El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

İsra Ve Miraç

İbn Asakir, İsrâ ile ilgili hadisleri bisetin baş taraflarında anlatır, tbn îshak'a gelince, îsrâ'yi bu kısımda bisetten on yıl kadar sonraki hadiseler meyanında zikreder. Beyhakî, Musa b. Ukbe yoluyla Zührî'nin şöyle …

İbn Asakir, İsrâ ile ilgili hadisleri bisetin baş taraflarında anlatır, tbn îshak'a gelince, îsrâ'yi bu kısımda bisetten on yıl kadar sonraki hadiseler meyanında zikreder.

Beyhakî, Musa b. Ukbe yoluyla Zührî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.), Medine'ye hicret etmeden bir yıl önce geceleyin Mekke'den Kudüs'e götürülmüştür.

Hakim, el-Esamm vasıtası ile İsmail es-Süddî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.)'a, îsrâ gecesinde Kudüs'te beş vakit namaz farz kılınmıştır. Bu hadise, hicret etmesinden onaltı ay önce vuku bulmuştur.

Süddî'nin kavline göre îsrâ hadisesi zilkade ayında, Zührî ile Ur-ve'nin kavline göre ise rebiyülevvel ayında vuku bulmuştur.

Ebu Bekir b. Ebi Şeybe, Cabir ile İbn Abbas'm şöyle dediklerini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.), fil senesinin rebiyülevvel ayının on ikinci günü olan pazartesi gününde dünyaya gelmiştir. Yine öyle bir günde ri-saletle görevlendirilmiş, öyle bir günde semaya çıkıp miraca gitmiş, öyle bir günde hicret etmiş, öyle bir günde de vefat etmiştir.

Bu hadisin senedinde inkıta vardır. Hafız Abdülgani b. Sürür el-Makdisî, "es-Sîre" adlı eserinde bunu benimsediğini ifade eder. Ayrıca orada senedi sahih olmayan bir hadisi de nakletmiştir.

O hadisi, receb aynım faziletleri bahsinde anlatmıştık. Anılan hadise göre îsrâ hadisesi, receb ayının yirmi yedinci gecesinde vuku bulmuştur. Doğrusunu Allah bilir. Bazı kimseler ise İsrâ hadisesinin, receb ayının ilk cuma gecesinde vuku bulduğuna dair bir görüş ileri sürmüşlerdir. Aslında receb ayının ilk cuma gecesi, reğaib gecesidir ki, regaib namazı diye bilinen meşhur namaz, o gece için ihdas edilmiştir. Bunun aslı yoktur. Doğrusunu Allah bilir. Bazı kimseler bu konuda delil olarak şöyle bir şiir okumuşlardır:

"Cuma gecesi ki, o gece peygamber miraca çıktı, Receb ayının ilk cuma gecesiydi o gece."

Bu şiirde, düzensizlik vardır. Biz burada bu görüşte olanların delili olarak bunu naklettik.

Aşağıdaki ayet-i kerimeden bahsederken bu konuyla ilgili hadislerin çoğunu nakletmişizdir:

«Kulu Muhammedi bir gece Mescid-i Haram'dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığınız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ınşanı yücedir. Doğrusu O,işitirvegörür.»(ei-Isrâ,ı.)

Evet, bu ayetin tefsirini yaparken naklettiğimiz ifadelere bakılıp da yeteri kadar sened ve açıklamalar yazılabilir. Orada kafi miktarda ikna edici deliller vardır. Hamd ve minnet Allah'adır.

îbn İshak'm bu konudaki sözlerinin özetini burada nakledeceğiz. O, önceki fasılları anlattıktan sonra şöyle der:

"Sonra Rasûlullah (s.a.v.), geceleyin Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürüldü. Mescid-i Aksa Kudüs'tedir. İslâmiyet, Mekke'de Kureyşliler ve diğer kabileler arasında yayılmıştı. Rasûlullah'm geceleyin Mekke'den Kudüs'e götürülmesinde ve onun durumunun bana anlatılmasında bir imtihan vardı. Ayrıca bu, Allah'ın emrinden, kudret ve hakimiyetinden zuhur eden bir işti ki, akıl sahipleri için bunda ibret, iman edip tasdik eden kimseler için de hidayet, rahmet ve sebat vardı. Bu, Allah'ın kesin bir emri idi. Allah dilediği gibi onu geceleyin götürdü ki, istediği ayet ve alametleri ona göstersin. Ta ki o da Allah'ın yapmak istediğini yapabilecek güce sahip olduğunu, yüce kudret ve saltanatı haiz olduğunu gözleriyle görsün. Bana gelen rivayete göre Abdullah b. Mesud şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.v.)'a bir burak getirildi. Burak, kendisinden önceki peygamberin de bindirildiği bir binit idi. Ayağını, gözlerinin görebileceği en son mesafeye kadar atabilirdi. Hz. Peygamber, ona bindirildi. Sonra göklerle yer arasındaki ilahi ayetleri görmek üzere götürüldü. Nihayet Kudüs'e varıldı. Orada İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberlerle karşılaştı. Hepsi, onun için toplanmışlardı. Cemaat oluşturdular, Hz. Peygamber, önlerine geçip onlara namaz kıldırdı. Sonra biri süt, biri içki, biri su dolu olmak üzere üç kupa (bardak) getirildi. İçinde süt bulunanı alıp içti. Cebrail kendisine: "Sen hidayet buldun. Ümmetin de hidayete kavuştu." dedi."

îbn İshak, Hasan-ı Basrî'nin mürsel olarak şöyle dediğini nakleder: Cebrail gelip Hz. Peygamber'i uykudan uyandırdı. Sonra onu Mesid-i Haram'm kapısına götürerek burak denen binite bindirdi. Burak, katır ile eşek arasında orta büyüklükte beyaz bir binit idi. Bacaklarında iki kanat vardı ki ayaklarını, gözünün görebileceği en son noktaya atabilirdi- Peygamber buyurdu ki: « Cebrail, beni buraka bindirdi. O da benimle birlikte yola koyuldu. Ne ben onu geçebiliyordum. Ne de o beni geçebiliyordu.»

Ben derim ki: İbn îshak'a göre Katade'den rivayet edilen bir hadiste şu ifadeler yer almaktadır: Rasûlullah (s.a.v.), buraka binmek istediğinde burak serkeşlik yaptı. Cebrail elini yelesinin üzerine koyarak şöyle dedi:

- Ey burak, bu yaptığından utanmıyor musun?

Allah'a yemin ederim ki, Muhamed'den önce kendisine ilahi ikramlar gelmiş hiçbir Allah kulu sana binmemiştir!

Cebrail'in böyle demesi üzerine burak utandı. Üzerinden terler aktı. Sonra sakinleşti. Nihayet Rasûlullah (s.a.v.) ona bindi.

Hasan-ı Basrî, rivayet ettiği hadisinde sözüne devamla şöyle der:

Rasûlullah (s.a.v.), Cebrail ile birlikte yola devamla Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya geldiler. Orada İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberler cemaatini gördü. Rasûlullah önlerine geçerek onlara namaz kıldırdı.

Namazdan sonra ona süt ve içki bardağı sundular. O, süt bardağını alıp içti. Cebrail de ona: "Hidayete erdin, Ümmetin de hidayete erdirildi. Ve size içki haram kılındı." dedi. Bundan sonra Rasûlullah (s.a.v.) Mekke'ye döndü. Bu hadiseyi, Kureyşlilere haber verdi. İnsanların çoğu, onu yalanladılar. Bazı kimseler de Müslüman iken İslâmiyet'ten dönüp irti-dat etti. Ama hadiseyi duyar duymaz Ebu Bekir es-Sıddık, Rasûlullah'ı tasdik edip şöyle dedi:

- Gökten kendisine haber geldiğine dair sabah akşam onu tasdik ediyorum. Mescid-i Aksa'ya gittiğine dair haberini mi tasdik etmeyeceğim!

Hasan-ı Basrî'ye göre Hz. Ebu Bekir es-Sıddık, Mescid-i Aksa'yı Hz. Peygamber'e sormuş, o da kendisine Mescid-i Aksa'nm evsafim anlatmıştı. İşte o gün Ebu Bekir'e es-Sıddık unvanı verilmişti. Cenâb-ı Allah,1 bu konuda şu ayetiinzal buyurmuştu:

«Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'ân'da lanetlenmiş ağacı, insanların (imanını) sınama (aracı) yaptık.» (el-îsrâ, 60.)

İbn îshak, Ümmü Hani'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.), benim evimde iken îsrâ'ya gitti. O gece yatsı namazını son vakitte kıldıktan sonra uyudu. Fecir'den az önce bizi uykudan uyandırdı. Sabah vakti girince kendisiyle birlikte namaz kıldık. Bana dedi ki:

«Ey Ümmü Hani! Bu gece bu vadide (Mekke'de) son olarak yatsı namazım sizinle birlikte kıldım. Sonra Kudüs'e gidip orada namaz kıldım. Gördüğünüz gibi sabah namazım da şimdi sizinle beraber kıldım.»

Böyle dedikten sonra evden çıkmak üzere ayağa kaltı. Ben de abasının ucunu tuttum ve şöyle dedim:

- Ey Allah'ın peygamberi! Bu sözü insanlara söyleme. Yoksa seni yalanlar ve sana eziyet ederler!

- Vallahi, bunu onlara söyleyeceğim!

Hz. Peygamber, İsrâ hadisesini onlara anlattı. Kendisini yalanladı-

lar O da şöyle dedi: Kudüs'e gidişimin isbatlayıcı delili şudur: Falan vadide filan oğullarının kervanının yanından geçtim. Binek hayvanımın hareketi onları ürküttü ve onların bir devesi korkup kaçtı. Onlardan ayrıldı. Ben de onu, onlara gösterdim. Ben, Şam'a yönelmiş idim. Sonra döndüm ve Dacinan dağlarının yamna geldiğimde filan oğullarının kafilesine rastladım. Onları, uyur vaziyette gördüm, İçi su dolu bir kapları vardı. Üzerini örtmüşlerdi. Ben de örtüsünü açıp, içindeki suyu içtim. Sonra tekrar eskisi gibi üzerini örttüm. Bunun ispatı ise, onların kafilelerinin şimdi Tenimü'lBeyda tepesinden inmekte oluşudur. Önlerinde boz renkli bir deve vardır ki, devenin üzerinde biri siyah, diğeri beyaz olmak üzere iki çuval vardır.

Ümmü Ham dedi ki; Onu dinleyenler süratle koşup kervana doğru gittiler. Önce, Rasûlullah'ın özelliklerini anlattığı boz renkli deveyi gördüler. Sonra su kaplarım ve kaçan develerim sordular. Kafiledekiler, onlara Rasûlullah'ın anlattığı gibi hadiseyi naklettiler.

Yunus b. Bükeyr, Esbat vasıtasıyla İsmail es-Süddî'den rivayet etti İd, anılan kervanın gelişinden önce güneş batmak üzereydi. Rasûlullah, yüce Allah'a dua ederek güneşin batmamasım diledi. Kervan gelinceye kadar güneş batmadı. Nihayet kervan geldi. Baktılar ki tıpkı Rasûlullah'ın anlattığı vasıftadır. Oysa güneş, hiç kimsenin hatırı için batma-mazhk etmez. Sadece Rasûlullah'ın hatırı için o giın batmamıştı, bir de Yuşa b. Nun (a.s.) için batışını ertelemişti. Bunu, Beyhakî rivayet eder.

İbn İshak dedi ki: Kendilerini yalancıhkla itham edemiyeceğim kimseler, Ebu Said'in şöyle dediğini rivayet ettiler: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

«Mescid-i Aksa'daki işimi tamamladıktan sonra miraç merdiveni getirildi. O zamana kadar ondan daha güzel birşey görmüş değildim. Hastanız canım verirken gözünü ona diker. Arkadaşım Cebrail beni o merdivene çıkardı. Nihayet göğün Hafaza kapısına vardım. Kapıda İsmail adında görevli bir melek vardı. Eli altında görevli 12.000 melek daha vardı. O meleklerden her birinin idaresinde de 12.000'er melek vardı.

Ravi diyor ki: Bu sözden bahsedildiğinde Rasûlullah (s.a.v.), şu ayeti okurdu:

«Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.» (ci-Müddcssir,3i.)

Kesin olan husus şudur ki, İsrâ hadisesi, Hz. Peygamber'e vahyin gelişinden sonra vuku bulmuştur. Bazılarının iddiasına göre bu az bir zamanı kapsayabileceği gibi, diğer bazılarının iddiasına göre on senelik uzun bir zamanı da kapsayabilir. Ki, kuvvetli olan görüş te budur.

O gece, îsrâ'ya gitmeden önce göğsü yarılıp kalbi çıkarılarak ikinci kez -bir kavle göre üçüncü kezyıkanmıştı. Çünkü o, yüce âlemlere ve Allah'ın huzuruna davet edilmişti.

Kendisi için bir tazim ve ikram olarak getirilen burak adlı binite bindi. Mescid-i Aksa'ya geldiğinde, önceki peygamberlerin bineklerini bağladıkları halkaya burakı bağladı, sonra Mescid-i Aksa'ya girdi. Onun kıblesine yönelerek Tahiyyetü'l-Mescid namazını kıldı.

Hüzeyfe (r.a.), onun Mescid-i Aksa'ya girdiği, orada namaz kıldığı ve burakı halkaya bağladığına dair ifadeleri kabul etmemektedir.

Bu garibtir. Çünkü ispatlayıcı nass, reddedici nassa tercih edilir.

Alimler, Hz. Peygamberin diğer peygamberlerle cemaat olup onlara namaz kıldırdığı hususunda farklı görüşler beyan etmişlerdir. Kimine göre semadan indikten sonra onlara imamlık edip namaz kıldırmış-tır. Nitekim bazı ifadeler de buna delalet etmektedir ki uygun olan da budur. İki kavle dayanarak bunu anlatacağız. Doğrusunu Allah bilir. Peygamberlere semada iken namaz kıldırmış olduğunu söyleyenler de vardır.

İçki ve su bardaklarını bırakıp, süt bardağını tercih edişi hususun-. da da âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimine göre-daha önce . da anlatıldığı gibi- bunu Mescid-i Aksa'da iken yapmıştır. Kimine göre ise- sahih hadisle de sabit olduğu gibi- semada iken yapmıştır.

Özetle demek istediğimiz şudur ki Rasûlullah (s.a.v.), Mescid-i Ak-sa'daM işini tamamladıktan sonra onun için miraç merdiveni göğe dikildi. Ona çıkıp semaya yükseldi. Bazı insanların zannettikleri gibi burak üzerinde göğe yükselmiş değildir. Aksine burak denen binit, Mescid-i Aksa kapısının üzerindeki halkaya bağlanmıştı. Semadan indikten sonra ona binip Mekke'ye dönecekti. Semadan semaya yükseldi, yedinci semayı da aşıp gitti. Her sema kapısına geldiğinde görevli meleklerle diğer büyük melek ve peygamberler onu karşıladılar.

Hz. Peygamber, semalarda gördüğü belli başlı peygamberlerin adlarını da vermiştir. Nitekim dünya semasında Adem peygamberi, ikinci semada Yahya ve İsa peygamberleri, dördüncü semada îdris peygamberi, altıncı semada Musa peygamberi, yedinci semada da sırtını Beyt-i Ma'mur'a dayamış vaziyette İbrahim peygamberi görmüştür. O Beyt-i Ma'mur M, ibadet edip namaz ve tavaf için hergün içine 70.000 melek girer, oradan çıktıktan sonra bu melekler, kıyamet gününe kadar ikinci kez sıra kendilerine gelipde oraya yeniden giremezler.

Sonra Peygamber (s.a.v.), bütün diğer peygamberlerin makamlarını aşıp gitti. Nihayet ilâhî takdir kalemlerinin cızırtısının duyulduğu bir seviyeye yükseldi. Sidretü'l-Münteha makamı, onun için yükseldi. Baktı ki Sidre ağacının yaprakları fil kulağı büyüklüğünde, meyveleri de Hecir testisi iriliğinde. O esnada büyük ve göz alıcı çeşitli durumlarla karşılaştı. Sidretü'l-Münteha'ya kargalar gibi çok sayıda melekler bindi, altından kelebekler toplandı. Yüce Rabbin nuru, onu kapladı.

Orada Peygamber (s.a.v.), Cebrail'i gördü. Cebrail'in 600 kanadı vardı. Her iki kanadı arasındaki mesafe, göklerle yer arasındaki mesafe kadardı. Onun hakkında Cenâb-ı Allah, şöyle buyurmuştur: «Andolsun ki onu bir defa daha görmüştü; Sidretü'l-Münteha yanında, ki onun yanında oturulacak bahçe vardır. Sidreyi kaplayan kaplıyordu. (Muhammed'in) göz(ü) şaşmadı ve azmadı.» (en-Necm, 13-17.) Yani Peygamber (s.a.v.)'in gözü, ne sağa ne de sola kaydı. Ne de bakması için belirlenen mekandan yükseğe kalktı. Bu büyük bir sebat ve yüce bir edeptir. İbn Mesud, Ebu Hüreyre, Ebu Zerr ve Aişe'nin de naklettikleri gibi bu görüş, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Cebrail'i asli suretinde ikinci kez görüşü idi. İlk görüşü hakkında şöyle buyrulmuştur:

«Ona, çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğretmiştir, en yüksek ufuktayken doğrulu vermiş, sonra yaklaşmış ve inmiştir. Araları iki yay aralığı kadar belki daha da yakın oldu. Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti.» (en-Necm, 5-io.)

Evet, Mekke'de iken Peygamber (s.a.v.), Cebrail'i asli suretinde görmüştü. Cebrail, gökten yere doğru sarkmış, yaratılışının büyüklüğü sema ile yer arasını doldurmuştu. Öyleki, Hz. Peygamberle Cebrail arasındaki mesafe, iki yay ucu veya daha yakın mesafe kadar idi.

Önceki sayfalarda adları geçen büyük sahabelerin işaret ettikleri gibi tefsirde doğru ve gerçek olan yol budur. Ama Şurayk'm Enes'ten, İsrâ hadisiyle ilgili olarak nakletmiş olduğu: «Sonra izzet ve üstünlük sahibi olan, zorlu gücün sahibi Allah yaklaştı. Ona doğru sarktı. Arala^ rmdaM mesafe, bir yayın iki ucu kadar veya daha az oldu.» sözüne gelince, bu ravinin kendi şahsi anlayışı olup hadise ilavesidir. Doğrusunu Allah bilir.

Eğer bu Rasûlullah'tan nakledilmiş olsa bile, ayet-i kerimenin tefsiri değildir. Aksine bu, ayet-i kerimenin delaletinden başka olan birşeydir. Doğrusunu Allah bilir.

Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, miraç gecesinde kulu Muhammed (s.a.v.)'e ve onun ümmetine her gün ve gece için elli vakit olmak üzere namazı farz kıldı. Sonra Muhammed (s.a.v.), Hz. Musa ile yüce Rabbi arasında gidip geldi. Nihayet Allah Teâlâ, elli vakit namazı beş vakte indirdi. Hamd ve minnet O'nadır. Beş vakti indirirken şöyle buyurdu: .

«Bunlar beş vakittir ama sevapları elli vakte bedeldir. Bire, on verilir.»

Muhammed (s.a.v.), o gece yüce Rabbi ile konuştu. Sünnet imamları bu hususta hemen hemen mutabık gibidirler. Yalnız onu görüp görmediği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları demişler ki: Muhammed (s.a.v.), Rabbini kalben iki kez gördü.

İbn Abbas ile bir grup böyle demişlerdir. Görmekten bahsederken

İbn Abbas ile diğerleri, kayıtsız bir görmeden söz etmişlerdir. Bu, kayıtlı görmeye hamledilir. Diğer bazıları ise görmekten bahsederken, bunun kayıtsız bir görme olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları ise görmekten kastın, gözle görmek olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. İbn Cerir, bu görüşü benimsemiştir. Üzerinde ısrarla durmuştur, Müteahhirin âlimlerinden bir kısmı da, onun bu görüşüne uymuşlardır. Hz. Peygamberin, . Rabbini gözleriyle görmüş olduğunu açıkça söyleyenlerden biri, Ebu'l-Hasan el-Eş'arî dir. Onun böyle dediğini, Süheylî nakletmiştir, Nevevî de fetvalarında bu görüşü benimsemiştir.

Diğer bir grup ulema ise, böyle birşeyin vuku bulmadığını söylemişlerdir. Buna dayanak olarak da Sahih-i Müslim'de yer alan Ebu Zerr'in hadisini göstermişlerdir. Ebu Zerr demiş ki:

"Ya Resûlallah, Rabbini gördün mü?"

Resûlullah buyurdu ki: «O, bir nurdur. O'nu nasıl görebilirim?» Başka bir rivayete göre ise Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: «Ben, bir nur gördüm.»

Dediler ki: Baki olan zatı, fani gözlerle görmek mümkün değildir. Bu sebepledir ki yüce Allah, Hz. Musa'ya şöyle demiştir: «Ey Musa, ölünceye kadar hiçbir canlı beni göremez. Yuvarlanınadıkça da hiçbir kuru beni göremez.» Bu meselede selef ile halef arasında, meşhur ihtilaf vardır. Doğrusunu Allah bilir.

Sonra Rasûlullah (s.a.v.), semadan Mescid-i Aksa'ya indi. Kuvvetli rivayetlere göre peygamberler kendisini tazim etmek ve ikramda bulunmak için, Allah'ın yüce makamından inerken onunla birlikte Mescid-i Aksa'ya indiler. Tıpkı misafir uğurlar gibi, onu uğurladılar. Demek ki daha önce kendisiyle bir araya gelip toplanmamışlardı.

Bu sebepledir ki Peygamber (s.a.v.) semaya çıktığında, her peygamberle görüşürken kendisinden önce Cebrail, o peygambere selam veriyor, sonra Hz. Peygamber'e: "Bu falan zattır. Kendisine selam ver." diyordu. Eğer semaya çıkmadan önce peygamberlerle toplanıp görüşmüş olsaydı, Cebrail'in ikinci kez onları kendisine tanıtmasına ihtiyaç duyulmazdı. Şöyle demiş olması da bunu ispatlıyor: «Namaz vakti geldiğinde, onlara imamlık yaptım.» O zaman sabah namazının vakti olmuştu. Cebrail'in teklin üzerine imam olarak önlerine geçti. Aslında Cebrail, yüce Rabbinin emrine dayanarak ona böyle bir teklifi yapmıştı. Bazıları buna dayanarak demiş-lerki: Büyük imam, namaz kıldırma hususunda ev sahibinin önüne geçme hakkına sahiptir. Çünkü Mescid-i Aksa, o peygamberlerin mahalleri ve ikamet yerleri olduğu halde Rasûlullah (s.a.v.), Önlerine geçip onlara imamlık etmiş ve namaz kıldırmıştı. Sonra oradan çıkıp buraka bindi ve Mekke'ye döndü. Gayet sebatlı, sükunetli ve vakarlı bir şekilde sabahladı.

Hz. Peygamber, o gece o kadar önemli hadiseler gördü ki, o hadiselerin tamamını veya bir kısmını bir başka şahıs görmüş olsaydı, dehşete kapılır ya da aklını kaybederdi. Ama o, sakin idi. Yalnız gördüklerini kavmine anlatması halinde onların hemen kendisini yalanlamalarından endişe ediyordu. Bunu yavaş yavaş, hazmettire hazmettire onlara anlatmayı düşündü. O gece sadece Mescid-i Aksa'ya gittiğini onlara söylemeyi düşündü. Çünkü lanetli Ebu Cehil, Rasûlullah (s.a.v.)'ı sakin bir vaziyette Mescid-i Haram'da otururken görünce, ona şöyle bir soru yöneltti:

- Bir haber var mı?

- Evet...

- Nedir o haber?

- Bu gece Mescid-i Aksa'ya götürüldüm.

- Mescid-i Aksa'ya mı?

- Evet.

- Ne dersin, kavmini senin yanına çağırsam da bana söylediklerini onlara da söyler misin?

- Evet.

Ebu Cehil, Hz. Peygamber'den bu sözleri duymaları için Kureyşli-leri çağırıp oraya toplamak istedi. Rasûlullah da bu haberi onlara bildirmek ve tebliğde bulunmak istedi. Ebu Cehil dedi ki:

- Ey Kureyş topluluğu, buraya gelin. (Onlar da grup grup toplandıkları yerden kalkıp yanlarına geldiler). Ebu Cehil, Hz. Peygamber'e:

- Bana söylediklerini kavmine de söyle, dedi. Rasûlullah (s.a.v.) gördüğü şeyleri onlara anlattı. O gece Kudüs'e, Mescid-i Aksa'ya gidip orada namaz kıldığını söyledi. Onu yalanlamak ve anlattığı şeylerin mümkün olmadığını ifade etmek maksadıyla kimileri el çırptı, kimileri ıslık çaldı. Bu haber, Mekke'de yayıldı. Kimileri de Ebu Bekir'in yanma giderek durumu anlattılar. O, onlara şöyle karşılık verdi:

- Siz, Muhammed (s.a.v.)'e iftira ediyorsunuz.

- Vallahi kendisi böyle diyor.

- Eğer kendisi böyle diyorsa, mutlaka doğru söylüyordur. Böyle dedikten sonra kalkıp müşriklerin arasında duran Peygam-

ber'in yanma geldi. Hadiseyi ona sordu. Rasûlullah, hadiseyi ona olduğu gibi anlattı. O da Mescid-i Aksa'mn evsafını ona sordu ki, orada bulunan müşrikler bunu duysunlar ve anlattığı haberlerin doğru olduğunu anlasınlar.

Sahih hadiste anlatıldığına göre bu soruyu Rasûlullah'a, müşrikler sormuşlardır. Rasûlullah da şöyle buyurmuştur: "Ben, Mescid-i Aksa'nın alametlerini onlara bildirdim. Yalnız bazı alametlerini karıştırdım. Bunun üzerine yüce Allah, bana Mescid-i Aksa'yı gösterdi. Oyle-ki Ukeyl'in evinin yanındaymış gibi ona bakıyor ve evsafını onlara anlatıyordum. Ve evsafını doğru, isabetli plarak bil diriyordum."

İbn îshak, Hz. Peygamberin Kureyş kervanımn yanından geçtiğini, onların sularından içtiğini de Mekkelilere bildirdiğini nakleder. Artık Cenâb-ı Allah, onlara karşı hüccet ileri sürmüş, doğru yolu aydınlatmıştı. Bunun üzerine kimi Rabbine yakînen iman etmiş, kimi de bu hüccetin ibrazından sonra yine de küfretmiş ti. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki:

«Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'ân'da lanetlenmiş ağacı, insanların (imanını) sınama (aracı) yaptık.» (el-Isrâ, 60.)

îbn Abbas dedi ki: İsrâ ve miraç, Rasûlullah'a gösterilmiş bir rüya idi.

Selef ve halef ulemasının cumhuruna göre Isrâ hadisesi, hem bedenen hem ruhen vuku bulmuştur. Nitekim rivayetlerdeki ifadelerin zahiri de, buna delalet etmektedir. Ayrıca miraç merdivenine çıkarak semaya yükselmesi de bunu isbatlamaktadır. Bunun için Allah Taâlâ şöyle buyurmuştur:

«Kulu Muhammedi bir gece Mescid-i Haram'dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir.» (ei-Isrâ,u

Ayet-i kerimede geçen ve Allah'ın eksikliklerden münezzeh olduğunu ifade eden teşbih kelimesi, harika ve muazzam mucizelerin görülmesi anında yapılır. Bu da gösteriyor ki İsrâ ve miraç, hem ruhen hem bedenen gerçekleşmiştir. Zaten kul, hem ruhtan hem de bedenden ibarettir. Eğer bu hadise, rüya halinde gerçekleşmiş olsaydı, Kureyş kafirleri bunu imkansız görmez ve ilk etapta Peygamberimiz'i yalanlamaz-lardı. Çünkü böyle bir hadisenin rüyada görülmesi, yalanlanmaya değer büyük bir olay değildir. Bu da gösteriyor ki peygamber, rüya halinde değil de uyanık halde iken Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürülmüştür. Şurayk'm Enes'ten rivayet ettiği: «Sonra uyandım. Birde baktım ki ben Hatim'deyim.» hadisindeki ifadeye gelince bu, Şurayk'm yanılmasıdır. Ya da bir halden başka bir hale intikal etme anlamına gelir ki, buna da yakaza (uyanıklık) tabiri kullanılır. Nitekim Hz.Aişe'nin rivayet ettiği bir hadiste de, böyle bir ifade gelecektir. Rasûlullah (s.a.v.), Taife gittiğinde Sakifliler onu yalanlamışlardı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), olayı anlatırken şöyle buyurmuştu:

«Kederli bir şekilde Taif ten döndüm. Ancak Karnü's-Sealib denen yere vardığımda ayıldım.» Çocuğunu, ağzına badem yağı sürmesi için Rasûlullah'm yanma getiren Ebu Useyd, onun insanlarla konuşmakla meşgul olduğunu görünce, çocuğunu kaldırıp götürmüş, Rasûlullah kendine geldiğinde çocuğun nereye gittiğini sormuş, orada hazır bulunanlar da babasının alıp götürdüğünü söyleyince, o çocuğa Mümzir adını vermişti. Bu rivayette geçen kendine gelme sözü de, ayılma gibi birşeydir. Doğrusunu Allah bilir.

İbn İshak, mü'minlerin annesi Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «İsrâ ve miraç gecesinde Rasûlullah (s.a.v.)'m bedeni, Mekke'den ayrılmadı. Ama Cenâb-ı Allah, onu ruhen gönderdi.»

Yine îbn İshak, Rasûlullah (s.a.v.)'m İsrâ ve miracının nasıl olduğu sorusuna cevaben Muaviye'nin şöyle dediğini rivayet eder:

«Allah'ın ona gösterdiği, sadık bir rüya oldu.»

İbn İshak dedi ki: Bunların bu sözü, münker değildir. Çünkü Hasan, şu ayetlerin bu mevzuyla ilgili olarak nazil olduğunu söylemiştir:

«Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'ân'da lanetlenmiş ağacı, insanların (imanım) sınama (aracı) yaptık.» (ei-Isrâ, eo.)

Nitekim İbrahim peygamber de şöyle demişti:

«Yavrum, ben uykuda görüyorum ki ben seni kesiyorum.» (es-Sâffât, 102.)

Bir hadiste de Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur:

«Gözlerim uyur, ama kalbim uyanıktır.»

İbn İshak dedi ki: Bunlardan hangisinin vuku bulduğunu Allah daha iyi bilir. Hz. Peygamber, îsrâ ve miraç ta Allah'ın emrinden bazı şeyler müşahede etti. İster uyku halinde, ister uyanıklık halinde olsun, bütün bunlar haktır ve doğrudur.

Ben derim ki: İbn îshak, bu konuda fikir beyan etmemiş ve her iki durumun da mümkün olabileceğini söylemiştir. Ama üzerinde tartışılmayacak ve şüphe götürmeyecek gerçek şudur ki, îsrâ ve miraç hadisesi, mutlaka uyanıklık halinde vuku bulmuştur. Önceki nakiller de bunu teyid etmektedir.

Hz. Aişe'nin: "RasûiuUah'm cesedi yerinden ayrılmadı. İsrâ hadisesi ruhen gerçekleşti." sözü, bu hadisenin -İbn îshak'm anladığı şekilde-uyku halinde cereyan etmiş olduğunu gerekli kılmaz. Aksine bu ifade, îsrâ'nın uyku halinde değil de uyanık halde iken hakikaten Peygam-ber'in ruhuyla cereyan etmiş olduğunu, buraka bindiğini, Mescid-i Aksa'ya vardığını, semalara yükseldiğini, uyku halinde değilde uyanık olarak hakikaten bazı hadiseleri müşahede ettiğini gerekli kılmaktadır. Belki de mü'minlerin annesi Hz. Aişe'nin ve onun yolunda gidenlerin kastettikleri mana budur. Yoksa İbn îshak'ın anladığı şekilde Hz. Aişe, bu ifadeleriyle, îsrâ'nın uyku halinde cereyan ettiğini söylemek kastını taşımamıştır. Doğrusunu Allah bilir.

Tenbîh: Biz, İsrâ hadisesinden önce Hz. Peygamberin uykuda rüya gördüğünü inkar etmediğimiz gibi, îsrâ hadisesinden sonrası için de inkar etmiyoruz. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in gördüğü rüya, mutlaka sabah aydınlığı gibi gerçekleşirdi. Bunun gibi bir hadiste, vahyin başlangıcı bölümünde nakledilmiştir. Vahiyden önce uyanıklık halinde gördüğü bazı hadiseleri, uyku halinde de görmüştür. Bununla da onun peygamber olacağı ve bu hadiselere alışması amacı güdülmüştür. Doğrusunu Allah bilir.

Âlimler, İsrâ ve miraç hadiselerinin aynı gecede mi, yoksa herbiri ayrı ayrı olarak bir gecede mi cereyan etmiştir? diye ihtilafta bulunmuşlardır. Bazılarına göre İsrâ hadisesi uyanıklık halinde, miraç hadisesi ise uyku halinde gerçekleşmiştir. Mühelleb b. Ebi Süfra, Buharı şerhinde nakleder ki bazı âlimler, biri ruhen ve uyku halinde, diğeri de hem bedenen, hem ruhen uyanıklık halinde olmak üzere İsrâ hadisesinin iki kez vuku bulduğu görüşündedirler.

Süheylî dedi İd: Bu söz, bu konuda nakledilen hadisleri bir araya getirip toplamaktadır. Enes'ten rivayet ettiği hadiste şöyle denmektedir: İsrâ ve miraç hadisesi, Hz. Peygamber'in gözlerinin uyuduğu, kalbinin gördüğü bir demde cereyan etmiştir. Bu hadise gördüğü bir anda cereyan etmiştir. Bu hadisin sonunda da Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

«Sonra uyandım. Bir de baktım ki, ben Hatim'deyim.» Bu, uyku halinde olan bir hadisedir. Diğer hadisler ise, bu hadisenin uyanıklık halinde cereyan ettiğine delalet etmektedirler. Bazı âlimlerde uyanıklık halinde de İsrâ'nm birkaç kez vuku bulduğunu iddia etmişlerdir. Hatta bazıları demişler ki; İsrâ, dört kez vuku bulmuştur. Yine bazılarının iddiasına göre Medine'de de vuku bulan İsrâ hadiseleri olmuştur.

Şeyh Şihabuddin Ebu Şame, îsrâ ile ilgili hadisleri uzlaştırma çabası içine girmiş ve İsrâ'nm üç kez vuku bulduğunu söylemiştir. Bunlardan birisi, Mekke'den burak üzerinde Beyt-i Mukaddes'e, diğer birinde Mekke'den Burak üzerinde semaya yükseliş şeklinde, üçüncüde de Mekke'den Mescid-i Aksa'ya, oradan da göklere yükseliş şeklinde cereyan etmiştir.

Biz deriz ki: Şeyh Şihabuddin, ihtilaflı rivayetler yüzünden İsrâ'nın üç kez vuku bulduğu görüşüne kail olmuştur. Oysa bu konudaki hadis lafızlarının, bu üç vasıftaki îsrâ'dan daha fazla vasıflara şamil olduğu bilinmektedir. Bu konuda daha geniş bilgi almak isteyen kimse, tefsirimizin İsrâ sûresinin birinci ayetiyle ilgili kısmındaki açıklamalarımıza baksın,

İsrâ'nın, Kudüs'e ve semavata gidip yükselmeye göre vasıflandırılarak taksim edilmesine gelince, bir delile dayanmaksızın sadece akla dayanılarak böyle bir sınırlama getirmek doğru olmaz. İşin gerçeğim Allah bilir.

Buharî'nin, îsrâ hadisesini Ebu Talib'in ölümünü anlattıktan sonra anlatması hayret vericidir. İşin sonunda miracı anlatmasına İbn îshak muvafakat etmiş ama Ebu Talib'in ölümünden sona anlatmasına muhalefet etmiştir. İbn îshak ise Ebu Talib'in ölümünü, îsrâ hadisesinden sonra anlatmıştır. Bunlardan hangisinin önce, hangisinin sonra vuku bulduğunu ancak Allah bilir.

Özetle demek istediğimiz şu ki; Buharî, İsrâ ve miracı birbirinden ayırmış, bunlardan her biri için müstakil bir bab düzenlemiş ve "Babu Hadisi'1-îsrâ" diye başlık atmıştır. Bu başlığı attıktan sonra da Cabir b. Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: İşittim ki Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

«Kureyşlüer, beni yalanladıklarında Hatim'de idim. Allah, bana Mescid-i Aksa'yı gösterdi. Ben de onun manzarasına bakarak işaretlerini, Kureyşlilere anlatmaya başladım.»

Sonra "Buharî Babu Hadisi'l-mirac" adında bir başlık atarak Malik b. Sa'saa'dan şöyle bir rivayette bulunmuştur: Peygamber (s.a.v.), İsrâ'ya götürüldüğü geceyi halka anlatırken şöyle buyurdu:

«Bir ara Hatim'de yatmış (uyku ile uyanıklık arası) bulunuyordum. Bu sırada bana gelen Cibril (göğsümü) yardı- Ravi Katade Enes b. Ma-lik'in: «Şuradan şuraya kadar yardı» dediğini işittim, demiştir. Rayi, bu işaret olunan yerin boğaz çukurundan kıl bittiği yere kadar yani ön mahalli olduğunu bildirmiştir- ve kalbimi çıkardı. Sonra içi iman (ve hikmet) dolu bir tas getirildi. Kalbim (Zemzem suyu ile) yıkandı, içine iman (ve hikmet) doldurulup eski haline getirildikten sonra katırdan küçük ve merkepten büyük beyaz bir binit getirildi. -Ravi Enes b. Maİik:«Bu-nun adı buraktır ki, o, adımını gözünün erişebildiği yerin sonuna kadar, atardı.» demişti -Ben, buraka bindirildim. Cibril de benimle beraberdi. Nihayet dünya semasına vardı. Cibril, gök kapısını çaldı. Görevli melek tarafından:

- Kim o? denildi. Cibril:

- Cibril'im, dedi. Bekçi melek:

- Yanındaki kimdir? diye sordu. Cibril:

- Muhammed, diye cevap verdi. Görevli Melek:

- Göğe çıkmak için ona, vahiy ve miraç daveti gönderildi mi? diye sordu. Cebrail:

- Evet, gönderildi, diye tasdik etti. Görevli melek:

- Merhaba gelen zata. Bu gelen kişi ne güzel yolcu? dedi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben, birinci semaya yarınca orada Adem peygamberle karşılaştım. Cibril bana:

- Bu senin baban Adem'dir, kendisine selam ver, dedi. Ben de selam verdim. Adem, selamıma karşılık verdi. Sonra:

- Merhaba hayırlı, iyi oğlum, salih peygamber, dedi.

Sonra Cibril, benimle yukarı yükseldi. Nihayet ikinci semaya geldi. Bunun da kapısını çaldı:

- Kam o? denildi. Cibril:

- Cibril'im, dedi.

- Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:

- Muhammed, diye cevap verdi.

- Ona, vahiy ve miraç gönderildi mi? denildi. Cibril:

- Evet, gönderildi, dedi.

- Merhaba gelen zata. Bu gelen kişi ne güzel yolcu, denildi. Hemen gök kapısı açıldı. Ben ikinci semaya varınca orada Yahya ve İsa peygamberlerle karşılaştım. Yahya ve îsa, teyze oğullarıdır. Cibril bana:

- Bu gördüklerin Yahya ile İsa'dır, bunlara selam ver, dedi. Ben de onlara selam verdim. Onlar da selamıma karşılık verdiler. Sonra:

- Merhaba hayırlı kardeş, salih peygamber, dediler. Sonra Cibril benimle üçüncü semaya yükseldi. Bunun da kapısını çaldı.

- Kim o? denildi. Cibril:

- Cibril'im, dedi.

- Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:

- Muhammed, dedi.

- Ona, vahiy ve miraç daveti gönderildi mi? denildi. Cibril:

- Evet, gönderildi, dedi. Görevli melek tarafından:

- Merhaba gelen zata. Bu gelen, kişi ne güzel yolcu, denildi. Hemen gök kapısı açıldı. Ben, üçüncü semaya vardığımda Yusuf peygamberle karşılaştım. Cibril:

- Bu gördüğün Yusuf tur, ona selam ver, dedi. Ben de Yusuf a selam verdim. O da karşılık verdi. Sonra:

- Merhaba hayırlı kardeş, salih peygamber, dedi. Sonra Cibril benimle yükseldi, dördüncü semaya vardı. Bunun da kapısını çaldı.

- Kim o? denildi.

- Cibril, diye cevap verdi.

- Yanındaki kim? denildi. Cibril:

- Muhammed, dedi.

- Ona, (miraç daveti) gönderildi mi? diye soruldu. Cibril:

- Evet, gönderildi, dedi.

- Merhaba gelen kişiye, bu gelen zat ne güzel yolcu, denildi. Hemen gök kapısı açıldı. Ben, dördüncü kat göğe vardığımda îdris peygamberle karşılaştım. Cibril bana:

- Şu gördüğün İdris'tir. Ona selam ver, dedi. Ben de îdris'e selam verdim. O da selamıma karşılık verdi. Sonra:

- Merhaba salih kardeş, salih peygamber, dedi.

Sonra Cibril benimle yükseldi, beşinci semaya vardı. Onun da kapısını çaldı.

- Kim o? denildi. Cibril:

- Cibril, dedi.

-Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:

- Muhammed, dedi.

- Ona, (miraç daveti) gönderildi mi? denildi. Cibril:

- Evet, gönderildi, diye cevap verdi.

- Ferah ve inşirah ona. Bu gelen zat, ne güzel yolcu, denildi. Hemen

gök kapısı açıldı.

Ben, beşinci semaya varınca Harun peygamberle karşılaştım. Cibril bana:

- Bu Harun'dur, ona selam ver, dedi. Ben de Harun'a selam verdim.

O da selamıma karşılık verdi. Sonra:

- Merhaba salih kardeş ve salih peygamber, dedi.

Sonra Cibril benimle altıncı kat göğe erişti. Gök kapısını çaldı.

- Kim o? denildi. Cibril:

- Cibril, diye cevap verdi. -Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:

- Muhammed, dedi.

- Ona, miraç için vahiy gönderildi mi? denildi. Cibril:

- Evet, gönderildi, dedi. Bu göğün bekçisi olan görevli melek:

- Bu gelen kişiye merhaba, ne güzel bir yolcu geldi, dedi. Ben, altıncı göğe varınca Musa peygamberle karşılaştım. Cibril bana:

- Bu Musa'dır. Kendisine selam ver, dedi. Ben de Musa'ya selam verdim. O da karşılık verdi. Sonra: - Salih kardeşe ve salih peygambere merhaba, dedi. Ben, Musa'yı bırakıp geçince Musa ağlamaya başladı. Musa'ya:

- Niçin ağlıyorsun? denildi. O da:

- Benden sonra bir genç peygambere be/at olundu ki, onun ümmetinden Cennet'e girenler, benim ümmetimden girenlerden çoktur, ona ağlıyorum, dedi.

Sonra Cibril, benimle yedinci göğe yükseldi. Gök kapısını çaldı.

- Kim o? denildi. Cibril:

- Cibril, dedi.

- Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:

- Muhammed, dedi.

- Ona miraç daveti gönderildi mi? denildi. Cibril:

- Evet, gönderildi, dedi.

- Bu gelen zata merhaba, bu gelen kişi ne güzel misafir, dedi. Yedinci kat gökte İbrahim peygamber bulunuyordu. Cibril:

- Bu gördüğün, baban İbrahim'dir. Ona selam ver, dedi. Ben de İbrahim'e selam verdim. O selamıma karşılık verdi. Ve:

- Ey hayırlı oğul, ey salih peygamber merhaba, dedi. (Rasûlullah buyurdu ki:)

- Sonra Sidretü'l-Münteha'ya yükseltildim. Baktım ki orada dört nehir var. İkisi zahir, ikisi bâtın idi. Ben:

- Ey Cibril, bu dört nehir nedir? diye sordum. Cibril:

- Bâtınî nehirler Cemıet'te iki nehirdir. Zahiri oîan nehirler ise, Nil ile Fırat nehirleridir, dedi.

Sonra bana Beyt-i Ma'mur gösterildi. Gördüm ki her gün oraya 70.000 melek ziyarete gidiyor. Sonra bana şarab, süt,bal dolu üç bardak sunuldu. Ben süt dolu bardağı aldım (içtim.). Cibril bana: İçtiğin süt senin ve ümmetinin fıtratı, yani Islamî hilkatidir, dedi.

Sonra benim (le ümmetim) üzerine her gün elli vakit namaz farz kılındı. Ben dönüp Musa'ya uğradığım da o:

- Ne ile emrolundun? diye sordu. Ben de:

- Her gün elli vakit namazla emrolundum, diye cevap verdim. Musa:

- Her gün elli vakit namaza ümmetinin gücü yetmez. Vallahi ben, kesin olarak insanları senden önce denedim ve Isrâiloğullarını sıkı bir denemeye tabi tuttum. Dolayısıyla sen, Rabbine müracaat edip ümmetin için hafifletmesini dile, dedi. Ben de müracaat ve niyazda bulundum. Benden (ve ümmetimden) on vakit namaz indirildi. Bunun üzerine Musa'ya dönüp geldim. Musa önceki gibi tavsiyede bulundu. Ben de Rabbi-me niyazda bulundum. Bu kez on vakit namaz daha indirildi. Ben yine Musa'ya dönüp uğradım. Musa, eskisi gibi öğüt verdi. Ben de Rahibime niyazda bulundum. Benden on vakit namaz daha indirildi. Ben yine Musa'ya dönüp geldim. Musa, önceki tavsiyede bulundu. Ben de Rabbi-me tekrar niyazda bulundum. Benden on vakit namaz daha indirildi de her gün on vakit namazla emrolundum. Tekrar Musa'ya dönüp geldim. Musa, bana önceki mütalaasını söyledi. Ben de Allah'a arzı niyazda bulundum, bu kez hergün beş. yaMt namazla emrolundum. Bunun üzerine dönüp Musa'ya geldim. Musa:

- Ne ile emrolundun? diye sordu. Ben de:

- Her gün beş vakit namazla emrolundum, dedim. Musa:

- Ümmetin her gün beş vakit namaza muktedir olamaz. Ben senden önce insanları fazlasıyla denedim ve İsrailoğullarını sıkı bir denemeye tabi tuttum. Şimdi sen Rabbine dön de bunun ümmetin için hafifletilmesini dile, dedi. Ben de:

- Rabbime çok niyaz ettim. Öyleki bir daha arzı niyazda bulunmaktan utandım. Bu suretle beş vakit namaza razı olacağım, buna teslimiyet göstereceğim, dedim. Ben, Musa'nın yanından geçince bir münadi:

- Ben, beş vakit namazla farizamı imza ve irade eyledim. Kullarımdan fazlasını hafifletip indirdim, diye nida eyledi.»

Buharı, bu hadisi, burada bu şekilde rivayet etmiştir. Sahihinin başka yerlerinde de bunu rivayet etmiştir. Müslim, Tirmizî ve Neseî de bir kaç yoldan bu hadisi Katade'den, Enes'ten ve Malik b. Sa'saa'dan rivayet etmişlerdir. Bu rivayette Mescid-i Aksa'dan söz edilmemektedir. Belki de bazı raviler bilindiği için, bu rivayetteki bazı haberleri atlamışlar veya unutmuşlardır. Yahut da faydalı ve gerekli kısımları anlatmış, diğer kısımları atlamışlardır. İsrâ ile ilgili bütün rivayetleri, ayrı ayrı mütalaa eden ve herbirinin ayrı bir İsrâ1 dan bahsettiğini söyleyen kimse gerçek ve doğruluktan uzaklaşmıştır. Çünkü bu rivayetlerin tamamında Rasûlullah'm, peygamberlere selam verişi, ve onları tarif edişi ile namazın farz kılmışı anlatılmaktadır. Şu halde bu îsrâ hadiselerinin birden fazla oluşunu iddia etmek nasıl mümkün olur? Bu imkansız ve gerçekten uzak bir iddiadır. Doğrusunu Allah bilir.

Buharı, daha sonra İbn Abbas'm şu ayetle ilgili olarak şöyle dediğini rivayet eder:

«Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kür'ân'da lanetlenmiş ağacı, insanların (imanını) sınama (aracı) yaptık» (el-tsrâ, 60.)

Bu ayette sözü edilen rüya, Rasûlullah'ın Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü gece kendisine gösterilen bir rüyadır. Ayrıca Kur'ân'da sözü edilen lanetli ağaç ise, zakkum ağacıdır.