İbn İshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.), hendeğin işini tamamladığı zaman Kureyşliler, kendilerine tabi olan Beni Kinane ve Tihame halkından 10.000 kişi ile birlikte Cüruf ve Züğabe arasında Rume'den gelen sellerin toplandığı yere gelip indiler. Gatafan ve Necid halkından onlara tabi olanlar da geldiler ve Zenb-i Nekama'da Uhud'un tarafına doğru olan yere indiler. Rasûlullah ve Müslümanlar çıktılar ve arkalarım Sel' dağına verdiler. Rasûlullah, Müslümanlardan 3.000 kişi ile çıktı ve ordugahını orada kurdu. Hendek, onunla düşman arasında idi. Çocuklarla kadınların kalelere yerleştirilmesini emretti.
ibn Hişam dedi ki: Rasûlullah, Medine'de yerine İbn Ümmü Mek-tum'u vekil bıraktı.
Ben derim ki: Şu ayetin manası işte budur:
«Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi. Gözler de dönmüştü, yürekler ağızlara gelmişti. Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz.» (el-Ahzâb, ıo.)
Buharî, Osman b. Ebi Şeybe kanalı ile Hz. Aişe'nin: «Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi. Gözler de dönmüştü.» ayet-i kerimesi hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: «O gün hendek günü idi.»
Musa b, Ukbe dedi ki: Düşman grupları Medine çevresine gelip ordugah kurduklarında, Kurayza oğulları onlara karşı kalelerini kilitlediler.
Ibn İshak dedi ki: Hüyey b. Ahtap en-Nadrî çıktı ve Beni Kurayza adına akid ve sözleşme yapan Ka'b b. Esed el-Kurayzî'nin yanına geldi. Ka'b, Rasûlullah (s.a.v.) ile kavmine karşı musalaha yapmıştı. O-nunla akidleşip sözleşmişti. Ka'b, Hüyey b. Ahtab'm gelişini duyunca ona karşı kalesinin kapısını kilitledi. O ise, ondan izin istedi. O da ona kapıyı açmaya yanaşmadı. Bunun üzerine Hüyey şöyle seslendi:
- Ey Ka'b, yazıklar olsun sana! Bana kapıyı aç.
- Ey Hüyey, sana yazıklar olsun! Şüphesiz sen uğursuz bir adamsın ve ben Muhammed ile muahede yapmışımdır. Benimle onun arasındaki muahedeyi bozacak değilim. Ben ondan ancak vefakarlık, doğruluk ve sadakat gördüm.
- Yazıklar olsun sana! Bana kapıyı aç da seninle konuşayım.
- Ben kapıyı açacak değilim.
- Vallahi senin yemeğini yememden korktuğun için kapıyı bana karşı kilitledin.
Böyle diyerek onu kızdırdı. O kapıyı açınca ona şöyle dedi:
- Ey Ka'b, yazıklar olsun sana! Sana zamanın izzetini ve yüksek bir denizi (kalabalık adamları) getirdim. Sana Küreyş'i getirdim. Kumandanları ve liderleriyle birlikte getirdim. Onları Rume'den sellerin toplandığı yere indirdim. Gatafan'ı getirdim. Kumandanları ve liderleriyle beraber getirdim. Onları Uhud yanında Zenb-i Nekama denen yere indirdim. Benimle Muhammed'in ve onunla beraber olanların kökünü kurutmamıza kadar beraber bulunup sebat edeceklerine dair söz verdiler: Ka'b ise, ona şöyle dedi:
- Hayır, vallahi bana zamanın zilleti ve ince, susuz bir bulutla geldin. Böyle bulutlar şimşek çakar, yıldırım saçar, ama yağmur yağdırmazlar. Yazıklar olsun sana ey Hüyey! Beni ve benim üzerinde bulunduğum şeyi bırak. Bana ilişme, çünkü ben Muhammed'den sadece doğruluk ve vefakarlık gördüm.
Hüyey, Ka'b'ı ikna etmeye çalıştı. Israrına devam etti. Nihayet Allah adı üzerine ondan bir sözleşme aldı. Şöyle ki:
"Andolsun eğer Kureyş ve Gatafan geri dönerlerse ve Muham-med'e bir musibet eriştirmezlerse, ben seninle birlikte senin kalene gireceğim ki, sana isabet eden şey bana da isabet etsin."
Ka'b b. Esed, daha sonra Rasûlullah ile yaptığı sözleşmesini bozdu ve onunla Rasûlullah (s.a.v.)'m arasındaki sözleşme yürürlükten kalkmış oldu.
Musa b. Ukbe dedi ki: Ka'b b. Esed ile Beni Kurayza, kendileri için Kureyş ve Gatafan kabilelerinden rehine almasını Hüyey b. Ah-tab'a emrettiler ki, bu rehineler kendi yanlarında kalsın ve eğer Ku-reyşlilerle Gatafanlılar, Muhammed'in üstesinden gelemeden geri dönerlerse, kendilerine bir zarar dokunmasın. Bunlar, rehinelerin Kureyş ve Gatafan eşrafından seçilen doksan kişi olması gerektiğini söylediler. Bunun üzerine Hüyey onlarla vuruştu. O esnada bunlar da ahdi bozdular. Akdin yazılı olduğu sahifeyi parçaladılar. Ancak Sa'ne oğulları Esed, Üseyd ve Salebe bunun dışında kaldılar. Bunlar Rasûlullah (s.a.v.)'m yanma çıkıp gittiler.
İbn İshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) ile Müslümanlara haber u-lastiği zaman Rasûlullah (s.a.v.), Sa'd b. Muaz b. Numan'ı gönderdi. Os o zaman Evs'in lideri idi. Yine Sa'd b. Ubade b. Düleym'i de gönderdi. O, Beni Saide b. Ka'b b. Hazreç'ten biri idi. Bu da o zaman Haz-rec'in lideri idi. Bunlarla birlikte Abdullah b. Revaha vardı. Bu, Beni Haris b. Hazrec'in kardeşidir. Bir de Havvad b. Cübeyr'i gönderdi. Bu, Beni Amr b. Avf m kardeşidir. Bunları gönderirken Rasûlullah
şöyle dedi:
- Gidiniz ve bakınız. O kavimden bize varan haber gerçek midir, değil midir? Eğer gerçek ise, bana anlayacağım bir işaretle bildirin. Halkın kuvvetlerini zaafa uğratmayın. Eğer bizim ile kendileri arasındaki antlaşmaya sadık iseler, onu millete açıklayın.
Bunun üzerine çıkıp gittiler ve onların yanma vardılar.
Musa b. Ukbe dedi ki: Bunlar gidip onların kalelerine girdiler. Onları ateşkese davet ettiler. Antlaşmayı yenilemelerini istediler. Yahudiler buna yanaşmayınca onlar şöyle dediler:
- İşte şimdi bizim kanadımız kırıldı.
Böyle demekle Nadir oğullarım kastettiler. Onlar, elçileri kaleden çıkarıp kovdular. Rasûlullah (s.a.v.)'a tahkir edici sözler sarfettiler. Sa'd b. Ubade, onlara küfretmeye başladı. Onları öfkelendirdi. Sa'd b. Muaz ise şöyle dedi:
- Vallahi biz bunun için gelmedik. Aramızdaki mesele karşılıklı küfürleşmeden daha önemli bir meseledir.
Sonra Sa'd b. Muaz, onlara seslenerek şöyle dedi:
- Ey Beni Kurayza kabilesi! Doğrusu siz, aramızdaki ilişkileri bilmektesiniz. Aramızda meydana gelen hadiseyi de biliyorsunuz. Nadir oğullarının başına gelen şeylerin, hatta daha acı şeylerin başınıza da gelmesinden korkuyorum.
Bunuii üzerine onlar:
- Sen babanın, şeyini yemişsin, dediler. Sa'd b. Muaz:
- Böyle dememeniz, aksine başka şeyler söylemeniz gerekir, öylesi sizin için daha uygun ve daha güzel olurdu, dedi.
İbn İshak dedi ki: Onlar, Rasûlullah (s.a.v.)'a küfrettiler ve: «Ra-sûlullah da kimmiş? Bizimle onun arasında herhangi bir antlaşma ve sözleşme yoktur.» dediler. Bunun üzerine Sa'd b. Muaz onlara küfretti. Onlar da ona küfrettiler. Sa'd, hiddetli bir adamdı. Sa'd b. Ubade ona:
- Onlara küfretmeyi bırak. Çünkü aramızdaki şey, küfretmekten daha önemlidir, dedi.
Sonra bu iki Sa'd ve beraberlerindekiler, Rasûlullah (s.a.v.)'m yanına gelip selam vererek şöyle dediler:
- Bunlar, Recî ashabından olan Hübeyb ile arkadaşlarına hainlik yapan, Udel ve Kare kabileleri gibi hainlik yaptılar ya Rasûlallah.
Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu:
- Allahu Ekber! Ey Müslümanlar topluluğu! Müjdeler olsun! Musa b. Ukbe dedi ki: Kendisine Beni Kurayza'dan haber geldiği
zaman Rasûlullah (s.a.v.) elbisesine büründü. Uzandı ve uzun müddet bekledi. Bela ve korku, Rasûlullah'ın uzandığını gördükleri zaman insanların üzerinde şiddetlendi ve Beni Kurayza'dan ona hayırlı haber gelmediğini anladılar, sonra Rasûlullah başını kaldırdı ve:
- Allah'ın fethi ve yardımı ile müjdelenin, dedi.
Sabah olunca iki taraf karşı karşıya geldi. Aralarında taş ve ok atışmaları oldu.
Said b. Müseyyeb, Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle dediğini rivayet etti:
«Allahım, sözünü ve vaadini yerine getirmeni senden istiyorum. Allahım! Eğer istersen sana ibadet edilmez.»
İbn İshak dedi ki: İşte o esnada bela büyüdü ve korku şiddetlendi. Düşmanlar her taraftan geldiler. Mü'minler büsbütün bir zan içine düştüler. Bazı münafıklarda nifak alametleri açıkça görüldü. Ve Mu-attib b. Kuşayr (ki bu, Beni Amr b. Avf m kardeşidir.) şöyle demeye başladı: Muhammed, bize kisranm ve kayserin hazinelerine sahip olacağımızı vaad ediyordu. Bugün ise bizden herhangi biri, def-i hacete giderken kendi başına bir bela gelmesinden emin olamıyor.
Hatta Evs b. Kayzî şöyle demişti: «Ya Rasûlallah! Evlerimiz düşmana karşı açıktır. (Bu sözü kendi kavminden olan bir erkekler topluluğu içinde söylemişti.) İzin ver de evimize dönelim. Çünkü evimiz Medine dışındadır.»
Ben derim ki: Şu ayet-i kerimelerde, bu ve benzeri adamlar kastedilmektedir:
«İki yüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar: «Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular.» diyorlardı.
İçlerinden bir takımı: «Ey Medineliler, tutunacak yeriniz yok, geri dönün» demişti. İçlerinden bir topluluk da peygamberden: «Evlerimiz düşmana açıktır» diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi. Sadece kaçmak istiyorlardı.» (ei-Ahzâb, 12-13.)
İbn İshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) ve ona karşı duran müşrikler, yirmi küsur gece (bir aya yakın bir zaman) kaldılar. Aralarında savaş olmadı. Sadece ok atışması ve kuşatma oldu.
Halkın üzerine bela şiddetlendiği zaman Rasûlullah (s.a.v.), Uyeyne b. Hısn b. Hüzeyfe b. Bedr'e ve Haris b. Avf b. Ebi Harise el-Mürrî'ye (ki bu iki zat, Gatafan'm yöneticileridirler) haber gönderdi ve onlara, askerleriyle beraber kendilerinden vazgeçip geri dönmeleri karşılığında Medine'nin ürünlerinin üçte birini vermek istediğini bildirdi. Rasûlullah (s.a.v.) ile bu iki lider arasında barış akdi cereyan etti. Sözleşmeyi yazdılar. Ama ne şahidlik, ne de sulh azmi gerçekleşti. Yalnız birbirini ikna etmeye çalıştılar. Rasûlullah (s.a.v.), sözünü yerine getirmek istediği zaman Sa'd b. Muaz'a ve Sa'd b. Ubade'ye haber gönderdi. Bunu onlara hatırlattı. Bu hususta onlarla istişare etti. Onlar da şöyle dediler: Ya Rasûlallah, bu senin yapmamızı arzuladığın bir iş midir ki, yapalım, yoksa yapmamız zorunlu olan ve Allah tarafından sana emredilmiş olan birşey midir yahut yalnız bizim için yaptığın birşey midir?
Rasûlullah buyurdu ki:
- Hayır, aksine onu sizin için yapıyorum. Vallahi bunu ancak şu sebepten yapıyorum. Gördüm ki Araplar, bir tek yaydan ok atar gibi birleşerek size atıyorlar ve her bir yandan size karşı şiddetlenmişlerdir. Bu durumda onların güçlerini, hakimiyetlerini bir dereceye kadar hafifletmek istedim.
Bunun üzerine Sa'd b. Muaz, ona şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah! Biz ve onlar, Allah'a şirk koşan, putlara ibadet eden bir millet idik. Ne Allah'a ibadet ediyorduk, ne de onu tanıyorduk. Onlar oradan (Medine'den) bir hurmayı dahi ancak misafirlik halinde ya da satın alarak yiyebiliyorlardı. Allah bize İslâm'ı ikram ettiği ve bizi hidayete eriştirdiği, bizi seninle ve İslâmiyet vasıtasıyla yücelttiği zaman mı mallarımızı onlara vereceğiz? Allah'a yemin ederim ki, bizim buna ihtiyacımız yoktur. Vallahi onlara ancak kılıç veririz. Ta ki Allah, bizimle onların arasında hükmünü versin!
Rasûlullah (s.a.v.), ona dedi ki:
- Haydi bildiğin gibi yap.
Bunun üzerine Sa'd b. Muaz, sahifeyi eline aldı ve ondaki yazıyı sildi. Sonra şöyle dedi:
- Haydi bize karşı bütün güçleriyle çalışsınlar bakalım!
îbn İshak dedi ki: Düşmanlar, Rasûlullah (s.a.v.) ile Müslümanları kuşatma altında tuttular. Fakat aralarında savaş olmadı. Yalnız Kureyşli bazı süvariler müstesna. Arar b. Abdi Vüd b. Ebi Kays (ki bu, Beni Amr b. Lüey kabilesindendir.), İkrime b. Ebi Cehil, Hübeyre b. Ebi Vehb (Bu ikisi Mahzumî kabilesindendir.) ve Dırar b, Hattab b. Mirdas (Beni Muharib b. Fihr kabilesindendir.) gibi. Müslümanlara karşı savaşa teşebbüs ettiler. Atlarının sırtına atlayıp Beni Kina-ne'nin menziline vardılar ve şöyle dediler:
- Ey Beni Kinane! Savaşa hazırlanın. Yakında bu günün süvarilerinin kim olduğunu bileceksiniz!
Sonra atlarıyla süratle gittiler ve nihayet hendek üzerinde durdular. Hendeği gördükleri zaman şöyle dediler:
- Vallahi bu kurulmuş bir hiledir. Araplar böyle birşeyi daha önceleri bilmiyorlardı.
Böyle dedikten sonra hendeğin dar bir yerine yöneldiler. Oradan geçmek için atlarını sürdüler. Atlar oradan şiddetle girdiler. Atlarla, hendek ile Sel' dağı arasında çorak topraklar üzerinde dolaştılar. Ali b. Ebi Talib, kendisiyle beraber Müslümanlardan birkaç kişiyle birlikte çıktı. Onlara karşı o dar gediği tuttular. Atlılar, onların tarafına doğru süratle gelmeye başladılar. Amr b. Abdi Vüd, Bedir gününde savaşmıştı. Hatta hareket edemeyeceği vaziyette ağır yara almıştı. Uhud gününde hazır bulunmamıştı. Hendek günü olduğu zaman, savaşa katıldığının görülmesi için işaretlenmiş olarak savaşa çıktı ve atı durduğu zaman:
- Mübareze yapmak için karşıma kim çıkacak? dedi. Ali b. Ebi Talib çıktı ve şöyle dedi:
- Ey Amr! Sen Allah'a söz vermiştin ki, Kureyş'ten herhangi biri seni iki şeyden birine çağırırsa, mutlaka birini yaparsın.
Oda:
- Evet, dedi. Ali:
- Ben, seni Allah'a, O'nun Rasûlüne ve İslâm'a davet ediyorum, dedi.
Amr:
- Benim bunlara ihtiyacım yok, dedi. Ali ise şöyle dedi:
- Ben, seni yerde vuruşmaya davet ediyorum. Amr:
- Niçin ey kardeşimin oğlu? Vallahi seni öldürmek istemiyorum, dedi.
Ali ise şöyle dedi:
- Ama vallahi, ben seni öldürmek istiyorum.
Bunun üzerine o esnada Amr Öfkelenip atından kendini yere attı ve atını durdurdu. Onun yüzüne vurdu. Sonra Ali'nin üzerine geldi. Böylece ikisi savaş alanına indiler. Dolaştılar, vuruştular. Ali onu öldürdü. Onların atlıları yenilgiye uğramış olarak çıktılar. Nihayet Hendek'ten kaçarak gittiler. İbn İshak dedi ki: Ali b. Ebi Talib bu hususta şöyle bir şiir okudu:
«Görüşünün kıtlığından ötürü putlara yardım etti.
Ben ise doğru görüşlülüğüm sebebiyle Muhammed'in Rabbine (yani O'nun dinine) yardım ettim.
Böylece onu yumuşak kumlarla yüksek sarp yerlerin arasında, hurma ağacının dalları gibi yere yatık olarak bıraktığım zaman hendeği tıkadım.
Elbiselerinden istemeyerek iffetimi korudum. Eğer ben iki yanıma atmış olsaydım, beni elbiselerimden soyardı.
Ey Ahzab topluluğu! Allah'ın kendi dinini ve peygamberini yardımsız bırakacağını sanmayın!»
İbn Hişam dedi ki: Şiirden anlayan ilim sahiplerinin çoğu, bu şiirin Hazreti Ali'ye ait olduğu hususunda şüphelidirler.
İbn İshak dedi ki: İkrime b. Ebi Cehil, o gün mızrağını attı. O, Amr'ın ölümünden ötürü hezimete uğramıştı. Hassan b. Sabit, bu hususta şöyle dedi:
«Kaçtı ve bize mızrağını attı. Ey İkrime, belki yapmamışsın. t Ve yoldan sapmadıkça küçük deve kuşunun koşması gibi koşarak geri döndün.
Sanki senin kafan küçük sırtlanın kafası gibidir.»
Hafiz el-Beyhakî "Delâilu n-Nübüvve" adlı eserinde, İbn İshak'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Amr b. Abdi Vüd, demir zırh giyerek ortaya çıktı ve:
- Mübareze yapmak için karşıma kim çıkacak? diye yüksek sesle sordu. Ali kalkıp: Ben onunla mübareze yapacağım ey Allah'ın peygamberi, dedi. Rasûlullah: «O Amr'dır. Otur yerine» dedi. Sonra Arar yine yüksek sesle bağırdı:
- Benimle mübareze yapacak bir erkek yok mu?
Böyle dedikten sonra Müslümanları küçümsemeye, tahkir etmeye ve kınamaya başlayıp şöyle dedi: - Nerede o Cennet'iniz ki, öldürülen adamlarınızın oraya gireceğini iddia ediyorsunuz? Karşıma mübareze için bir erkek çıkaramıya-cak mısınız?
Ali kalkıp: «Ya Rasûlallah, onun karşısına ben çıkacağım» dedi. Rasûlullah: «Otur» dedi. Sonra Amr, üçüncü kez bağırdı ve şöyle dedi:
«Topluluklarına: Mübareze yapacak kimse yok mu? diye bağırmaktan sesim kısıldı.
Yürekli kimseler korkunca çabucak iş bitiren emsal kimsenin yerinde durdum.
Bu yüzden ben musibet ve felâketlerden önce süratle gelmeye devam edeceğim.
Delikanlıdaki yiğitlik ve cömertlik, en iyi huylardandır.»
Hz. Ali kalkıp: «Ya Rasûlallah; buna karşı ben çıkacağım» dedi. Rasûlullah: «O Amr'dır.» dedi. Ali: «Amr olsa bile karşısına ben çıkacağım!» deyince, Rasûlullah ona, mübareze için Amr'm karşısına çıkmaya izin verdi. O da Amr'm karşısına çıkmak üzere yürüdü. Yürürken şöyle diyordu:
«Acele etme, senin çağrına cevap verecek adam geldi. O aciz değildir.
Azmi, basireti sağlamdır. Doğruluk, her kurtulacak kimseyi kurtarır.
Ben ümid ederim ki, senin üzerine cenazeler için yapılan ağıt düzenlenir.
Öldürücü darbeyi sana vuracağım. Musibet ve felaketler anında, o darbemden söz edilecektir!»
Amr dedi ki:
- Sen kimsin?
- Ben Ali'yim.
- Abdumenaf m oğlu mu?
- Ben Ebu Talib oğlu Ali'yim.
- Yeğenim. Amcaların arasında senden daha yaşlı kimseler vardır. Senin kanını akıtmaktan hoşlanmıyorum. Onlar gelsinler.
- Hayır, ama Allah'a yemin ederim ki, ben, senin kanım akıtmak istiyorum.
Hz. Ali'nin bu sözü üzerine Amr, öfkelendi, atından indi ve tıpkı ateş parçasını andıran kılıcını çekti. Sonra öfkeli vaziyette Ali'nin üzerine geldi. Ali de kalkanı ile onun karşısına çıktı. Amr, kendi kalkanını Ali'ninkine vurdu. Onu parçaladı ve.Ali de kılıcını ona vurdu. Başına isabet ettirdi. Başını yardı. Ali, sonra omuzuna bir darbe vurdu. Amr yere düştü. Toz duman kalktı. Rasûlullah (s.a.v.) tekbir sesini duydu. Biz de o esnada Ali'nin Amr'ı öldürdüğünü anladık. Orada Ali şöyle dedi:
«Ali atlılara böyle karşı çıkar. İşte böylece benden ve ondan arkadaşlarımı uzak tutun.
Bugün ırzını korumak beni firardan meneder. Başa vurulan darbe hedefini şaşıracak değildir.
Kıt görüşlülüğünden ötürü putlara ibadet etti.
Ben ise doğru görüşlülüğüm sebebiyle Muhammed'in Rabbine ibadet ettim.»
Sonra Ali, Rasûlullah'a güleç bir yüzle geldi. Ömer b. Hattab ona:
- Amr'm zırhını soyup getirseydin ya. Çünkü Araplardan onun zırhı kadar iyi bir zırha sahip bir kimse yoktur, dedi.
Ali dedi ki: Ben ona darbeyi vurduğumda o kıçını bana döndü. Ey amca oğlu, ben onu soymaktan utandım. Ve atlıları da hezimete uğramış olarak çıkıp gittiler. Hendeği geçip öbür tarafa gittiler.
Beyhakî'den nakilde bulunan İbn Ishak'm anlattığına göre Hz. Ali, kılıcını onun kürek kemiğine saplamış, göğsünden çıkarmıştı. Böylece Amr, hendekte ölmüştü. Müşrikler, Rasûlullah (s.a.v.)'a haber göndererek onun cesedini 10.000 dirheme satın almak istediklerini söylediler. Rasûlullah, onlara şu cevabı verdi: «O sizin olsun. Biz ölülerin cesed bedelim yemeyiz.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Nasr b. Bab kanalı ile İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hendek savaşında Müslümanlar, müşriklerden bir adam öldürmüşlerdi. Onun cesedine karşılık, Müslümanlara mal verildi. Rasûlullah (s.a.v.), bunun üzerine şöyle eledi: «Onun cesedini müşriklere verin. Onun cesedi murdardır. Bedeli de murdardır.» Rasûlullah, onların verdikleri cesed bedelini kabul etmedi.»
Beyhakî, Hammad b. Seleme kanalı ile İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ahzab gününde müşriklerden bir adam öldürüldü. Müşrikler, Rasûlullah (s.a.v.)'a: «Onun cesedini bize gönder. Ona karşılık size 12.000 dirhem verelim.» diye haber gönderdiler. Rasû-lullah: «Onun cesedinde de, cesed bedelinde de hayır yoktur.» dedi.
Musa b. Ukbe'nin anlattığına göre müşrikler, Nevfel b. Abdullah el-Mahzumî'nin öldürülmesi esnasında Rasûlullah'a haber göndererek onun cesedini talep ettiler. Cesedine karşılık diyet vermeyi teklif ettiler. Rasûlullah (s.a.v.) ise şöyle cevap verdi:
«O murdardır. Diyeti de murdardır. Allah ona da, diyetine de lanet etsin. Onun diyetine ihtiyacımız yoktur. Cesedini defnetmenize engel olacak değiliz.»
Yunus b. Bükeyr, İbn İshak'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Nevfel b. Abdullah b. Muğire elMahzumî ortaya çıktı ve kendisiyle mübareze yapacak adam istedi. Ona karşı Zübeyr b. Avvam çıktı. Zü-beyr, ona bir darbe vurup ikiye böldü. Öyle ki, kılıcında bir gedik meydana geldi. Zübeyr dönerken şöyle dedi:
«Ben Öyle bir adamım ki, korurum. Ümmî Peygamber Mustafa'yı himaye ederim.»
İbn Cerir'in anlattığına göre Nevfel, hendeğe düştüğünde insanlar ona taş attılar. O da şöyle diyordu: «Ey Arap topluluğu! Beni öldü-recekseniz bari bundan daha güzel bir şekilde Öldürün.» Bunun üzerine Ali, hendeğe inerek onu öldürdü. Müşrikler, bedel karşılığında onun cesedini Rasûlullah'tan istediler. Rasûlullah, onlardan bedel almayı kabul etmedi ve cesedini almalarına müsaade etti.
Bu rivayet iki yönü ile gariptir.
Beyhakî, Hammad b. Yezid kanalı ile Abdullah b. Zübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hendek gününde kadınlar ve çocuklarla birlikte kaleye konuldum. Yanımda Ömer b. Ebi Seleme de vardı. Başını eğdi, sırtına çıktım, etrafa baktım. Babama baktım ki, o, kah o tarafa, kah bu tarafa hamle yapıyor. Karşısına ne çıkarsa ona saldırıyordu. Akşamleyin yanımıza, kaleye geldiğinde dedim ki:
- Ey babacığım, bugün seni gördüm. Yaptıklarını da seyrettim.
- Beni gördün mü yavrucuğum?
-Evet.
- Babam anam sana feda olsun!»
İbn İshak dedi ki: Mü'minlerin annesi Hz. Aişe, hendek gününde Beni Harise'nin kalesinde idi. Orası, Medine kalelerinin en muhafazalısı idi. Sa'd b. Muaz'ın annesi de kalede idi. Aişe dedi İd: «Bu, bizim üzerimize örtünme emri nazil olmadan önce idi. Sa'd, üzerinde kısa, yukarı kalkmış bir zırh olduğu halde geçti. O zırhın kolunun hepsi dışarı çıkmıştı. Ve elinde de mızrağı vardı. Mızrağını hızlıca sallayıp şöyle diyordu:
«Biraz bekle ki Hamel savaşa gelsin. Ecel gelince ölümde bir sakınca yoktur.»
Anası ona şöyle dedi:
- Ey oğlum! Savaşa katıl. Vallahi gecikmiş bulunuyorsun. - Hz. Aişe dedi ki: Ben de onun anasına şöyle dedim:
- Ey Sa'd'ın anası! Vallahi elbette Sa'd'm zırhının bundan daha mükemmel olmasını arzu ederdim. Anası dedi ki:
- Okun isabet ettiği noktadan onun için korkuyorum.
Sa'd b. Muaz, bir okla vurulmuştu. Bu yüzden kolundaki bir damarı kesilmişti.
İbn İshak, Asım b. Ömer b. Katade'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Sa'd b. Muaz'a ok atan kişi, Beni Amir b.Lüeyy kabilesinden Hibban b. Kays b. Arika'dır. Oku ona vurduğu zaman:
- Al bunu benden, ben Anka'nın oğluyum, dedi. Sa'd:
- Allah senin yüzünü Cehennem'de terletsin, dedikten sonra şöyle beddua etti:
«Ey Allah'ım, eğer Kureyş ile savaştan birşey geriye bıraktıysan beni yaşat. Çünkü senin rasûlüne eziyet veren, onu yalanlayan ve onu memleketinden sürgün eden bir kavim ile savaşmayı sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmiyorum. Ey Allah'ım, eğer bizimle onların arasında savaşı durdurdunsa, bu darbeyi benim için bir şehadet kıl ve Beni Kurayza'nm yıkılışını gözlerimle görmedikçe beni öldürme.»
İbn İshak dedi ki: Yalancılıkla itham edemeyeceğim birinin, Abdullah b. Ka'b b. Malik'den naklen bana haber verdiğine göre Abdullah şöyle diyordu:
«O gün Ebu Üsame el-Cüşemî'den başkası Sa'd'a vurmadı. Bu, Beni Mahzurn'un müttefiki olan bir kimse idi. Ebu Usame, bu hususta İkrime b. Ebi Cehil için bir şiir söyledi:
«Ey İkrime, bana, «Halid, Medine'nin kalelerini sana feda etti.» dediğin zaman beni kınasaydın ya! Sa'd'a vurup dirsekler arasında damardan kan fışkırtan ben değil miyim?!
Böylece Saidcik ölümüne kavuştu. Göğsü yükselmiş bekar kızlar, saçma ak düşmüş ihtiyar ile beraber yüksek sesle ona ağladılar.
Sen misin onu koruyan? Oysaki Ubeyde, işler sarpa sardığı zaman onlardan bir topluluğu yardıma çağırmıştı.
Onlar onun yolundan saptıkları ve diğer taraftan, bir kasteden kastetmekten korkmuş olduğu zaman.»
İbn İshak dedi ki: Bunun hangisinin olduğunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Hişam dedi ki: Sa'd'a ok atan kişi, Haface b. Asım b. Hibban'-dır.
Ben derim ki: Cenâb-ı Allah, dostu Sa'd b. Muaz'ın Beni Kurayza hakkındaki duasına icabet etti. Bu hususta onun gözünü aydın kıldı. Kendi kudreti ve müyesser kılması sebebiyle Sa'd'ı onlar hakkında hakem kıldı. Zaten onlar, Sa'd'm hakemliğini istediler. Nitekim bu husus, ileride de açıklanacaktır. Sa'd, onların savaşçılarının öldürülmesine, çoluk çocuklarının esir alınmasına hükmetti, öyleki, Rasûlullah (s.a.v.), ona şöyle dedi:
«Onlar hakkında yedi semanın üzerinde Allah'ın hükmü ile hükmettin.»
İbn İshak, Yahya b. Abbad b. Abdullah b. Zübeyr kanalı ile Abbad'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Safîye binti Abdülmuttalib, Hassan b. Sabit'in kalesi Fari'de idi. Dedi ki:
«Hassan b. Sabit, kadınlar ve çocuklarla birlikte orada, yanımızda bulunuyordu. Yahudilerden bir adam, bizim yanımıza geldi. Kaleyi dolaşıp durmaya başladı. Beni Kurayza savaş açmıştı. Rasûlullah (s.a.v.) ile aralarındaki ilişkileri kesmişlerdi. Bizimle onlar arasında bizi koruyacak, bizi müdafaa edecek bir kimse yoktu. Rasûlullah (s.a.v.) ile diğer Müslümanlar, düşmanlarının karşısında göğüs göğü-se bulunuyorlardı. Herhangi biri bize geldiği zaman bunlar düşmanlarının yanından ayrılıp yanımıza gelemiyorlardı. Dedim ki:
«Ey Hassan, işte bu Yahudi, gördüğün gibi kaleyi dolaşıyor. Vallahi ben bunun arkamızdaki Yahudilere bizi göstermeyeceğinden emin değilim. Rasûlullah (s.a.v.) ve ashabı da bizimle ilgilenemiyor, in, onu öldür.»
Hassan dedi ki:
«Ey Abdülmuttalib'in kızı! Allah senin iyiliğini versin. Vallahi sen de biliyorsun ki, ben bu işi yapacak bir kimse değilim.»
Safiye dedi ki: Hassan bana böyle söylediği zaman ve orada bir şey görmediğimde de belimi bağladım. Sonra bir direk alıp kaleden indim. O Yahudiye direkle vurup onu öldürdüm. Can verdiğinde kaleye döndüm ve dedim ki:
- Ey Hassan, in de onun üstündekileri çıkarıp al. Erkek olduğundan onu soyamadım.
Hassan dedi ki:
- Onu soymaya ihtiyacım yok. Ey Abdülmuttalib'in kızı!»
Musa b. Ukbe dedi ki: Müşrikler Müslümanları çembere aldılar. Onları, kendi birliklerinden birinin kalesi gibi bir kaleye sığınmak mecburiyetinde bıraktılar. Yirmi geceye yakın bir süre, onları kuşatma altında tuttular. Her taraftan onları çevrelediler. Bu kuşatmanın tamam olup olmadığı bilinemez hale gelmişti. Rasûlullah (s.a.v.)'m tarafına kalabalık bir birlik şevkettiler. Geceye kadar onlarla savaştılar. İkindi namazı yaklaştığında düşman birliği de Müslümanlara yaklaştı. Peygamber (s.a.v.) ve beraberindeki sahabelerden hiçbiri istedikleri şekilde ikindi namazını kılamadılar. Gece olunca düşman birliği geriye çekildi. Onlar, Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle dediğini ifade etmişlerdir:
«Onlar, bizi ikindi namazım kılmaktan alıkoydular. Allah, onların karınlarını ve kalblerini -başka bir rivayete göre de mezarlarını- ateşle doldursun.»
Bela şiddetlendiğinde birçok insanlar münafıklaştılar ve çirkin sözler söylediler. Rasûlullah (s.a.v.), insanlardaki bu bela ve sıkıntıyı görünce onları müjdeleyerek şöyle dedi:
«Nefsim kudret elinde bulunan Zata yemin ederim ki, görmekte olduğunuz bu şiddet ve sıkıntı üzerinizden kalkıp gidecektir. Beyt-i Atik'i güven içinde tavaf edeceğimi ve Allah'ın, Ka'be'nin anahtarlarını bana vereceğini ve Allah'ın, kisra ile kayseri helak edeceğini, onların hazinelerini Allah yolunda harcayacağınızı ümid ederim.»
Buharı, İshak kanalı ile Hz. Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hendek gününde Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
«Güneş batıncaya kadar onlar bizi ikindi namazını kılmaktan nasıl alıkoydularsa, Allah da onların evlerini ve mezarlarını ateşle doldursun!»
Buharî, Mekkî b. ibrahim kanalı ile Cabir b. Abdullah'tan rivayet etti ki, Hendek gününde güneş battıktan sonra Hattab oğlu Ömer gelip Kureyş kafirlerine küfretmeye başladı ve şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah, ikindi namazını neredeyse güneş batmak üzere iken kılabildim.
Peygamber (s.a.v.) de:
- Vallahi ben ikindi namazını kılamadım, dedi.
Biz de Rasûlullah (s.a.v.)'la birlikte Buthan vadisine indik. Namaz için abdest aldı. Biz de abdest aldık. Güneş battıktan sonra ikindiyi kıldı. Sonra da akşam namazını kıldı.
İmam Ahmed b. Hanbel, Abdüssamed kanalı ile İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.v.), düşmanla savaştı. Onlarla savaşmaktan dolayı boş zaman bulamadı. Öyle ki, ikindi namazını vaktinden sonraya bıraktı. Bu durumu görünce şöyle dedi:
«Allah'ım, bizi ikindi namazını kılmaktan alıkoyan kimselerin, evlerini ateşle doldur. Mezarlarını ateşle doldur.»
Yukarıdaki hadislerde "ikindi namazı" diye tercüme ettiğimiz cümlelerin Arapçasmda "salatü vusta" yani orta namaz tabiri kullanılmaktadır. Bazı âlimler, bu hadislere dayanarak salatü vusta'nm ikindi namazı olduğuna dair istidlalde bulunmuşlardır. Nitekim bu hadislerde de buna dair nass mevcudtur. Mezkur hadisin şahinliğinden dolayı Kadı el-Maverdî, bu hususta Şafiî- mezhebinin görüşüne bağlanmıştır.
«Namazlara ve orta namaza devam edin. Gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun.» (eiBakara, 238.) Tefsirimizde bu ayet-i kerimeden bahsederken buna dair nakil ve istidlalleri teferruatıyla açıklamışızdır. Mekhûl ve Evzaî'nin mezhebinde de buna dair ruhsat bulunduğu gibi bazı âlimler, bu durumu delil sayarak savaş mazereti yüzünden namazın ertelenmesinin caiz olduğuna kail olmuşlardır.
Buharî, buna dair bir bab açmış ve bu hadisi ve Peygamber Efen-dimiz'in Beni Kurayza gazvesine giderken Müslümanlara:
«Sizden hiçbiri ikindi namazını Beni Kurayza dışında başka yerde kılmasın.» emrini bu hususta bir cevaz delili olarak ileri sürmüştür. Bu sebeple Beni Kurayza gazvesine giden Müslümanlardan bazısı, ikindi namazını yolda kılmış, bazısı kılmayıp güneş battıktan sonra Beni Kurayza yurduna vardığında kılmıştır. Ama Peygamber (s.a.v.), iki grubu da kmamamıştır. Buharî, sahabelerden ve Hz. Ömer zamanında hicri yirminci senede Tüster kalesi kuşatmasında bulunan kimselerden nakillerde bulunarak savaş mazereti ile namazı normal vaktinden sonraya ertelemenin caiz olduğuna dair deliller ileri sürmüştür. Çünkü o kalenin kuşatmasında bulunan mücahidler, fethin yakın oluşu ve savaş sebebiyle sabah namazını güneş doğduktan sonra kılmışlardı.
Aralarında Şafiî'nin de bulunduğu diğer âlimlere gelince -ki bunlar cumhur-u ulemadır- şöyle demişlerdir: Namazı vaktinden sonraya ertelemek, Hendek gününde olmuştu. Bu hüküm, korku namazının meşru kılınması ile bilahare n es h edilmiş tir. Yalnız korku namazı, Hendek gazvesinde meşru kılınmış değildi. Bu yüzden Müslümanlar, o gün ikindi namazını güneş batmasından sonraya er t elemişlerdi. Bu müşkildir.
İbn İshak dedi ki: Bir grub âlim, Peygamber (s.a.v.)'m Usfan'da ikindi namazını kılmış olduğu görüşüne kail olmuşlardır. İbn İshak da bunu söylemiştir ki, o, meğazi ilminin imamıdır.
Hendek gazvesinden önce Hz. Peygamber, Usfan'da korku namazı kılmıştır. Korku namazını kılması, aynı zamanda Zatü'r-Rika' gazvesinden de önce idi. Doğrusunu Allah bilir.
Namazın, Hendek gazvesinde normal vaktinden sonraya ertelenmesinin bir unutma eseri olduğunu söyleyenlere gelince, bunların sözü de anlaşılması müşkil bir sözdür. Çünkü namaza devama tutkulu olan büyük bir kalabalığın bütün fertlerinin, namazı unutarak vaktinden sonraya ertelemiş olmaları ihtimalden uzaktır. Hatta Ebu Hüreyre ve Ebu Said'in rivayetlerinden de anlaşıldığı gibi, onların öğle, ikindi ve akşam namazlarını kılmadan tamamını yatsı vaktinde kılmış oldukları da rivayet edilmektedir. Unutmuş olsalar, bütün bu vakitleri unutmuş olmaları muhtemel değildir.
İmam Ahmed b. Hanbel, Yezid ve Haccac kanalı ile Ebu Said el-Hudrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hendek gününde alıkonduk. Öyle ki, gecenin bir saati geçti. Sonra Allah bize yetti. İşte bunu şu ayet-i kerime de göstermektedir:
«Savaşta, inananlara Allah'ın yardımı yetti. Allah kuvvetli olandır, güçlü olandır.» (ei-Ahzâb, 25.) Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Bilal'i çağırdı. Ona emir verdi. O da kamet getirdi. Tıpkı vaktinde kılarcasma öğle namazını kıldı. Sonra Bilal, ikindi namazı için kamet getirdi. Onu da tıpkı vaktinde kılarcasma kıldı. Sonra Bilal, akşam namazı için kamet getirdi. Onu da tıpkı vaktinde kılarcasma kıldı. Sonra Bilal yatsı namazı için kamet getirdi. Onu da aynı şekilde kıldı. Bu, ayetin nazil olmasından önce idi.»
Haccac dedi ki: Yani korku namazı hakkındaki şu ayetin nazil olmasından önce idi:
«Eğer korkarsanız, yaya yahut binekte iken kılın.» (el-Bakara, 239.)
Neseî, İbn Ebi Zi'b'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Müşrikler, Hendek gününde bizi öğle namazını kılmaktan -güneş batmcaya kadar- alıkoydular.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Hüşeym kanalı ile Abdullah b. Mesud'un şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Hendek gününde müşrikler, Rasûlullah (s.a.v.)'ı, gecenin -Allah'ın dilediği kadar- bir bölümü geçinceye kadar dört namazı kılmaktan alıkoydular. Rasûlullah, Bilal'e emir verdi. O da ezan okudu. Sonra kamet getirdi. Öğle namazını kıldı. Sonra yine kamet getirdi, ikindi namazını kıldı. Sonra yine kamet getirdi. Akşam namazını kıldı. Sonra yine kamet getirdi. Yatsı namazını kıldı.»
Hanz Ebu Bekir el-Bezzar, Muhammed b. Ma'mer kanalı ile Ca-bir b. Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Hendek gününde Peygamber (s.a.v.), öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kılmaktan alıkondu. Sonra Bilal'e emir verdi. O da ezan okuyup kamet getirdi. Öğle namazını kıldı. Sonra yine emir verdi. O da ezan okuyup kamet getirdi. İkindi namazını kıldı. Sonra yine emir verdi. O da ezan okuyup kamet getirdi. Akşam namazını kıldı. Sonra yine emir verdi. O da ezan okuyup kamet getirdi ve yatsı namazını kıldı. Sonra da şöyle buyurdu:
«Şu anda yeryüzünde sizden başka Allah'ı anan bir kavim yoktur.»

