İbn İshak, Zührî, Alkame b. Vakkas ve Said b. Müseyyeb kanalı ile Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Rasûlullah (s.a.v.), bir sefere çıkmak istediği zaman hanımları arasında kur'a çekerdi. Hangisine kur'a isabet ederse, onu yanma alıp birlikte giderdi. Beni Müstalik gazvesi yapılacağı zamanda hanımları arasında kur'a çekti. Kur'a bana isabet etti. Rasûlullah da beni yanma alıp yola çıktı. Kadınlar o zamanda ancak yetecek kadar yerlerdi ki, şişmanlamasınlar ve ağırlaşmasını ar. Devem benim için yola hazırlandığı zaman mahfeme otururdum. Sonra beni yolculuğa götürecek topluluk gelir ve beni bindirirlerdi. Mahfenin alt tarafından tutarlar, onu kaldırırlar ve devenin hörgücü üzerine koyarlar, onu ipleriyle bağlarlardı. Sonra devenin başını tutar ve onu götürürlerdi.
Rasûlullah (s.a.v.), bu seferini tamamladığı zaman geri dönerek Medine'ye yöneldi. Medine'ye yakın bir yerde bulunduğu zaman bir konaklama yerine gecenin bir kısmında mola verip geceledi. Sonra halka, yola çıksınlar diye ilanat yaptırdı. Ashab da yolculuğa başladı. Ben, def-i hacet için dışarı çıktım. Boynumda bir gerdanlığım vardı. Zefar (Yemen'de bir şehir) yapısı idi. Def-i hacetimi tamamladığım zaman gerdanlığım boynumdan sıyrılıp düşmüştü. Ancak benim bundan haberim olmadı. Konaklama yerine döndüğüm zaman gerdanlığımı boynumdan düşürdüğümü anlayınca aramaya başladım, ancak bulamadım. Kavim ise yolculuğa başlamıştı. Def-i hacette bulunduğum yere geri döndüm ve gerdanlığımı aradım. Nihayet buldum. Devemi hazırlayanlar ters taraftan gelip devemin hazırlığım tamamlamışlardı. Mahfeyi tutmuşlar, benim mahfe içinde bulunduğumu sanmışlardı. Daha önce de öyle yapardım. Mahfeyi yükleyip devenin üzerine bağlamışlar, benim mahfe içinde bulunduğumdan şüphelenmemişler, sonra devenin başını tutup götürmüşler, bunun üzerine ben, ordugaha döndüm ve orada ne bir soran, ne de bir cevap veren vardı. Millet, oradan ayrılıp gitmişti.
Elbiselerime burundum. Sonra uzanıp yattım. Eğer kaybolmuş-sam geri dönüp beni bulacaklarına kanaat getirdim. Vallahi ben yan üstü yatmakta iken Safvan b. Muattal es-Sülemî yanıma geldi. Bir ihtiyacı için ordudan geri kalmıştı. Milletle beraber gecelememiş ti. Benim siluetimi gördü ve yanıma geldi. Benim yanımda durdu. Bizim üzerimize örtünme emri gereği olarak hicap vurulmazdan önce beni görmüştü. Beni görünce: "Biz Allah'a aidiz ve biz ona dönücüleriz." dedi. Sonra kendi kendine:
- Rasûlullah (s.a.v.)'m hanımı mı? diye sordu. Ben de elbiseme bürünmüştüm. Yine dedi ki;
- Allah sana rahmet etsin. Niçin geri kaldın? Ben onunla konuşmadım. Sonra deveyi yanıma yaklaştırdı ve bana binmemi söyledi, kendisi de benden uzakta durdu. Ben de bindim. Devenin başını tuttu ve süratle gitti. Milleti arıyordu. Vallahi millete kavuşmadan sabah oldu. Milletin yanına vardık. Yerleşip sükûnete erdikleri zaman benim bineğimi yeden adam göründü. İşte o zaman iftiracılar dediklerini dediler ve ordugah çalkalandı. Halbuki vallahi hiçbir şeyden haberim yoktu.
Sonra Medine'ye geldik. Çok geçmeden şiddetli bir hastalığa yakalandım. Bunlardan haberim olmamıştı. Oysa ki haber, Rasûlullah (s.a.v.) ile anne ve babama ulaşmıştı. Bana konuyla ilgili az veya çok hiçbir şey anlatmıyorlardı. Ancak ben Rasûlullah (s.a.v.)'dan bana az da olsa bir iltifat geldiğini görmedim. Hastalandığım zaman Rasûlullah, daha önceleri bana acıyıp lütfederdi. Fakat bu hastalığımda böyle bir davranışını görmedim. Onun bu halini yadırgadım. Yanıma girdiğinde yanımda anam hasta bakıcılık yapıyordu. Sadece: «Kızınız nasıldır?» dedi ve buna herhangi bir söz eklemedi.
Nihayet kendimde bir kırgınlık hissettim ve şöyle dedim:
- Ya Rasûlallah, hastayım, bana izin versen de anamın yanına gitsem ve bana o baksa?
- Gidebilirsin, dedi.
Ben de anamın yanına gittim. Olanlardan hiç haberim yoktu. Nihayet yirmi geceden sonra nekahet dönemine girdim. İyileşmeye başladım. Biz Arap bir milletiz. Evlerimize Acemlerin yaptıkları gibi tuvalet yapmazdık. Tuvaletin kokusunu kerih görür ve hoşlanmazdık. Biz sadece Medine'nin geniş sahalarına giderdik. Kadınlar, ancak her gece vakti def-i hacet için dışarı çıkarlardı. Ben de bir gece def-i hacet için dışarı çıkmıştım. Beraberimde de Ümmü Mistah binti Ebi Ruhm b. Muttalib vardı. Vallahi o kadın, benimle beraber yürüyordu. Bir ara ayağı peştemaline takılıp tökezledi ve şöyle dedi: «Mistah helak olsun!» Mistah kelimesi, bir lakaptır. Mistah'm asıl adı Avf idi.
Ben o kadına şöyle dedim:
- Allah'a yemin olsun ki, Muhacirlerden Bedir savaşına katılmış olan bir adama ne kötü söz söyledin!
- Ey Ebu Bekir'in kızı! Haberin yok mu?
- Ne haberi?
Bunun üzerine o kadın, iftiracıların (ehl-i ifk'in) söylediklerine dair haberi bana intikal ettirdi. Ben de ona:
- Böyle mi oldu yani? diye sordum. Kadın:
- Evet, vallahi böyle oldu, dedi.
Vallahi def-i hacetimi tamamlayamadan geri döndüm. Ağlamaya başladım. Ve öyle sandım ki, ağlamak yakında benim ciğerimi parçalayacaktır. Anama dedim ki:
- Allah seni bağışlasın! İnsanlar söyledikleri, konuştukları şeyi konuşuyorlar ve bense bunlardan habersiz kalıyorum. Bana birşey anlatmıyorsun?
- Ey kızcağızım! Durumu üzerine alıp büyütme. Vallahi bir adamın sevdiği güzel bir karısı olur ve onun bir takım kumaları olursa, onlar onun aleyhine mutlaka ileri geri konuşurlar. İnsanlar da onun aleyhine çok konuşurlar. Bunu önlemenin imkanı yok. Senin düşündüğün gibi hakkında dedikodu yapılmayacak kadın çok azdır.
Hz. Aişe dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) halkın içinde ayağa kalkmış, onlara hutbe okuyordu. Ben ise bunu bilmiyordum. Allah'a hamdetti. O'na senada bulundu. Sonra şöyle dedi:
- Ey insanlar! Benim ailem hakkında beni inciten ve bana eza veren adamlara ne oluyor! Ailem hakkında gerçek olmayan şeyi söylüyorlar. Vallahi ailelerimden sadece iyilik gördüm ve tanıdığım bir a-dama iftira ediyorlar. Vallahi ben ondan sadece hayır gördüm. Evime ancak o benimle birlikte olduğu halde iken girer.
Hz. Aişe dedi ki: Bu günahın büyük bir kısmı, Hazreç'ten birtakım adamlarla birlikte Mistah'm ve Hamne binti Cahş'm söylediği şeyle birlikte Abdullah b. Übeyy b. Selül'e aittir. Çünkü Hamne'nin kız kardeşi Zeynep binti Cahş, Rasûlullah (s.a.v.)'m eşi idi. Rasûlullah (s.a.v.)'m hanımlarından ondan başka hiçbir hanım mertebece bana eşit değildi. Zeynep ise -Allah dindarlığı sebebiyle onu korudu- benim hakkımda iyilikten başka birşey söylemedi. Ancak hayır söyledi. Hamne binti Cahş'a gelince o, bu olay hakkında çeşitli şeyler yaydı. Kız kardeşi için benimle zıtlaşıyordu. Bu yüzden bedbaht oldu.
Rasûlullah (s.a.v.), işte o sözü söyleyince, Üseyd b. Hudayr şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah, bu iftiracılar eğer Evs kabilesinden iseler senin yerine biz onları haklarız ve eğer onlar bizim kardeşlerimiz olan Haz-reç kabilesinden iseler sen bize emir ver, vallahi onların boyunlarının vurulması uygundur.
Bunun üzerine Sa'd b. Ubade kalktı. Bundan önce salih bir adam olarak bilinirdi ve şöyle dedi:
- Allah'ın hayatına yemin ederim ki, sen yalan söyledin. Onların boyunlarını vurmayız. Vallahi bu sözü, iftiracıların Hazreçlilerden olduğunu bildiğin için söyledin. Eğer onlar senin kavminden olsalardı, söylemezdin.
Bunun üzerine Üseyd şöyle dedi: Allah'ın ömrüne yemin olsun ki, yalan söyledin. Ama sen münafıkları savunmak için tartışan bir münafıksın!
Hz. Aişe dedi ki: insanlar birbirlerine vurmaya kalktılar. Nerede ise Evs ve Hazreç'ten olan bu iki kabile arasında bir fitne kopacaktı. Rasûlullah (s.a.v.), indi ve benim yanıma geldi. Ali b. Ebi Talîb'i ve Üsame b. Zeyd'i çağırdı. Onlarla istişare yaptı. Üsame, hayırlı güzel şeyler söyleyip beni medhederek şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah! Bu senin ailendir ve biz onlar hakkında hayırdan ve iyilikten başka birşey bilmiyoruz. Ortada dönüp dolaşan şeylerse yalan ve asılsız şeylerdir.
Ali'ye gelince o şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah! Şüphesiz ki kadınlar çoktur ve sen Aişe'nin yerine bir başkasıyla evlenebilecek durumdasın. Cariyeye sor. Çünkü o sana doğruyu söyler.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Berire adındaki cariyeyi çağırıp ona sordu. O sıra Ali kalkıp Berire'ye şiddetli bir darbe vurdu ve:
- Rasûlullah (s.a.v.)'a doğru söyle, dedi. Berire şöyle diyordu:
- Vallahi Aişe hakkında ancak hayır ve iyilik biliyorum. Aişe'de hiçbir ayıp bulamıyorum. Ancak ben hamurumu yoğuruyordum. Ve ona hamuru beklemesini söylüyordum. O ise onu beklemekteyken uyuyordu. Koyun da gelip hamuru yiyordu.
Hz. Aişe dedi ki: Sonra Rasûlullah (s.a.v.), benim yanıma geldi. Yanımda annem ve babam bulunuyordu. Yanımda Ensâr'dan bir kadın da vardı. Ben ise ağlıyordum ve o kadın da benimle birlikte ağlıyordu. Rasûlullah (s.a.v.), oturup Allah'a hamd-ü senada bulundu. Sonra şöyle dedi:
- Ey Aişe! İnsanların sözlerinden sana gelen bir eziyet olmuştur. Allah'tan sakın ve eğer insanların söyledikleri şeylerden her hangi bir kötülüğün içine düşmüş isen Allah'a tevbe et. Çünkü Allah, kullarının tevbelerini kabul eder.
Hz. Aişe dedi ki:
- Vallahi o, bu sözleri bana der demez gözlerimden yaşlar boşandı. Öyle ki onu göremiyordum. Annem ve babamın beni korumak, savunmak amacıyla Rasûlullah'a birşeyler söylemelerini bekledim. Nitekim onlar da konuşamadılar. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın benim hakkımda mescidlerde okunan ve kendisiyle namaz kılınan bir ayet indireceği kadar büyük ve faziletli bir kimse değildim. Daha hakir ve daha küçük durumda idim. Fakat ben umuyordum ki, Rasûlullah (s.a.v.) uykusunda Allah'ın suçsuzluğuma dair bildirdiği şey veya verdiği bir haber dolayısıyla benden yana iftiracıları yalanladığı birşeyi görsün. Benim hakkımda inen ayete gelince, vallahi elbette nefsim kendi katında bundan daha hakir idi.
Annem ve babamın konuşmadıklarını görünce onlara dedim ki:
- Rasûlullah'a niçin cevap vermiyorsunuz?
- Vallahi, ona ne cevap vereceğimizi bilemiyoruz.
Vallahi, işte o günlerde Ebu Bekir ailesinin başına gelen şeyin, hiçbir ailenin başına geldiğini bilmiyorum.
Annem ve babam bana karşı sustukları zaman hüzünlendim, ağladım. Sonra şöyle dedim:
- Ya Rasûlallah, Allah'a yemin ederim ki, anlattığın şeylerden ö-türü Allah'a asla tevbe etmeyeceğim. Vallahi ben elbette biliyorum ki, eğer insanların söyledikleri şeyi kabullenirsem Allah da biliyor ki, ben bu iftiradan beriyim ve suçsuzum- elbette olmayan birşeyi söylemiş olacağım. Eğer ben onların söylediklerini inkar edersem, beni zaten doğrul amayacaklardır.
Sonra zihnimde Yakub'un ismini araştırdım. Hatırlayamıyordum. Dedim ki:
- Ama yakında Yusuf un babasının dediği gibi diyeceğim: «Artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah'tan yardım istenir.»
Hz. Aişe dedi ki: Vallahi Rasûlullah (s.a.v.), meclisinden ayrılmadı ve Allah'tan gelen emirle kendinden geçti. Bunun üzerine elbisesine büründü ve deriden bir yastık onun başının altına konuldu. Ben, bunlardan gördüğüm şeyleri gördüğüm zaman vallahi ne korkuyor, ne de aldırış ediyordum. Zira suçsuz olduğumu biliyordum. Yüce Allah'ın bana zulmetmeyeceğine inanıyordum. Anne ve babama gelince, -Aişe'nin nefsi kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah (s.a.v.), o vahiy durumundan çıkmadan Allah, olayı doğrulayacaktır diye- korktuklarından nerede ise öleceklerdi.
Sonra Rasûlullah (s.a.v.)'m o hali zail oldu. Kalkıp oturdu ve kış gününde inci misali gümüşten yapılan tanelere benzer ter damlaları alnından aşağı iniyordu. Alnındaki teri silmeye başladı. Sonra şöyle dedi:
- Müjde ey Aişe! Allah senin suçsuzluğunu bildirdi. Ben de; Allah'a hamd olsun, dedim.
Sonra Rasûlullah (s.a.v.), halkın yanma gitti. Onlara hitap etti. Onlara bu hususta Allah'ın indirdiği Kur'ân ayetlerini okudu. Sonra Mistah b. Üsase, Hassan b. Sabit ve Hamne bint Cahş'ın hadde çarptınlmalarmı emretti. Bunlar fuhşu açık bir şekilde konuşan kimselerden idiler. Onlara had tatbik edildi.
Bu hadis, Buharî ve Müslim'in sahihlerinde Zührî kanalıyla rivayet edilmiştir. Bu ifadelerde birçok faideier vardır. Hassan ve berabe-rindekilere iftira haddi tatbik edildiği, yine bu rivayette nakledilmektedir. Bunu "Sünen" adlı eserinde Ebu Davud rivayet etmiştir.
İbn İshak dedi ki: Hassan ve arkadaşlarının vücudlanna had tatbik edilmesi hususunda Müslümanlardan biri şöyle demiştir:
«Hassan, Hamne ve Mistah, layık oldukları şeyi elbetteki tattılar. Zira onlar, çirkin ve fahiş söz söylemişlerdi.
Peygamberlerinin zevcesine gaib bir şüpheyi isnad ederek Arş'ın, kerem sahibinin gazabını çektiler ve hüzünlendiler.
Onun hakkında Rasûlullah'a eziyet edip kalan bir takım rezaletlere de büründüler ki, o rezaletlerle herkese yayıldılar ve ifşa olundular.
Onların üzerlerine şiddetli, bükülmüş kamçılar âdeta döküldüler.
Sanki o kamçılar bir bulutun tepelerinden akan yağmur taneleriydiler.»
Ibn Ishak dedi ki: Hassan b. Sabit, bir şiir söyledi. Bu şiirinde Safvan ve Muattal ile su hususunda tartışan Kureyşli bir cemaati hicvediyordu ki, o cemaat da Cahcah'm arkadaşları idiler. Hassan bu şiirinde şöyle demişti:
«Celabib (şalvarlılar) izzet bulmuş ve çoğalmış oldukları halde akşamladılar.
Ibn Füreya da yalnız başına akşamladı.
Senin arkadaşı olduğun kimseyi anası kaybetsin veya aslanın pençesinde takılı olsun.
Hakkında diyet verilen maktulün için ne sabah erkenden gidip diyet alırım, nede onun için kısas tatbik ederim.
Deniz, Şam rüzgarı esince, hareket ettiği, köpükleri kenara attığı zaman, beni öfkeli gördüğün bir zaman, bir gün benden daha galip bir kimse görülmez ki, ben o günde buzlu bulutun, kesmesi gibi keserim.
Kureyş'e gelince, ben onlarla elbette ve asla sapıklıklardan doğruluğa dönmelerine kadar barış yapmam.
Lafı, Uzza'yı kesin bir şekilde terkedip hepsinin bir, Samed, tek, eşsiz, herkesin kendisine muhtaç olduğu Allah'a secde etmelerine kadar.
Ve Rasûlün onlara söylediklerinin gerçek olduğuna şahadet etmelerine ve Allah'ın ahdini kesin bir şekilde ifa etmelerine kadar.»
Bunun üzerine SafVan b. Muattal, onun önüne çıktı ve kendisine kılıçla vurdu. Vururken de şöyle dedi:
«Al benden kılıcı! Ben hicvedildim ise de bir hizmetçiyim. Şair değilim.»
Anlatıldığına göre Sabit b. Kays b. Şemmas, Safvan b. Muattal'm Hassan'a vurduğu esnada üzerine atıldı ve onun ellerini boynuna bir ip ile bağladı. Sonra onu Beni Haris b. Hazreç'in evlerine götürdü. Abdullah b. Revaha onunla karşılaştı. "Bu nedir?" diye sorunca şöyle dedi:
- Hassan'a kılıçla vurmasını görmüyor musun? Vallahi onu az daha görmeseydim öldürecekti.
Abdullah b. Revaha da ona şöyle dedi:
- Bu yaptığın şeyden Rasûlullah'ın haberi var mı?
- Hayır yok.
- O halde ileri gitmişsin. Adamı serbest bırak.
O da bunun üzerine serbest bıraktı. Sonra Rasûlullah (s.a.v.)'a geldiler. Durumu ona anlattılar. O da Hassanı ve Safvan b. Muattalı çağırdı. İbn Muattal dedi ki:
- Ya Rasûlallah! Bana eziyet verdi, hicvetti. Beni öfkelendirdi. Ben de ona vurdum.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Hassan'a dedi ki:
- El Hassan! İyi davran. Allah kendilerini İslâm'a hidayet etmesinden sonra kavmime karşı karışıklık mı çıkarırsın? Ey Hassan, sana vuranı bağışla.
- Onu sana bağışladım ya Rasûlallah.
Rasûlullah (s.a.v.), ona o darbeye karşılık olarak Hâ' kuyusunu verdi (Burası bugün Medine'de Beni Hudayle sarayıdır). Bu kuyuyu Ebu Talha b. Sehl sadaka olarak vermişti. Rasûlullah (s.a.v.) da orayı Hassan'a verdi. Bir de Hassan'a Şirin adlı Kıpti bir cariye verdi. Bu cariye, Hassan'a Abdurrahman adlı bir çocuk doğurdu.
Hz. Aişe şöyle diyordu:
- Sonra İbn Muattal araştırıldı. Cinsel gücü olmadığı, kadınlarla münasebetinin bulunmadığı anlaşıldı. Daha sonra şehid olarak öldürüldü. Allah ondan razı olsun.
İbn İshak dedi ki: Sonra Hassan b. Sabit, Aişe hakkında söylemiş olduğu sözlerden ötürü özür dileyerek şöyle bir şiir söyledi:
«İffetlidir, evine bağlıdır. Şekli şüpheli birşey ile suçlanmaz. Kötülükten haberleri olmayan, etle ilgisi olmayan kadınlardan biri olarak sabahlar.
Lüey b. Galib'in bir küçük kabilesinden kerime bir kadındır.
O Lüey ki, şerefleri zail olmayan, şerefi aramak için koşulan yerlerin kerimleridirler.
Denilen şeyler, ilginç şeyler değildir. O, koğucu birinin bana söylediği bir sözdür.
Eğer iddia etmiş olduğunuz şeyi demiş isem elim kırılsın.
Nasıl olur, yaşadığım müddetçe Rasûlullah'm soyuna dostluk ve yardımım, mahfillerin süsü olmuştu.
Onlar için bir izzet ve üstünlük vardır ki, bütün insanlar onun altındadırlar.
Tamamı uğraşsa da ona ulaşamazlar. Onun izzeti çok ilerilere gitmiştir.»
Burada Nûr sûresinin ilgili ayetleri yazılmalıdır. Bu ayetler şunlardır:
«Muhammed'in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden her birine, kazandığı günah karşılığı ceza vardır, içlerinden elebaşhlık yapana ise büyük azap vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır." demeleri gerekmez miydi? Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar, şahid getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır. Allah'ın dünya ve ahirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü büyük bir azaba uğrardınız. Onu dilinize dolamıştınız. Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz, oysa Allah katında önemi büyüktü. Onu işittiğinizde: "Bu konuda konuşmamız yakışık almaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır." demeniz gerekmez miydi?
Eğer mü'min kişilerdenseniz, Allah buna benzer bir şeye bir daha dönmemenizi tavsiye eder. Allah size ayetleri açıkça bildirir. Allah bilendir, Hakîm'dir. Müminler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve ahirette can yakıcı azab vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. Allah'ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydi, Allah şefkatli ve merhametli olmasaydı hemen cezanızı verirdi. Ey inananlar! Şeytana ayak uydurmayın. Kim şeytanın ardına takılırsa, bilsin ki, o, hayasızlığı ve fenalığı emreder. Allah'ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiçbiriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işitir ve bilir. İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler, affetsinler geçsinler.
Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır. İffetli, habersiz, mü'min kadınlara zina isnad edenler dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Kendi dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahidlik ettikleri gün onlar büyük azaba uğrayacaklardır. O gün, Allah, onlara kesinleşmiş cezalarım verecektir. Allah'ın apaçık hak olduğunu bileceklerdir. Kötü kadınlar, kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara yakışırlar. İyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara yakışırlar. Bunlar, onların söylediklerinden uzaktırlar. İşte bunlara mağfiret ve cömertçe verilmiş n-zık vardır. Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere, izin almadan, seslenip sahiplerine selam vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu sizin için daha iyidir.» (en-Nûr, 11-27.)
Bu konuda selef ve halef ulemasından hadis ve eserler nakletmi-şizdir. Muvaffakiyet Allah'tandır.

