El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Peygamber (s.a.v.)'in Ahzab'a Beddua Etmesi

Bu fasıl, Cenâb-ı Allah'ın müşrikleri kendi güç ve kuvvetiyle oradan geri çevirişi, kalblerine sarsıntı verişi, üzerlerine şiddetli bir kasırgayı sevketmesi ve bedenlerine bir sarsıntı vermesi hakkındadır. Allah, bütün …

Bu fasıl, Cenâb-ı Allah'ın müşrikleri kendi güç ve kuvvetiyle oradan geri çevirişi, kalblerine sarsıntı verişi, üzerlerine şiddetli bir kasırgayı sevketmesi ve bedenlerine bir sarsıntı vermesi hakkındadır. Allah, bütün bunları Rasûlü'nü sevdiğinden, onun şerefli çevresini ve havzasını korumak istediğinden yapmıştır.

İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Amir tariki ile Ebu Said el-Hudrî'-nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hendek gününde dedik ki:

- Ya Rasûlallah! Yürekler ağızlara geldi. Söyleyecek birşey yok mu ki, söyleyelim?

Buyurdu ki:

- Evet vardır: «Allahım, ayıp yerlerimizi Ört ve korkularımızı gider.»

Allah, peygamberinin düşmanlarının yüzüne şiddetli bir firtma estirdi.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Cabir b. Abdullah'tan şöyle rivayet etti: Peygamber (s.a.v.), Hendek mescidine geldi ve abasını indirdi. Kalkıp ellerini semaya uzatarak müşriklere beddua etti, namaz kılmadı. Sonra tekrar gelip onlara beddua etti ve namaz kıldı.

Buharî ve Müslim'in sahihlerinde Abdullah b. Ebi Evfa'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Rasûlullah (s.a.v.), Ahzab'a (Hendek savaşma katılan müşrik topluluklarına) beddua ederek şöyle dedi:

«Ey kitabı indiren, hesabı çabuk gören Allah'ım! Ahzab'ı hezimete uğrat. Allahım, onları yenilgiye uğrat ve onlara sarsıntı ver.»

Bir rivayete göre de şöyle demiştir:

«Allahım, onları hezimete uğrat ve onlara karşı bize yardım et.»

Buharî, Ebu Hüreyre'den naklederek Rasûlullah (s.a.v.)'ın şöyle dua ettiğini rivayet etmiştir:

«Allah'tan başka ilâh yoktur. Sadece O vardır. O, ordularına güç verdi, kuluna yardım etti. Ahzabı da yalnız başına mağlub etti. Ondan sonra (başka) birşey yoktur.»

İbn İshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) ile ashabı, düşmanlarının onlara karşı birbirlerine yardım etmelerinden ve her taraftan onlara saldırmalarından ötürü Allah'ın vasfettiği korku ve şiddet içinde kaldılar.

Sonra Nuaym b. Mesud b. Amir b. Uneyf b. Salebe b. Kunfuz b. Hilal b. Helave b. Eşca b. Reysb. Gatafan, Rasûlullah (s.a.v.)'m yanına gelip şöyle dedi: Ya Rasûlallah, şüphesiz ben Müslüman oldum ve kavmim benim Müslüman olduğumu henüz bilmiyor. Bana dilediğini emret.

Rasûlullah (s.a.v.) da şöyle dedi:

«Sen ancak bizim içimizde yalnız bir adamsın. Eğer gücün yeterse aralarına gir, onları dağıt. Çünkü savaş bir hiledir.»

" Bunun üzerine Nuaym b. Mesud çıktı ve Beni Kurayza'ya gitti. Gahiliye döneminde onların dostu idi. Onlara şöyle dedi:

- Ey Beni Kurayza! Benim size olan dostluğumu bilirsiniz ve özellikle benimle sizin aranızda olan ilişkiyi bilirsiniz.

Onlar da dediler ki:

- Doğru söyledin. Seni itham etmiyoruz. Nuaym dedi ki:

- Kureyş ve Gatafan sizin gibi değillerdir. Şehir sizin şehrinizdir. içinde mallarınız, çocuklarınız ve kadınlarınız bulunmaktadır. Ondan başka bir yere gitmeye gücünüz yetmez. Kureyş ve Gatafan ise, Muhammed ve ashabıyla savaşmaya gelmişlerdir. Ona karşı onlara yardım ettiniz. Oysa ki onların beldeleri, malları ve kadınları başka yerdedir. Sizin gibi değillerdir. Eğer ganimet bulurlarsa almaya çalışırlar. Eğer başka bir durum meydana gelirse, memleketlerine dönüp giderler. Sizi Muhammed'le başbaşa bırakırlar ki, bu durumda gücünüz ona yetmez. Öyleyse onların reislerini rehin almadan onlarla beraber savaşmayın. Muhammed'i ele geçirinceye kadar bu reisler ellerinizde teminat olsunlar.

Onlar da dediler ki:

- İyi bir görüşe işaret ettin.

Sonra Nuaym çıkıp Kureyşlilerin yanına gitti. Ebu Süfyan b. Harb ve onunla beraber bulunan Kureyşli adamlarına şöyle dedi:

- Benim size olan dostluğumu ve Muhammed'e olan uzaklığımı, ayrılığımı biliyorsunuz. Benim aklıma bir fikir geldi ki, bunu size bir öğüt olarak tebliğ etmeyi üzerime bir görev sayıyorum. Yalmz bu fikrin benden geldiğini kimseye söylemeyin ve gizleyin.

Onlar da yaparız, dediler. Nuaym dedi ki:

- Bilesiniz ki Yahudiler topluluğu, kendileriyle Muhammed'in arasmda yapılan antlaşmaları bozduklarına pişman olmuşlardır. Ve ona şöyle bir haber göndermişlerdir: Biz yaptıklarımıza pişman olduk. Senin için Kureyş'ten ve Gatafan'dan eşraflarım alalım ve onları sana verelim ki, sen onların boyunlarım vurasın. Sonra onlara karşı seninle beraber oluruz ve onların köklerini kuruturuz.

Muhammed de onlara, "Peki, olur." diye haber gönderdi. O halde eğer Yahudiler size, sizden adamlarınızdan bir takım rehineler istemek için haber gönderirlerse sakın onlara sizden herhangi bir kimseyi rehine olarak vermeyin!

Nuaym, daha sonra çıkıp Gatafan'a gitti. Onlara şöyle dedi:

- Ey Gatafan topluluğu! Şüphesiz siz benim aslım, köküm ve aşi-retimsiniz. İnsanların bana en sevgililerisiniz. Beni töhmet altında tutacağınızı sanmıyorum.

Onlar şöyle dediler:

- Doğru söyledin. Sen bizim yanımızda töhmetlenen bir kişi değilsin.

Nuaym:

- O halde bu sözlerin benden çıktığım kimseye söylemeyin, gizli tutun, dedi.

Onlar da:

, - Yaparız, ne emredersen hazırız, dediler.

Bunun üzerine Nuaym, Kureyşlilere dediği şeylerin aynısını onlara söyledi ve onları sakındırdığı şeylerden bunları da sakındırdı.Hicri beşinci senenin şevval ayının cumartesi gecesi olduğu zaman Allah'ın, Rasûlü için yaptığı işlerden birisi de Ebu Süfyan b. Harb ve Gatafan reislerinin İkrime b. Ebi Cehl'i, Kureyş ve Gata-fan'dan bir topluluk içinde Beni Kurayza'ya göndermesi olmuştur. Gönderilenler, onlara dediler ki; «Biz kalınacak bir yurtta değiliz. Develer ve atlar helak oldular. Yarın erkenden savaş için gelin de Mu-hammed'le savaşalım ve onunla bizim aramızda olan şeyden kurtulalım.»

Onlar da bunlara heyetle şöyle bir haber gönderdiler:

«Bugün cumartesi günüdür. Bu öyle bir gündür ki, biz bugünde hiçbir iş yapmayız. Bugünde bazılarımız iş yaptı. Bildiğiniz gibi başlarına bazı şeyler geldi. Bununla beraber biz sizinle beraber Muham-med ile savaşacak değiliz. Siz bize adamlarınızdan birtakım rehineleri güvence için vermedikçe savaşacak değiliz. Çünkü korkuyoruz. Eğer savaş size karşı şiddetlenirse, siz beldelerinize kaçıp gidersiniz. Bizi beldemizde Muhammed'le başbaşa bırakırsınız. Bizim gücümüz ona yetmez.» Elçiler onlara Beni Kurayza'nm verdikleri cevabı alıp geri döndükleri zaman Kureyşlilerle Gatafanlılar şöyle dediler:

«Vallahi Nuaym b. Mesudun size verdiği haber gerçektir, doğrudur. Beni Kurayza'ya haber gönderip deyin ki, vallahi size adamlarımızdan bir tek kişiyi dahi rehin vermeyiz. Eğer siz savaşmak istiyorsanız, çıkın ve savaşın.»

Beni Kurayza ise, Kureyş elçileri bu cevabı onlara ilettiklerinde' şöyle dediler:

«Şüphesiz Nuaym b. Mesud'un bize anlattığı şey doğrudur. Kureyş ve Gatafan kabileleri savaşmaktan başka birşey istemiyorlar. Eğer kazanırlarsa ganimet elde ederler. Eğer mağlup olurlarsa beldelerine giderler. Ve sizi Muhammed'le başbaşa bırakırlar. Kureyş ve Gatafan kabilelerine şu haberi gönderin: Şüphesiz biz sizinle beraber Muhammed'le savaşmayız. Ancak bize bir takım rehineler verirseniz savaşırız.»

Onlar da Beni Kurayzalılara rehin vermeye yanaşmadılar ve Allah, iki tarafın arasını açtı. Allah, üzerlerine şiddetli bir şekilde soğuk kış gecelerindeki bir rüzgarı gönderdi. Rüzgar onların kaplarını, kaçaklarını ve kazanlarını ters çevirdi. Alt üst etti.»

İbn İshak, Nuaym b. Mesud'un kıssasını Musa b. Ukbe'den daha güzel bir şekilde anlatmıştır. Beyhakî de "Delâil" adlı eserinde böyle anlatmıştır. Onun anlattığının özeti şudur:

Nuaym b. Mesud, duyduğu sözleri yayan bir kimse idi. Tesadüfen bir gece Rasûlullah'm bulunduğu yerden geçerken yanına uğradı. Ra-sûlullah ona:

- Arkanda ne haberler var? diye sordu. O da şu cevabi verdi:

- Kureyşlilerle Gatafanlılar, Beni Kurayza kabilesine haber saldılar. Sana karşı savaşmak için onlardan takviye istediler ki, senin işini bitirsinler. Kurayzalılar, şu cevabı verdiler: Olur, size yardım ederiz. Ancak bize rehineler gönderin.

Onlar Hüyey b. Ahtab'm eliyle yapılan ahdi bozdular. Şu şartla ki, kendileri için bir teminat olsun diye yanlarına rehine getirilmesini istemişlerdi.

Rasûlullah (s.a.v.), Nuaym'a şöyle dedi: «Sana bir sır vereceğim. Onu kimseye anlatma. Onlar barışa davet ederek bana haber gönderdiler ki, Nadir oğullarını yurtlarına, evlerine ve mallarının başına göndereyim.»

Nuaym b. Mesud yola çıktı. Gatafanlılarm yanma gitti. Giderken de Rasûlullah (s.a.v.), ona: «Savaş bir hiledir! Ümid ederim ki Allah bizim için birşeyler yapar.» dedi.

Nuaym, Gatafanlılarla Kureyşlilerin yanma gitti. Onlara durumu anlattı. Onlar da alelacele işe koyuldular ve Beni Kurayza kabilesine İkrime ile birlikte bir topluluk gönderdiler. Bu cemaatın gidişi, cumartesi gecesine denk gelmişti. İkrime ve beraberindeki heyet, Beni Kurayzalılardan kendileriyle birlikte Müslümanlara karşı savaşmalarını talep ettiler. Ancak Beni Kurayza Yahudileri, cumartesi gününü bahane ederek savaşmaya yanaşmadılar. Ayrıca kendileri için bir teminat olsun diye Kureyşlilerden ve Gatafanlılardan rehineler istediler. Cenâb-ı Allah, aralarına anlaşmazlık koydu ve ihtilafa düştüler.

Ben derim ki: Kurayzablar, Kureyş ve Gatafan kabileleriyle işlerinin yoluna girmesinden ümitlerini kestikleri için Nadir oğullarının Medine'ye geri kabul edilmesi şartı üzerine barış yapmak için Rasûlullah (s.a.v.)'a haber göndermiş olabilirler. Böyle bir ihtimal vardır. Doğrusunu Allah bilir.

İbn İshak dedi ki: «Rasûlullah (s.a.v.)'a, dağılan halleri ve Allah'ın onların topluluklarını dağıtması haberi ulaştığı zaman Hüzeyfe b. Yeman'ı çağırdı ve onu onlara gönderdi ki, geceleyin ne yaptıklarını öğrensin.

İbn İshak, Yezid b. Ziyad b. Muhammed b. Ka'b el-Kurezî'den rivayet etti ki, Kûfeli bir adam, Hüzeyfe b. Yeman'a şöyle demiş:

- Ey Ebu Abdillah, Rasûlullah (s.a.v.)'ı gördünüz ve ona sahabilik yaptınız mı? Onunla arkadaşlığınız oldu mu?

- Evet, ey kardeşimin oğlu.

- Peki ne yapıyordunuz?

- Vallahi biz gayret gösterip çabalıyorduk.

- Vallahi eğer biz ona kavuşsaydık, onu yer üzerinde yürümeye bırakmazdık ve elbette biz onu boyunlarımızın üzerinde taşırdık.

- Ey kardeşimin oğlu. Vallahi Rasûlullah (s.a.v.)'la birlikte hendekte halimizi gördüm ve Rasûlullah (s.a.v.) gecenin bir zamanında namaz kılıyordu. Sonra bize doğru döndü ve:

- Kim kalkar ve kavmin (müşriklerin) ne yaptığına bakar, sonra da geri dönerse Allah Teâlâ'dan onu Cennet'te arkadaşım olmasını isterim, dedi.

Korkunun şiddetinden, açlığın zorundan ve soğuğun zahmetinden dolayı hiç birimiz yerimizden kalkmadı. Kimse yerinden kalkmayınca Rasûlullah (s.a.v.) beni çağırdı. Beni çağırdığı zaman benim için kalkmaktan başka çare kalmadı ve dedi ki:

- Ey Hüzeyfe! Git ve kavmin içine gir. Ne yaptıklarına bak, bize gelinceye kadar hiçbir şeyden bahsetme.

Ben de gittim ve kavmin içine girdim. Rüzgar ve Allah'ın askerleri (melekleri) onlara yapacaklarım yapıyorlardı. Ne bir kazanları, ne bir ateşleri, ne de bir binaları yerinde kalmıyordu. Hepsi alt-üst oluyordu. Bunun üzerine Ebu Süfyan kalktı ve şöyle dedi:

- Ey Kureyş topluluğu! Herkes yanında kimin oturduğuna baksın! Ben de benim yanımda bulunan bir adamın elini tuttum ve:

- Sen kimsin? diye sordum. Oda:

- Ben falan oğlu falanım, dedi. Sonra Ebu Süfyan şöyle dedi:

- Ey Kureyş topluluğu! Şüphesiz ki siz, kalınacak bir yerde bulunmuyorsunuz. Atlar ve develer helak oldu. Beni Kurayza da bize olan sözünü yerine getirmedi. Onlardan hoşumuza gitmeyen bir haber gelmiştir. Biz, gördüğünüz rüzgarın şiddetiyle karşılaştık. Hiçbir kazan yerinde durmuyor, devriliyor, hiçbir ateş doğru dürüst yanmıyor, hiçbir çadır yerinde kalmıyor. Artık yola çıkın. İşte ben çıkıyorum!

Sonra devesinin yanına dönüp gitti. O devesi de bağlı idi. Üzerine oturdu. Sonra vurdu ve deve üç ayak üzere kalktı. Vallahi o, inmeden bağ açılmadı. Eğer Rasûlullah'm bana: «Gelinceye kadar hiçbir şeyden bahsetme.» sözü olmasaydı ve isteseydim, onu bir ok atarak öldürürdüm.

Rasûlullah (s.a.v.)'m yanına döndüğümde o, hanımlarından birine ait olan bir elbise içinde namaz kılmakta idi. Elbisenin adı, Murahhal idi. Beni gördüğü zaman beni ayaklarının yanma çekti. Üzerime elbisesinin ucunu attı. Sonra rükûa vardı ve secdeye kapandı. Ben öylece duruyordum. Selam verdiği zaman haberi ona bildirdim. Gatafanlılar da Kureyşlilerin yaptığını duymuş ve beldelerine gizlice gitmişlerdi.» Bu hadisi "Sahih" adlı eserinde Müslim b. Haccac da Yezid etTeymî'den rivayet etmiştir. O şöyle demiştir: «Biz, Hüzeyfe'nin yanında idik. Adamın biri, ona şöyle dedi:

- Eğer Rasûlullah'm zamanına yetişseydim, onunla birlikte düşManlarına karşı savaşır ve kendimi feda ederdim. Hüzeyfe ona dedi ki:

- Sen bunu gerçekten yapar miydin? Bak, sana söyleyeyim. Ahzab (Hendek) savaşının gecesinde Rasûlullah'm yanında idik. O gece çok şiddetli soğuk ve fırtına vardı. Rasûlullah (s.a.v.):

- Şu kavmin (müşriklerin) haberini bana getirecek ve kıyamet gününde benimle beraber olacak bir adam yok mu? diye sordu. İçimizden hiçbiri onun bu sorusuna cevap vermedi. Sorusunu ikinci kez tekrarladı. Üçüncü kez tekrarladı. (Cevap veren olmadı) sonra:

- Ey Hüzeyfe, kalk ve kavmin (müşriklerin) haberini bize getir! dedi. Adımla bana seslendiği için kalkmaktan başka çare bulamadım. Bana dedi ki:

- Kavmin (müşriklerin) haberini bana getir ve onları bana karşı

korkuya düşürme.

Ben de sanki hamamda vuruyormuşçasına yola çıkarak gittim. Nihayet müşriklerin ordugahına vardım. Ebu Süfyan'm sırtını ateşe verip ısıttığını "gördim. Yayıma bir ok yerleştirdim. Onu Ebu Süfyan'm sırtına atmak istedim. Sonra Rasûlullah (s.a.v.)'ın: «Onları bana karşı korkuya düşürme.» sözünü hatırladım. Eğer okumu atsay-dım Ebu Süfyan'a isabet ettirirdim. Hamam içinde yürüyormuşcasma gizlice dönerek Rasûlullah (s.a.v.)'m yanına vardım. Orada durunca bana soğuk çarptı. Durumu Rasûlullah (s.a.v.)'a haber verdim. O da içinde namaz kılmakta olduğu bir abanın bir tarafını üzerime örttü. Ben de uykuya.daldım. Nihayet sabah oldu. Sabah olunca Rasûlullah (s.a.v.) bana: «Kalk bakalım ey,uykucu!» diye seslendi.»

Hakim ile Hafız el-Beyhakî, "Delail" adlı eserde İkrime b. Ammar kanalı ile Hüzeyfe'nin kardeşi oğlu Abdülaziz'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Hüzeyfe, Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte gördüğü bazı halleri anlatıyordu. Yanında bulunanlar dediler ki:

- Ama Allah'a yemin ederiz ki, biz de, o durumları görseydik, şöyle yapar, böyle yapardık.

Hüzeyfe dedi ki:

- Bunu temenni etmeyin. Çünkü Ahzab (Hendek) savaşının gecesinde bizler sıra halinde oturmakta idik. Ebu Süfyan ve beraberindekiler de üst tarafımızda idiler. Yahudi Kurayzalılar ise, alt taraflarımızda idiler. Çocuklarımıza zarar vermelerinden korkuyorduk. O gece kadar, şiddetli karanlık ve çok rüzgarlı bir gece görmedim. Esen rüzgar, yıldırım sesini andıran sesler veriyordu. Gece o kadar karanlıktı ki, parmağımızı bile göremiyorduk. Münafıklar, Medine'ye dönmek için Peygamber (s.a.v.)'e: «Evlerimiz düşmana karşı açıktır.» diyerek izin istiyorlardı. Oysa İd evleri açık değildi. İzin isteyen herkese izin veriyordu. İzin veriyor, onlar da kaçıp gidiyorlardı. Biz 300 kişi kadardık. Bir de baktım ki, Rasûlullah (s.a.v.) bize karşı geliyor. Birer birer adamların önünden geçiyordu. Nihayet yanıma geldi. Benim de üzerimde düşmana ve soğuğa karşı kalkan falan yoktu. Sadece karıma ait bir entari vardı ki, o da dizlerimden aşağıyı geçmiyordu. Rasûlullah, yanıma geldiğinde ben dizlerim üzerine çömelmiştim. Bana şöyle dedi:

- Sen kimsin?

- Hüzeyfe'yim.

- Hüzeyfe ha?

Ben de yere daha çok yumuldum ve ayağa kalkmak istemediğimden:

- Evet ya Rasûlallah, dedim. Ama nihayet ayağa kalktım. Bana şöyle dedi:

- Kavimde (müşriklerde) bir haber var. Git, o kavmin haberini bana getir.

Ben insanların en ürkek ve en itaatkâr olanıyım. Yola çıktım. Rasûlullah (s.a.v.), şöyle dua etti:

«Allahım, onu önünden, arkasından, sağından, solundan, altından, üstünden muhafaza buyur.»

Allah'a yemin ederim ki; Allah, içimdeki bütün korku ve ürpertileri çıkarıp attı. Artık hiçbir korku ve ürperti hissetmiyordum. Müşrik ordugahına doğru giderken Rasûlullah bana: «Ey Hüzeyfe! Yanıma dönünceye kadar müşriklere birşey yapma.» dedi.

Ben de yola çıktım. Nihayet müşriklerin ordugahına yaklaştığımda bir ateş parıltısı gördüm. Ateş yakmışlardı. Bir de baktım ki, siyahi, iri yarı bir adam elini ateşe yaklaştırıp ısıtıyor ve sonra ellerini böğürüne sürüyor, sonra da şöyle diyordu: «Dönelim, dönelim.» Ben daha önce Ebu Süfyan'ı görmemiştim, tanımıyordum. Okluğumdan bir ok çektim. Beyaz başlıklı bir ok elime geldi. Onu ateşin parıltısından yararlanarak sırtı dönük adama (Ebu Süfyan'a) atmak istedim. Yaya yerleştirdim. Sonra Rasûlullah (s.a.v.)'ın, «Yanıma dönünceye kadar onlara birşey yapma.» dediğini hatırladım. Oku atmaktan vazgeçtim ve tekrar okluğuma yerleştirdim. Sonra kendime cesaret vererek ordugaha girdim. Baktım ki; en yakınımda duranlar Beni Amir kabilesinin adamları olup şöyle diyorlardı: «Ey Amir hanedanı! Dönelim, dönelim.

Artık burada durabilecek halimiz kalmadı.» Baktım ki, askerlerinin arasında firtma esiyor. Askerleri bir karış dahi ileri geçmiyor. Allah'a yemin ederim ki, onların yükleri ve yatakları arasında taş seslerini duyuyordum. Rüzgar, taşları onların yüklerine ve yataklarına savuruyordu. Sonra Rasûlullah'm yanma dönmek üzere tekrar yola çıktım. Yolun yarışma geldiğimde yirmi kadar süvari gördüm. Sarıklı idiler. Bana: «Arkadaşına (Muhammed'e) haber ver ki, Allah, onun yardımına yetmiştir.» dediler. Ben de Rasûlullah (s.a.v.)'m yanına döndüm. Bir örtüye bürünmüş olarak namaz kılıyordu. Allah'a yemin ederim ki, oraya varır varmaz tekrar titremeye ve üşümeye başladım. Rasûlullah (s.a.v.), namazda olduğu halde yanına yaklaşmam için bana işaret etti. Ben de yanma yaklaştım. Üzerindeki örtünün bir ucunu üzerime attı.

Rasûlullah (s.a.v.), bir işten tedirgin olunca namaz kılardı. Müşriklerin haberini ona arzettim. Onların geri dönmek üzere harekete geçtiklerini bildirdim. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, şu ayetleri inzal buyurdu:

«Ey inananlar! Allah'ın size olan nimetini anın, üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görüyordu.» (el-Ahzâb, 9.) Bundan sonraki ayet-i kerimeler de aynı zamanda nazil olmuşlar ve nazil olan bu ayetlerin sonuncusu da şu idi:

«Allah inkar edenleri, kinleriyle geri çevirdi, bir hayra ulaşamadılar. Savaşta, İnananlara Allah'ın yardımı yetti. Allah kuvvetli olandır, güçlü Oİandir.» (el-Ahzâb, 25.)

Yani Cenâb-ı Allah, onların üzerine gönderdiği rüzgar ve melek orduları ile diğer takviye kuvvetler sebebiyle Müslümanların üzerinden müşrikleri savdı. «Savaşta inananlara Allah'ın yardımı yetti.» Yani Müslümanlar, müşriklerle çarpışmaya ve muharebe etmeye ihtiyaç duymadılar. Aksine güçlü ve muktedir olan Allah, güç ve kuvveti ile müşrikleri onlardan uzaklaştırdı.

Bu sebepledir ki, Buharı ve Müslim'in sahihlerinde Ebu Hürey-re'nin şöyle bir rivayeti bulunmaktadır; «Rasûlullah (s.a.v.) şöyle diyordu: «Allah'tan başka ilâh yoktur. O, birdir. Vaadini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Ordusunu güçlendirdi. Düşman gruplarını yalnız başına hezimete uğrattı. Ondan başkası yoktur.»

«Savaşta, inananlara Allah'ın yardımı yetti.» ayet-i kerimesinde Müslümanlarla müşrikler arasında savaşın artık kaldırılmış olduğuna bir işaret vardır. Ve bu böyle de oldu. Artık Kureyşliler, Müslümanlarla tekrar savaşamadılar. Nitekim merhum Muhammed b. Is-hak şöyle demiştir: Hendek muharebesine katılan müşrikler geri döndüklerinde -bize ulaşan rivayete göre- Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştu:

«Bu seneden sonra Kureyşliler, artık sizinle s av aşamayacaklardır. Ama siz onlarla savaşacaksınız.»

Ravi diyor ki: Gerçekten ondan sonra müşrikler, Müslümanlarla savaşmadılar. Ama Cenâb-ı Allah'ın Mekke fethini nasip edişine kadar Müslümanlar onlarla savaştılar.

İmam Ahmed b. Hanbel, Süleyman b. Surad'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Şimdi biz onlarla savaşıyoruz. Onlar bizimle savaşmıyorlar.»

İbn İshak dedi ki: Hendek gazvesinde Müslümanlardan şu kimseler şehid oldular; Sa'd b. Muaz (Bunun vefatı ileride detaylı olarak anlatılacaktır.), Enes b. Evs b. Atik b. Amr, Abdullah b. Sehl (Bu üçü Beni Abdüleşhel kabilesindendir.), Tufeyl b. Numan, Salebe b. Gane-me (Bu ikisi de Cüşem kabilesinin Sülemî kulundandır.). Bir de Nec-car oğullarından Ka'b b. Zeyd. Buna da garbî bir ok isabet etmiş ve şehid olmuştu.

Müşriklerden de üç kişi öldürülmüştü. Bunların adları şöyledir: Münebbih b. Osman b. Ubeyd b. Sibak b. Abdu'd-Dar (Buna bir ok isabet etmişti. Bu darbeden dolayı Mekke'de ölmüştü.) Nevfel b. Abdullah b. Muğire (Bu da atının üzerinde hendeği geçmeye teşebbüs ederken, hendeğe düşmüş, orada öldürülmüştü. Müşrikler büyük bedel ödeyerek cesedini talep etmişlerdi.) Amr b. Abdi Vüd el-Amirî (Bunu da Ebu Talib oğlu Ali (r.a.) öldürmüştü).

İbn Hişam dedi ki: Hendek gazvesinde Hz. Ali, Amr b. Abdi Vüd ile oğlu Hisl b. Amr'ı Öldürmüştü.