El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Fasıl

Bu bölüm, müşriklerin Rasûlullah (s.a.v.)'a itirazlarda bulunmaları, hidayet ve doğru yolu bulma maksadıyla değil de inatçılık maksadıyla çeşitli mucize ve harikaları ondan talep ederek kendisini çıkmaza sokmaya …

Bu bölüm, müşriklerin Rasûlullah (s.a.v.)'a itirazlarda bulunmaları, hidayet ve doğru yolu bulma maksadıyla değil de inatçılık maksadıyla çeşitli mucize ve harikaları ondan talep ederek kendisini çıkmaza sokmaya çalışmalarından bahseder.

Bu sebepledir ki, onların istedikleri birçok şeyler yerine getirilmedi. Zira yüce Allah biliyorduki onlar, bu mucizeleri gözleriyle görüp müşahede etseler bile yine de azgınlık ve taşkınlıklarını sürdürecek, sapıklıklarında bocalayıp duracaklardır. Taşkınlık ve dalaletlerinin uçurumuna yuvarlanacaklardır. Bununla ilgili olarak muhtelif ayet-i kerimelerde de şöyle buyrulmuştur:

"Eğer kendilerine bîr mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına, olanca güçleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah'ın katuıdadır." Hem bilir misiniz o "mucize" gelmiş olsa da onlar yine inanmazlar?

Gönüllerini ve gözlerim ters çeviririz, ilkin ona inanmadıkları gibi (sonra da inanmazlar) ve bırakırız onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.

Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine de inanmazlardı; fakat çokları bilmezler." (ei-En'âm,ı09111.)

"Üzerlerine Rabbinin (azab) kelimesi hak olanlar inanmazlar. Onlara bütün ayetler gelmiş olsa bile, acı azabı görünceye kadar (inanmazlar)."(YÛnus, 96-97.)

"Bizi, ayetler göndermekten alıkoyan şey, evvelkilerin yalanlamış olmasıdır. Semud'a açık bir mucize olarak dişi deveyi verdik, o, zulmetmelerine sebep oldu. Biz o mucizeleri, yalnız korkutmak için göndeririz." (el-Isrâ, 59.)

Dediler ki: "Yerden bize bir göze ûşkırtmadıkça sana inanmayız!" Yahud senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı, aralarından ırmaklar fışkırtmaksın! Yahut zannettiğin gibi üzerimize gökten parçalar düşürmelisin, yahud Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahud altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Mamafih sen bizim üzerimize, okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız!

De ki: Rabbimin şanı yücedir. Ben, sadece elçi olarak gönderilen bir insan değil miyim?" (ci-îsra, 90-93.)

Bu ve benzeri ayetlerden, tefsirimizde söz ettik. Allah'a hamd olsun.

Yunus ve Ziyad, îbn îshak'tan rivayet ederek dediler ki, îbn Abbas şöyle demiştir: Rureyş eşrafından bazı kimseler -ravi bunların isimlerini de saymıştır- güneş battıktan sonra Ka'be'nin damında toplanarak dediler ki: Muhammed'e haber gönderelim de buraya gelsin. Kendisiyle konuşup tartışalım ve delil ileri sürecek fırsatını bırakmayalım.

Ona şöyle bir mesaj gönderdiler: Kavminin eşrafi seninle konuşmak için toplanmışlar, seni bekliyorlar.

Rasûlullah (s.a.v.), hemen yanlarına geldi. İslâm daveti hususunda kafalarında yeni bir fikir belirdiğini zannediyordu. O da büyük bir arzu ile onların doğru yolu bulmalarını istiyor, müşkilat çıkarmaları ağrına gidiyordu. Nihayet gelip meclislerine oturdu. Dediler ki: "Ya Muham-med, seninle konuşup tartışmak için sana haber gönderdik. Allah'a an-dolsun ki bizler, senin kavmine yaptığını yapan başka bir Arap görmedik. Atalarımıza küfrettin. Dinimizi kötüledin. Aklımızı yerdin. Tanrılarımıza küfrettin. Topluluğumuzu dağıttın. Yapmadığın bir çirkinlik kalmadı. Eğer böyle yapmakla mal toplamak istiyorsan, mallarımızı toplayıp sana verelim. İçimizde en zengin kişi sen ol.Eğer böyle yapmakla şeref sahibi olmak istiyorsan, seni başımıza efendi yapalım. Hükümdar olmak istiyorsan, seni başımıza hükümdar yapalım. Eğer bu söylediklerini, seni tesiri altına alan habercinin (cin) sana getirmekte ise, seni tedavi etmek için bütün mal varlığımızı sarf edelim ki, seni şifaya kavuşturalım,"

Rasûlullah (s.a.v.), cevaben şöyle dedi: "Söylediğiniz hususlar, ben de mevcud değildir. Ben, bu davet ile malınızı ele geçirmek için gelmedim. Aranızda şeref sahibi olmak, başınıza hükümdar olarak geçmek için de bu davanın peşinde değilim. Ancak Allah, beni size elçi olarak gönderdi. Bana bir kitap indirdi. Bana, uyaran ve müjdeleyen bir kimse olmamı emretti. Ben de Rabbimin mesajını size ulaştırdım ve size öğüt verdim. Eğer getirdiğim şeyleri benden kabul ederseniz bu, sizin dünya ve ahiretteki kazancınız olur. Eğer bunları reddederseniz, Allah'ın benimle sizin aranızda hükmünü vereceği zamana kadar sabrederim."

Dediler ki: 'ta Muhammed, eğer sana teklif ettiğimiz bu şeyleri kabul etmezsen, bilesin ki insanlar arasında bizim kadar toprağı dar, memleketi küçük, malı az, geçimi sıkıntılı olan başka kimseler yok. Seni bu davet ile gönderen Rabbinden, yaşadığımız yerleri daraltmakta olan şu dağları bizden uzaklaştırmasını, memleketimizi genişletmesini, topraklarımız üzerinde Şam ve Irak nehirleri gibi nehirler akıtmasını, ölüp geçen atalarımızı diriltmesini, bu cümleden olarak atalarımızdan biri olan Kusayy b. Kilab'ı da tekrar hayata döndürmesini dile. Çünkü Kusayy, doğru sözlü bir ihtiyardı. Senin söylediğin sözlerin gerçek mi, yoksa asılsız mı olduğunu ona soralım.. Eğer bu taleplerimizi yerine getirir ve atalarımızı da diriltirsen, onlar senin söylediklerini tasdik ederlerse biz de seni tasdik eder, böylece senin Allah katında itibarlı bir kimse olduğunu, iddia ettiğin gibi seni elçi olarak gönderdiğini anlarız."

Rasûlullah (s.a.v.), onlara şu cevabı verdi: "Ben, bununla gönderilmedim. Ben, bu davetim ile Allah katandan size geldim. Benimle gönderilen dini size tebliğ ettim. Eğer kabul ederseniz, bu sizin dünya ve ahi-retteki kazancınız olur. Eğer bunu reddederseniz, Allah'ın benimle sizin aranızda hüküm vereceği zamana kadar sabrederim!"

Dediler M: "Eğer bu isteklerimizi yerine getirmezsen, bu davetin de, dinin de senin olsun. Bize senin söylediklerini doğrulayacak bir meleği göndermesini Rabbinden dile. Senin durumunu ona soralım. Sen de Rabbinden, bizim için bahçeler, hazineler, altın ve gümüşten köşkler yaratmasını iste. Gördüğümüz gibi istediğin şeyler, artık seni muhtaç etmesin. Çünkü sen, çarşı ve pazarlarda dolaşıyor, bizim gibi geçim peşine düşüyorsun. Bu istediklerini sana versin ki, Rabbin katında iddia ettiğin gibi bir peygamber olduğunu ve yüksek makam sahibi faziletli bir kimse olduğunu bilelim." Rasûlullah buyurdu ki: "Ben, bunu yapacak değilim. Bunları, Rab-bimden isteyecek biri de değilim. Ben, bununla gönderilmedim. Ama Allah, beni uyana ve müjdeleyici olarak gönderdi. Eğer bu getirdiklerimi kabul ederseniz bu sizin dünya ve ahiretteki kazananız olur. Eğer bunu reddederseniz, Allah'ın benimle sizin aranızda hüküm vereceği zamana kadar sabrederim."

Dediler ki: "îddia ettiğin gibi Rabbinin dilediği takdirde yapacak ise, üzerimize semayı düşür. Bunu yapmadığın sürece, biz sana iman etmeyiz."

Rasûlullah (s.a.v.), buyurduki: "Bu, Allah'a kalmış birşeydir. Eğer dilerse, bunu da yapar."

Dediler ki: "Ya Muhammed! Rabbin bilmez miydi ki biz seninle oturacağız ve sana sorduklarımızı soracağız ve senden istediklerimizi isteyeceğiz. Niçin bize vereceğin cevabı sana öğretmedi ve seni dinlemediğimiz takdirde başımıza getireceği felaketi sana bildirmedi? Duyduğumuza göre Yemame'de Rahman adında bir adam varmış. Bunları sana, o öğretiyormuş. Allah'a andolsun ki biz o Rahman'a hiç inanmayacağız, îşte ya Muhammed, sana her teklifi yaptık, ama sen hiçbirini kabul etmedin. O lıâlde sana kötülük yaparsak, biz haklıyız. Allah'a and olsun ki ya biz seni, ya sen bizi yok etmedikçe biz senden vazgeçmeyeceğiz." Ku-reyş topluluğunun sözcüsü sözünü şöyle bitirdi:"Biz, meleklere taparız. Zira melekler, Allah'ın kızlarıdır. Allah ile melekleri bir araya getirmezsen, biz sana inanmayız."

Bunun üzerine Hz. Peygamber, oradan kalkıp gitti. Halası Abdülmuttalib kızı Atike'nin oğlu Abdullah b. Ümeyye b. Muğire b. Abdullah b. Ömer b. Mahzura da onunla beraber kalkıp gitti. Yolda kendisine şöyle dedi: "Ey Muhammed! Kavminin sana birçok teklifte bulunduğunu gördüm. Bununla beraber sen, hiçbirini kabul etmedin. Sonra kendileri için senden bir takım şeyler istediler ki, onunla, senin Allah nezdindeki mevkiini öğrenmiş olsunlar. Sen, onları da yapmadın. Sonra onları korkuttuğun azaba hemen uğratmanı istediler. Allah'a yemin ederim ki sen göklere bir merdiven kurup ve gözümün önünde o merdivenden çıkıp açılmış bir kitap ile dönmedikçe ve seninle beraber gelen dört melek de senin dediklerinin doğruluğuna şahadet etmedikçe, ben sana inanmayacağım. Allah'ın adı hakkı için sen bunları da yapsan, senin hakkında ben kalbimde bir şüphe taşıyacağım." Rasûlullah (s.a.v.), ondan da ayrılıp kavminden umduğunu göremediği, aksine kendisinden daha da uzaklaştıklarını gördüğü için keder ve üzüntü içinde evine döndü.

Kureyş topluluğunun bulunduğu meclis, zulüm, düşmanlık ve inad meclisi idi. Bu sebeple ilahî hikmet ve Rabbani rahmet, isteklerine cevap verilmemesine hükmetti. Zira yüce Allah, onların bu mucizeleri görmeleri halinde de iman etmeyeceklerini ve bu sebeple de acil azaba uğrayacaklarını biliyordu.

îmam Ahmed b. Hanbel, Osman b. Muhammed tarikiyle îbn Ab-bas'm şöyle dediğini rivayet eder: Mekkeliler, Rasûlullah (s.a.v.)'dan, Safa tepesini kendileri için altın madenine dönüştürmesini ve etraflarını kuşatmış olan dağları yürütüp uzaklaştırmasını, böylece ziraat yapma imkanına kavuşturulmalarını dilemişlerdi. Allah da rasûlüne şöyle cevap vermişti: "İstersen bu dileklerim geciktiririm. İstersen de hemen yerine getiririm. Ama inkar ederlerse, kendilerinden önceki ümmetleri yok ettiğim gibi kendilerini de yok ederim."

Rasûlullah (s.a.v.): "Hayır, bu isteklerinin geciktirilmesini isterim." dedi. Bunun üzerine yüce Allah, şu ayeti inzal buyurdu:

"Bizi ayetler göndermekten alıkoyan şey, evvelkilerin yalanlamış olmasıdır. Semud'a açık bir mucize olarak dişi deveyi verdik, o, zulmetmelerine sebep oldu. Biz o ayetleri (mucizeleri), yalnız korkutmak için göndeririz." (el-îsrâ, 59.)

İmam Ahmed b. Hanbel, Abdurrahman vasıtasıyla İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet eder: Kureyşliler, Peygamber (s.a.v.)'e: "Bizim için Safa tepesini altın madenine dönüştürmesini Rabbinden iste ki, sana iman edelim."dediler.Peygamber (s.a.v.): "Böyle yaparsa iman eder misiniz?" diye sorunca onlar, evet, dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, dua etti. Cebrail, ona gelip şöyle dedi: "Rabbin sana selam söylüyor ve diyor ki: Eğer dilersen Safa tepesi onlar için altın madenine dönüşür.Ama bundan sonra onlardan inkar eden olursa onu, âlemde hiç kimseye yapmadığım bir azap ile azaplandırınm. Ama istersen onlar için, rahmet ve tevbe kapısını açarım!"

Peygamber (s.a.v,): "Hayır, tevbe ve rahmet kapısı açılsın." dedi.

îman Ahmed b. Hanbel ile Tirmizî, Ebu Ümame'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Aziz ve Celil olan Rabbim, Mekke vadisini benim için altın madenine dönüştürmeyi bana teklif etti. Ben de dedim ki: "Hayır, ya Rab! Bir gün doyar, bir gün aç kahrım. Acıktığımda sana yalvarır ve seni zikrederim. Doyduğumda da sana hamdeder ve şükrederim."

Muhammed b. İshak, İkrime vasıtasıyla İbn Abbas'm şöyle elediğini rivayet eder: Kureyşliler, Nadr b. Haris ile Ukbe b. Ebi Muayt'ı Medine'deki Yahudi bilginlerine gönderdiler ve şöyle dediler: O bilginlere Muhammed'i sorun. Onlara, Muhammed'in özelliklerini anlatın. Onlar ilk kitap ehlidirler. Peygamberlerle ilgili olarak bizde bulunmayan ilim onlarda vardır.

Nadr ile Ukbe, yola çıkıp Medine'ye gittiler. Rasûluüah'ı, Yahudi' bilginlerinden sordular. Niteliklerini onlara anlattılar. Bazı sözlerini de nakledip şöyle dediler: "Siz, Tevrat ehlisiniz. Bu adamımız hakkında bize haberler vermeniz için size geldik."

Yahudi bilginleri, onlara şöyle dediler: "Gidin. Size söyleyeceğimiz üç şeyi Muhammed'e sorun. Kğer bu sorularınızın cevabını size verirse, o Allah katından gönderilen bir peygamberdir. Eğer cevabını veremezse bilin ki o kendi kafasına göre konuşan yalancı bir kimsedir. Artık ona ne yapacağınızı siz bilirsiniz.

Kendisine geçmiş zamanlarda, toplumlarından ayrılıp giden gençlerin durumunu (Ashab-ı Kehf) sorun. Çünkü onlar hakkında hayret verici sözler vardır.

Ona, yerin doğularını ve batılarını dolaşan adamın haberini sorun. Ruhun ne olduğunu da sorun.

Nadr ile Ukbe dönüp Mekke'ye geldiler. Kureyşlilerin yanma vardıklarında şöyle dediler: "Ey Kureyş topluluğu! Sizinle Muhammed'in arasındaki meseleyi halledecek şeylerle size geldik. Yahudi âlimleri, ona üç soru sormamızı bize tavsiye ettiler." Böyle diyerek durumu açıkladılar. Daha sonra Rasûlullah'm yanma gelip şöyle dediler: "Ey Muhammed! Bize haber ver." diyerek sorularını kendisine yönelttiler. Rasûlullah (s.a.v.)'da inşaallah demeksizin; "Bu sorularınızın cevabını, yarın size bildiririm." dedi. Kureyşliler, yanından ayrılıp gittiler. Rasûlullah (s.a.v.), onbeş gece bekledi. Bu hususta kendisine vahiy gelmedi. Cebrail de yanma uğramadı. Bunun üzerine Mekkeliler ortalığı velveleye vermeye ve şöyle demeye başladılar: "Muhammed, bize yarın gelin cevabını vereyim, dedi. Ama onbeş gün geçtiği halde bu hususta bize herhangi birşey söylemedi. Sorularımızın cevabını vermedi!" Vahyin gecikmesi, Rasûlullah'ı çok üzmüştür. Mekkelilerin bu sözleri de ağrına gitmişti. Sonra Cebrail, Allah katından el-Kehf sûresini Rasûlullah'a getirdi. Ancak bu sûrede, Kureyşlilerin söylediklerinden ötürü üzüldüğü için Peygamber kınanıyordu. Bununla beraber Ashab-ı Kehf in durumu hakkında sorulan sorunun cevabı vardı. Aynı zamanda yeryüzünün doğularını ve batılarını dolaşan adamın durumu da bu sûrede anlatılıyordu. Yüce Allah şöyle buyurmuştu:

"Sana ruhtan sorarlar. Deki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az birşey verilmiştir." (ei-lsrâ, 85.)

Tefsirimizde (İbn Kesir), bu ayetin açıklamasından uzun uzadıya bahsettik. Bunu daha fazla araştırmak isteyen, oraya müracaat edebilir.

Cenâb-ı Allah, şu ayet-i kerimeyi de inzal buyurmuştu:

"Yoksa sen, sadece Kehf ve Rakım sahiplerinin bizim şaşılacak ayetlerimizden olduklarını mı sandın?"(el-Kehf,9.)

Sonra Cenâb-ı Allah, onların sorularının cevabını detaylı olarak vermeye başlamış, arada parantez cümlesi olarak da inşaallah demeyi Rasûlüne öğretmişti. İnşaallah kelimesi, işi bir şarta bağlamak için değil de muhakkak yapmak manasında kullanmak için söylenmelidir:

"Hiç birşey için bunu yarın yapacağım, deme. Ancak Allah dilerse (yapacağım, de.) unuttuğun zaman Rabbim an." (ei-Kchf, 23-24.)

Bundan sonra Hızır kıssasıyla ilgili olduğu için Musa'nın kıssasını, ardı sıra da Zülkarneyn'in kıssasına anlatarak şöyle buyurmuştur:

"Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. Deki: Size ondan bir ara okuyacağım." (el-Kehf, 83.)

Bundan sonra durumunu açıklayıp haberim anlatmıştır.

Isrâ sûresinde de şöyle buyrulmuştur:

"Sana ruhtan sorarlar. Deki: Ruh, Rabbimin emrindendir." (el-İsrâ,85.)

Yani ruh, Rabbimin hayret verici yaratıklarından ve şaşılacak işlerindendir. Rabbim, ona ol demiş, o da oluvermiştir. Allah'ın yarattığı her şeyin gerçeğine vakıf olamazsınız. Allah'ın kudret ve hikmetine nis-betle ruhu tasvir etmeniz, aslında sizin için çok zordur. Bunun için yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Size ilimden pek az birşey verilmiştir" (ei-Isrâ, 85.)

Buharı veMüslim'in sahihlerinde sabit olan rivayete göre Yahudiler, ruhu, Rasûlullah (s.a.v.)'a Medine'de iken sormuşlar, o da onlara bu ayeti cevap olarak okumuştur.

Bu ayet, ya ikinci kez nazil olmuş, ya da cevap olarak Hz. Peygamber tarafından -nüzulü daha evvel olmakla birlikte- zikredilmiştir. Bu ayetin, İsrâ sûresinden ayrı olarak Medine'de nazil olduğunu söyleyenlerin kavli tartışma götürür, doğrusunu Allah bilir.

îbn İshak dedi ki: Ebu Talib, Arap cemaatının kendi kavmi ile birlikte kendisine baskı yapmalarından ve zarar vermelerinden korkunca, Mekke Harem'ine ve bu Harem'in Araplar nezdindeki itibarına sığındığını ve içindeki cümleleriyle kavminin eşrafının sevgilerini celbetmeye çalıştığı şu kasidesini okudu Bu kasidesinde Araplara; Rasûlullah'ı kimseye teslim etmeyeceğini ölünceye kadar onu yardımsız bırakmayacağını ifade etmişti. Şöyleki:

"Bu kavimde sevgi bulunmadığını ve,

Bütün bağlarla kulpları kestiklerini görünce,

Anladım ki, bize açıkça düşmanlık ve eza etmektedirler.

Uzaklaştmcı düşmanın emrine itaat etmişler.

Hayırsız bir kavimle, bize barşı ittifak kurmuşlar,

Öfkelerinden, ardımız sıra parmaklannı ısırmaktalar.

Ak ve kara günde müsamaha göstererek,

Hükümdarlannın mirasından ilişkimi kesip sabrettim.

Beytin yanında, aşiret ve kardeşlerimi hazır tuttum.

Beytin Örtüsüne ve kulplanna tütündüm.

Her suçsuzun yemin ettiği yerde,

Ka'be'nin kapısına yönelip dikildik.

îsaf ve Naile putlarının yanında, sel yatağının bulunduğu yerde,

Yemenlilerin boyun dibi veya ayaklan damgalı,

İtaatkar, sekiz dokuz yaşındaki develerini çöktürdükleri yerde>

O develerin boyunlanndaki boncuk ve ziynetler,

Hurma salkımh dallan andınrlar.

Dil uzatanlann tamamından, insanlann Rabbine sığınırım.

Bize kötülük yapmak veya ısrarla batılı empoze etmek isteyen,

Bizi ayıplamak isteyen düşmandan ve yapamayacağımız şeyleri,

Dinî hüküm olarak bize yükleyenlere karşı,

Sevr dağına ve onun yerine Sebir dağını yerleştirene,

Hira mağarasına çıkıp inene,

Meklçe vadisindeki beyte ve Allah'a sığınmm.

Çünkü Allah, habersiz değildir.

Sabah akşam çevrilip el ve yüz sürdüklerinde Hacer-i Esved'e,

İbrahim'in çıplak ayakla bastığı,

Yumuşak kayadaki ayak izine,

Safa Merve arasındaki turlara,

Bu iki tepe arasındaki suret ve heykellere,

Adak adayan, süvari ve yaya,

Gelip beyti haccedene,

Karşılıklı su derelerinin birleştiği Arafat'ın tepesine yöneldiklerinde,

Geceleyin dağın üzerinde duruşlanna,

Ki elleriyle develerinin göğsünü doğrulturlar.

Vakfe gecesine ve Mina'dan inişe,

Bunlardan daha hürmetli, daha yüksek bir makam var mıdır?

Müzdelife'yi süratli develer, sağanak yağmurdan kaçarcasma açık gittiklerinde,

Büyük şeytanlara yönelipte,

Başına taşlan nrîattıklannda,

Kindeliler ki yatsı vakti, çakıl taşlan topladıklarında,

Bekir b. Vail kabilesinin hacıları yanlamıdan geçer.

Bu ikisi müttefiktirler, ittifaklanna bağlıdırlar.

Münasebetlerini bozmaya yanaşmazlar.

Dağlardaki muz ağaçlarını ve diğer büyük ağaçlan, otlan hızlı deve

kuşlan gibi parçalarlar.

Bunlardan başka sığınacak kimse, içm sığınak var mı? Allah'tan sakınan kimse, sığındığı takdirde kovulur mu? Bizde düşmanın emrine bile uyulur, Oysa bize karşı Terk ve Kabul dağlarının kapılarının kapanması is-

Yalan söylediniz, Ka'be'ye yemin olsun ki durumunuz istikrar bulmayacak.

Mekke'yi terkedip göçeceğiz.

Yalan söylediniz, Ka'be'ye yemin olsun ki, Muhammed'e mensubuz.

Onun uğruna savaşıp mücadele veririz.

Çevresinde ölüp de çocuklanmızdan ve kanlanmızdan,

Ayn düşmedikçe, onu size teslim etmeyeceğiz.

Millet, demirleri ellerine alıp size karşı,

Çıngıraklı develer gibi saldıracaktır.

Öfkeli düşman darbe yeyince,

Yalpalayarak yüzüstü yere kapaklanacaktır.

Allah'ın hayatına and olsun ki, gördüğüm şeyler ciddileştiğinde, Kılıçlanmaz ağız ve burunlannızı koparacaktır.

Ateş koru gibi bahadır efendilerin elleriyle,

Hakikatin koruyucusu kahraman ve güvenilir kardeşlerinizle,

Aylar, günler ve tam bir yıl sonra,

Sıra bize gelecektir.

Irzı koruyan efendiyi, hiçbir kavim terketmez.

Ancak ağzı bozuk ve aciz kimseler, efendilerini terk ederler.

O nurludur, onun yüzü suyu hürmetine yağmur yağması istenilir. Yetimlerin koruyucusu, dulların sığınağıdır.

Haşimoğullanndan helak olmuş kişiler, ona sığınırlar.

Onlar, onun yanında rahmet ve lütuf içredirler.

Ömrüme yemin olsun ki, Esid ile Bikr bize düşman olduklan için, Bizi yiyecek olanlara takdim edip parçalamıştır.

Osman ile Kunfuz'da bizim üzerimize çökmediler.

Ancak, o kabilelerin emrine itaat ettiler,

Übey ile İbn Abde itaat ettiler ki, onlara yardım edecek.

Ama bizim hakkımızda konuşanlann sözlerine bakmadılar.

Nitekim Sübey5 ile Nevfel'den de bazı şeyler gördük.

Bunların tamamı bizden yüz çevirdiler, bize güzel davranmadılar. Eğer varlıklı olurlar ve Allah onlara imkan verirse,

Onlara ölçekçinin ölçeği ile tartıp veririz.

İşte şu Ebu Amr ki bize düşmanlıktan başka birşey yapmadı.

İyilik ve kötülük eden kimselerle birlikte bizi sürgün etmek için bunları yaptı. Her sabah ve akşam bizimle fısıldaşır.

Ebu Amr, bizimle gizlice konuşur ama hile yapar.

Allah'a and ederek bize hile yapmadığını söyler.

Evet, görünürde onun mütekebbir olmadığım müşahede ederiz.

Bize olan düşmanlığı, ona yerdeki bütün tepeleri daralttı.

Mekke'nin Ahşebeyn dağlarıyla dağ tepelerindeki köşkler de ona dar geldi.

Ebu Velid'e sor, bizim için ne yarar sağladın?

Bizim hakkımızda yaptığın çalışma ile yüz çevirdin, hilekar gibi,

Sen kendi görüş ve rahmeti ile yaşanılan bir adamsın.

Bizi bilirsin, cahil değilsin.

TJtbe, bize düşmanlarımızın sözünü duyurmaz.

Onlar ki hasedçidir, yalancıdır, kindardır, problemler çıkarırlar. ,

Ebu Süfyan, yüz çevirerek yanımdan geçti.

Tıpkı büyük hükümdarlar gibi, bana iltifat etmedi.

Necid'e ve oranın soğuk sularına kaçar..

Sizden habersiz olmadığımı zanneder.

Nasihat verir gibi, bize haber veriyor.

Bizi sevdiğini, acıdığını ve,

Musibetleri hoşlanılmayan ş eyleri ,koğuculukları gizlediğini söylüyor.

Medet gününde seni yardımsız bırakmamak ve yediren bir kimse midir?

Hayır, zorlu işler anında da büyüklük yapan değildir.

Azılı düşmanlar sana geldiği günde,

Dilbaz düşmanlara karşı seni müdafaa eden de değildir.

Ey Mut'im! Kavmin sana bir iş yüklediği zaman,

Bana yüklerlerse ben kurtulamam.

Allah bizden, Abdu'ş-Şems ile Nevfel'e,

Derhal ceza versin, cezalarını geciktirmesin.

Adil terazi ile kıl payı haksızlık etmeyen mizan ile,

Onun kendi nefsinden şahidi vardır ki, ahde vefasızlık etmez.

Beni Half kabilesini, biz ve Gaytala oğullarıyla değiştiren,

Kavmin aklı noksandır.

Biz, Haşimoğullarıyla Kusay oğullarının,

İlk işlerinde umdeleri ve büyükleriyiz.

Sehmoğullarıyla Mahzuna oğullan, bize karşı düşman oldular.

Soysuz ve hırsız kimseleri düşman kılıp bize karşı birleştiler.

Abdumenafoğulları, siz kavminizin en hayırlılarısınız.

Çocuksu kimseleri işinize, idarenize ortak etmeyin.

Hayatıma yemin olsun ki, siz aciz kalıp zayıflaştınız.

Haktan ve doğrudan uzak işler yaptınız.

Önceleri hep aynı kazanın altına odun yığardınız.

Ama şimdi öyle değilsiniz (ihtilafa düştünüz.),

Abdumenafoğulları bize haksızlık etmeyi ve yardımsız bırakmayı,

Önemsiz saydı,bizi esarette kendi halimize bıraktı,

Eğer biz bir kavim olursak, yaptıklarınızın öcünü alırız.

Çünkü hakkınız olmadan, develerimizin sütünü sağmıştımz (mallarımızı yağmalamıştımz.) Kusayy'a bildir ki, durumumuz etrafa yayılacaktır.

Kusayy'a bizden sonra müjde ver M, kendisine yardım etmeyeceğiz.

Uzun bir gecede bela kapışma geldiğinde,

Bize sığındığında onu barınaklarımıza almıyacağız.

Evleri arasında vuruşu doğru yapsalar.

Çocuklu kadınlar yanında biz örnek oluruz.

Saydığımız her dost ve yeğene gelince,

Ömrüme andolsun ki, onların akıbetini yararlı görmedik.

Yalnız Kilab b. Mürre kabilesinden bir topluluk,

Bize mensuptur ve bize güçlük çıkarmazlar.

Kavmin yeğeni yalanlayıcı olmasa, ne güzeldir.

Züheyr ki, kınsız bir kılıçtır.

Her hayrı nefsinde toplayan ve her kokudan daha güzel koku saçandır.

Şeref ve fazilet odağındaki bir nesebe bağlıdır.

Ömrüme yemin olsun ki ben, Ahmed'e tutkulu olmakla yükümlüyüm.

Mü'min kardeşlerine de sürekli sevgi göstermekle yükümlüyüm.

Onun gibi insanlar arasında ümit beslenilen kim vardır.

Fazilet yarışında zorba hükümdarlar kendisine eza verdiğinde,

Yumuşak huyludur, doğru yoldadır, adildir, zorba değildir

Bir tanrıya bağlıdır, ondan gafil değildir.

Çalışması onurludur, şerefli oğlu şereflidir.

Şeref mirası vardır, bu sabittir» ondan ayrılmaz.

Kulların Rabbi yardım ederek onu desteklemiştir.

Bir din ortaya koymuştur, hakkı kaybolmayacaktır.

Allah'a andolsun ki bana küfretmeselerdi, toplantılarda, meclislerde ihtiyarlara laf atılmasaydı.

Biz herhalde ona tâbi olurduk, her zamanda bu tâbiiyetimizi ciddiyetle devam ettirirdik.

Bu, şaka bir söz değildir.

Biliyorlar ki oğlumuz Muhammed, bizim katımızda yalanlanmış değildir.

Batıl sözlerle ona saldırılacak değildir.

Ahmed aramızda öyle bir soydan gelmiştir ki,

Saldırganların saldırısı, ona ulaşamaz.

Onu koruma yoluna başımı koymuşum,

Develerin göğsü ve hörgücü ile onu müdafaa etmişim."

İbn Hişam dedi ki; Bu kasidenin bu kadarı, bana sahih yollarla ulaşmıştır. Şiirden anlayan bazı ilim ehli kimseler ise, bunun büyük bir kısmını inkar ederler.

Ben de derim ki: Bu, gerçekten beliğ ve şahaser bir kasidedir. Bunu ancak Ebu Talib gibi bir şahsiyet söyleyebilir. Bu, Ka*be duvarına asılan muallakat-ı seb'adan daha güçlü bir ifadeye sahiptir. İfade ettiği anlam bakımından da onlardan çok üstündür. el-Ümevî de "Meğazi" adlı eserinde başka ilavelerde bulunarak bunu uzun uzadıya nakletmiştir. Doğrusunu Allah bilir.