El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hz. Muhammedin Peygamberlik İle Görevlendirildiği Tarih Ve Yaşı

İmam Ahmed b. Hanbel, Amir eş-Şa'bî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasülullah (s.a.v.), kırk yaşında iken kendisine peygamberlik geldi. Ona, peygamberliği getiren İsrafil'di. Bu hal üç sene devam etti. İsrafil, ona …

İmam Ahmed b. Hanbel, Amir eş-Şa'bî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasülullah (s.a.v.), kırk yaşında iken kendisine peygamberlik geldi. Ona, peygamberliği getiren İsrafil'di. Bu hal üç sene devam etti. İsrafil, ona kelimeyi ve birşeyleri öğretirdi. O üç sene kendisine Kur'ân nazil olmadı. Üç sene geçtikten sonra nübüvvetini Cebrail getirdi. Cebrail'in lisanı üzerine Kur'ân, yirmi senelik bir süre içinde ona nazil oldu. Bunun on senesi Mekke'de, on senesi de Medine'de geçmişti. Peygamber (s.a.v.), altmış üç yaşında iken vefat etti.

Bu, Şabi'ye ulaşan sahih bir senettir. Bundan anlaşıldığına göre Hz. Peygamber'e kırk yaşından sonra üç yıl süreyle İsrafil gelmiş, ondan sonra Cebrail gelmeye başlamıştır.

Şeyh Şihabüddin Ebu Şame ise bu konuda şöyle demiştir: "Hz. Aişe'nin hadisi, buna ters düşmemektedir. Muhtemeldir ki Hz. Peygamber'e ilk vahiy rüya halinde gelmiş, bunun ardı sıra İsrafil -Hira'da uzlete çekildiği müddet zarfında- onunla ilgilenmiş, ona kelimeleri süratle tevdi etmiş, alıştırmak için yavaş yavaş onunla tekrarlamamıştır. Nihayet Cebrail gelerek onu üç kez sıktıktan sonra Kur'ân'ı ona öğretmiştir. Hz. Aişe, Peygamber Efendimizle Cebrail arasında geçen hadiseyi nakletmiş ama -hadisi kısa tutmak ya da İsrafil ile Hz. Peygamber arasında geçen hadiseye vakıf olmadığından- Rasülullah (s.a.v.) ile İsrafil arasında geçenleri nakletnıemiştir."

imam Ahmed b. Hanbel, îbn Abbas'm şöyle dediğini de rivayet eder: "Hz. Peygamber (s.a.v.), kırk üç yaşında iken kendisine vahiy nazil olmuştur. On sene müddetle Mekke'de, on sene müddetle de Medine'de kalmış, altmış üç yaşında iken de vefat etmiştir." Yahya b. Said ile Said b. Müseyyeb'de böyle bir-rivayette bulunmuşlardır.

Ahmed b. Hanbel, başka bir tarikle îbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet eder:

"Peygamber (s.a.v.)'e kırk yaşında iken Kur'ân nazil olmuştur. Peygamberlikten sonra on üç sene Mekke'de, on sene de Medine'de kalmıştır. Altmış üç yaşında iken vefat etmiştir."

İmam Ahmed b. Hanbel, Ammar b. Ammar vasıtasıyla İbn Ab-bas'tan şu rivayeti yapar.

"Peygamber (s.a.v.), on beş sene Mekke'de ikamet etmiştir. Bu on beş senenin yedisinde ışık görür ve ses işitir, sekizinde de kendisine vahiy gelirmiş. On sene müddetle de Medine'de ikamet etmiştir."

Ebu Şame dedi ki: "Rasûlullah (s.a.v.), bisetten önce harika şeyler görürdü. Nitekim, Sahih-i Müslim'de Cabir b. Semüre'nin rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Mekke'de öyle bir taş bilirim ki, peygamber olmadan önce bana selam verirdi. Şimdi de o taşı tanıyorum."

Ebu Şame'nin sözleri burada sona ermektedir. Kavminin puta tapmak, onlara secde etmek gibi apaçık bir sapıklıkta bulunduğunu gördüğü için Rasûlullah (s.a.v.), onlardan uzaklaşıp tenhada uzlete çekilmeyi çok severdi. Allah'ın kendisine vahiy gönderme zamanı yaklaştığında, uzlet yaşantısını daha da sevmeye başlamıştı. Allah'ın salat-ü selamı onun üzerine olsun.

Muhammed b. İshak, bazı ilim ehli kimselerin şöyle dediklerini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.), her sene bir ay Hira mağarasına çıkar, orada ibadet ederdi. Cahiliye döneminde Kureyşlüerin bir kısmı, bu şekilde ibadeti âdet haline getirmişti. O, kendisine gelen düşkünlere yemek yedirirdi. Hira'daki ibadetini tamamlayıp döndüğünde Ka'be'yi tavaf etmeden evine girmezdi.

Bu da Kureyş âbidlerinin, Hira'da uzlete çekilerek ibadeti âdet haline getirdiklerini göstermektedir. Bu sebeple Ebu Talib, meşhur kasidesinde şöyle demiştir:

"Sevr dağına ve onun yeiine Sebir dağım yerleştirene, Hira'ya çıkıp inene andolsun."

Hira, Mekke'nin üst taraflarında ve şehire üç mil mesafedeki bir dağdır. Mina'ya giden kimsenin sol tarafına düşer. Ka'be'ye yönelik ve eğik bir zirvesi vardır ki, Hira mağarası da o zirvededir. Rü'be b. Ac-cac'm bu konuda söylediği şiir, ne güzeldir:

"Hayır, emin ve güvenilir vatandaşın Rabbine, Hira'mn eğik zirvesindeki mağaranın Rabbine yemin olsun."

Alimler, Hz. Peygamberin bisetten önce yaptığı ibadetlerin bir şeriata dayalı olup olmadığı, şayet bir şeriata dayalı ise, o şeriatın hangisi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kimileri Nuh'un şeriatına, kimileri İbrahim 'in şeriatına göre ibadet ettiğini söylemişlerdir ki, kuvvetli ve akla yatkın olan da, İbrahim'in şeriatına göre ibadet ettiği görüşüdür.

Bir kısım insanlar, onun Hz. Musa'nın, bir başka grup da Hz. İsa'mn şeriatına göre ibadet ettiğim söylemişlerdir. Bazıları da Peygamberin nazarında şeriat olduğu sabit olan her hükme dayanarak amel ettiğini söylemişlerdir.

Bu görüşleri ve birbirleri ile olan ilgilerini açıklamak, usul-ü fıkhın alanına girer, doğrusunu Allah bilir.

"O, Hira mağarasında iken hak kendisine aniden geldi." sözüne gelince, bu demektir ki, Hz. Peygamber daha önce böyle birşeyi beklemezken kendisine vahiy geldi. Nitekim bu hususta Cenâb-ı Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Sen, sana bu kitabın verileceğini ummazdm. O, ancak Rabbinin bir rahmetidir." (el-Kasas, 86.)

Bu sûre-i celileden Önce şu ayetler nazil olmuştu:

'Taratan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir." (ci-Alâk, ı-ö.)

Tefsirde belirttiğimiz ve ileride de "pazartesi günü" hakkında bilgi verirken açıklayacağımız gibi bu ayetler, Kur'ân'm nazil olan ilk ayetleridir. Nitekim Sahih-i Müslim'de de açıkça belirtildiği gibi Ebu Katade, Rasûlullah (s.a.v.)'a, pazartesi günü tutulan orucun fazileti sorulduğunda onun şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

"O, doğduğum gündür. Bana vahyin nazil olduğu gündür."

İbn Abbas dedi ki: "Peygamberiniz Muhammed (s.a.v.), pazartesi günü doğdu. Pazartesi günü de peygamberlikle görevlendirildi."

Ubeydb. Umeyr, Ebu Cafer el-Bakır ve diğer âlimler, Peygambere vahyin, pazartesi günü geldiğini söyleyerek bu hususta onlar arasında ihtilaf bulunmadığım belirtmişlerdir.

Rebiyülevvel ayında Peygamber'e nübüvvet geldi. Nitekim, İbn Abbas ile Cabir'in şöyle dedikleri daha Önceki sayfalarda nakledilmişti: Peygamber (s.a.v.), rebiyülevvel ayının on ikinci günü (pazartesi) doğdu. O günde risaletle görevlendirildi, o günde semaya yükseldi, miraca çıktı.

Meşhur görüşe göre Hz. Peygamber (s.a.v.), Ubeyd b. Umeyr ile Muhammed b. İshak ve diğerlerinin de kesin olarak söyledikleri gibi ramazan ayında risaletle görevlendirilmiştir. İbn İshak, bu görüşüne delil olarak şu ayet-i kerimeyi ileri sürmüştür:

"Ramazan ayı ki, o ayda insanlar için hidayet olarak Kur'ân indirildi." Ayın onunda nazil olduğunu söyleyenler de vardır.

Vakidî, Ebu Cafer el-Bakır'm şöyle dediğini senediyle birlikte rivayet eder: "Peygamber (s.a.v.)'e ilk olarak vahiy, ramazanın on yedinci gecesinin gündüzü olan pazartesi gününde gelmiştir."

îlk vahyin, ramazanın yirmi dördünde nazil olduğunu söyleyenler de vardır.

İmam Ahmed b. Hanbel, Vasile b. Eska'dan rivayet ederek Rasûlullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu söyler:

"İbrahim'in sahifeleri, ramazanın ilk gecesinde nazil olmuştur. Tevrat, ramazanın altısında nazil olmuştur. İncil, ramazanın on üçüncü gecesinde nazil olmuştur. Kur'ân da ramazanın yirmi dördünde nazil olmuştur." Bu sebepledir ki, sahabe ve tabiilerden bir cemaat, kadir gecesinin, ramazanın yirmi dördüncü gecesi olduğu görüşünü savunurlar. Cebrail'in olcu demesine karşılık, Hz. Peygamber'in," demesine gelince, sahih kavle göre bu ifade, olumsuzluk ifadesidir. Yani ben, güzelce okuyanlardan değilim, demektir. Nevevî ve ondan önce Ebu Şame de bu görüşü tercih edenlerdendir. Bu ifadenin, soru anlamında olduğunu söyleyenlerin görüşü, uzak bir ihtimaldir. Çünkü olumlu cümlelerde "ba" harfi zaid olarak kullanılmaz. Birinci kavli, Ebu Nu-aym'ın şu rivayeti de teyid etmektedir: Mutemir b. Süleyman, babasının şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.) -korku ve sarsıntı halinde iken- buyurdu ki: "Ben, asla bir kitap okumuş değilim. Güzelce okuyamam. Okuyup yazamam." Cebrail onu tutup şiddetle sıktı. Sonra bırakıp "Oku" dedi. Muhammed (s.a.v.): "Ben, birşey görmüyorum ki okuyayım. Okuyup yazmam." dedi.

Ebu Süleyman el-Hattabî dedi ki: Cebrail, Hz. Peygamberin sabrını ölçmek, edebini güzelleştirmek ve kendisine yüklenen peygamberlik yükünü taşımaya razı olmasını sağlamak için ona böyle yaptı. Bu sebepledir ki Cebrail, ona görünürken Peygamber'in, sanki ateşi varmış gibi terlerdi.

Diğerleri dediler ki: Cebrail, şu sayacağımız sebeblerden ona böyle yaptı: Bu sıkmadan sonra kendisine vahiyedilecek şeyin azameti hususunda dikkatini çekmek istemişti. Zira ona vahiy edilecek şey, nefislere çok ağır gelecek birşeydi. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki:

"Doğrusu biz, sana taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz." (ei-Müzzemmii, 5.) Bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)'e vahiy geldiğinde yüzü kızarır, genç devenin boğazından çıkardığı bir ses gibi ses verir, çok soğuk günlerde bile alnından ter damlardı.

Hz. Peygamber (s.a.v.), kalbi titreyerek Hira mağarasından inip Hatice'nin yanına gitti: "Beni örtün, beni Örtün." dedi. Telaşı ve korkusu gittikten sonra Hatice'ye: "Bana ne olmuş? Başıma neler gelmiş?" diye sorup başından geçenleri anlatmış ve: "Başıma birşeyler gelmesinden korktum." demişti. Çünkü o, daha önce görmediği ve aklından geçmeyen bir durumla karşılaşmıştı. Bunun üzerine Hatice ona şöyle cevap vermişti: "Hayır, andolsun ki Allah, seni asla rüsvay etmeyecektir!" Hz. Hatice, Cenâb-ı Allah'ın yaratıklarında güzel âdetler icra etmesi sebebiyle, bu sıfatların hayırlıları ile muttasıf olan kimseleri, dünya ve ahi-rette rüsvay etmeyeceğini biliyordu. Sözüne devamla Hz. Peygamber'e, sahip olduğu güzel hasletlerini anlatıp şöyle dedi: "Çünkü sen, akrabam ziyaret eder ve doğru konuşursun." Peygamber (s.a.v.)'in muvafıkları da muhalifleri de onun bu güzel ve değerli sıfatlarla muttasıf olduğunda it-. tifak etmişlerdi. Bu ittifak herkesçe bilinen bir husustur. Yine Hz. Hatice ona demişti ki: "Sen başkalarının yükünü de yüklenirsin. Muhtaca, kendisini rahatlatacak miktarda çoluk çocuğunun azığını da verirsin. Yoksul kimseyi kazandırırsın. "Yani ya Muhammed, hayırlara koşarsın, fakir kimseye yardıma koşar, başkalarından önce sen sevap kazanırsın. Hz. Hatice fakir kimseyi, yoksul diye adlandırmıştı. Çünkü böylelerinin hayatı ve geçimi noksandır. Bunların varlıkları ile yoklukları hemen hemen farksızdır. Nitekim şairin biri şöyle demiştir:

"Ölüpte rahatım bulan kimse, Ölü değildir. Ölü, hayatta iken ölmüş gibi olandır."

Kadı lyaz'm, Müslim'in şerhinde naklettiğine göre Ebu Hasan et-Tihamî de şöyle demiştir;

"Yoksul kimseyi, ölü say. Elbisesini} çürümüş kefen say. Onun varacağı yer mezardır."

el-Hattabî dedi ki: "Yoksul kimseyi kazandırırsın." sözünden kastedilen doğru mana şudur: Yani sen, ona bolca mal verirsin. Veya yoksul kimseye, geçimini sağlayacağı kadar bağışta bulunarak onu kazançlı kılarsın.

Şeyhimiz Hafız Ebu'l-Haccac el-Mizzî de, Hz. Hatice'nin sözünde geçen "yok" kelimesi ile verilen malın kastedildiğini ifade etmiştir. Yani bulamayan kimseye mal verirsin.

Hz. Hatice'nin bu sözünden kastın; "Ticaret yaparak bulunmayan malı veya eşi bulunmayan kıymetli şeyi kazanırsın." demek olduğunu söyleyenlere gelince bunlar, manayı uzaklaştırmış ve ihtilafa dalmış, aynı zamanda hakkında bilgi bulunmayan manaları zorlamaya giderek ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Çünkü ticaret yaparak bulunmayan malı elde etmek, ekseriyetle övünülecek birşey değildir. Kadı İyaz, Nevevî ve diğerleri de bu kavli zayıf görmüşlerdir. Doğrusunu Allah bilir.

Hz. Hatice'nin; "Misafiri ağırlarsın," sözüne gelince, bundan da kastedilen mana şudur: Ona yemesi gereken şeyi takdim ederek ikramda bulunur, istirahat edeceği yeri güzelce temin edersin.

Hz. Hatice'nin; "Hakkın -veya hayrın- musibetlerine karşı yardım edersin." sözüne gelince, bundan kastedilen mana şudur: Her hangi bir kimseye hayır hususunda bir musibet vaki olursa, sen ona yardım edersin. Onunla beraber olur, nihayet onu rahat bir yaşama kavuşturursun.

Hz, Hatice, Peygamber'imizi alıp, yaşlı ve âmâ bir zat olan amcası oğlu Varaka b. Nevfel'e götürdü. Önceki sayfalarda, Varaka b. Nevfel ile Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'den kısaca bahsetmiştik. Varaka, cahiliyet döneminde Hıristiyanlığa giren bir kimse idi. Arkadaşlarından ayrılarak Zeyd b. Amr ve Osman b. Hüveyris ile birlikte Şam yoluna koyulmuşlardı. Ubeydullah b. Cahş ta beraberlerinde idi. Hepsi Hristiyanlığı kabul etmişlerdi. Çünkü o dini, o zamanlar hakka en yakın din görmüşlerdi. Ancak Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, bu dine hurafeler sokulduğunu, değişikliğe uğratılıp tahrif edildiğini gördüğü için fıtratı, Hristiyanlığa girmesine mani olmuştu. Rahipler ile din bilginleri, zamanı yaklaşmış bir peygamberin ortaya çıkacağını ona müjdelemişlerdi. O da, o peygamberi aramak ve bulmak üzere geri dönmüştü.

Aslî fıtratı ve tevhid inancı üzerinde kalmakta devam etmişti. Ancak Hz. Peygamber'in bisetine ulaşmadan önce, ölüm onu yakalamıştı. Varaka b. Nevfel ise, Hz. Peygamber'in bisetine kavuşmuştu. O, Rasûlullah (s.a.v.)'da, Hatice'nin onun evsaf ve niteliklerini kendisine bildirmesiyle, onda bulunan güzel ve temiz sıfatları, onda zuhur eden delil ve ayetleri görmüştü. Bu sebepledir ki Hz. Hatice, Varaka'nın karşısında durup: "Ey Amca oğlu! Kardeşin oğlunun söyleyeceklerine kulak ver." demişti. Peygamber (s.a.v.), gördüklerini kendisine anlattığında Varaka şöyle demişti: "Sübbuh, Sübhuh! Bu, Musa'ya inen Namustur (Cebrail'dir.)" Böyle derken her ne kadar Musa'dan sonra gelmiş bir peygamber ise de, İsa'dan bahsetmemişti. Çünkü İsa'nın şeriatı, Musa'nın şeriatının tamamlayıcısıdır. Alimlerin sahih kavline göre İsa'nın şeriatı, Musa'nın şeriatının bazı kısımlarını da nesh etmiştir.

Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyrul-maktadır:

"Size yasak edilenlerin bir kısmını helal kılmak üzere..." (Âu imrân.so.)

Varaka'nın bu sözü, cinlerin şu sözüne benzemektedir:

"Ey milletimiz! Doğrusu biz, Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik." (el-Ahkâf, 30.)

Sonra Varaka: "Keşke ben, genç bir adam olsaydım." demişti. Yani ben bugün iman etmeye, faydalı ilim edinmeye, salih amel işlemeye güç yetiren bir genç olabilseydim.

"Keşke ben, kavminin seni sürgün edeceği zaman hayatta olsam." Yani kavminin seni sürgün edeceği zamana kadar seninle beraber olup sana yardım edebilsem.

Onun böyle demesi üzerine Rasûlullah (s.a.v.): "Onlar, beni sürgün-mü edecekler?" diye sormuştu. Süheylî der ki: Rasûlullah (s.a.v.) böyle dedi. Çünkü, vatandan ayrılmak, insanın nefsine çok zor gelir.

Hz. Peygamber'in bu sorusu üzerine Varaka şu cevabı vermişti: "Evet! Senin getirdiğin davanın benzerini getiren kimselere, mutlaka düşmanlık edilir. Senin zamanına yetişebilsem, sana esaslıca yardım

ederim."

Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Varaka b. Nevfel vefat etti. Allah ona rahmet etsin, ondan razı olsun. Çünkü önün bu şekilde yapmış olduğu konuşma, karşılaştığı şeyi tasdik etmesi, meydana gelen vahye iman etmesi ve gelecek zamanla ilgili olarak salih niyete sahip olması

demektir.

îmam Ahmed b. Hanbel, Urve tarikiyle Aişe'den rivayet etti M, Hatice, Varaka b. Nevfel'in durumunu Rasûlullah (s.a.v.)1 dan sormuş, o da şöyle cevap vermişti:

"Onu gördüm. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Öyle sanıyorum ki ' eğer cehennemliklerden olsaydı, üzerinde beyaz bir elbise olmazdı."

Hafız Ebu Ya'lâ, Cabir b. Abdullah'tan rivayet etti ki; Varaka b. Nevfel'in durumu sorulduğunda Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap vermiştir:

"Onu gördüm. Üzerinde beyaz elbise vardı. Onu Cennet'in ortasında gördüm. Üzerinde ipek vardı." Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'in durumu sorulduğunda ise Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap vermiştir:

"Kıyamet gününde o, bir tek ümmet olarak haşrolunacaktır,"

Ebu Talib'in durumu sorulduğunda da, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap vermiştir:

"Onu, Cehennemin bataklığından çıkarıp sığ bir yerine bıraktım." Hatice'nin durumu sorulduğunda ki o farzlardan ve Kur'ân ahkamından Önce vefat etmişti- Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap vermişti: "Onu, Cennet'te bir nehir üzerinde inciden yapılma evde gördüm. Orada gürültü ve yorgunluk yoktur."

Hafız Ebu Bekir el-Bezzar, Hz Aişe'den rivayet etti ki, Rasûlullah

(s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Varaka'ya küfretmeyin. Çünkü ben, onun için bir veya iki Cennet gördüm."

Haüz Ebu Nuaym ile Beyhakî, "Delailü'n-Nübüvve" adlı eserlerinde Amr b. Şurahbil'den; Rasûlullah. (s,a.v.)'ın, Hatice'ye şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

"Ben, uzlette (yalnız başıma kaldığımda) bir ses işittim. Allah'a an-dolsun ki; bu işten dolayı başıma birşeyler gelmesinden korktum."

Hatice dedi ki: "Allah korusun. O sana böyle birşey yapacak değildir. Allah'a andolsun ki, sen emaneti eda eder, akrabalarını ziyaret eder ve doğru konuşursun."

Rasûlullah (s.a.v.)'m bulunmadığı bir sırada Ebu Bekir, Hatice'nin yanma gelmiş, Hatice de ona olayı anlatıp şöyle demişti: "Ey Atik! Mu-hammed'le birlikte Varakaya git." Rasûlullah (s.a.v.), içeriye girince Ebu Bekir, elinden tutarak: "Haydi Varaka'ya gidelim." demiş; Rasûlullah da: "Durumu sana kim anlattı?" diye sormuş, o da: "Hatice anlattı." diye cevap vermişti. Bunun üzerine birlikte Varaka'mn yanma gitmişler, meseleyi ona anlatmışlar, Rasûlullah (s.a.v.) ona şöyle demişti: "Ben uzlette (yalnız başıma) iken arkamdan bana ya Muhammed, ya Muhammed, diye seslenildiğini işittim. Korku içinde oradan ayrılıp kaçtım." Varaka, ona şu öğütleri verdi: "Bir daha böyle yapma. (Melek) sana geldiğinde sebat et ki, sana söylediklerini işitebilesin. Sonra da yanıma gel ve olup bitenleri bana bildir."

Peygamber, uzlete çekildiğinde (Melek), ona şöyle seslendi: 'ta Muhammed! De ki: Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdulillahi Rabbü alemin.....Veleddâllin."

Daha sonra da şöyle dedi: "Lâilaheillallah, de."

Hz. Peygamber, bu hadiseden sonra tekrar Varaka'mn yanma giderek olup bitenleri ona anlattı. Varaka kendisine şöyle dedi: "Sana müjdeler olsun. Sonra yine sana müjdeler olsun. Ben tanıklık ederim ki sen, Meryem oğlu İsa'nın müjdelediği peygambersin. Doğrusu sen, Musa'nın kanunu gibi bir kanun üzeresin. Şüphesiz sen, Allah katından gönderilen bir peygambersin. Bugünden sonra cihad ile emrolunacak-sın. Eğer cihadla emrolunacağın zamana kavuşursam, mutlaka seninle birlikte cihad ederim."

Varaka vefat edince, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Keşişi Cennet'te gördüm. Üzerinde ipek elbiseler vardı. Çünkü o, bana iman etmiş ve beni tasdik etmişti." Bu hadisteki keşiş sözü ile Varaka kastedilmiştir.

Bu, Beyhakî'nin lafzı olup mürseldir. Nazil olan ilk sûrenin, Fatiha olduğunu söylediği için de bunda gariplik vardır. Daha Önce anlatıldığı ve şiirinden de anlaşıldığı gibi Varaka, kalbinde imanı gizlemiş, imana kesinlikle karar vermişti. Bu kararını da, Hatice'nin, Hz. Peygamberle köle Meysere'nin durumunu, gölgenin öğle sıcağında onu gölgelendirili-şini, kendisine anlatması esnasında vermişti. Daha önce naklettiğimiz şiirinin bazı pasajlarını burada tekrarlamak istiyoruz:

"înad ettim ben, hatıralar hususunda inatçıyım,

Kederliyim, bu sebeple uzun süre yutkundum.

Hatice, niteledikçe niteledi.

Ey Hatice, bekleyişim uzadı.

Mekke'nin iki dağı arasında ümidim şu ki,

O zatın çıkacağıdır.

Bize keşiş ye ruhbanların sözlerini naklettin,

O sözlerin doğru çıkmayışı, bizi rahatsız eder.

Demişlerdi ki: Muhammed, bir gün başa geçer.

Ona karşı duranları mağlup eder.

Beldelerde nur ışığı ortaya çıkacak.

Bütün halk eğilmekten kurtulup doğrulacak.

Ona karşı savaşan, kayba uğrayacak.

Onunla barış içinde olan, zafere erecek.

Keşke bu davet açığa çıktığında,

Hazır bulunsam da dine ilk giren ben olsam.

Kureyşlilerin hoşlanmadığı şeye girsem,

Mekke'nin tamamı ve Kureyşliler rahatsız olsalar dahi,

Onların hoşlanmadıkları şeyi, Arş'm sahibine emanet ediyorum.

Onlar yükseklerden inip alçaldığında bu dava ona emanettir.

Onlar da, ben de hayatta kalırsak, birşeyler olacak.

O şeylerden Ötürü kafirler, sıkıntıya uğrayıp gürültü çıkaracak."

Varaka b. Nevfel, bir başka kasidesinde de şöyle demişti:

"Muhammed hakkında doğru haberler verdim.

Gaib olduğunda, öğütçü o haberleri verir.

ki Abdullah oğlu Ahmed, peygamber olarak,

Yer üstündeki herkese gönderilecektir.

Öyle sanıyorum ki o, ileride doğru sözlü bir peygamber olarak gelecektir.

Tıpkı Hud ve Salih kulların gönderildikleri gibi,

Musa ve İbrahim gibi, tâki onun için görürsün.

Kıymet ve haktan gelen açık fermanı.

Ona Lüey b. Galip soyundan gelen,

iki kabilenin faziletlere koşan,

Gençleriyle ihtiyarları tâbi olacak.

Onun zamanında, insanların kavuşacağı güne kadar.

Hayatta kalırsam ben, ona sevgimi verecek ve onunla ferahlayacağım.

Yoksa ey Hatice, bil ki ben,

Senin bu diyarından göç edeceğim."

Yunus b. Bükeyr'in, İbn îshak'tan rivayet ettiğine göre Varaka b. Nevfel, bir şiirinde de şöyle demiştir:

"Ey Hatice, eğer gerçekse bu sözün, Bil ki Ahmed, peygamber olacaktır.

Cebrail ile Mikail, ona gelecekler. Allah katından vahiy getirecekler.

Gelen vahiyle de kalpler genişleyecektir.

Tevbe edip, ona uyanlar kurtulacak.

Ona karşı gelen aldanmışlarla bahtsızlar sapacak.

Bu iki gruptan biri, Cennetlerde,

Diğeri de, Cehennem havuzlarında azap içecek.

Cehennem'de ölüm istediklerinde, tepelerine,

Peş peşe demir tokmaklar inecek, sonra alevlenecek.

Rüzgarları emriyle sevkeden Allah, yücedir.

Zaman içinde dilediğini yapan Allah, mukaddestir.

Arş'ı bütün semaların üstünde bulunan,

Halkına verdiği hüküm değişmeyen Allah,

Noksanlıklardan münezzeh ve yücedir."

Varaka, bir başka şiirinde de şöyle demiştir:

"Ey yiğitler, bilin ki, zamanın akışı ile kaderin uygulanışı varya,

Allah'ın hükmettiği şeyde, değişme olmayacaktır.

Hatta Hatice, bunu bildirmeye beni çağırıyor,

Bu Öyle bir iş ki, ileride insanların karşısına çıkacak.

Geçmiş asırlarda ve zamanlarda duyduğum,

Bir işi, bana anlatıyor.

Ki Ahmed'e, Cebrail gelecek.

Ve beşeriyete peygamber olduğunu bildirecek.

Dedim ki, ümid ettiğin şeyi belki,

Rabbin sana gerçekleştirecek.

Öyleyse sen, hayrı ümid edip bekle,

Muhammed'i bize gönderki durumunu,

Uykuda ve uyanıklıkta gördüğünü, kendisine soralım.

Bize geldiğinde derileri ve tüyleri ürperten,

Acaip şeyler söyledi.

Ben, Allah'ın meleği Cebrail'i,

En mükemmel ve en muazzam surette karşımda buldum.

Bu müşahede devam etti, korku beni ürküttü.

Çevremdeki ağaçlar, bana selam veriyordu.

Ben de dedim ki: Öyle sanıyorum ki -bilmem zannım doğru mudur?

İleride bu peygamber olacak ve indirilen sûreleri okuyacak.

Minnetsiz ve kedersiz cihad görevine,

Onları açıkça davet ettiğinde, o seni imtihan edecektir."

Hafız Beyhakî, "Delail" adlı eserde bunu bu şekilde nakletmiştir. Bana göre bu şiirin, Varaka'ya ait olduğu kesin değildir. Doğrusunu Allah bilir., îbn îshak'm, ilim ehli bazı kimselerden rivayetine göre Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber'e ikramda bulunmak ve nübüvveti vermek istediği esnada kendisi bir ihtiyacını gidermek için evden dışarı çıktığında uzaklara gider, bütün evleri geride bırakır, Mekke'nin mahalleleri arasından, vadilerinin içinden geçip giderdi. Yolda giderken önünden geçtiği her taş ve ağaç kendisine: "Es-selamü aleyke ya Resûlülallah." derdi. Peygamber sağına, soluna, arkasına dönüp bakar, taş ve ağaçlardan başka birşey görmezdi. Bir süre böyle devam etti. Bu gibi şeyleri görüp işitirdi. Allah'ın dilediği kadar bir süre böyle devam edip gitti. Daha sonra ramazan ayında, Hira mağarasında iken Cebrail, kendisine gelerek Allah'ın ikramını getirmişti.

îbn îshak, Vehb b. Keysan'dan rivayet etti: "Abdullah b. Zübeyr'in, Ubeyd b. Ümeyr b. Katade elLeysî'ye şöyle dediğim işittim: Ey Ubeyd! Cebrail'in kendisine geldiği esnada Hz. Peygamber'e , nübüvvetin nasıl verildiği hakkında bize birşeyler söyle.

Ubeyd dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.), her sene bir ay müddetle Hira mağarasında ibadete çekilirdi. Bu, Kureyşlilerin cahiliye döneminde âdet haline getirdikleri bir ibadet şekli idi.

Rasûlullah (s.a.v.), her sene bir ay süreyle uzlete çekiEp ibadet eder, yanma gelen her düşküne yemek yedirirdi. Bu bir aylık süreyi tamamlayıp evine dönerken ilk olarak Ka'be'ye uğrardı. Ka'be'yi yedi kez veya Allah'ın dilediği miktarda tavaf ettikten sonra evine giderdi.

Allah'ın kendisine nübüvvet ikramında bulunmak istediği senenin ibadet ayı (ramazan) geldiğinde yine ehli ile birlikte Hira mağarasına çıktı. Risaletin kendisine verileceği, nübüvvet ikramında bulunulacağı ve kullara rahmet olarak gönderileceği gece olduğunda Cebrail, Allah'ın emri ile ona geldi.

Bu durumu anlatan Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur:

"Bana geldi. Ben de üzerinde yazılar bulunan ipek bir yaygı üzerinde uyumakta idim.Bana; "Oku" dedi. Ben de: "Ne okuyayım?" dedim. Beni sıktı, öyleki Öleceğimi zannettim. Sonra beni bıraktı ve; "Oku" dedi. Ben de: "Ne okuyayım?"diye sordum. Beni sıktı. Öyleki Öleceğimi zannettim. Sonra beni bıraktı ve; "Oku" dedi. Ben de: "Ne okuyayım?" diye sordum. Beni yine sıktı. Öyleki öleceğimi zannettim. Sonra beni bıraktı ve; "Oku" dedi. Ben de: "Ne okuyayım?" diye sordum. Tekrar bana aynı şeyleri yapması için ona böyle diyordum. Bana dedi ki:

trYaratan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir." (ei-Aisk, 1-5.)

Ben de okudum. Sonra melek yanımdan ayrılıp gitti. Ben, uykudan uyandığımda sanki o sözler, benim kalbime yazı ile yazılmıştı. Mağaradan çıktım. Dağdan aşağı inerken yolun yarısında, gökten bir ses işittim. Bana şöyle diyordu: "Ya Muhammedi Sen, Allah'ın Rasûlüsün, ben de Cibril'im." Başımı kaldırıp semaya baktım. Bir de ne göreyim! Cebrail, bir adam suretinde görünüyor, ayaklarını da ufuklara dayamış ve şöyle diyor: 'ta Muhammedi Sen, Allah'ın Rasûlüsün, ben de Cibril'im." Durup ona baktım. Ne ileri gidebiliyor, ne de gerileyebiliyordum. Yüzümü ondan çevrip semanın ufuklarına baktım, her nereye baktıysam onu gördüm. Yerimde donup kalmıştım. Nihayet Hatice, beni aramaları için adamlarını göndermişti. Mekke'ye varmış, oradan tekrar geri dönmüşlerdi. Ben de yerimde öylece durmaktaydım. Sonra Cebrail, benden ayrılıp gitti. Ben de evime döndüm. Hatice'nin yanına varıp dizleri önüne çöktüm, oturdum. Bana: "Ey Eba Kasım. Neredeydin? Allah'a andol-sunki seni aramaları için adamlarımı gönderdim. Mekke'ye varıp, tekrar bana geri dönmüşlerdi." dedi.Ben de gördüklerimi ona anlattım. Bana dedi ki: "Ey Amca oğlu! Sana müjdeler olsun. Sebat et. Hatice'nin canı elinde bulunan Allah'a andolsunki ben, senin bu ümmetin peygamberi olacağını ümid ediyorum."

Bu konuşmadan sonra Hatice, elbiselerini toplayarak kalktı. Varaka b. Nevfel'in yanına gitti. Rasûlullah (s.a.v.)'ın kençlisine söylediklerini ona anlattı. O da şöyle dedi: "Kuddus, kuddus. Varaka'mn cam elinde bulunan Allah'a andolsun ki ey Hatice, eğer senin bu söylediklerin doğru ise Muhammed'e, Musa'ya gelen Namus-u Ekber gelmiştir. Ve o, bu ümmetin peygamberidir. Muhammed'e, sebat etmesini söyle."

Hatice, Rasûlullah'm yanına döndü ve Varaka'mn söylediklerini kendisine anlattı.

Rasûlullah (s.a.v.), Hira mağarasmdaki ibadetini tamamlayıp evine dönerken âdeti üzere ilk iş olarak Ka*be'ye geldi. Orayı tavaf etti. Tavaf esnasında kendisiyle karşılaşan Varaka b. Nevfel şöyle dedi: "Kardeşim oğlu! Gördüklerini ve duyduklarım bana anlat." Rasûlullah (s.a.v.), ona anlatınca Varaka şöyle dedi: "Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a andolsunki sen, bu ümmetin peygamberisin. Musa'ya gelen Namus-u Ekber, sana da gelmiştir. Ama sen, mutlaka yalanlanacak, eziyet görecek, sürgün edilecek ve savaşılacaksın! Eğer senin o gününe kavuşursam, Allah'ın bileceği bir yardım ile ben ona (dinine) yardım edeceğim." Böyle dedikten sonra başım eğip bıngıldağından öptü. Daha sonra Rasûlullah evine döndü."

Ubeyd b. Umeyr'in bu anlattığı, önceki sayfalarda da söylediğimiz gibi, Hz. Peygamber'in bilahare uyanıklık halinde göreceği vahyin bir nevi başlangıcı idi. Nitekim Hz. Aişe, bununla ilgili olarak şöyle demişti: "Rasûlullah'm gördüğü rüyalar, mutlaka sabah aydmdığı gibi zuhur ederdi."

Bu rüya, Hz. Peygamber'in uyanıklık halinde vahyi ve Cebrail'i görmesinden sonra aynı gecenin sabahında görülmüş olabileceği gibi, bilahare de görülmüş olabilir. Doğrusunu Allah bilir.

Musa b. Ukbe, Said b. Müseyyeb'in şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.)'m gördüğü ilk vahiy, Cenâb-ı Allah'ın uykuda ve rüya halinde kendisine gösterdikleridir. Bu da ona çok ağır gelmişti. Durumunu, hanımı Hatice'ye anlatmıştı. Allah, Hatice'yi, peygamberi yalanlamaktan korumuş, kalbini tasdike açmıştı. Bunun için Hatice: "Sana müjdeler olsun! Allah sana mutlaka hayır yapmıştır." demişti. Bu konuşmadan sonra Hz. Peygamber, Hatice'nin yanından çıkıp gitmiş, tekrar yanma dönmüş ve karninin yarıldığmı, yıkanıp temizlendiğini, tekrar eski haline döndürüldüğünü gördüğünü anlatmıştı. Hatice de: "Vallahi, bu hayırdır. Sana müjdeler olsun." demişti.

Bir ara Hz. Peygamber, Mekke'nin üst taraflarında dolaşmakta iken Cebrail ona görünmüş, onu, hayret verici, kıymetli ve muazzam bir mecliste oturtmuştu. Hz. Peygamber, bu durumu anlatırken, şöyle buyurmuştur: "Beni, püsküllü bir yaygı üzerine oturttu. O yaygıda, yakut ve mercanlar vardı." O mecliste Cenâb-ı Allah, ona risalet müjdesini vermiş.nihayet Rasûlullah da sükûnet bulmuştu. Cebrail ona: "Oku," demiş, o da: "Nasıl okuyayım?" diye sormuş, Cebrail şöyle demişti:

'Yaratan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir." (el-Alâk, 1-5.)

Bazı kimseler derler ki: Hz. Peygamber'e nazil olan ilk sûre, Müd-dessir süresidir. Doğrusunu Allah bilir.

Rasûlullah (s.a.v.), Rabbinin risaletini kabul etti. Cebrail'in, Allah katından kendisine getirdiği hükümlere tâbi oldu.

Oradan ayrılıp evine dönerken, önünden geçtiği bütün taşlar ve ağaçlar, kendisine selam verdiler. Sevinç ve kesin inanç içinde evine döndü. Çünkü o, muazzam birşey görmüştü. Hatice'nin yanına girerken de şöyle demişti: "Gördün mü, rüyada görüp te sana anlattığım şeyler vardı ya, işte o, Cebrail'di. Bugün, bana açıkça göründü. Rabbim onu bana gönderdi."Sözlerine devamla Allah katından kendisine gelen şeyleri ve ondan duyduklarını Hatice'ye anlattı. Hatice de: "Sana müjdeler olsun! Allah'a andolsun ki, o, sana mutlaka hayır yapacaktır. Allah katından sana gelen şeyleri de kabul et. Çünkü o haktır. Müjdeler olsun ki sen, Allah'ın gerçek Rasûlüsün." dedikten sonra yerinden kalktı, Utbe b. Rebia b. Abdu'ş-Şems'in Ninovalı Hristiyan kölesi Addas'm yanma gitti. Ona şöyle sordu: "Ey Addas! Allah aşkına bana söyle, Cebrail hakkında bildiğin birşey var mı?" Addas'ta şu cevabı verdi: "Kuddus, kuddus! Putperest kimselerle dolu bu mıntıkada Cebrail'den sözetmek de neyin nesi oluyor?" Hatice: "Sen, onun hakkında bildiklerini bana anlat." deyince Addas şöyle dedi: "O, Allah ile peygamberler arasında Allah'ın emin bir meleğidir. O, Musa ve İsa peygamberlerin arkadaşıdır."

Hatice, Addas'm yanından kalkıp Varaka b. Nevfel'e gitti. Peygam-ber'in durumunu ve Cebrail'in ona getirdiği vahyi anlattı. Varaka da şöyle dedi: "Ey kardeşimin kızı! Ne bileyim. Belkide senin kocan, Ehl-i Kitabın beklemekte olduğu ve evsafını Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları peygamberdir. Allah'a andolsun ki ben hayatta iken o, peygamber olarak ortaya çıkar ve davasını açıklarsa Rasûlüne itaat ve sabır, yardım ve güzelce destek olma hususunda da Allah'a karşı bir imtihan vereceğim." Bir müddet sonra Varaka vefat etti. Allah ona rahmet etsin.

Zührî dedi ki: Allah'a ilk iman eden, Rasûlünü ilk tasdik eden, Hatice oldu.

Hafız el-Beyhakî, bu anlattıklarımızı naklettikten sonra dedi ki: Bu rivayette Hz. Peygamber'in karnının yarılmasından söz edilmesine gelince bunu o, çocukluk devresinde kendisine yapılan birşey olarak hikaye etmiş olabilir. Yani o, Halime'nin yanında iken karmnın yarılmış olduğunu bilahare anlatmıştır. Ama ikinci bir kez yarılmış olması da muhtemeldir. Sonra semaya, miraca gittiği esnada da üçüncü kez karnı yarılmış olabilir. Doğrusunu Allah bilir.

îbn Asakir, Varaka'mn tercüme-i halini anlatırken senedini Süleyman b. Turhan (Tarhan?) etTeymiye dayandırarak şöyle der: Yüce Allah, Ka'be'nin inşasının ellinci yılında Muhammed'i, rasûl olarak göndermiştir. Nübüvvet ve keramet olarak ona gelen ilkşey, görmüş olduğu rüyadır ki, bu rüyasını eşi Hüveylid kızı Hatice'ye anlatmış, o da, kendisine şu karşılığı vermişti: "Sana müjdeler olsun! Allah'a and olsun ki, o, sana hayırdan başka birşey yapmayacaktır."

Hz. Peygamber, kavminden kaçıp Hira mağarasına vardığı günlerden birinde Cebrail ona geldi. Yanma yaklaştı. Peygamber, ondan çok korktu. Cebrail, elini önden göğsüne, arkadandaiki omuzu arasına koydu ve: "Allah'ım, günahını düşür, göğsünü aç, kalbini temizle. Ya Mu-hammed, müjdeler olsun, sen bu ümmetin peygamberisin. Oku." dedi. Hz.Peygamber korkmuş, sarsıntıya uğramış bir halde iken şu cevabı verdi: "Ben, asla bir kitap okumadım. Güzelce okuyamam. Ne yazarım, ne de okurum."

Cebrail, onu yakalayıp şiddetle sıktı. Sonra bıraktı ve: "Oku" dedi. Peygamber de aynı cevabı verdi. Cebrail, onu püsküllü, saçaklı bir yaygı üzerine oturttu. O yaygı, o kadar saf ve güzeldi ki, inci ve yakut gibi idi. Cebrail, ona şöyle dedi:

"Yaratan Rabbinin adıyla oku...." Cebrail de ona: "Korkma ya Mu-hammed, şüphesiz ki sen, Allah'ın Rasûlüsün." dedi ve dönüp gitti. Rasûlullah (s.a.v.), düşünmeye başladı ve: "Ne yapayım. Bunu kavmime nasıl söylerim?" dedi. Sonra korku içinde ayağa kalktı, Cebrail önünde kendi asli suret ve azameti ile belirdi. Rasûlullah (s.a.v,), kalbini dolduracak büyük birşey gördü. Cebrail ona dedi ki: "Korkma ya Muhammed, Cibril, Allah'ın elçisidir. Cibril, Allah'ın nebi ve mürsellerine gelen elçi-sidir. Allah'ın ikramına inan. Şüphesiz ki sen, Allah'ın Rasûlüsün."

Rasûlullah (s.a.v.), oradan ayrılıp evine dönerken, Önünden geçtiği taşlarla ağaçlar kendisine secde ediyor ve: "Esselamü aleyke ya Rasûlallah." diyorlardı. Bunun üzerine gönlü yatıştı ve Allah'ın kendisine ikramda bulunduğunu anladı. Yanma vardığında eşi Hatice, onun yüzündeki renk değişikliğini farketti, bundan korktu, yüzündeki terleri silmeye başladı ve: "Belkide bugünden Önce gördüğün ve duyduğun bazı şeylerden ötürü böyle oldun." dedi. Rasûlullah dedi ki: "Ey Hatice! Rüyada gördüğüm şeyi ve uyanıklık halinde iken işitipte korktuğum şeyi mi gördüm acaba? Doğrusu Cebrail, bana açıkça göründü. Benimle konuştu. Bana bir kelam okuttu. Ben de ondan korktum. Sonra tekrar bana döndü ve benim bu ümmetin peygamberi olduğumu bildirdi. Ben, eve dönerken önünden geçtiğim her taş ve ağaç, bana: "Esselamü aleyke ya Rasûlallah." dedi."

Hatice dedi ki: "Müjdeler olsun. Allah'a yemin ederim ki ben, Allah'ın sana hayırdan başka birşey yapmayacağını biliyordum. Şahadet ederim ki sen, bu ümmetin peygamberisin ki, Yahudiler seni bekliyorlardı. Kölemin öğütçüsü ve rahip Bahira, yirmi sene önce bunu bana bildirmiş ve seninle evlenmemi tavsiye etmişti.Yemek yerken, içerken, gülerken hep seninle olmamı emretmişti."

Bundan sonra Hatice, Mekke yakınındaki bir rahibe gitmiş, ona yaklaşınca rahip onu tanımış ve: "Ey Kureyş kadınlarının hanımefendisi, neyin var?" diye sormuş. Hatice de: "Cebrail'den bana haber vermen için sana geldim."çlemişti. Rahib de şöyle konuşmuştu: "Noksanlıklardan münezzeh olan Rabbimiz yücedir. Ehlinin putlara taptığı bu beldelerde Cebrail'den söz etmek de neyin nesi oluyor? Cebrail, Allah'ın güvenilir kulu ve elçisidir. Onu, peygamberlerine gönderir. O, Musa ve İsa'nın arkadaşıdır." Hatice, Cenâb-ı Allah'ın, Muhammed'e ikram etmekte olduğunu anlamış, bu defa da Utbe b. Rebia'nm Addas adındaki kölesinin yanına gitmiş, ona da aynı şeyleri sormuş, o da rahibin söylediklerinin aynısını söylemiş ve bazı şeyler de eklemiş, sonra konuşmasını şöyle sürdürmüştü: "Cebrail, Allah'ın Firavun ve kavmini suda boğduğu esnada Musa ile beraberdi. Allah'ın Tur dağında kendisiyle konuştuğu esnada da Musa ile beraberdi. O, Allah'ın kendisiyle güçlendirdiği Meryem oğlu İsa'nın da arkadaşıdır."

Bunun üzerine Hatice, köle Addas'm yanından kalkıp Varaka b

Nevfel'e gitmiş ve Cebrail'i ona sormuş, o da aynı şeyleri söylemişti. Daha sonra: "Haber nedir?" diye sormuş ve kendisine söylediği sözleri gizlemesi için Varaka'ya yemin verdirmişti. Varaka yemin ettikten sonra Hatice ona şöyle demişti: "Abdullah'ın oğlu, bana birşeyler anlattı.doğru sözlüdür. Allah*a yemin ederim ki yalan söylemez ve kendisi de yalanlanmaz. Hira'da Cebrail'in kendisine indiğim ve bu ümmetin peygamberi olduğunu kendisine haber verdiğini, getirdiği bazı ayetleri de ona okuttuğunu söyledi." Varaka, bu sözler karşısında korkup şöyle dedi: "Cebrail'in ayakları yeryüzüne değmişse, mutlaka insanlar için hayır getirmiştir. O, ancak bir peygambere iner. O, nebi ve mürsellerin arkadaşıdır ki, Allah, onu onlara gönderir. Senin onun hakkında da söylediklerini tasdik ediyorum. Yalnız kendisine bazı şeyler söylemek, sözlerini dinlemek ve kendisiyle sohbet edebilmek için Abdullah'ın oğlunu (Muhammed s.a.v.) bana gönder. Korkarım ki ona gelen, Cebrail'den başkasıdır. Çünkü bazı şeytanlar, bir kısım insanları ifsad edip saptırmak için Cebrail suretine girip ona benzerler. Gayeleri akıl sahibi kimseleri, deli ve mecnun etmektir."

Hatice, Varaka'mn yamndan kalkıp Rasûlullah'ın yamna gitti. Va-raka'nm söylediklerini ona bildirdi. Hatice, Cenâb-ı Allah'ın, kocasına hayırdan başka birşey yapmayacağına güveniyordu. Yüce Allah şu ayeti indirdi:

"Nun; kaleme ve onunla yazılanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli değilsin:" (el-Kalem, 1-2.)

Rasûlullah (s.a.v.) Hatice'ye: "Hayır, vallahi o, Cebrail'di." dedi. Hatice de: "Varaka'ya gitmeni ve bunları bizzat ona anlatmam isterim. Belki Allah, onu doğru yola iletir." dedi.

Rasûlullah (s.a.v.), Varaka'mn yanma gitti. Varaka, ona dedi ki: "Sana gelen bu şeyler, aydınlıkta mı yoksa karanlıkta mı geldi?" Rasûlullah (s.a.v.), Cebrail'in evsafını ona bildirdi. Onun müşahede ettiği azametini ve kendisine vahyettiği şeyleri de anlattı. Varaka dedi ki: "Şahadet ederim ki o, Cebrail'dir. Ve sana vahyettiği şeyler de Allah'ın kelamıdır. Kavmine tebliğ edeceğin birşeyleri, sana emretmiştir. O, peygamberlik emridir. Eğer senin zamanına ulaşırsam sana tâbi olurum. Allah'ın sana verdiği müjde ile ey Abdülmuttaîib'in oğlu, sen de müjdelen." Varaka'mn bu konuşması ve Rasûlullah'ı tasdik edişi çevrede yayıldı. Bu da onun kavminin önde gelen adamlarının ağrına gitti. Bir ara vahiy kesintiye uğradı. Dediler ki: "Eğer Muhammed'e gelen şey, Allah katından olsaydı, devam ederdi. Ama Allah, ona kızdı." Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, Duhâ ve inşirah sûrelerini inzal buyurdu.

Beyhakî, Hz. Hatice'nin, Rasûlullah (s,a.v.)'m Allah tarafından gördüğü peygamberlik ikramı hususundaki açıklamalanyle ilgili olarak, Hz, Peygamber'e şöyle dediğini rivayet eder: "Ey Amca oğlu! Sana gelmekte olan bu arkadaşın, yine yanma geldiğinde bana haber verebilir misin?" Peygamber; "Evet" deyince Hatice: "Öyleyse sana geldiğinde bana haber ver." dedi.

Bir müddet sonra Cebrail, Hz. Peygamberin yanma gelir. Rasûlullah, onu görünce şöyle demişti:

- Ey Hatice! îşte bu Cebrail.

- Şu anda onu görüyor musun? -Evet.

- Öyleyse sağ yanıma otur. (Peygamber dönüp Hatice'nin sağ yanına oturdu) ve Hatice sordu:

- Onu, şu anda görebiliyor musun? -Evet.

- Öyleyse dönde gel kucağımda otur. ( Hz. Peygamber dönüp, Hatice'nin kucağına oturdu) Hatice sordu:

- Onu, şu anda görebiliyor musun?

- Evet. (Hatice başım açü. Başörtüsünü kaldırdı. Hz. Peygamber de onun kucağında oturmakta idi.) Hatice dedi ki:

- Şu anda onu, .görebiliyor musun?

- Hayır.

- Öyleyse bu şeytan değil, melektir. Ey amca oğlu, sen sebat et. Sana

müjdeler olsun.

Böyle dedikten sonra Hatice, Hz. Peygamber'e iman etti. Cebrail'in ona getirdiği şeylerin hak olduğuna şahadet etti.

İbn îshak dedi ki: Abdullah b. Hasan, bu hadisi anlatıp şöyle dedi: Anam Fatıma binti Hüseyin bu hadisi, Hatice'den naklediyordu. Ancak onun şöyle dediğini işittim: "Peygamber, Hatice'yi kendi vücudu ile zırhı arasına koydu. O esnada Cebrail yanından ayrılıp gitti.

Beyhakî: Hatice, dinini ve imanını sağlama almak amacıyla durumu tesbit etmek için böyle yapmıştı, der. Hz. Peygamber'e gelince o, Cebrail'in kendisine söylediği sözleri ve gösterdiği ayetleri kesin bir imanla kabul etmiş idi. Ağaçların ve taşların kendisine selam vermeleri de, bu ayet ve işaretlerdendi.

Müslim, "Sahih" adlı eserinde Cabir b. Semure'den rivayet ederek, Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu nakleder:

"Mekke'de Öyle bir taş biliyorum ki, ben, peygamber olmadan Önce yanından geçtiğimde bana selam verirdi. Ve ben, şimdi de o taşı tanıyo-. rum."

Ebu Davud et-Teyalisî, Cabir b. Semure'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Mekke'de bir taş vardır. O taş, bana peygamberlik verildiği gecelerde selam verirdi. Şimdi de yanından geçerken o taşı tanımaktayım."

Beyhakî, Hz. Ali'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Rasûlullah'la beraber Mekke'de idik. Mekke'nin bazı taraflarına çıkıp dolaştı.Karşılaş-tığı her ağaç ve dağ kendisine mutlaka: "Esselamü aleyke ya Resûlal-lah. "diyordu.

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir: "Onunla beraber her bir vadiye girdiğimizde Önünden geçtiği her taş ve ağaç mutlaka ona: "Esse-lamu aleyküm ya Rasülallah," diyordu. Ben de bu sözleri işitiyordum."