bir vadide bir erkek deve yollarım kesmiş, Rasûlullah'ı görünce de yere çöküp o iri gövdesini yerlere sürmüş. Rasûlullah (s.a.v.) da ona binmiş.

Yine Yemen yolculuğunda Rasûlullah (s.a.v.), beraberindeki kafileyle birlikte Arim seline dalmış, Cenâb-ı Allah ta, onlar geçinceye kadar o seli kurutmuş, böylece yollarına devam etmişler. Kendisi ondört yaşındayken amcası Zübeyr vefat etmiş, bu defa amcası Ebu Talib, onun bakımını yalnızca üstlenmiş.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; henüz küçük yaştayken Rasûlullah (s.a.v.)'m uğur ve bereketi, Halime es-Sa'diye ve ailesi üzerine yağmış. Mekke fethinden bir ay sonra vuku bulan Hevazin savaşında esir aldığı Hevazinlüeri de lütuf yağmuruna tutmuştu. Kendi yanlarında süt emip.Artık büyüdüğünü hatırlatmaları üzerine şefkat duyguları kabarmış, onları serbest bırakmakla bir daha ihsanda bulunmuştu. Yeri geldiğinde bu konuda tafsilatlı bilgi vereceğiz.

Muhammed b. İshak, Hevazin savaşıyla ilgili olarak dedi ki: Amr b, Şuayb, dedesinin şöyle dediğini, babasından naklen rivayet eder: "Hü-neyn savaşında Rasûlullah (s.a^v.) ile birlikteydik. Mallarım ganimet, adamlarım da esir olarak ele geçirdikten sonra dönüşte Hevazin heyeti, Müslümanlığa girmiş olarak Cirane mıntıkasında Rasûlullah (s.a.v.)'m yanma gelip kendisiyle görüştü. Görüşme esnasında dediler ki: "Ya Rasûlallah! Bizler senin ailen ve aşiretiniz. Sence de bilinmektedir ki, bizler belaya uğradık. Bize lütufta bulun İd, Allah da sana lütufta bulunsun." Daha sonra konuşmacıları Züheyr b. Surad, kalkıp şunları söyledi: 'ya Rasûlallah! Ağıllardaki esirler arasında teyzelerin ve seni besleyip büyütmüş olan bakıcıların vardır. Bizler eğer Ebu Şemr (Haris el-Gas-sanî) veya Numan b. Münzir'i emzirmiş, sonra da senden gördüğümüz bu musibeti onlardan görmüş olsaydık, yine de onların iyilik ve şefkatlerini umardık. Oysaki sen, kendisine dadılık yapılmış olanların en hayır-ksısm."

Konuşmacı, böyle dedikten sonra şu şiiri okumaya başladı. 'ya Rasûlallah! Bize lütuf ve ihsanda bulun. Sen, kendisinden hayır umulan bir insansın. Kader engeliyle karşılaşan, bu dönemde düzeni bozulan bir kavme lütfet. Bu zaman, bizi üzgün, kalbi gamlı ve kederli kimseler haline getirdi ki medet diliyoruz senden. Denendiğinde herkesten üstün gelen ey âlicenâb insan, eğer senin ihsanına mazhar olamazsak, devamlı olarak hüzünlü ve kederli kalırız.

Memelerinden inci damlaları gibi süt emdiğin kadınlara lütfet. Gelip gittiğinde seni süsleyen ve seni emziren kadınlara lütfet. Bizi mahvetme, öldürüp de yok etme. Hayatta bırak bizi. Biz çiçek yığını gibi bir milletiz. Başkaları nankörlük etseler de biz, iyiliğe şükranla karşılık veririz. Bu günden sonra biz, iyiliğini unutmayız." Bu kıssa, Ubeydullah b. Remahis el-Kelbî er-Remelî kanalıyla rivayet edilmiştir.

Ziyad b. Tarık el-Cüşemî, kavminin reisi Ebu Surad ^üheyr b. Cer-vel'in şöyle dediğini rivayet eder:" Rasûlullah (s.a.v.), Hüneyn savaşında bizi esir almıştı. Kadın ve erkek esirlerin ayırımını yaparken bir ara fırlayıp önüne gittim ve oturup çocukluk dönemini Hevazin kabilesi arasında geçirip orada büyüyüşünü ve Hevazinli kadınlardan süt emişini kendisine hatırlatan şu şiirimi okudum:

"Ya Rasûlallah! Bize rahat bir hayat bahşedip lütufta bulun. Sen, iyiliği umulan ve ihsanını beklediğimiz bir kimsesin. Kaderce geri bırakılan, bu zamanda düzeni altüst olan bir kavme lütfet. Savaş, bizi öyle bir duruma soktu ki, eğer yağdırdığın ihsanlara mazhar olamazsak, kalplerimiz gamlı ve kederli kalır. Hüzünlü halde medet dileyenler olunız. Ey denendiğinde yumuşak huyluluğu ağır basan âlicenâb insan! Memelerinden inci taneleri gibi süt emdiğin kadınlara lütfet. Küçücük bir bebek iken seni emziren ve gelip gittiğinde seni süsleyen kadınlara lütfet. Bizi, mahvetme. Öldürüp de yok etme. Bizi, hayatta bırak. Biz çiçek yığını gibi bir milletiz. Başkaları nankörlük etse bile, biz nimete şükranla mukabele ederiz. Bu günden sonra senin iyiliğim unutmayız. Sütlerini emdiğin annelerine af gömleğini giydir. Senin affedici olduğun, herkesçe bilinmektedir. Bu halin öldürmektense, onlara af gömleğini giydirmeni umuyoruz. Çünkü sen, affeder ve yardım elini uzatırsın. Bizi bağışla. Allah da seni kıyamet gününde korktuğun azaptan affetsin. Çünkü sana zafer gelmiştir."

Ebu Surad'm bu şiirini tamamlamasından sonra Rasûlullah (s.a.v.): "Bana ve Abdülmuttalib oğullarına ait esirler, Allah rızası ve sizin hatıranız için serbesttirler." dedi. Bunun üzerine Ensâr da: "Bize ait esirler de Allah ve Rasûlunün rızası için serbesttir." dediler.

İleride de açıklanacağı gibi başta kadın ve çocuk olmak üzere Rasûlullah (s.a.v.), onlardan 6000 esiri serbest bıraktı. Bir çok davar ve hizmetçiyi de ihsan olarak verdi. Öyleki Ebü'l-Hüseyin b. Faris; «Rasûlullah (s.a.v.), onlardan 500.000 dirhem değerinde esir salıverdi.» demiştir. Bütün bunlar, onun dünyadaki acil (peşin, dünyadaki) bere-ketlerindendir. Acaba kendisinin yolundan yürüyenlere ahirette bahşedeceği bereketler ne kadar olacaktır?