El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hayber Kalelerinin Fethi Ve Arazilerinin Taksimi

Vakidî dedi ki: Yahudiler, Naim ve Sa'b b. Muaz kalelerinden inip Zübeyr kalesine geçtiklerinde Rasûluiiah (s.a.v.), onları üç gün süre ile kuşatma altında tuttu. Bu esnada Azal adında bir Yahudi gelip Rasûlullah'a şöyle …

Vakidî dedi ki: Yahudiler, Naim ve Sa'b b. Muaz kalelerinden inip Zübeyr kalesine geçtiklerinde Rasûluiiah (s.a.v.), onları üç gün süre ile kuşatma altında tuttu. Bu esnada Azal adında bir Yahudi gelip Rasûlullah'a şöyle dedi:

- Ey Eba Kasım! Natat kalesi halkından seni rahata ulaştıracak ve çıkıp Şak kalesinin halkının yanına gitmene vesile olacak bir yolu sana göstermem karşılığında bana eman verir misin? Çünkü Şak kalesinin halkı sana karşı korkularından ölmek üzeredirler.

Rasûluiiah (s.a.v.), Azal'ın malına ve ailesine eman verdi. Azal ona şöyle dedi:

- Sen bu şekilde onları bir ay süre ile kuşatma alında tutsan bile buna aldırış etmezler. Ama onların yer altında bazı kanalları vardır ki, geceleyin oradan çıkar, su içer, sonra tekrar kalelerine dönerler. Rasûluiiah (s.a.v.), onların kanallarının kapatılmasını emretti. Bunun üzerine kaledekiler çıkıp şiddetli bir şekilde savaştılar. Müslümanlardan birkaç kişi o gün şehid edildi. Yahudilerden de on kişi Öldürüldü. Rasûluiiah (s.a.v.), o kaleyi fethetti. Fethettiği kale, Na-tat'm en son kalesi idi. Bundan sonra Şak'ka yöneldi. Orada da birkaç kale vardı. İlk olarak Übey'yin kalesine yöneldi. Rasûluiiah, Se-muan kalesinin üzerinde durdu. Orada şiddetli bir şekilde savaştı. Kaleden Azul adında bir adam çıktı. Mübareze için adam istedi. Müslümanlardan Habbab b. Münzir, onun karşısına çıktı ve çarpıştılar, Habbab onun sağ elini bileğinin yarı kısmından kesti.

Elindeki kılıcı yere düştü. Kovaladı ve topuğunun üzerindeki damarı kesti. Bu defa Yahudilerin bir başka adamı çıktı. Buna karşıda Müslümanlardan biri çıktı. Fakat Yahudi, o Müslümanı öldürdü. Bu defa katil Yahudi-nin karşısına Ebu Dücane çıktı. Ebu Dücane onu Öldürdü. Üzerindeki eşyayı ganimet olarak aldı. Artık Yahudiler, teke tek çarpışmaya yanaşmadılar. Bunun üzerine Müslümanlar, tekbir getirerek kaleye saldırdılar. İçeri girdiler. Önlerinde de Ebu Dücane vardı. Kalede ev eşyası, davar ve yiyecek buldular. Kaledeki savaşçılar kaçtılar. Bulutlar gibi her taran kapladılar. Nihayet Şak'taki Bezat kalesine sığındılar. Orada şiddetli bir savunma savaşı verdiler. Rasûluiiah ile ashabı üzerlerine gittiler. Karşılıklı ok attılar. Rasûluiiah da mübarek eli ile onlara ok attı. Onların attıkları oklardan biri, Rasûluiiah (s.a.v.)'m mübarek parmağına isabet etti.

Bunun üzerine Rasûluiiah bir avuç çakıl taşı alarak kalelerine savurdu. Bu sebeple kaleleri sarsıldı. Yere battı. Müslümanlar, onları elleriyle yakaladılar.

Vakidî dedi ki: Sonra Rasûluiiah (s.a.v.), oba halkına, Vatih ve Sülalim kalelerine yöneldi. Bu iki kale, Ebu Hukayk'm kaleleri idi. Buradakiler şiddetli bir savunma savaşı verdiler. Natat kalelerinde yenilgiye uğrayanlar, Şak'ka gelmişlerdi. Bunlarla birlikte Kamus ve Ketibe kalelerine kapanıp, kale kapılarını kili ti emişlerdi. Ketibe'de gayet müstahkem bir kale idi. Vatih ve Sülalim kalelerine sığınanlar dışarıya çıkmıyorlardı. Nihayet Rasûluiiah (s.a.v.), üzerlerine mancınık ile taş atmaya başladı. Bunlar Öleceklerini kesin olarak anladıklarında -Rasûluiiah onları ondört gün süre ile kuşatma altında tutmuştu- İbn Ebi Hukayk kaleden inerek canlarının bağışlanması ve serbest bırakılarak herhangi-bir yere gitmelerine müsaade edilmesi karşılığında Rasûlullah'tan barış istedi. Malları, arazileri, altınları, gümüşleri, davarları, kumaşları, vesair eşyaları Müslümanlara bırakılacaktı. Sadece üzerlerindeki elbiseleriyle çekip gideceklerdi. Bu istekleri karşısında Rasûluiiah (s.a.v.), İbn Ebi Hukayk'a; «Mallarınızdan herhangi birşeyi gizleyecek olursanız, Allah ve Rasûlünün zimmeti dışında kalırsınız.» dedi. Onlar da bu şart üzerine Rasûluiiah ile barış antlaşması yaptılar.

Ben derim ki: Bu sebepledir ki Yahudiler, mallarının bir kısmını gizleyip yalan söylediklerinde içinde bol miktarda mal bulunan bir deri torbayı da gizlemişlerdi. Böylece onların ahidlerine riayet etmedikleri ve verdikleri söze uymadıkları anlaşıldı. Bu yüzden İbn Ebu'l-Hukayk ile ailesinden bir grub insan öldürüldü. Çünkü onlar, ahid ve misaklarına riayet etmemişlerdi.

Hafız el-Beyhakî, Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed el-Makri el-Es-ferayinî kanalı ile İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûluiiah (s.a.v.), Hayberlilerle savaştı. Nihayet onları kasırlarına sığınmak mecburiyetinde bıraktı. Arazilerine, ekinlerine ve hurmalıklarına galib oldu. Oraları ele geçirdi. Bunlar da altınları ile gümüşlerinin Rasûlullah'a kalması karşılığında kendilerinin bineklerinin taşıyabileceği kadar mallarla oradan sürgün edilmelerini istediler. Bu şartla musalaha yapmak istediler. Ancak Rasûluiiah, mallarım gizlememeleri, hiçbir şeyi saklamamaları şartını ileri sürdü. Eğer bu şarta riayet etmezlerse, antlaşmanın ihlal edilmiş olacağını bildirdi. Fakat onlar, içinde Hüyey b. Ahtab'a ait mal ve ziynet eşyaları bulunan deri bir torbayı sakladılar. Nadir oğulları Yahudileri, Medine'den sürgün edildikleri esnada Hüyey b. Ahtab, o torbayı beraberinde Hayber'e getirmişti. Gizlediklerini anladığı zaman Rasûluiiah (s.a.v.) onlara:

- Hüyey'yin Nadir'den getirmiş olduğu deri torba ne oldu? diye sordu.

O da; çeşitli masraflar karşilaııdı ve savaşlara harcandı, dedi. Rasûlullah:

- Medine'den sürgün edilmenden bu yana çok zaman geçmedi. Getirmiş olduğun mal da çok idi, dedi ve onu Zübeyr'e teslim etti. Zü-beyr de ona işkence yaptı. Daha önce Hüyey, bir harabeye girmişti. Adamın biri, Hüyeyrin şu harabe etrafında dolaştığını gördüm, demişti. Bunun üzerine Müslümanlar o harabeye gittiler. Orayı dolaştıklarında deri torbanın harabe içinde bulunduğunu gördüler. Bunun üzerine Rasûlullah, Ebu Hukayk'm iki oğlunu öldürdü. Bunlardan biri, Safîye'nin kocası idi. Rasûlullah (s.a.v.), Hayber Yahudilerinin kadınlarını ve çocuklarım esir aldı. Mallarım da ahde riayet etmemelerinden dolayı Müslümanlar arasında taksim etti. Onları da Hayber'den sürgün etmek istedi. Ama onlar: Ya Muhammedi Bize müsaade et, şu araziler üzerinde çalışalım. Arazileri İslah edelim, dediler. Rasûlul-lah'm kendisinin ve ashabının orada uğraşacak zamanları yoktu. Bunun üzerine Rasûlullah, Hayber arazisini yarıcılık usulü ile onlara verdi. Arazilerden elde edilecek ürünlerin yansı onlara kalacak, yarısı da Müslümanlara verilecekti.

Abdullah b. Revaha, her sene Hayber'e gelir, ürünlerin yarısını onlardan alırdı. Ürünlerin miktarını belirlemede titiz davrandığından onu Rasûlullah'a şikayet ettiler. Kendisine de rüşvet vermek istediler. Ama o şöyle dedi:

- Ey Allah düşmanları, bana haram mı yedireceksiniz? Allah'a yemin ederim ki ben yanınıza, insanlar arasında bana en çok sevimli olan kişinin (Rasûlullah'm) yanından geldim. Ve siz ise, bana maymunlardan ve domuzlardan daha çok sevimsiz kimselersiniz. Ama size olan kızgınlığım ve Rasûlullah'a olan sevgim, size karşı beni adaletsizliğe sevketmeyecektir.

Yahudiler: İşte bu adalet sayesinde göklerle yer yerinde durur, dediler.

Beyhakî dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.), Safiye'nin gözünde morluk gördü ve:

- Ey Safîye, şu gözündeki morartı nedir? diye sordu. Safiye şöyle dedi:

- Başım, İbn Ebi Hukayk'm kucağında idi. Ben uyumakta idim. Rüyamda ayın kucağıma düştüğünü gördüm. Bu rüyamı kocam İbn Ebi Hukayk'a anlattığımda beni tokatladı ve: "Sen Yesrib hükümdarını arzuluyorsun." dedi.

Safiye şöyle demişti Rasûlullah (s.a.v.), insanlar arasında kendisine en çok kızdığım kimse idi. Çünkü kocamı ve babamı öldürmüştü.

Ama hep benden özür dileyerek şöyle derdi: "Doğrusu senin baban, Arapları bana karşı kışkırttı ve daha neler yaptı neler..." Böyle dedi. Demeye devam etti. Ve nihayet içimdeki kızgınlığı giderdi.

Rasûlullah (s.a.v.), eşlerinden herbirine yıllık olarak seksen ölçek hurma ve yirmi ölçek de arpa verirdi. Hz. Ömer'in zamanında Yahudiler, Müslümanlara hile yaptılar ve İbn Ömer'i bir damın üstünden aşağı attılar. İbn Ömer'in bileği eğildi. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Hayber'de payı bulunan kimse gelsin de taksim edelim." dedi ve taksim etti. Yahudilerin reisleri:

- Bizi Hayber'den çıkarmayın ve Rasûlullah ile Ebu Bekir'in bizi burada bıraktığı şekilde bırakın, dediler.

Hz. Ömer ise, şöyle cevap verdi:

- Ne sanıyorsun sen, Rasûlullah'm sözünün benim üzerime düştüğünü mü iddia ediyorsun? Ama bineğinin seni Şam'a doğru üç gün peşpeşe koşarak götürmesine ne dersin? Yani seni sürgün etmeme ne diyeceksin?

Bunun üzerine Hz. Ömer, Hudeybiye ehlinden olup Hayber'e katılan Müslümanlara, Hayber arazilerini taksim etti.

Ebu Davud, Abdullah b. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hayber fethedildiği zaman Yahudiler, Rasûlullah (s.a.v.) Efendi-miz'den kendilerini yarıcılık usulü ile orada bırakmalarım talep ettiler. Rasûlullah (s.a.v.) da: «Dilediğimiz sürece sizi bu şartla burada bırakırız.» dedi.

Onlar da bu şartla orada kaldılar. Hayber'den elde edilen hurmalar ikiye bölünür, yarısı Yahudilere, yarısı da Müslümanlara taksim edilirdi. Rasûlullah (s.a.v.) da beşte bir alırdı. Bu beşte birlik paydan her zevcesine yüz vesk (her vesk, altmış ölçektir) hurma ve yirmi ve-sak da arpa verirdi.

Hz. Ömer, Yahudileri Hayber'den çıkarmak istediği zaman Peygamber (s.a.v.)'in eşlerine haber göndererek şöyle dedi: «Sizden isteyenlere yüz veski taksim ederiz. Bunun aslı ve arazisi ile suyu kendisine ait olur. Diğer tahıllardan da yirmi vesklik arpa tarlasını veririz. Dileyene de önceden yapageldiğimiz gibi humustaki (beşte bir) payını

veririz.»

Ebu Davud, Hz. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ey insanlar! Rasûlullah (s.a.v.) dilediği zaman kendilerini oradan çıkarmak şartı ile Hayber Yahudileri ile muamele yaptı. Şimdi orada malı bulunan kimse, malının başına gitsin. Çünkü ben Yahudileri oradan çıkaracağım." Böyle dedi ve Yahudileri Hayber'den çıkardı.

Buharî, Yahya b. Bükeyr kanalı ile Cübeyr b. Mut'im'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben ve Osman b. Affan, Rasûlullah (s.a.v.)'a gidip şöyle dedik: "Muttalib oğullarına Hayber'in ürünlerinin beşte birini verdin. Bizi paysız bıraktın. Oysa biz ve onlar senin nazarında aynı mertebedeyiz."

Bunun üzerine RasûluUah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

- Haşimoğullan ile Muttalib oğullan aynı şeydir. Cübeyr b. Mutim dedi ki:

- Peygamber (s.a.v.), Abdu'ş-Şems oğulları ile Nevfel oğullarına birşey taksim etmedi.

RasûluUah (s.a.v.)'m: «Haşimoğullanyla Abdülmuttalib oğulları aynı şeydir.» sözüne gelince, bununla şu kastedilmiştir. Yani Haşimoğullanyla Abdülmuttalib oğullan hem cahiliye döneminde, hem İslâmiyet döneminde bizden aynlmadılar.

Şafiî dedi ki: Haşimoğullan, Abdülmuttalib oğullarıyla birlikte Kureyş'in boykotu esnasında Şi'b'e beraber girmişler, hem İslâmiyet-leri, hem de cahiliyetleri döneminde onlara yardım etmişlerdi.

Ben derim ki: Ebu Talib, Abdu'ş-Şems oğullanyla Nevfel oğullan-nı kınayarak şöyle demiştir:

«Allah bizden uzak olarak Abdu'ş-Şems ile Nevfel'i cezalandırsın.

Gecikmesiz olarak hemen kötü bir şekilde cezalandırsın.»

Buhar!, İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«RasûluUah (s.a.v.), Hayber gününde ata iki, piyadeye de bir pay şeklinde ganimet taksimatı yaptı.» Nafi, bu sözü şöyle açıklamıştır: "Kişi ile beraber atı var idiyse ona üç pay, eğer beraberinde atı yoksa bir pay verildi."

Buharîj Said b. Ebi Meryem kanalı ile Ömer b. Hattab'm şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, insanla-nn sonda gelenlerini yalnız başına yolda terk etmiş olma endişem olmasaydı ve onlarında artık fethedecekleri bir yer kalmasaydı, ben mutlaka fethedilen arazileri -Peygamber (s.a.v.)'in Hayberİ taksim ettiği gibi- onlara taksim ederdim. Ancak ben bu arazileri onlar için bir stok olarak bırakmaktayım."

Bu ifadeden de anlaşılıyor ki Hayber arazileri ganimeti, hak eden kimselere tamamıyla taksim edilmiştir.

Ebu Davud, İbn Şihab'm şöyle dediğini nakletmiştir: «Bana ulaşan habere göre RasûluUah (s.a.v.), savaştan sonra Hayber'i zorla fet-hetmiştir. Savaştan sonra orada Hayberlilerin bir kısmını hayatta bırakmıştır.»

Zühri de buna katılarak şöyle demiştir: "RasûluUah (s.a.v.), Hay-ber'i beşe böldü. Beşte birini ayırdı. Geri kalan kısmı, o savaşa katılanlar arasında taksim etti." Zührî'nin bu sözleri münakaşa götüren sözlerdir. Doğrusu şu ki, Hayber arazilerinin tamamı taksim edilmemistir. Ancak ileride de açıklananacağı gibi yansı o savaşa katılanlara taksim edilmiştir. İmam Malik ve kendisine tabi olan kimseler de, bu sahih haberi delil olarak ileri sürerek şöyle demişlerdir: Devlet başkam, ganimet olarak ele geçirilen arazileri taksim edip etmemekte serbesttir. Dilerse taksim eder, dilerse Müslümanlann çıkarlan için bekletebilir. Dilerse de bir kısmını taksim eder, bir kısmını ileride karşılaşılacak ihtiyaçlar ve maslahatlar için bekletebilir.

Ebu Davud, Rebi b. Süleyman el-Müezzin kanalı ile Sehl b. Ebi Hasme'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: RasûluUah (s.a.v.), Hayber arazilerini ikiye ayırdı. Yarısını ileride karşılaşacağı ihtiyaçlara sakladı. Diğer yansını da Müslümanlar arasında onsekiz sehim üzerinden taksim etti.

Bunu sadece Ebu Davud rivayet etmiştir. Sonra Ebu Davud, bunu Beşir b. Yesar'ın hadisinden mürsel olarak rivayet etmiştir ve Ra-sûlullah'm ileride karşılacağı ihtiyaçlar için Vatih, Ketibe, Sülalim ve bağlı bulunan yerleri yarı payına ayırdığını, Müslümanlann payına da Şak, Netat ve bağlı bulunan yerleri tahsis etmiştir. Rasûlullah'm kendi şahsının payı ise her iki taraftan alınmıştı.

Yine Ebu Davud, Hüseyin b. Ali kanalı ile Beşir b. Yesar'm, sahabelerin şöyle dediklerini naklettiğini kaydetmiştir: RasûluUah (s.a.v.) Hayber'e galip olunca, orayı otuz altı hisseye ayırdı. Her payı da yüze ayırdı. RasûluUah (s.a.v.) ile Müslümanlara bunun yansı verildi. Geri kalan yan kısım ise, ileride karşılaşılacak umumi ihtiyaçlar ve heyetlere sarfedilmek üzere ayrıldı.

Ebu Davud, Muhammed b. İsa kanalı ile Mecma b. Harise el-Ensârî'nin -ki bu zat Kur'ân okuyan kurralardandır- şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Hayber arazileri Hudeybiye ehline taksim edildi. RasûluUah (s.a.v.), bu arazileri onsekiz paya ayırdı. Bu savaşa katılan ordudaki neferler, 1.500 kişi idiler. Aralarında 300 kişi süvari idi. Süvarilere ikişer, piyadelere ise birer pay verdi.»

Malik, Said b. Müseyyeb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.v.), Hayber'i güç kullanarak fethetmiştir.

Ebu Davud, İbn Şihab'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hayber'in bir kısmı güç ve kuvvet yoluyla, bir kısmı da sulh yoluyla fethedildi. Ketibe mıntıkasının çoğunluğu şiddet yoluyla, bir kısmı ise sulh yoluyla fethedildi. Ben, Malik'e şöyle dedim: Ketibe nedir?

O da: Ketibe, Hayber toprağıdır, o da 40.000 hurmadır, dedi. Hasan, İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hayber'i fethedince-ye kadar hurmaya doymadık.»

Muhammed b. İshak dedi ki: Şak ve Netat kaleleri, Müslümanla payına düştü. Şak, onüç paya aynldı. Natat ise beş paya aynldı.Bunların ikisi, üst üste vurularak 1.800 sehme bölündü. Hayber savaşma katılmış olsun, olmasın Hudeybiye'de hazır bulunan herkese bundan hisse verildi. Hudeybiye'ye katılıp da Hayber'e katılmayan sadece Cabir b. Abdullah idi ki ona da pay verildi. Hudeybiye'ye katılanlar 1.400 kişi idiler. Beraberlerinde 200 at vardı. Her ata iki pay verildi. Her yüz adama, onsekiz pay verildi. 200 pay arttı. Bunlar da 200 atlının atlarına taksim edildi.

Ben derim ki: Rasûlullah (s.a.v.) da onlarla birlikte bir pay aldı. Şak kalesinin paylarından ilki, Asım b. Adiy'ye verildi.

İbn İshak dedi ki: Ketibe kalesi Allah için humus olarak (beşte bir) tahsis edildi. Peygamber (s.a.v.) ile onun akrabalarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, Peygamber (s.a.v.)'in zevcelerine ve Fedek ehli ile sulh için uğraşan kimselere -ki bunlardan biri de Muhayyise b. Mesud'tur- tahsis edildi. Rasûlullah (s.a.v.), burayı otuz vesk hurma ve otuz vesk de arpa payı şeklinde taksim etti. Buranın taksim edilen iki vadisinden birine Sürrirj diğerinede Has vadisi denir.

İbn İshak, daha sonra bu vadilerin ikta edilişlerine dair tafsilatlı bilgiler vermiştir. Allah ona rahmet eylesin.

Bu mıntıkayı taksim edip hesabını yapan kişi Cebbar b. Sahr b. Ümeyye b. Hansa'dır. Bu zat, Beni Seleme ile Zeyd b. Sabit'in kardeşidir. Allah onlardan razı olsun.

Ben derim ki: Hayber Yahudilerinin ürünlerin yarısını alıp, yarısını Müslümanlara vermeleri işini organize eden ve ürünlerin miktarını tahmin eden kişi, Abdullah b. Revaha idi. Bu görevi iki yıl süre ile sürdürdü. Sonra Mu'te savaşında şehid edildiğinde bu görevi Cebbar b. Sahr (r.a.) üstlendi.

Buharı, Ebu Said el-Hudrî ile Ebu Hüreyre'nin şöyle dediklerini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.), Hayber üzerine bir adamı memur kıldı. O da iyi cins hurma getirdi. Rasûlullah (s.a.v.) ona sordu:

- Hayber'in bütün hurmaları böyle midir?

- Hayır vallahi ya Rasûlallah. Biz bu hurmanın bir ölçeğini iyi olmayan iki ölçek hurma vererek satın alırız. Bu hurmanın, iki Ölçeğini de iyi olmayan hurmadan üç ölçek vererek satın alırız.

- Hayır böyle yapma. O iyi olmayan hurmaların tamamım dirhem karşılığında sat. Sonra bu iyi cins hurmayı dirhemle satın al.

Ben derim ki: Peygamber (s.a.v.)'in payına diğer Müslümanlarla birlikte Hayber ve Fedek arazilerinin tamamından hisse düşmüştü ki bu hisse, Hayber arazilerinin büyük bir kısmı idi. Hayberli Yahudiler, Peygamber (s.a.v.)'den çok korktukları için kalelerinden inip mu-salaha yapmışlardı. Ayrıca Müslümanların, üzerine at ve deve sürmedikleri bir takım mallar da Nadir oğulları Yahudilerinden Peygamber Efendimiz'e pay olarak kalmıştı. Bu mallar, Rasûlullah'm

özel malı idi. Her sene kendi aile efradına buradan nafaka verirdi. Geri kalan kısmını da Allah yolunda Müslümanların maslahatı uğruna silah ve binek hayvanı temin etmeye, sarfederdi. Kendisi vefat edince Hz. Fatıma ile Peygamber zevcelerinin tamamı veya bir çoğu, bu arazilerin Peygamber (s.a.v.)'den kendilerine miras kaldığına inandılar. Ancak bunlar, Peygamber (s.a.v.)'in:

«Peygamberler topluluğunun malına mirasçı olunmaz. Bizim bıraktığımız tereke, sadakadır.» dediğini duymamışlardı.

Fatıma ile Peygamber zevceleri ve Hz. Abbas, Peygamberin terekesindeki paylarını talep ettiklerinde ve bu paylarını kendilerine teslim etmesini halife Ebu Bekir es-Sıddık'tan istediklerinde halife Ebu Bekir es-Sıddık, Rasûlullah (s.a.y.)'ın : «Bizim malımıza mirasçı olunmaz. Bizim terekemiz sadakadır.» dediğini hatırlatarak şöyle dedi: "Rasûlullah (s.a.v.)'m geçimlerini temin ettiği kimselerin geçimini ben temin ederim. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah (s.a.v.)'m akrabalarına bakmak, benim kendi akrabalarıma bakmamdan daha çok hoşuma gider." Ebu Bekir doğru söyledi. Allah ondan razı olsun ve onu hoşnud kılsın. O bu hususta hakka tabi olan, iyilik yapan, doğru yolu bulan bir kimse idi.

Kendileri mirastan mahrum kaldıkları için Hz. Abbas ile Ali, Fa-tıma'nın tercümanı olarak bu sadakaların işini kontrol etmek ve Peygamber (s.a.v.)'in daha önce bu sadakaları sarfettiği yerlere kendileri sarfetmek istediler. Ebu Bekir es-Sıddîk, bu isteklerini yerine getirmedi. Rasûlullah'm yaptığı işi, kendisinin yapmakla görevli olduğunu ve bunda kendisinin daha çok hak sahibi olduğunu düşündü. Onun yolundan ve sünnetinden çıkmaması gerektiğine inandı. Fakat Hz. Fatıma, onun bu tutumuna kızdı ve kalbinde ona karşı bir dargınlık hissetti. Ama böyle yapmaması gerekirdi. Hz. Ebu Bekir, Fatıma'mn da diğer Müslümanların da Rasûlullah nezdindeki makamını ve hayatında da, vefatından sonra da Rasûlullah'a yardımcı olan bir kişi olduğunu biliyorlardı. Allah, Peygamberine ve İslâm'a olan yardımları sebebiyle Ebu Bekir'e ve ailesine hayırlar versin.

Altı ay sonra Hz. Fatıma vefat etti. Bundan sonra Ali bey'atı yeniledi. Ömer b. Hattab'm halifeliğe geçmesinden sonra Ali ile Abbas, şu sadakaların kontrolünü ve idaresini kendilerine vermesini Hz. Ömer'den istediler. Sahabelerin önde gelen şahsiyetlerinden oluşan bir grubu ileri sürerek üzerine baskı yaptılar. Hz. Ömer de bunu yaptı. Çünkü meşguliyeti çoktu. Memleketin sınırları genişlemiş, reayanın nüfusu çoğalmıştı. Bu yüzden sadakaları idare işini Ali ile Ab-bas'a verdi. Fakat bu işte Ali, amcası Abbas'a zorluk çıkardı. Sonra ikisi birlikte giderek Hz. Ömer'in huzurunda tartışmaya başladılar. Sahabelerden bir grub adamı öne sürerek bu sadakaları idare işini ikisi arasında taksim etmesini istediler. Her biri diğerinden bağımsız olarak çalışma talebinde bulundu. Hz. Ömer, bu isteklerini kesinlikle reddetti. Ve bu iş taksiminin Hz. Peygamber'in malını miras olarak talep etme isteğine dönüşebileceğinden endişe etti. Sonra şöyle dedi: «İkiniz birlikte bu işi yürütmeye bakın. Eğer yürütemezseniz bana devredin. Göklerle yerin, emri ile yerlerinde durdukları Allah'a yemin ederim ki, bu konuda ben başka bir hüküm verecek değilim."

Hz. Abbas ile Ali, bu işi birlikte sürdürdüler. İşlerini devam ettirdiler. Ve bu iş kendilerinden sonra Abbasiler zamanına kadar bu şekilde devam etti. Bu mallar, Rasûlullah (s.a.v.)'m daha önce sarfettiği yerlere sarfediliyordu. Evet bu mallar Nadir oğullarının malları ile Fedek arazileri ve Rasûlullah (s.a.v.)'ın Hayber'den payına düşen kısımlardan meydana geliyordu.