Cenâb-ı Allah, bu gazve ile ilgili olarak el-Ahzâh sûresinin baş tarafındaki ayetleri inzal buyurmuştur:
- «Ey inananlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Üzerinize ordular gelmişti, biz de onların üzerine rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görüyordu.
Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi, gözler de dönmüştü, yürekler ağızlara gelmişti; Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz.
İşte orada, inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı.
İkiyüzlüler (münafıklar) ve kalblerinde hastalık olanlar: «Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular» diyorlardı.
İçlerinden bir takımı: «Ey Medineliler! Tutunacak yeriniz yok, geri dönün» demişti. İçlerinden bir topluluk da peygamberden: «Evlerimiz düşmana açıktır» diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi. Sadece kaçmak istiyorlardı.
Eğer Medine'nin etrafından üzerlerine varılmış olsa, sonra da kendilerinden fitne çıkarmaları istense, hemen buna girişip derhal yapmaktan geri kalmazlardı.
Andolsun ki, daha önce, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah'a ahd vermişlerdi. Allah'a verilen ahd sorulacaktır.
Ey Muhammedi De ki: «Eğer ölümden yahud öldürülmekten kaçıyorsanız bilin ki, kaçmak size fayda vermeyecektir, kaçsanız bile az bir zamandan fazla yaşatılmazsınız.»
De ki: «Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet istese, O'na karşı kim sizi koruyabilir? Allah'tan başka dost ve yardımcı da bulamazsınız.»
Allah, içinizden sizi alıkoyanları, size Allah'ın yardımını kıskanarak, kardeşlerine «Bize gelin, zorlanmadıkça savaşa gitmeyin» diyenleri bilir. Kalblerine korku gelince, ölüm baygınlığı geçiren kimse gibi gözleri dönerek, -Ey Muhammedi- sana baktıklarını görürsün. Korkulan gidince iyiliğinize olanı çekemeyip sivri dilleriyle sizi incitirler. Bunlar inanmamışlardır. Allah, bu sebeple işlerini boşa çıkarmıştır; Bu, Allah için kolaydır.
Bunlar, düşman birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Bu birlikler tekrar gelmiş olsalardı, kendilerinin çöllerde bedevilerin yanında bulunup, sadece sizin haberlerinizi sormayı dilerlerdi. Aranızda olsalar, ancak pek azı savaşırlardı.
Ey inananlar! Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah, en güzel örnektir.
İnananlar, düşman birliklerini gördükleri zaman: «İşte bu, Allah ve peygamberinin bize vaad ettiğidir, Allah ve peygamberi doğru söylemiştir.» dediler. Bu, onların ancak imanını ve teslimiyetlerini artırdı. . .
İnananlardan, Allah'a verdiği ahdi yerine getiren adamlar vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahidlerinihiç değiştirmemişlerdir.
Bu sebeple Allah, doğrulan doğrulukları ile mükafatlandırır, iki yüzlüleri de dilerse azaplandırır veya tevbelerini kabuİ eder. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Allah, inkar edenleri, kinleriyle geri çevirdi. Bir hayra ulaşamadılar. Savaşta, inananlara Allah'ın yardımı yetti. Allah kuvvetli olandır, güçlü olandır.
Allah, kitap ehlinden, kafirleri destekleyenleri kalelerinden indirmiş, kalblerine korku salmıştı; onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz.
Yerlerini, yurtlarını, mallarını ve henüz ayağınızı dahi basmadığınız yerleri Allah size miras olarak verdi. Allah, herşeye Kaadir olandir.» {el-Ahzâb, 9-27.)
Tefsirimizde bu ayet-i kerimelerden her biri hakkında söz söyleyip gerekli açıklamayı yaptık, Hamd ve minnet Allah'adır. Burada kıssa ile ilgili hususları inşaallah anlatacağız. Güvencimiz ve dayanağımız Allah'tır.
İbn İshak, Urve b. Zübeyr, Katade, Beyhakî ve selef-halef âlimlerinden birkaç kişinin kesin ifadesine göre Hendek gazvesi, hicri beşinci senenin şevval ayında yapılmıştır.
Musa b. Ukbe, Zührî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ahzab (Hendek) vak'ası, hicri dördüncü senenin şevval ayında vuku bulmuştur.
İmanı Ahmed b. Hanbel'in Musa b. Davud'dan rivayet ettiğine göre Malik b. Enes de böyle demiştir. Beyhakî dedi ki: Aslında bunlar arasında ihtilaf yoktur. Çünkü söylemek istedikleri şudur: Hendek gazvesi, hicretten dört sene geçtikten sonra ve beş sene tamamlanmadan önce vuku bulmuştur. Şüphesiz ki müşrikler, Uhud'dan döndüklerinde, ertesi sene Bedir'de karşılaşmak hususunda Müslümanlarla sözleşmişlerdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ile ashabı, hicri dördüncü senenin şaban ayında oraya gitmişlerdi. Ebu Süfyan ise, o senenin kıtlık senesi olmasını gerekçe gösterip Kureyşlilerle birlikte Mekke'ye geri dönmüştü. Döndükten iki ay sonra Medine'ye gelecek halleri yoktu. Böyle olunca da Hendek gazvesinin hicri beşinci senenin şevval ayında yapıldığı kesinlik kazanıyor. Doğrusunu Allah bilir.
Zührî'nin açık ifadesine göre Hendek gazvesi, Uhud'dan iki sene sonra yapılmıştır, Uhud gazvesinin de hicri üçüncü senenin Şevval ayında yapıldığı hususunda ihtilaf yoktur. Ancak hicri tarihin başlangıcını, hicretin ikinci senesinin muharreminden başlatanlara göre -ki bunlar rebiyülevvel ayından sonraki ayları hicret senesinden saymamışlardır- gazvelerin tarihi böyle değildir. Yakup b. Süfyan el-Fesevî de böyle demiştir. Bu zat, açıkça beyan etmiştir ki, Bedir gazvesi hicri birinci senede, Uhud gazvesi hicri ikinci senede, son Bedir gazvesi de hicri üçüncü senenin şaban ayında; Hendek gazvesi de hicri dördüncü senenin şevval ayında yapılmıştır. Halbuki bu, cumhurun görüşüne aykırıdır. Meşhur kavle göre, mü'minlerin emiri Hattab oğlu Ömer, hicri tarihin başlangıcını hicret senesinin muharreminden başlatmıştır. İmam Malik'e göre hicret senesinin rebiyülevvel ayından başlatmıştır. Buna göre üç kavil ortaya çıkmaktadır ki, hangisinin doğru olduğunu Allah bilir.
Sahih olan, cumhurun kavlidir ki, buna göre Uhud gazvesi, hicri üçüncü senenin şevval ayında, Hendek gazvesi hicri beşinci senenin şevval ayında yapılmıştır. Doğrusunu Allah bilir.
Buharı ve Müslim'in sahihlerinde üzerinde ittifak edilen bir hadiste İbn Ömer şöyle demektedir: «Uhud gününde ben ondört yaşında bir çocuk olarak savaşmak için Rasûlullah'a arzedildim. Ama o, savaşmama izin vermedi. Hendek gazvesinde ben onbeş yaşında bir çocuk olarak savaşmak için Rasûlullah'a arz edildim. Bu defa savaşmama izin verdi.» Buna cevaben bir grup âlim -ki Beyhakî de bunlardan biridir- demişler ki: İbn Ömer, Uhud savaşında ondördüncü yaşın ilk basamağında iken savaşmak için Rasûlullah'a arzedilmişti. Hendek gazvesinde de onbeşinci yaşın son basamaklarında iken Rasûlullah'a arzedilmişti.
Ben derim ki: Muhtemeldir ki, îbn Ömer, Hendek gazvesinde savaşmak için Rasûlullah'a arz edildiğinde onbeş yaşını tamamlamış idi ki, o durumdaki bir çocuğa savaşma izni verilebilir. Bu sebepledir ki, Nafı bu hadisi Ömer b. Abdülaziz'e tebliğ ettiğinde o şöyle demiştir: «Bu, küçük ile büyüğü birbirinden ayıran sınırdır.» Böyle dedikten sonra bu hükmü, bütün şehirlere yazıp göndermiştir. Cumhur-u ulema da bu görüşe itimad edip dayanmıştır. Doğrusunu Allah bilir. İbn İshak dedi ki: Hendek gazvesi, hicri beşinci senenin şevval ayında yapılmıştır. Yezid b. Ruman, bana Urve'den ve kendilerini yalancılıkla itham edemeyeceğim kimselerle Ubeydullah b. Ka'b b. Malik'den ve Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ile Zührî'den, Asım b. Amr b. Katade, Abdullah b. Ebi Bekir ve diğer âlimlerimizden nakilde bulundu. Bazısı, diğerlerinin söylemediklerini söylediler. Netice itibariyle dediler ki, Hendek'te olan hadiselerden birisi de şudur: Yahudilerden Sellam b. Ebu'l-Hukayk en-Nadrî, Hüyey b. Ahtap en-Nadrî, Kinane b. Rebi b. Ebu'l-Hukayk, Hevze b. Kays el-Vailî, Ebu Ammar el-Vailî, Beni Nadir ve Beni Vail kabilelerinden bir topluluk ile -ki bunlar Rasûlullah (s.a.v.)'a karşı- cephe oluşturarak ortaya çıktılar. Nihayet Mekke'ye, Kureyş'in yanma geldiler ve onları Rasûlullah (s.a.v.) ile savaşmaya çağırıp şöyle dediler:
«Biz, ona karşı yakında sizinle beraber olacağız. Onun kökünü kurutuncaya kadar yanınızda olacağız.»
Kureyşliler de onlara şöyle dediler:
«Ey Yahudi topluluğu! Siz, ilk ehl-i kitapsınız ve Muhammed ile ayrılığa düştüğümüz konuyu bilirsiniz. Acaba bizim dinimiz mi yoksa onun dinimi hak ve gerçektir?»
Yahudiler dediler ki:
«Sizin dininiz onunkinden daha hayırlıdır ve siz de ondan hakka daha yakın kimselersiniz.»
İşte onlar hakkında Cenâb-ı Allah, şu ayet-i kerimeleri inzal buyurdu:
«Kendilerine kitap verilmiş olanların puta ve şeytana kanıp, inkar edenlere: «Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadırlar.» dediklerini görmedin mi?
İşte, Allah'ın lanetledikleri onlardır. Allah'ın lanetlediği kişiye asla yardımcı bulamayacaksın.» (enNisa, 51-52.)
Yahudiler, bu sözleri Kureyşlilere söylediklerinde onları sevindirdiler ve Rasûlullah'a karşı davet ettikleri savaş hususunda isteklen-dirdiler. Onlar da bu savaş için toplanıp hazırlık yaptılar.
O Yahudi topluluğu sonra yola çıktı. Kays-ı Aylan'dan olan Gata-fan'a geldiler. Onları da Rasûlullah ile savaşa çağırdılar ve onlara dediler ki: Yakında ona karşı sizinle beraber olacağız. Kureyşliler de bu konuda onlara tabi olacaktır. Bunun üzerine Gatafanlılar, onlarla beraber savaş için toplandılar.
Bunun üzerine Kureyşliler yola çıktılar. Onların yöneticisi ve kumandanı Ebu Süfyan b. Harb idi. Gatafanlılar da yola çıktılar. Onların kumandanı ise Uyeyne b. Hısn b. Hüzeyfe b. Bedir idi. Bunlar, Beni Fezare ile birlikte yola çıktılar. Haris b. Ebi Harise el-Mürrî de Beni Mürre kabilesiyle birlikte yola çıktı. Mis'er b. Ruhayle b. Nüveyre
b. Tarif b. Sühme b. Abdullah b. Hilal b. Halave b. Eşca' b. Reys b. Gatafan da, Eşca'dan olan kavminden kendisine uyanlarla birlikte yola çıktı.
Rasûlullah (s.a.v.), onların savaş için bir araya gelip karar verdiklerini duyunca, Medine çevresinde hendek kazdı.
İbn Hişam'm ifadesine göre hendek kazmayı Rasûlullah'a tavsiye eden zat, Selman-ı Farisî'dir.
Taberî ile Süheylî dediler ki: İlk defa hendek kazan, Menüşehr b. Eyrec b. Feridun'dur ki, bu da Musa peygamber zamanında olmuştu.
İbn İshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.), Müslümanları sevab kazanmaya imrendirip teşvik etmek için bizzat kendisi çalıştı ve onunla birlikte Müslümanlar da çalıştılar. Rasûlullah ile birlikte hendek kazmaya devam ettiler. Ama münafıklardan bazıları güçsüzlüklerini bahane ederek bu çalışmadan geri kaldılar. Kimi de Rasûlullah'm bilgisi ve izni olmaksızın gizlice sıvışıp kaçıyorlardı. Bu hususta yüce Allah, şu ayetleri inzal buyurdu:
«Doğrusu, Allah'a ve peygamberine inanan mu minler, peygamberle beraber bir işe karar vermek için toplandıklarında, ondan izin almaksızın gitmezler. Ey Muhammed! Senden izin isteyenler, işte onlar, Allah'a ve peygamberine inananlardır. Bazı işleri için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver. Allah'tan, onların bağışlanmalarını dile. Allah şüphesiz bağışlar, merhamet eder. Peygamberin davetini, kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. Allah, içinizden savuşup gidenleri şüphesiz bilir. O'nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.
Dikkat edin, göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. O, içinde bulunduğunuz durumu da, kendisine döndürüleceğiniz günü de gerçekten bilir. Onlara işlediklerini haber verir. Allah her şeyi bilir.» (enNûr, 62-64.)
İbn İshak dedi ki: Müslümanlar, hendeği sağlamlaştırmcaya kadar çalıştılar. Cuayl adında bir adamı konu edinerek söyleştiler. Rasûlullah (s.a.v.), o adama Amr ismini koydu. Sahabeler söz arasında şöyle dediler:
«Cuayl'den sonra ona Amr adını verdi.
O böylelikle yoksullara zahr (güç ve yardım) verdi.»
Onlar bu şiiri okuduklarında Amr kelimesini telaffuz ettiklerinde Rasûlullah da Amr diyordu. Onlar zahr kelimesini telaffuz ettiklerinde, Rasûlullah da zahr diyordu.
Buharı, Abdullah b. Muhammed kanalı ile Enes'in söyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.), hendeğe gitti. Muhacirlerle En-sâr'm soğuk bir sabah vakti hendek kazmakta olduklarını gördü. Onların bu işi yapabilecek köleleri yoktu. Onların açlık ve yorgunluk çekmekte olduklarım görünce Rasûlullah şöyle buyurdu:
«Allahım! Hayat, ahiret hayatıdır. Ensâr ile Muhacirleri bağışla.»
Orada bulunanlar da Rasûlullah'm bu sözüne cevap vererek şöyle dediler:
«Biz o kimseleriz ki, hayatta kaldığımız müddetçe cihad etmek ü-zere Muhammed'e bey'at etmişizdir.»
Buharı, Ebu Ma'mer kanalı ile Enes'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Muhacirlerle Ensâr, Medine çevresinde hendek kazmaya ve kazdıkları hendekteki toprakları hendek sırtlarına taşımaya başladılar. Bu işi yaparken şöyle diyorlardı:
«Biz o kimseleriz ki, hayatta kaldığımız müddetçe İslâmiyet üzere olmak hususunda Muhammed'e bey'at etmişizdir.»
Ravi Enes diyor ki: Rasûlullah (s.a.v.) da onların bu sözüne cevaben şöyle diyordu:
«Allahım! Doğrusu ahiret hayrından başka hayır yoktur. Ensâr ve Muhacirlere bereket ver, onları mübarek kıl.»
Enes diyor ki: Hendek kazanlara avucumun doluşunca arpa getirilir, onlara rengi ve tadı bozulmuş iç yağı ile karıştırılarak bir yemek yapılır, önlerine konulurdu. Onlar da aç idiler. Bu yemek, boğaza tıkanırdı, pis bir kokusu vardı.
Buharı, Kuteybe b. Said kanalı ile Sehl b. Sa'd'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Biz, Rasûlullah (s.a.v.)la birlikte hendekte idik. Sahabeler hendek kazıyorlardı. Biz de kazılan yerlerden çıkarılan toprakları sırtımızda taşıyorduk. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle dedi:
«Allahım! Ahiret hayatından başka hayat yoktur. Muhacirlerle Ensâr'ı bağışla.»
Buharî, Müslim b. İbrahim kanalı ile Bera b. Azib'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.), karnı tozlanmcaya kadar Hendek gününde toprak taşıyor idi ve şöyle diyordu:
«Allah'a yemin ederim ki, Allah olmasaydı, biz doğru yolu bulmaz, hidayete ermez, tasaddukta bulunmaz, namaz kılamazdık.
Allahım! Üzerimize sükûn ve huzur indir. Düşmanla karşılaşırsak ayaklarımıza sebat ver.
Kavimler bize karşı taşkınlık ettiler.
Onlar fitne isterlerse, biz fitneye yanaşmayız.»
«Yanaşmayız» kelimesini yüksek sesle iki kez tekrarladı.
Buharî, Ahmed b. Osman kanalı ile Bera b. Azib'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ahzab ve Hendek gününde Rasûlullah (s.a.v.)'ın hendek topraklarını taşıdığını gördüm. Öyle ki, toprak, onun karın cildini görünmez hale getirmişti. Onun saç ve kılları çok idi. Toprak taşırken Abdullah b. Revaha'nm şu şiirini terennüm ettiğini işittim:
«Allahım! Sen olmasaydın, hidayete eremezdik. Zekat veremez, namaz kılamazdık.
Sen bizim üzerimize huzur ve sükûn indir. Düşmanla karşılaşırsak ayaklarımıza sebat ver. Kavimler bize karşı taşkınlık ettiler. Eğer onlar-fitne isterlerse, biz fitneye yanaşmayız.»
Sonra Rasûlullah, bu şiiri okurken sesini sonuna kadar uzatıyordu.
"Delâil" adlı eserinde Beyhakî, Ali b. Ahmed b. Abdan kanalı ile Selman-ı Farisî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.), hendeğin etrafını dolaşırken şöyle dedi:
«Allatan adıyla ve biz onunla hidayete erdik. Eğer ondan başkasına ibadet etseydik, bedbaht olur, şekavete düşerdik. Ne güzel Rab ve ne güzel din.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Süleyman ve Şube kanalı ile Enes'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Sahabeler hendeği kazarlarken Rasûlullah (s.a.v.) şöyle dedi:
«Allahım! Ahiret hayrından başka hayır yoktur. Ensâr ile Muhacirleri ıslah et.»
İbn İshak dedi ki: Bana ulaşan haber ve rivayetlere göre hendek kazımı esnasında Allah tarafından bazı mucizeler izhar edildi ki, bu mucizelerde, Rasûlullah'ı tasdike ve nübüvvetini tahkike dair alınması gereken ibretler vardı. Bu mucizeleri Müslümanlar ayan-beyan görmüşlerdi. Nitekim Cabir b. Abdullah'ın anlattığına göre hendek kazımı esnasında kazma işlemeyen sert bir yere rastlamışlar, bu durumu Rasûlullah'a bildirmişler. O da bir kap su getirilmesini emretmiş, getirmişler, suyun içine tükürmüş, sonra Allah'ın müyesser kıldığı duaları okumuş, sonra da suyu o sert yere serpmiş. Orada hazır bulunanlardan biri şöyle demişti: «Onu hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, o sert yer yumuşadı, kum haline geldi. Oraya vurulan bir kazma ve kürek boş dönmüyordu.»
Buharı, Hallad b. Yahya kanalı ile Eymen'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Cabir'in yanma geldim. Bana dedi ki: Hendek gününde yeri kazıyorduk. Sert bir yere rastladık. Sahabeler, Peygamber Efen-dimiz'in yanma gelip şöyle dediler: Bu sert yer, hendek kazımı esnasında ortaya çıktı, ne yapalım?
Rasûlullah: «Oraya ben ineceğim.» dedi. Sonra kalktı, baktık ki, karnına taş bağlamış, biz orada hiçbir şey tatmadan aç ve susuz halde üç gün bekledik. Peygamber (s.a.v.) kalktığında kazmayı eline aldı. Oraya vurdu. Orası ufalanmış kum haline geldi. Adeta savruluyordu. Dedim ki: Ya Rasûlallah! Eve gitmeme izin ver. (Gittim, karıma dedim ki):
- Peygamber (s.a.v.)'in açlıktan karnına taş bağladığını gördüm. Buna dayanamam. Yanında yiyecek birşey var mı senin?
Karım:
- Yanımda arpa ve bir de oğlak var, dedi.
Oğlağı kestim. Arpayı öğüttüm. Oğlağın etini kazana koydum. Sonra Peygamber (s.a.v.)'e geldim. Hamur pişmişti. Kazan da ocak taşları üzerinde idi. İçindeki et pişmek üzere idi. Rasûlullah'a dedim ki:
- Az bir yemeğim var ya Rasûlallah! Sen ve bir iki kişi kalkın, yemeğe gidelim.
Rasûlullah:
- Yemeğin ne kadar? diye sordu. Ben de kendisine miktarını söyledim. Dedi ki:
- Yemeğin çoktur, güzeldir. Hanımına de ki, kazanı ocaktan indirmesin. Ekmeği de tandırdan çıkarmasın, benim gelişimi beklesin.
Böyle dedikten sonra ashaba:
- Kalkın, dedi.
Muhacirlerle Ensâr, kalkıp geldiler.
Ben eve, karımın yanına gittim. Ona: «Haydi kalk bakalım, çabuk ol. Peygamber (s.a.v.) ile Muhacir ve Ensâr geliyor.» dedim. Karım dedi ki:
- Peygamber sana yemeğin miktarım sordu mu?
- Evet, dedim.
Peygamber (s.a.v.), arkadaşlarıyla beraber geldi. Onlara:
- İçeriye girin, sıkışmayın, dedi. Bundan sonra ekmeği kendi eliyle kırıyor, üzerine bir parça et koyuyordu. Sonra da kazanın üstünü, tandırın ağzını örtüyordu. Hazırladığı porsiyonları ashabına veriyor. Sonra tekrar kazanı ve tandırdaki ekmeği çekip veriyordu. Sahabeler doyuncaya kadar ekmek kesilmeye devam etti, nihayet hepsi doydular. Geriye bir miktar da kaldı. Sonra Rasûlullah bana:
- Şunu ye ve biraz da hediye ver. Çünkü insanlara açlık isabet etmiştir, dedi.»
Ahmed b. Hanbel, Veki' kanalı ile Hz. Peygamberin karnına taş bağlamasından bahseder.
"Delâil" adlı eserde Beyhakî, Hakim kanalı ile Cabir'den naklen hendekteki sert ve kazma işlemez yer ile yemek kıssasını anlatmıştır. Bu kıssanın uzunluğu, Buharî'nin rivayetine göre daha tamamdır. Bu rivayette Beyhakî'nin nakline göre Cabir şöyle demiştir:
«Peygamber (s.a.v.)» evimizdeki yiyeceklerin miktarını öğrenince hendekte çalışmakta olan bütün Müslümanlara: «Kalkın, Cabir'e gidelim.» dedi. Onlar da kalkıp bize geldiler. O kadar utandım ki, derecesini ancak Allan bilir. Kendi kendime şöyle dedim: «Bize kalabalık bir halk geldi. Oysa evde bir ölçeklik arpa ve de bir oğlak var.»
Sonra karımın yanına varıp ona şöyle dedim:
- Rezil-rüsvay oldun mu! İşte Rasûlullah (s.a.v.), hendekteki bütün çalışanları evimize getiriyor.
- Rasûlullah, yemeğimizin miktarını sana sormadı mı?
- Evet, sordu.
- Öyleyse Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.
Böyle demekle karım, bendeki o şiddetli üzüntü ve kederi giderdi. Rasûlullah (s.a.v.) da evimize geldi ve:
- Cabir, sen bana yardımcı ol ve etin taksimini de bana bırak, dedi.
Rasûlullah'm bizzat kendisi eti parçalıyor, ekmeği koparıp dağıtıyor. Sonra da tencerenin ve tandırın ağzını kapatıyordu. Herkese birer miktar yemek dağıttı. Nihayet hepsi doydular. Geride tandırdaki ekmek ile kazandaki et yine dopdolu kaldı. Sanki hiç eksilmemişti! Sonra Rasûlullah (s.a.v.) bana: «Hem kendin ye, hem başkalarına hediye et. Bugün boyunca hem kendin yiyecek, hem de başkalarına hediye edeceksin.» dedi.»
Ebu Bekir b. Ebi Şeybe de Cabir'den böyle bir rivayette bulunmuş ve rivayetinin sonunda şöyle demiştir: «Cabir'in evine gelen misafirler, 300 ya da 800 kişi idiler.»
Yunus b. Bükeyr, Hişam b. Sa'd kanalı ile Cabir'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Onlar 300 kişi idiler.»
Buharı, Arar b. Ali kanalı ile Cabir b. Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hendek kazıldığında Peygamber (s.a.v.)'de bir açlık gördüm. Karımın yanına dönüp:
- Yanında birşeyler var mı? Çünkü Rasûlullah (s.a.v.)'m çok acıktığını gördüm, dedim:
Karım, içinde bir ölçek arpa bulunan bir kab getirdi. Ayrıca evde beslediğimiz küçük bir oğlağımız vardı. Oğlağı kestim. Arpayı öğüttüm. Oğlağın gövdesini parçalara bölüp kazana attım. Sonra Rasûlullah (s.a.v.)'m yanına döndüm. Dönerken karım bana: «Beni Rasûlul-lah'a ve beraberindekilere karşı mahcup etme.» dedi. Ben de Rasûlullah'm yanma vardığımda gizlice ona şöyle dedim:
- Ya Rasûlallah! Bir oğlağımız vardı. Onu kestim. Bir Ölçek kadar arpamız vardı, onu da Öğüttüm. Sen ve beraberinde birkaç kişi bize buyurun.
Rasûlullah (s.a.v.), bu davetim üzerine yüksek sesle şöyle bağırdı:
- Ey hendek ahalisi! Cabir bize bir ziyafet hazırlamış, haydi buy-run, onun evine gidelim!
Rasûlullah, bana da şöyle talimat verdi: «Kazanınızı ocaktan indirmeyin. Hamurunuzu da ekmek yapmayın. Beni bekleyin.»
Ben eve geldim. Rasûlullah da beraberindekilerle birlikte arkamdan geldi. Ben karımın yanma vardığımda o bana: «Seni... seni!» dedi. Ben de karıma:
- Senin dediklerini yaptım. Ama elden ne gelir ki? dedim.
Hamurumuzu çıkarıp Rasûlullah'm yanma getirdim. O da hamurun üzerine tükürdü ve hamur bereketlendi. Sonra et kazanının yanına geldi. İçine tükürdü. O kazandaki etler de bereketlendi. Sonra:
- Ekmekçiyi çağır da seninle beraber ekmek yapsın. Kazandan da etleri çıkarmaya başla. Ama kazanı ocağın üzerinden indirmeyin, dedi.
Misafirler 1.000 kişi idiler. Allah'a yemin ederim ki, hepsi yedi, artık doyduktan sonra yemeği bıraktılar. Başka tarafa çekip gittiler. Kazanımız da dolu kaldı. Hamurumuz da eskisi kadar idi. Hiç eksilmemişti.»
Muhammed b. İshak dedi ki: Said b. Mina'nm bana anlattığına göre Cabir b. Abdullah şöyle demiş; «Hendekte Rasûlullah'la beraber çalıştık. Benim zayıf, küçük bir koyunum vardı. Dedim ki: Vallahi keşke onu Rasûlullah (s.a.v.) için yemek yapsak. Bunun üzerine hanımıma emrettim. O bizim için arpadan bir un Öğüttü ve ekmek yaptı. O koyunu boğazladım. Onu Rasûlullah (s.a.v.) için pişirdik. Akşamleyin Rasûlullah hendekten ayrılmak istediği zaman -biz yalnız gündüz çalışıyorduk. Akşam olunca evlerimize, ailemizin yanma dönüyorduk-dedirn ki:
- Ya Rasûlallah! Senin için yanımızdaki küçük bir koyunu kesip kebab yaptık. Onunla birlikte de işte bu arpa ekmeğinden birşeyler hazırladık. Benimle beraber evime gelmeni arzuluyorum.
Ben sadece Rasûlullah'm benimle birlikte eve gelmesini istiyordum. Kendisine bu teklin yapınca o: «Olur» dedi. Sonra bir önleyiciye emretti ki: "Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte Cabir b. Abdullah'ın evine gidiniz." Böyle denmesi üzerine ben de: «İnna lülahi ve inna ileyhi râciûn» Eyvah! Ne yapacağız?» dedim. Bunun üzerine Rasûlullah geldi. Halk da onunla birlikte evime geldi, oturdu. Biz de kebabı huzura çıkardık. Besmele çekti, sonra yedi. Halk da bir bir, peşpeşe sofraya geldi. Her bir grup yemekleri bitirdiği zaman kalktılar, sonra diğer gruplar geldiler. Nihayet bütün hendek çalışanları yediler, yine de c kuzuyu bitiremediler.»
Muhammed b. İshak dedi ki: Said b. Mina, kendisine -şöyle habeı verildiğini bana anlattı:
«Beşir b. Sa'd'm kızı -ki bu, Numan b. Beşir'in kız kardeşidir- dedi ki:
Beni, anam Amre binti Revaha çağırdı ve bir avuç hurmayı elbisemin içine koyduktan sonra:
- Ey kızcağızım! Bunu babana ve dayın Abdullah b. Revaha'ya götür ki, yesinler, dedi.
Ben de onu ahp götürdüm. Rasûlullah (s.a.v.)'a rastladım. Ben, babam ve dayımı arıyordum. Rasûlullah bana dedi ki:
- Ey kızcağızım! Yanıma gel, senin yanında ne var? Dedim ki:
- Ya Rasûlallah! Bu hurmadır. Anam beni bununla babam Beşir b. Sa'd ile dayım Abdullah b. Revaha'ya gönderdi ki, bu hurmaları yesinler.
Rasûlullah:
- Onu getir, diye buyurdu. Ben de onu Rasûlullah'm avuçlarına döktüm. Hurmalar avuçlarını doldurmada. Sonra bir bez getirilmesini emretti. Bez yere serildi. Sonra hurmayı onun üzerine koydu ve bezin üstüne yaydı. Sonra yanında bulunan birisine şöyle dedi: Hendek ehline: «Yemeğe gelin.» diye seslen. Bunun üzerine hendek ehli oraya gelip toplandılar ve yemeğe başladılar. Hurmalar gittikçe artmaya başladı. Hatta hendek ehli doyduğu halde hurmalar bezin etrafından yere dökülüyordu.»
İbn İshak dedi ki: Bana Selman-ı Farisî'nin şöyle dediği nakledildi: «Hendekten bir bölüme vurdum. Bir kaya karşıma çıktı ki, çok sert ve katı idi. Rasûlullah ise bana yakın bir yerde idi. Vurduğumu ve yerin sert olduğunu görünce yanıma gelip indi. Elimden kazmayı aldı. Oraya bir darbe vurdu ki, kazmanın altından bir parıltı çıktı. Sonra bir darbe daha indirdi, onun altından da bir parıltı parladı. Sonra üçüncü bir darbe daha vurdu, onun altından bir kıvılcım daha çıktı. Dedim ki:
- Babam ve anam sana feda olsun ya Rasûlallah! Kazmanın altından, sen vurdukça kıvılcım çıktı. Bu nedir?
- Ey Selman, sen ö parıltıyı gördün mü? -Evet...
- Birinci parıltı ile Allah, bana Yemen fethini nasip etti. İkincisinde ise Allah, onunla bana Şam ve batının fethini nasip etti. Üçüncü parıltıya gelince, Allah, Gnunla bana doğuyu fethetmeyi müyesser eyledi.»
İbn Cerir tarihinde, Muhammed b. Bişar ile Bendar'dan rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.), hendekte her on kişiye kırk zira-lık bölümü kazma görevini verdi. Muhacirlerle Ensâr, Selman üzerinde tartıştılar. Rasûlullah: «Selman, bizim ailedendir.» dedi.
Amr b. Avf dedi ki: Ben, Selman, Hüzeyfe, Numan b. Mukarrin ve Ensâr1 dan altı kişi, kırk zirahk bir yeri kazmakla görevlendirilmiştik. Kazmaya başladık. Nihayet sert bir kaya parçası ile karşılaştık. Kazmamız kırıldı. Onu yerinden çıkarmamız zorlaştı. Selman, kendi çadırı içinde bulunan Rasûlullah'm yanma gitti, durumu ona arzetti. Rasûlullah yanımıza geldi. Selman'dan kazmayı ahp o sert kaya parçasına vurdu. Kaya parçalandı. Ama darbe anında kayadan bir kıvılcım çıktı. Bu parıltı, bütün Medine'yi ışıklandırdı. Karanlık gecedeki bir kandili andırıyordu, Rasûlullah (s.a.v.), fetih tekbiri getirdi. Bunun üzerine Müslümanlar da tekbir getirdiler. İkinci darbeyi vurdu. Sonra üçüncü darbeyi de vurdu. Selman ile Müslümanlar, bu parıltıyı Rasûlullah'a sordular. O buyurdu ki: «Birinci darbe anında görülen parıltı, bana Hire kasırları ile kisranm Medayin şehrini gösterdi.
Oraları sanki köpek dişleri gibi idi. Cebrail, ümmetimin oralara sahip olacağını bana haber verdi. İkinci darbe esnasında görülen parıltı, Rum diyarındaki kızıl kasırları bana gösterdi. Onlar da sanki köpek dişleri gibi idi. Cebrail, ümmetimin oralara da sahip olacağını bana haber verdi. Üçüncü darbe anında görülen parıltı ise, San'a kasırlarını bana aydınlatıp gösterdi. Oraları da sanki köpek dişleri gibi idi. Cebrail, ümmetimin oralara da sahip olacağını bana haber verdi. Size müjdeler olsun!» Müslümanlar bunun üzerine sevinip birbirlerini müjdelemeye ve: «Allah'a hamd olsun. Bu vaad edilen şey, gerçektir.» demeye başladılar.
Ravi diyor ki: Müşriklerin birleşik cephesi karşımıza çıktığında mu minler dediler ki: «İşte bu, Allah ve peygamberinin bize vaad ettiğidir. Allah ve peygamberi doğru söylemiştir. Bu onların ancak imanını ve teslimiyetlerini artırdı.»
Münanklarsa şöyle dediler: «Muhammed, size Yesrib'ten Hire kasırlarım ve kisranm Medayin şehrini gördüğünü haber veriyor ve buraların fethinin size nasip olacağını bildiriyor. Oysa siz, hendek kazıyorsunuz. Karşımıza çıkmaya güç yetiremiyorsunuz!»
Böyle diyen münafıklar hakkında şu ayet-i kerime nazil oldu:
«İkiyüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar: «Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular.» diyorlardı.» (ei-Ahzâb, 12.)
Hafız Ebu'l-Kasım et-Taberanî, Harun b.. Melûl kanalı ile Abdullah b. Amr'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah (s.a.v.), hendek kazılmasını emrettiğinde Medine çevresine hendek kazıldı. Müslümanlar dediler ki:
- Ya Rasûlallah! Bir kaya parçasıyla karşılaştık. Onu sökmeyi beceremiyoruz.
Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) kalktı. Biz de onunla birlikte kalktık. Kayanın yanma geldiğinde kazmayı eline aldı. Bir darbe vurdu ve tekbir getirdi. O esnada benzerini işitmediğim bir kükreme duydum. Rasûluilah buyurdu ki: «Rum diyarı fetholundu!» İkinci kez bir darbe vurup tekbir getirdi. Yine benzerini duymadığım bir kükreme duydum. Rasûluilah buyurdu ki: «Yardımcı ve destekçileri ile birlikte Cenâb-ı Allah Himyerlileri getirdi.»
Bu rivayet, bu şekli ile gariptir.
Taberanî, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel kanalı ile İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûluilah (s.a.v.), hendeği kazıyordu. Ashabı da açlıktan karınlarına taş bağlamışlardı. Rasûluilah (s.a.v.) bu durumu görünce şöyle dedi:
- Bize yemek yedirecek bir adamı gösterebilir misiniz? Adamın biri, evet, dedi. Rasûluilah da ona: - Öyleyse öne geçip bizi o adama götür, dedi.
Hep birlikte o adamın evine gittiler. Ama adam hendekte kendi payına düşen kısmı kazmakla meşgul idi. Karısı eve gelmesi için haber gönderdi. Rasûlullah'm kendilerine misafir olduğunu haberci vasıtasıyla kocasına iletti. Adam koşarak geldi. Gelince de: «Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah» dedi. Adamın bir keçisi ve oğlağı vardı. Keçiyi kesmeye yönelince Peygamber (s.a.v.): «Keçinin yavrusu olan oğlak var. Sen oğlağı kes.» dedi. Adam bunun üzerine oğlağı kesti. Karısı da unu yoğurup hamur yaptı. Sonra pişirip ekmek yaptı. Kazanı da ocağa koydu. Eti tirit yapıp çanaklara koydu ve Rasûluilah ile ashabına takdim etti. Rasûluilah (s.a.v.), parmağını yemeğe daldırdı ve: «Bismillah... Allahım bunu bereketlendir.» diye dua ettikten sonra arkadaşlarına yemeleri için emir verdi. Onlar da yemeğe başladılar. Nihayet doydular. Ancak yemeğin üçte birini yiyebilmişlerdi. Üçte ikisi kalmıştı. Sofradaki on kişi kalktı. Rasûluilah onlara:
- Gidin ve on kişi daha gönderin, dedi. Onlar gittiler, ikinci on kişilik grup geldi. Bunlar da yeyip doydular. Sonra Rasûluilah da kalktı ve ev sahibesi olan hanımı çağırdı. Ona ve aile efradına Allah'ın adım zikrederek dua etti. Sonra hendeğe doğru gittiler. Rasûluilah:
- Bizi Selman'a götürün, dedi.
Selman'm yanma vardıklarında onun bir kaya parçasını sökmekle meşgul olduğunu, ancak bunun üstesinden gelemediğini gördüler. Rasûluilah: «Bırakın da bu kaya parçasına ilk darbeyi vuran ben olayım.» dedi.
Kazmayı eline alıp, Besmele çekerek bir darbe vurdu. Kayanın üçte biri koptu. Kopunca da kendisi: «Allahu Ekber! Ka'be'nin Rabbi-ne yemin olsun ki, Şam kasırları fetholdu.» dedi. Bir darbe daha vurdu. Bu defa kayanın bir parçası daha koptu. Bu defa Rasûluilah: «Allahu Ekber! Ka'be'nin Rabbine yemin olsun ki, Fars kasırları fetholdu.» dedi.
Bu esnada münafıklar şöyle dediler:
- Biz hendeği kendimiz için kazıyoruz. O ise Fars ve Rum kasırlarını ele geçireceğimizi bize vadediyor.»
Hafız el-Beyhakî, daha sonra Ali b. Ahmed b. Abdan kanalı ile Bera b. Azib el-Ensârî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûluilah (s.a.v.), bize hendek kazmamızı emrettiği zaman hendeğin bir kısmında iri ve sert bir kaya parçasıyla karşılaştık. Bu kayaya kazma işlemiyordu. Arkadaşlarımız bu durumu Rasûlullah'a arzettiler. O gelip kayayı görünce kazmayı eline aldı ve "Bismillah" diyerek bir darbe vurdu. Kayanın üçte biri kırıldı, kırılmca o:
- Allahu Ekber! Şam anahtarları bana verildi. Allah'a yemin ederim ki, ben Şam'ın kızıl saraylarım inşaallah görmekteyim, dedi.
İkinci darbeyi vurunca, kayanın bir parçası daha koptu. Bu kez de Rasûluilah:
- Allahu Ekber! Fars anahtarları bana verildi. Allah'a yemin ederim ki, ben Medayin'in beyaz köşkünü görmekteyim, dedi.
"Bismillah" diyerek üçüncü darbeyi vurunca, kayanın kalan kısmı da söküldü, sökülünce Rasûluilah:
- Allahu Ekber! Yemen anahtarları bana verildi. Allah'a yemin e-derim ki, şu anda yerimden Sananın kapılarını görmekteyim, dedi.»
Bu da garip bir hadistir.
Neseî, İsa b. Yunus kanalı ile ashabtan bir adamın şöyle dediğini rivayet etmiştir: « Rasûluilah (s.a.v.), hendeğin kazılmasını emrettiği zaman Müslümanlar, kazmalarına engel olan bir kaya parçası ile karşılaştılar. Peygamber (s.a.v.), durumu haber alınca kalkıp kazmayı eline aldı. Abasını da hendeğin kenarına bıraktı ve şu ayeti okudu:
«Rabbinin sözü, doğruluk ve adaletle tamamlandı. Onun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitir ve bilir.» (el-En'âm, 115.) Bu ayeti okuyup ilk darbeyi vurduğunda taşın üçte biri düştü. Selman-ı Farisî de a-yakta durmuş, bu hadiseyi seyrediyordu. Rasûluilah'm kazma darbesi ile birlikte bir parıltının parladığını gördü. Rasûluilah, ikinci darbeyi de vurarak şu ayeti okudu:
«Rabbinin sözü, doğruluk ve adaletle tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitir ve bilir.» Bu ayeti okuyarak ikinci darbeyi vurduğunda taşın ikinci parçası da koptu. Bu esnada Selman bir parıltıyı daha görmüştü. Rasûluilah üçüncü darbeyi de vururken şu ayeti okudu:
«Rabbinin sözü, doğruluk ve adaletle tamamladı. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O işitir ve bilir.» Bu darbeyi vurduktan sonra taşm kalan üçüncü parçası da koptu. Rasûluilah da oradan çıktı, abasını yerden alıp giydi ve yerine oturdu. Selman şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah, sen darbe vururken her darbe ile birlikte bir parıltı çıktığını gördüm. Rasûlullah dedi ki:
- Ey Selman, sen o parıltıyı gördün mü?
- Evet, seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, gördüm ya Rasûlallah!
Hz. Peygamber, sözlerine devamla şöyle dedi:
- Ben birinci darbeyi vurduğumda kisranm Medayin şehri ile çevresinde diğer birçok şehirler bana gösterildi. Ben oraları gözümle gördüm.
Orada hazır bulunan sahabelerden bazıları dediler ki;
- Ya Rasûlallah; Allah'a dua et ki, oraların fethini bize nasip etsin. Oralardan ganimet elde edelim. Çocuklarına ve zürriyetlerine sahip olalım. Yurtlarını da kendi ellerimizle harap edelim.
Rasûlullah, onların bu isteği doğrultusunda dua etti ve sonra şöyle dedi:
"Sonra ikinci darbeyi vurduğumda kayserin şehri ve çevresi bana gösterildi. Öyle ki oraları kendi gözlerimle gördüm."
Orada hazır bulunan sahabeler dediler ki:
- Ya Rasûlallah, Allah'a dua et de oraların fethini bize nasip etsin. Onların çoluk çocuklarını elimize geçirelim. Mallarını ganimet edelim. Şehirlerini de kendi ellerimizle harap edelim,
Rasûlullah, onların bu istekleri doğrultusunda dua etti. Sonra şöyle dedi:
"Sonra üçüncü darbeyi vurduğumda Habeş şehri ve çevresindeki kasabalar bana gösterildi, öyle ki, oraları gözlerimle gördüm. Size ilişmedikleri müddetçe Habeşlilere ilişmeyin. Sizi kendi halinize bıraktıkları müddetçe Türklere de ilişmeyin."
Neseî, bu şekilde uzun uzadıya rivayet etmiştir. Ondan da ancak Ebu Davud, böyle bir rivayette bulunmuştur:
«Size ilişmedikleri müddetçe Habeşlilere ilişmeyin. Sizi kendi halinize bıraktıkları müddetçe Türklere de ilişmeyin.»
İbn İshak, Hz. Ömer ve ondan sonra Hz. Osman zamanlarında yukarıda sözü edilen şehirlerin fethedilişleri esnasında Ebu Hüreyre'-nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Aklınıza gelen yerleri fethediniz. Ebu Hüreyre'nin nefsi elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, sizin fethettiğiniz ve kıyamet gününe kadar fethedeceğiniz memleketlerin anahtarları mutlaka daha önce Allah tarafından Muhammed (s.a.v.)'e verilmiştir. Anahtarları ona verilmeyen yerleri fethetmediniz ve edemeyeceksiniz.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Haccac kanalı ile Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu işittim:
«Ben özlü sözlerle gönderildim. Allah tarafından, düşmanlarımın kalbine korku salınarak bana yardım edildi. Bir ara ben uyumakta iken, yer hazinelerinin anahtarları bana getirildi ve elime verildi.»
Buharî, bunu Yahya b. Bükeyr ile Sa'd b. Ufeyr'den münferid olarak rivayet etmiştir. Bunların ikisi de yukarıdaki hadisi, Leys'den rivayet etmişlerdi. Onun yanında Ebu Hüreyre şöyle demişti: «Rasûlullah (s.a.v.) gitti. Siz de şu anahtarları çıkarıyorsunuz.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Yezid ve Muhammed b. Amr kanalı ile Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet etti: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
«Allah tarafından düşmanlarımın kalbine korku salınarak bana yardım edildi ve bana özlü sözler verildi. Yeryüzü benim için mescid ve temizleyici kılındı. Bir ara ben uyumakta iken yer hazineleri bana getirildi ve elime bırakıldı.»
Buharî ve Müslim'in sahihlerinde şöyle bir rivayet vardır:
«Kayser öldükten sonra artık başka bir kayser gelmeyecektir. Kisra Öldükten sonra artık başka bir kisra gelmeyecektir. Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, bu ikisinin hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız.»
Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur:
«Şüphesiz yüce Allah, doğusuyla, batısıyla yeri bana mülk kıldı ve ümmetimin mülkü, bana mülk kılman yerlere kadar ulaşacaktır.»

