El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Tevbe Eden İki Hükümdarın Kıssası

İmam Ahmed b. Hanbel, Yezid b. Harun kanalı ile Abdullah b. Mes'ud'un şöyle dediğim rivayet etmiştir: "Sizden önceki ümmetlerden bir adam, hükümdarlık tahtında iken tefekküre daldı. Ve hükümdarlığının kendisini Rabbine …

İmam Ahmed b. Hanbel, Yezid b. Harun kanalı ile Abdullah b. Mes'ud'un şöyle dediğim rivayet etmiştir:

"Sizden önceki ümmetlerden bir adam, hükümdarlık tahtında iken tefekküre daldı. Ve hükümdarlığının kendisini Rabbine ibadet etmekten alıkoyduğunu anladı. Bir gece sarayından gizlice çıktı. Yola koyuldu. Başka bir hükümdarın memleketine girdi. Deniz kıyısına vardı. Orada kerpiç ve tuğla yapmaya başladı. Kazancının bir kısmını yiyiyor-du. Artanı da sadaka olarak dağıtıyordu. Böyle bir müddet yaşadı. Çalıştığı memleketin hükümdarı, onun durumundan haberdar edildi. Hükümdar, ona haber gönderdi. Yanma çağırttı. Ama o gitmeye yanaşmadı. Böyle olunca hükümdar, bizzat kalkıp onun yanma geldi. Adam, hükümdarın gelmekte olduğunu görünce kaçtı. Hükümdar, onu kovaladı. Yakalayamadı. Ona:- "Ey Allah'ın kulu! Benden sana zarar gelmeyecektir." diye seslendi. O da durdu. Hükümdar yanma vardı. Ona sordu:

- Allah sana rahmet etsin, sen kimsin?

- Ben falan memleketin hükümdarı falan oğlu falanım, düşündüm ki hükümdarlığım, beni Allah'a ibadet etmekten alıkoyuyor. Bu yüzden hükümdarlığı bırakıp şuraya geldim ki, Rabbime ibadet edeyim.

- Benden kaçmana gerek yok.

Böyle dedikten sonra ikinci memleketin hükümdarı da bineğinden indi. Bineğini salıverdi ve tahtını bırakmış olan kendi memleketindeki hükümdarın peşine takıldı. İkisi birlikte onur ve üstünlük sahibi yüce Allah'a ibadete başladılar. Allah'tan, ikisini de birlikte öldürmesi için dua ettiler ve ikisi birlikte öldü."

Abdullah b. Mes'ud dedi ki: «Eğer ben, Mısır Remliye'sinde bulunsaydım, size o iki hükümdarın mezarlarını Rasûlullah (s.a.v.)'m bize tavsif ettiği şekilde gösterirdim.»

Buharı, Ebu'l-Velid kanalı ile Ebu Said'den rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Sizden öncekilerden bir adam vardı. Cenâb-ı Allah, ona bolca mal vermişti. Vefat edeceği zaman oğullarına şöyle sordu:

- Ben, sizin için nasıl bir baba oldum?

- Hayırlı bir baba oldun.

- Ben asla hayır işlemedim. Öldüğüm zaman beni yakın, sonra fırtınalı bir günde külümü savurun! Oğulları onun dediğini yaptılar. Öldüğü günde onu yakıp fırtınalı bir günde de külünü-savurdular. Ama Aziz ve Ceiil olan Allah, onun vücudunu toplayıp bir araya getirdi ve ona

sordu:

- Böyle yapmaya seni sevk eden sebep neydi?

- Senden korktuğum için böyle yaptım.

Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, onu rahmeti ile karşıladı.»

Buharı, Abdulaziz b. Abdullah kanalı ile Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Bir adam vardı. İnsanlara borç para verirdi. Kölesine de şu talimatı verirdi: "Sıkıntı içinde bulunan bir borçluya gittiğin zaman yakasını bırak, böylece Allah'ın da yakamızı bırakacağını umarız." O adam, Cenâb-ı Allah'ın huzuruna vardığında Hak Teâlâ da onun yakasını bıraktı (Onu azaplandırmaktan vazgeçti).»

Buharî, Abdulaziz b. Abdullah'kanah ile Sa'd b. Ebi Vakkas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Üsame b. Zeyd'e sordum:

- Taun hakkında Rasûlullah (s.a.v.)'dan ne duydun?

- Rasûlullah (s.a.v.), bu hususta şöyle buyurmuştu: «Taun azaptır. İsrail oğullarından bir cemaat üzerine ve sizden önceki ümmetlerden biri üzerine gönderilmişti. Siz bir yerde taunun baş gösterdiğini duyarsanız, oraya gitmeyin. Sizin bulunduğunuz bir yerde taun baş gösterirse, kaçmak için oradan çıkmayın.»

Müslim, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.)'a taun hakkında sordum. O da bana dedi ki: «Taun, Allah'ın, dilediği kullarına gönderdiği bir azaptır. Allah, onu mü'minler için rahmet kılmıştır. Tauna yakalanıp da beldesinde sabredip sevabını Allah'tan bekleyerek kalan bir kimse - Allah'ın kendisine yazdığı kaderden başka birşeyin kendisine isabet etmeyeceğini bilirse- o mutlaka, şehid sevabına nail olur.»

Buharî, Kuteybe kanalı ile Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hırsızlık yapan Mahzumiyeli bir kadının durumu, Kureyşlileri iyiden iyiye tasalandırmıştı. Onlar: «Rasûlullah'ın sevgilisi Üsame b. Zeyd'den başka biri bu hususta Rasûlullah'la konuşma cesaretini gösteremez.» dediler. Gidip Üsame'den rica ettiler. Üsame de gidip Rasûlullah'a duruimu arz etti. Rasûlullah (s.a.v.) da: «Sen, Allah'ın hadlerinden bir had için mi şefaat ediyorsun?» dedi. Sonra kalkıp cemaate hutbe irad etti ve hutbesinde şöyle dedi: «Sizden öncekileri helake götüren sebep şu idi: Onların şerefli bir adamı hırsızlık yaptığı zaman, ona dokunmazlardı. Güçsüz biri hırsızlık yaptığı zaman, ona haddi tatbik ederlerdi. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fatıma dahi hırsızlık yaparsa, mutlaka onun da elini keserim.»

Buharî, «Adem kanalı ile Abdullah b. Mes'ud'un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bir adamın Kur'ân okuduğunu işittim. Ama Rasûlullah (s.a.v.)'m onun okuduğundan başka bir şekilde okuduğunu da işitmiştim. Adamı tutup Rasûlullah'a götürdüm ve Kur'ân'ı kendisinin okuduğundan başka bir şekilde okuduğunu haber verdim. Rasûlul-lahın yüzünde hoşnutsuzluk eseri gördüm. Bize şöyle dedi: İkiniz de iyi yapmışsınız. İhtilaf etmeyin, çünkü sizden öncekiler ihtilaf ettiler, bu yüzden mahvoldular.»

Buharı, Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Doğrusu, Yahudilerle Hristiyanlar (saçlarını) boyamazlar. Siz onlara muhalefet edin.»

Ebu Davud'un süneninde de şöyle bir hadis vardır:

«Ayakkabılarınızla birlikte namaz kılın. Yahudilere muhalefet edin.»

Buharı, Ali b. Abdullah kanalı ile îbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Ömer'in şöyle dediğini işittim:

«Allah falanı kahretsin. O, Rasûlullah (s.a.v.)'ın şöyle dediğini bilmiyor mu?: «Allah, Yahudilere lanet etsin. Onlara iç yağı haram kılınmıştı. Ama onlar, onu güzel ve hoş bulup sattılar.»

Buharı, İmran b. Meysere kanalı ile Enes b. Malik'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Cemaat, ateşten ve çandan bahsettiler. Yahudi ve Hristiyanlardan söz ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Bilal'e, ezandaki kelimeleri ikilemesini, ikametteki kelimeleri ise birlemesini emretti.» Bundan maksat da bütün şiarlarında Ehl-i Kitaba muhalefet etmektir. Çünkü Rasûlullah (s.av.) Medine'ye geldiğinde Müslümanlar, herhangi bir çağrı yapılmaksızın namazın vaktini bekleyip gözetiyorlardı. Sonra Rasûlullah (s.a.v.), birisine Müslümanlara namaz vaktini "Essalatü Camia" diyerek duyurmayı emretti. Bundan sonra Müslümanlar, insanların bileceği birşeyle kendilerinin namaza çağrılmasını istediler. Kimi, "Çan çalalım." dedi. Kimi, "Ateş yakalım." dedi. Bu işaretler, kitap ehline benzediğinden Rasûlullah (s.a.v.) tarafından hoş karşılanmadı. Abdullah b. Zeyd b. Abdi Rabbih el-Ensarî, rüyasında ezam gördü ve gidip Rasûlullah (s.a.v.)'a anlatınca o da Bilal'e ezan okuma emrini verdi. O da okudu.»

Buharı, Bişr b. Muhammed kanalı ile Ubeydullah b. Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Hz. Aişe ile îbn Abbas dediler ki: «Rasûlullah (s.a.v.) hastalandığı zaman yüzüne siyah ve kare şeklinde bir örtüyü örterdi. Sıkıldığı zaman o örtüyü yüzünden attı. Ve şöyle buyurdu: «Allah'ın laneti Yahudilerle Hristiyanların üzerine olsun! Onlar, peygamberlerinin mezarlarını

mescid edindiler.»

Rasûlullah (s.a.v.) böyle demekle Müslümanları, Yahudilerle Hristiyanlar gibi davranmaktan menedip sakındırıyordu.»

Buharı, Said b. Ebu Meryem kanalı ile Ebu Said'den rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Siz, sizden öncekilerin âdetlerine karış karış, kulaç kulaç uyacaksınız. Onlar kertenkele deliğine girseler bile onları takip edeceksiniz.»

Dedik ki:

- Ya Rasûlallah! Yahudi ve Hristiyanlara tabi olacağımızı mı kasd

ediyorsun?

- Ya kimi kasd ediyorum?» dedi.

Burada bazı gayrı meşru söz ve fiilleri anlatmaktaki maksadımız şudur ki, bunları söylediğimiz veya yaptığımız takdirde bizden önceki ümmetler olan Ehl-i Kitaba benzemiş olacağız. Oysa Allah ve Rasûlü, bizi onlara söz ve davranış bakımından benzemekten menetmişlerdir. Hatta mü'minin kasdı, hayır olsa bile bu sözleri söylediği veya bu işleri yaptığı takdirde zahiren onların fiilini yapmış olduğundan onlara benzemiş olacaktır. Nitekim Peygamber (s.a.v.), güneşin doğuşu ve batışı esnasında bizi namaz kılmaktan menetmiştir ki, o vakitlerde güneşe secde eden müşriklere benzemiş olmayalım. Her ne kadar mü'min kişi, bu vakitlerde namaz kılarken müşriklere benzeme hususu aklından ve kalbinden geçmese bile yine de onlara benzemiş olacaktır. Yüce Allah, bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

«Ey inananlar! Peygambere, «Bizi de dinle.» demeyin. «Bizi gözet.» deyin ve dinleyin. İnkâr edenlere elem verici azab vardır.» (ei-Bakara, 104.) Kâfirler, kendisiyle konuşurlarken Peygamber (s.a.v.)'e gözünle bize bak, sözlerimize kulak ver, derlerdi. Mü'minler, Peygamber (s.a.v.)'e -her ne kadar kâfirlere benzeme hususu kalplerinden geçmese bile- böyle demekten menedilmişlerdir.

İmam Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Ömer'den rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Kıyametten önce kılıçla gönderildim ki, bir ve ortaksız olan Allah'a ibadet edilsin. Rızkım, mızrağımın gölgesi altına konulmuştur. Emrime muhalefet eden kimse içinse, alçaklık ve küçüklük mukadder kılınmıştır. Her kim bir millete benzerse, o onlardandır.»

Müslüman kişinin ne bayramlarda, ne törenlerde, ne de ibadetlerde gayr-ı müslimlere benzemeye hakkı yoktur. Zira yüce Allah, bu ümmeti, son peygamberle sere ilendirmiş tir ki, o peygambere mükemmel, yüce ve sağlam bir din verilmiştir. Kendisine Tevrat indirilen imran oğlu Musa, kendisine İncil indirilen Meryem oğlu Isa hayatta olsalardı ve şeriatlarına kimse tabi olmasaydı, hatta diğer bütün peygamberler de hayatta olsalardı, bu temiz, saf, şerefli, kutsal ve ulu şeriata uymaktan başka çareleri kalmayacaktı. Yüce Allah, bizi Muhammed (s.a.v.)'e tabi olma lütfuna mazhar kıldığına göre nasıl olur da daha önceleri sapmış, çoklarını saptırmış ve doğru yolun dışına çıkmış, dinlerini değiştirip tahrif etmiş ve orijinalitesini tamamen yitirecek hale getirmiş bir kavme benzeriz? Bu bize yakışır mı? Bu dinlerin tamamı, daha sonra nesh edilmişlerdir. Nesh edilen şeye tutunnıaksa haramdır. Böyle birşeyin, ne azı ne de çoğu Allah tarafından kabul edilir. Böyle bir dine bağlanmakla, Allah tarafından gönderilmemiş birşeye bağlanmak arasında hiç fark yoktur. Allah, dilediği kulunu dosdoğru yola iletir.

Buharı, Kuteybe kanalı ile İbn Ömer'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Sizden önceki ümmetlere nisbetle sizin eceliniz, ikindi namazı ile güneşin batışı arasındaki müddet kadardır. Sizin durumunuzla Yahudi ve Hristiyanlarm durumu şuna benzer. Bir kimse: «Kim öğleye kadar bir kırat (ölçek) karşılığında çalışır?» der. Bunun üzerine Yahudilerden birkaç kişi, bir kırat karşılığında öğleye kadar çalışırlar, sonra o adam: «Kim öğleden ikindi namazına kadar bir kırat karşılığında benim için çalışır?» der. Bunun üzerine Hristiyanlar da öğleden ikindi namazına kadar bir kırat karşılığında çalışırlar. Sonra o adamın: «Kim benim için ikindi namazından güneşin batışı müddetine kadar iki ölçek karşılığında çalışır?» demesi gibidir. İşte dikkat edin, siz, ikindi namazından güneşin batışına kadar iki kırat karşılığında çalışan kimseler gibisiniz. Dikkat edin, sizin için iki ücret vardır. Yahudilerle Hris-' tiyanlar, bu duruma öfkelenip: "Biz daha çok çalıştık ve daha az ücret aldık." dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah buyurdu ki: «Size hakkınızı eksik mi verdim?» Onlar da: «Hayır.» dediler. Cenâb-ı Allah da: «İşte bu, benim lütfumdur, dilediğime veririm.» dedi.»

Bu hadiste, Muhammed ümmetinin yaşayacağı müddetin, geçmiş ümmetlere nisbetle daha kısa olacağına delil vardır. Çünkü hadiste: «Sizin eceliniz, Önceki ümmetlere nisbetle ikindi namazı ile güneşin batışı arasındaki müddet kadardır.» denilmektedir. Bizden önce ne kadar zaman geçtiğini ancak Allah bilir. Nitekim kıyametin kopmasına kadar ne kadar süre geçeceğini de ancak Allah bilir. Ama bu süre, önceki süreye nisbetle daha kısadır. Kıyamete ne kadar zaman kaldığını belirlemek Allah'a kalmış bir şeydir. Nitekim yüce Allah buyuruyor ki: «Onun vaktini, O'ndan başka belirtecek yoktur.» (d-A'râf, 187.)

«Ey Muhammed! Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. Nerde senden onu anlatması? Onun bilgisi Rabbine aittir.» (en-Nâziât, 42-44.) Halk tabakası nezdinde meşhur olan bir hadiste de anlatıldığı gibi bazı kimseler, Peygamber (s.a.v.)'in yer altında vücudunun azalarının bir araya getirilmeyeceğini söylemekte diler ki bunun hadis kitaplarında aslı yoktur. Yine başka bir hadiste anlatıldığına göre dünya hayatının süresi, ahiret cumalarından bir cuma kadardır. Bunun da şahinliğinde ihtilaf vardır. Önceki hadiste işçilere yapılan benzetmeden kasıt, Müslümanlarla Yahudi ve Hristiyanlarm ecir ve mükafatlarının farklı olduğunu belirtmektir. Bu, amelin çokluğuna ve azlığına değil de Allah nezdinde geçerli olan başka şeylere bağlanmaktadır. Nice az amel vardır ki, çok amelin mükafatından daha çok mükafata layıktır.

İşte kadir gecesinde yapılan salih bir amel, Allah katında kadir gecesinin içinde bulunmadığı 1000 ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir. İşte Muhammed (s.a.v.)'in ashabı, bazı zamanlar- -da Allah yolunda infakta bulundular ama onlardan başkaları, Uhud dağı büyüklüğünde altını Allah yolunda infak etmiş olsalardı bile, sahabelerden birinin verdiği bir hurma veya hurma yarısının sevabına erişemezdi. İşte Rasûlullah (s.a.v.)'ı Cenâbı Allah, ömrünün kırkıncı senesinde risaletle görevlendirdi ve altmış üç yaşında iken vefat ettirdi. Yirmi üç senelik peygamberlik süresi zarfında faydalı ilimler yaydı, sa-. lih ameller işledi. Böylece kendisinden önceki peygamberlerden, hatta kavmi arasında 950 sene müddetle insanları bir ve ortaksız olan Allah'a ibadete davet eden Nuh peygamberden de üstün oldu.

Nuh peygamber ki insanları, bir ve ortaksız olan Allah'a kulluk etmeye çağırıyor, gece gündüz, sabah akşam, Allah'ın taatiyle amel ediyordu. Allah'ın salat-ü selamı, Peygamber (s.a.v.)'in ve diğer bütün peygamberlerin üzerine olsun. Bu ümmet de Peygamber'inin efendiliği, şeref, ve azameti sebebiyle diğer ümmetlerden daha üstün ve şerefli oldu. Sevabı da kat kat arttı. Nitekim yüce Allah buyurdu ki:

«Ey inananlar! Allah'tan sakının. Peygamberine inanın ki, Allah size rahmetini iki kat versin; size ışığında yürüyeceğiniz bir ışık varetsin; sizi bağışlasın; Allah bağışlayandır, acıyandır.

Kitab ehli bilsinler ki, Allah'ın lütfundan hiçbir şey elde edemezler; lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir; Allah büyük lütuf sahibidir.» (el-Hadîd, 28-29.)