Buharî ve Müslim'in sahihlerinde belirtildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.), Hayber'i fethettiğinde oranın Yahudileri ile yarıcılık antlaşması yaptı. Yani oradan elde edilecek hurma ve ekinlerin yarısını onlara vermek üzere Hayber arazileri ve hurmalıkları üzerinde çalışmalarına müsaade etti. Bu hadisin bazı lafızlarında varid olduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.), onların kendi malları üzerinde çalışmalarını kabul etmiştir. Bazı rivayetlerde ise Rasûlullah (s.a.v.), onlara şöyle demiştir: "Dilediğimiz müddetçe sizi bunların üzerinde bırakırız."
Sünen'de anlatıldığına göre Rasûlullah (s.a.v.), ürünlerin olgunlaşması esnasında Abdullah b. Revaha'yı Hayber'e gönderir, o da ü-rünlerin miktarını takdir eder ve Müslümanların payına düşeni onlardan alırdı. Abdullah b. Revaha, Mu'te savaşında öldürülüp şehid e-dildiğinde, Rasûlullah (s.a.v.), Cabbar b. Sahr'ı oraya gönderdi.
Muhammed b. İshak dedi ki: İbn Şihab'a sordum: «Rasûlullah (s.a.v.), Hayber hurmalıklarını oranın Yahudilerine nasıl verdi?
Bana şu cevabı verdi: Rasûlullah (s.a.v.), savaştan sonra Hayber'i zorla aldı. Hayber, Allah'ın ona ganimet olarak verdiği bir yerdi. Rasûlullah da orayı beşe ayırdı ve Müslümanlar arasında taksim etti. Savaştan sonra Hayberlilerden sürgüne razı olanları Rasûlullah çağırıp şöyle dedi:
"Eğer dilerseniz bu mallan, üzerinde çalışmanız şartı ile size veririm. Ürünleri, bizimle sizin aranızda yarı yarıya olsun. Allah'ın sizi tutacağı bir müddetle sizi burada bırakayım."
Onlar da kabul ettiler ve bu şart üzere Hayber arazilerinde ve hurmalıklarında çalıştılar. Rasûlullah (s.a.v.), Abdullah b. Revaha'yı oraya gönderiyor, o da oranın ürünlerini taksim ediyor ve miktarını tahmin etmede onlara adaletli davranıyordu.
Cenâb-ı Allah, Peygamber (s.a.v.)'i vefat ettirince, Ebu Bekir, Rasûlullah vefat edinceye kadar ora üzerine onlarla yapmış olduğu muamele üzerine orayı onların elinde bıraktı. Sonra Hz. Ömer'in halifeliğinin ilk zamanında Ömer de öylece bıraktı. Sonra Rasûlullah (s.a.v.)'m ruhunu Allah'ın kabzetmiş olduğu hastalığında: "Arap yarımadasında iki din bir arada bulunmamalıdır." hadisi Ömer'e ulaştı. Bunun üzerine Ömer, bu meseleyi araştırdı. Nihayet bu hadisin gerçek olduğunun delilleri kendisine vardı. Bunun üzerine Yahudilere haber gönderip şöyle dedi:
"Şüphesiz yüce Allah, sizin sürgün edilmenize izin vermiştir. Bana şöyle bir hadis gelmiştir: Rasûlullah (s.a.v.), bir ara şöyle demiştir: "Elbette Arap yarımadasında iki din bir arada bulunmamalıdır. O halde Yahudilerden kimin yanında Rasûlullah (s.a.v.)'dan bir ahid varsa onu bana getirsin. Onun için o ahdi infaz edeyim. Yahudilerden, kendisinde Rasûlullah (s.a.v.)'dan bir ahid bulunmayan kimseler ise buraları tahliye etmeye hazırlansınlar."
Böylece Hz. Ömer, onlardan, yanında Rasûlullah (s.a.v.)'dan bir ahid bulunmayan kimseleri sürgün etti.»
Ben derim ki: Hicri 300. seneden sonra son dönemlerde Hayber Yahudileri, Rasûlullah tarafından kendilerine verilmiş bir yazı bulunduğunu ve bu yazıda kendilerine cizye tarh edilmiş olduğunu iddia etmişlerdir. Bazı âlimler bu yazıya aldanmışlar, hatta cizyenin kendilerinden düşürülmesi gerektiğini söylemişlerdir. Mesela, Şafî-îlerden Şeyh Ebu Ali b. Hayrun bu görüştedir. Aslında bu asılsız bir yazıdır, uydurmadır. Ben çeşitli vecihlerden bunun asılsızlığını açıkladım. Buna dair müstakil bir eser yazdım.
"Mesâil" adlı eserinde İbn Sabbağ, "Talik" adlı eserinde Şeyh Ebu Hamid gibi Şafiî ashabından bazı âlimler, kendi kitaplarında bu yazıya değinmişler ve asılsız olduğunu söylemişlerdir. İbn Mesleme de bunu reddetmek için müstakil bir cüz tasnif etmiştir. Hicri 700. seneden sonra Yahudiler, tekrar bu konuda harekete geçmişler ve ashabın kendi kitaplarında işaret ettikleri yazının bir nüshasını ortaya çıkarmışlardır. Ben bunu ele aldığımda yalan ve uydurma olduğunu gördüm. Güya bu yazının Rasûlullah tarafından kendilerine verilmiş olduğuna dair Sa'd b. Muaz'm şahitliği varmış. Oysa Sa'd, Hayber fethinden önce vefat etmiş bir sahabedir. Yine bu yazının Muaviye b. Ebu Süfyan tarafından da doğruluğuna dair şahadet varmış. Oysa Ebu Süfyan oğlu Muaviye, o sıralarda henüz Müslüman olmuş değildi. Bu yazının son kısmında da şöyle bir ifade vardır: "Bunu Ebu Talib oğlu Ali yazdı." Bu da hata ve yanlıştır. Bu yazıda cizye tarhından bahsedilmektedir. Oysa o zamanlar cizye henüz meşru kılınmış değildi. Cizye, ilk olarak Necranlılar hakkında meşru kılınmış ve onlardan alınmıştır. Ve yine anlatıldığına göre bunlar, hicri dokuzuncu senenin başlarında bir heyet olarak Rasûlullah'a gelmişlerdir. Doğrusunu Allah bilir.
İbn İshak, Nafî kanalı ile İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ben, Zübeyr ve Mikdad b. Esved, Hayber'deki mallarımızın yanına gittik ki, onların bakımını yapalım. Geldiğimiz zaman mallarımızın başına dağıldık.
Gecenin karanlığında yatağımda uyumakta iken bana saldırıldı. Kollarım (nerdeyse) dirseklerden itibaren ayrılıyordu. Bağırdığım zaman iki arkadaşım benim yanıma geldiler. Bağırmaya başladılar. "Bunu sana kim yaptı?" diye sordular. Ben de bilmiyorum, dedim. Ellerime gereken bakımı yaptılar ve beni Hz. Ömer'in yanma getirdiler. O da dedi ki:
"İşte bu, Hayber Yahudilerinin yaptığıdır." Sonra halk içinde kalktı, onlara şöyle bir hitapta bulundu:
- Ey insanlar! Rasûlullah (s.a.v.), Hayber Yahudileriyle, dilediğimiz zaman onları sürebileceğimiz şartı üzerine muamele yapmıştı. Abdullah b. Ömer'in üzerine saldırmışlar ve onun ellerini yarmışlar-dır. Sizin de bundan haberiniz olmuştur. Bundan Önce de Ensârî'nin üzerine saldırmışlardı. Onların bunu yaptıklarından şüphemiz yok. Orada bizim onlardan başka bir düşmanımız yoktur. Şu halde Hay-ber'de kimin malı varsa malmm başına gitsin. Çünkü ben, Yahudileri sürgün edeceğim.
Böyle dedi ve Yahudileri Hayber'den çıkarıp sürdü.
Ben derim ki: Ömer b. Hattab'm Hayber de payı vardı ve bu payını Allah yoluna vakfetmişti. Vakfiyesinde Rasûlullah'ın işaret ettiği şekilde bir şart ileri sürmüştü. Nitekim bu, Buharî ve Müslim'in sahihlerinde sabittir. Vakfiyesinde, bu vakıf mallarım kendi oğullarından ve kızlarından en çok hangisi doğru yolda ise, onun yönetmesini şart koşmuştu.

