Rasûlullah, onları takibe çıkıp Hamrau'1-Esed mevkiine kadar gitti. Orası Medine'ye sekiz millik mesafede olan bir yerdir.
Musa b. Ukbe, Uhud vak'asmı anlattıktan ve Rasûlullah (s.a.v.)'-m Medine'ye dönüşünü hikaye ettikten sonra şöyle der:
«Mekke halkından bir adam, Rasûlullah (s.a.v.)'m yanma geldi. Rasûlullah, Ebu Süfyan ve arkadaşlarının durumunu ona sordu. O da şöyle anlattı:
"Yanlarına vardım. Birbirlerini kınayıp şöyle dediklerini işittim: Müslümanlara birşey yapamadınız. Güçlerini kırdınız ama daha da hiddetlendirdiniz. Köklerini kazımadan bıraktınız. Size karşı tekrar ordu kurabilecek liderlerini hayatta bıraktınız!"
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) -sahabelerin bir kısmı ağır yaralı oldukları halde- düşmanı takip etmek için yola çıkma emrini verdi ki, müşrikler bunu duysunlar. Bu emri verdikten sonra: "Ancak savaşta hazır bulunmuş olanlar benimle gelsin." dedi. Abdullah b. Übey;
- Ben de seninle birlikte geleceğim, deyince Rasûlullah:
- Hayır, dedi.
Emri duyan ashab, Allah ve Rasûlüne icabet ettiler, içinde bulundukları belaya aldırış etmeksizin hemen yola çıktılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, şu ayeti inzal buyurdu:
«Kendileri savaşta yara aldıktan sonra Allah ve peygamberin çağrısına koşanlara, hele onlardan iyilik edip sakınanlara büyük ecir
Vardır.» (Âl-i İmrân, 172.)
Cabir, babasının Medine'de, kendi kız kardeşlerinin yanında kalmasını kendisine emretmiş olduğunu Rasûlullah'a hatırlatınca, Rasûlullah, Medine'de kalması için Cabir'e izin verdi.
Ravi diyor ki: Rasûlullah (s.a.v.), düşmanın peşine düştü. Ham-rau'1-Esed mıntıkasına kadar gitti. İbn Lehia, Ebu'l-Esved ve Urve b. Zübeyr'den de bu şekilde rivayetler gelmiştir.
Muhammed b. İshak, "Megazi" adlı eserde şöyle demiştir: Uhud savaşı, şevval ayının ortasında cumartesi günü yapıldı. Şevval ayından onaltı gece geçtikten, yani Uhud savaşından bir gün sonra Rasûlullah (s.a.v.)'m müezzini, düşmanın yakalanması için takibe çıkılacağım halka ilan etti. Müezzin; «Dün bizimle beraber olanlardan başkası yola çıkmasın» diye duyuruda bulundu. Cabir b, Abdullah da Rasûlullah (s.a.v.)'la konuştu. Onun Medine'de kalmasına izin verildi. Rasûlullah (s.a.v.), sadece düşmanı korkutmak ve onları yakalamak için çıktığını bildirmek, kendisinde bir güç bulunduğunu zannetmelerini, aldıkları darbelerin ve maruz kaldıkları musibetin kendilerini düşmandan korkutmadığını bildirmek için yola çıktı.
İbn İshak, Abdullah b. Harice b. Zeyd b. Sabit kanalı ile Beni Ab-düleşhel kabilesinden bir adamın şöyle dediğim rivayet etmiştir:
«Uhud'da Rasûlullah (s.a.v.)'la birlikte ben ve benim bir kardeşim hazır bulunduk. Yaralı olarak döndük. Rasûlullah'm müezzini, düşmanı kovalamak maksadıyla yola çıkmak üzere toplanmamız çağrısında bulununca kardeşime dedim ki veya o bana dedi ki:
- Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte yapılacak bir gazveyi kaçırır mıyız? Vallahi bizim binecek bir hayvanımız da yok. Biz de ağır yaralıyız.
Böylece Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte yola çıktık. Ben daha az yaralı idim. Yarası ağırlık verdiği zaman kardeşimi kah sırtımda taşıdım, kah yürüdü. Nihayet Müslümanların vardıkları yere vardık.» İbn İshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) yola çıktı. Nihayet Ham-rau'1-Esed mevkiine vardı. Orası Medine'ye sekiz millik mesafedeki bir yerdir. Orada pazartesi, salı ve çarşamba günleri boyunca ikamet etti. Sonra Medine'ye döndü.
İbn Hişam dedi ki: Bu süre zarfında yerine vekil olarak Medine'de İbn Ümmü Mektum'u bıraktı.
İbn İshak dedi ki: Bana Abdullah b. Ebi Bekir anlattı ki, Huzaalı-lar Müslümanıyla da, kafiliyle de Rasûlullah'm Tihame'deki sırdaşları idiler. Onunla beraber ittifak ettiler. Buna göre Tihame'de olan hiçbir şeyi ondan gizlemeyecekler. Evet, Abdullah b. Ebi Bekr'in bana anlattığına göre Mabed b. Ebi Mabed el-Huzaî, o gün müşrik olduğu halde Rasûlullah (s.a.v.)'ın yanma Hamrau'l-Esed'e gelip şöyle dedi:
- Ey Muhammed! Vallahi başına gelen bu hal bizim ağrımıza gitti. Biz, Allah'ın onlar içinde seni kurtarmasını istiyorduk.
Sonra Mabed, Rasûlullah (s.a.v.)'m, Hamrau'l-Esed'de bulunduğu bir sırada çıkıp gitti. Revha'da Ebu Süfyan b. Harb ve beraberindeki adamlara rastladı. Onlar, Rasûlullah (s.a.v.) ile ashabının üzerine geri dönüp saldırmaya karar vermişlerdi ve kendi aralarında şöyle diyorlardı:
«Biz, onun ashabının gücünü kırdık. Felaket, onların eşrafına, yiyeceklerine isabet etmiş iken, köklerini kurutmadan döndük, gidiyoruz. Andolsun ki, onların kalanlarına da saldıracağız ve onlardan ta-mamiyle kurtulacağız.»
Ebu Süfyan, Mabed'i görünce dedi ki:
- Ey Mabed, senin ardında ne var?
- Muhammed, ashabıyla birlikte yola çıkmış. Öyle bir toplulukla sizi arıyor ki, şimdiye kadar onun mislini hiç görmedim! Size karşı Öfke ateşiyle yanıyorlar. Öyle ki, onunla birlikte sizin gününüzde ondan geriye kalan kimseler toplanmış ve yaptıklarına pişman olmuşlar. Onlarda size karşı mislini görmediğim şiddetli bir kızgınlık vardı.
- Yazıklar olsun sana, neler diyorsun?
- Vallahi onlara saldırmaya azmettik ki, geride kalanlarının da kökünü kazıyalım.
- Seni bundan men ederim. Sakın böyle yapmayasm. Vallahi gördüğüm şey, beni onlar hakkında birkaç beyit şiir söylemeye sürükledi.
- Ne söyledin?
- Şunu söyledim:
«Nerede ise binek hayvanın, seslerden, askerlerin seslerinden onun çokluğundan korktuğu için düşüyordu.
Zira yer iyi nitelikli atlarla ve toplulukların atlılarıyla akıp gidiyordu.
Karşılaşma esnasında ne kısa olan, ne süngüsü veya kalkanı olan ne de kendileriyle beraber silahı olan üstün nitelikli aslanlarla koşuyorlar.
Bu sebeple, yardımsız bırakılmayan bir reis ile yükselip yukarı kalktıkları zaman, yerin eğildiğini zanneder olduğum halde yürümeye devam ettim. Ve dedim ki:
Sizinle karşılaşan İbn Harb'e (yani Ebu Süfyan'a) yazık! Vay onun haline! Yerin enginleri bir sınıf insanlarla hareket ettiği zaman,
Güneşe çıkan Mekke halkını ben korkutucuyum, onlardan aklı olan ve makul olan her kimse için korkutucuyum.
At ve insan toplulukları değersiz olmayan kimseleri, Ahmed'in ordusu ile korkuturum.
Hükümdar ile korkuttuğum şey, nitelenecek gibi değildir.»
Ravi diyor ki: Bu, Ebu Süfyan ve beraberindekileri övdü. Ebu Süfyan'a Abdul-Kays kabilesinden bir kervan rastladı ve onlara şöyle dedi:
- Nereye gitmek istiyorsunuz?
- Medine'ye gitmek istiyoruz.
- Niçin?
- Yiyecek almak istiyoruz.
- Acaba siz benden Muhammed'e, sizinle göndereceğim bir haberi ulaştırır mısınız? Onu yerine getirdiğiniz zaman yarın size Ukaz panayırında develere kuru üzüm yükleyip veririm.
Kervandakiler Ebu Süfyan'm bu teklifini kabul ettiler. Bunun ü-zerine Ebu Süiyan onlara şöyle dedi:
"Bu haberi yerine ulaştırdığınız zaman, Muhammed'e haber verin ki, biz onun ve ashabının üzerine gelmeye kesinlikle karar verdik ki, kalanlarını da yok edelim."
Bunun üzerine kervan, Rasûlullah (s.a.v.)'a Hamrau'1-Esed mevkiinde rastladı ve ona Ebu Süfyan'ın söylediklerini haber verdiler. O da dedi ki:
"Allah bize yeter, o ne güzel vekildir!"
Hasan-ı Basrî de böyle bir rivayette bulunmuştur.
Buharî, Ahmed b. Yunus kanalı ile İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Allah bize yeter, o ne güzel vekildir» sözünü ateşe atıldığı esnada İbrahim peygamber söylemiştir ve yine kendisine: «İnsanlar size karşı bir ordu topladılar. Onlardan korkun.» dendiği zaman, Rasûlullah (s.a.v.) bu sözü söylemişti. «Bu, onların imanını artırdı da: «Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.» dediler.
Buharî'nin rivayetine göre Hz. Aişe:
«Kendileri savaşta yara aldıktan sonra Allah ve peygamberin çağrısına koşanlara, hele onlardan iyilik edip sakınanlara büyük ecir vardır.» (Âl-i imrân, 172.) ayet-i kerimesi ile ilgili olarak Urve'ye şöyle demiştir: «Ey kardeşimin oğlu, senin ataların Zübeyr ile Ebu Bekir, bu ayette sözü edilen kimselerdendir. Çünkü Uhud gününde Rasûlullah (s.a.v.) yaralanınca müşrikler artık Mekke'ye dönmüşlerdi. Ama Rasûlullah, onların tekrar geri dönüş yapmalarından korkmuş ve: «Bunların peşi sıra kim takibe çıkar?» diye teklifte bulunmuştu. Onun bu teklifine sahabelerden yetmiş kişi icabet etmişti, icabet edenler arasında Ebu Bekir ile Zübeyr de vardı.»
Bu, gerçekten garip bir ifadedir. Çünkü Megazi âlimleri nezdinde meşhur olan görüşe göre Rasûlullah (s.a.v.)'la birlikte Hamrau'1-Esed mevkiine kadar müşrik ordusunu takip eden kimseler, Uhud savaşına katılmış olan kimselerin tamamı idi. O savaşa katılanlar da önceki sayfalarda anlatıldığı gibi 700 kişi idiler. Bunlardan yetmiş kişi şe-hid edilmişti. Geriye kalanların tamamı Rasûlullah'la birlikte düşmanı takibe çıkmıştı.
İbn Cerir, Avfî tariki ile ibn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Uhud gününde Cenâb-ı Allah, bunca olup bitenden sonra Ebu Süfyan'm kalbine korku salmıştı. Bunun üzerine o, Mekke'ye dönmüştü. Uhud vak'ası şevval ayında olmuştu. Tüccarlar, zilkade ayında Medine'ye gelir, her sene bir kez küçük Bedir'de konaklarlardı. Yine tüccarlar Uhud vak'asmdan sonra gelmişlerdi. Müslümanlar darbe almışlardı. Yara ve darbelerinden durumlarını Rasûlullah'a arze-dip şikayette bulunmuşlardı. Uğradıkları musibet ağırdı. Rasûlullah (s.a.v.), kendileriyle birlikte yola çıkıp düşmanın peşine düşmek için insanlara çağrıda bulundu ve bize dedi ki:
- Şimdi yola çıkıp göçünüzü hazırlar, hacca gelirsiniz, ama gelecek sene böyle yapmaya güç yetiremezsiniz.
Şeytan gelip kendi dostlarını korkutarak: «Düşmanlarınız size karşı ordu hazırlamışlardır» dedi. Bunun üzerine insanlar Rasûlullah'la birlikte yola çıkmaya yanaşmadılar. Ama o:
- Bir kişi bile benimle gelmese ben yine gideceğim! dedi.
Onun bu çağrısına Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde, İbn Mesud ve yetmiş kişiyle birlikte Hüzeyfe icabet etti. Ebu Süfyan'ı ele geçirmek için yola çıktılar. Safra'ya vardıklarında Cenâb-ı Allah, şu ayeti inzal buyurdu:
«Kendileri savaşta yara aldıktan sonra Allah ve peygamberin çağrısına koşanlara, hele onlardan iyilik edip sakınanlara büyük ecir
Vardır» (Âl-i İmrân, 172.)
Bu da garib bir rivayettir.
İbn Hişam, Ebu Ubeyde'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ebu Süfyan b. Harb, Uhud gününde savaş tamamlandıktan sonra Medine'ye dönmek istedi. Safvan b. Ümeyye ise onlara şöyle dedi:
- Böyle yapmayın! Çünkü karşınızdaki kavim aşın derecede öfkelenmiştir. Korkarız ki, bu savaştan
daha başka bir savaş olur. Geri dönün!
Onun bu uyarısı üzerine Kureyşliler, Mekke'ye geri döndüler. Peygamber (s.a.v.), Hamrau'i-Esed
mevkiinde iken Kureyşlilerin geri dönmeye niyetlendiklerini duyunca şöyle dedi:
- Nefsim kudret elinde bulunan Zat'a yemin ederim ki, eğer onlar geri dönselerdi, onlar için
(melekler tarafından atılacak) taşlar hazırlanmıştı ve sanki dünden yok olmuş gibi olacaklardı.
Ravi diyor ki: Rasûhıllah (s.a.v.), Hamrau'1-Esed mevkiinden Medine'ye dönmeden önce Muaviye
b. Muğire b. Ebu'l-As b. Ümeyye b. Abdi Şems'i yakaladı. Bu, Abdülmelik b. Mervan'm dedesidir.
Yani Muaviye kızı Ayşe'nin babasıdır. Rasûlullah bunun yanısıra bir de Ebu Azze el-Cumahî'yi
yakalamıştı. Rasûlullah (s.a.v.), bunu Bedir'de esir etmişti. Sonra ona ihsanda bulunup
öldürmemişti. O şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah, beni bırak. Rasûlullah (s.a.v.) ise şöyle dedi:
- Vallahi bundan sonra artık sen Mekke'de yanaklarını okşayıp Muhammed'e iki kere hile yaptım
diyemeyeceksin! Ey Zübeyr, boynunu vur!
Zübeyr de onun boynunu vurdu.»
İbn Hişam, Said b. Müseyyeb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
«Muhakkak ki bir mü'min aynı delikten iki kere ısırılmaz. Ey Asım b. Sabit, onun boynunu vur.»
Asım b. Sabit de onun boynunu vurdu.
İbn Hişam dedi ki: Muaviye b. Muğire b. Ebu'1-As'a Hz. Osman, üç gün süre ile eman verdi. Bu üç
günden sonra Medine'de ikamet etmeyecekti. Süre dolduktan sonra Rasûlullah (s.a.v.), Zeyd b.
Harise ile Ammar b. Yasir'i gönderdi ve onlara şöyle dedi:
«Onu falan yerde bulacaksınız ve öldüreceksiniz.»
Onlar da kendilerine verilen emri yerine getirdiler.
İbn İshak dedi ki: « Rasûlullah (s.a.v.), Medine'ye geldiği zaman Abdullah b. Übey b. Selül için
öyle bir makam vardı ki, her cuma günü hiç kimseden itiraz gelmeksizin o, o makamda otururdu.
Şahsı ve kavmi bakımından inkar edilmez bir şerefi vardı. Kavmi arasında şeref ve itibar sahibi bir
kimse idi. Rasûlullah (s.a.v.), cuma günü insanlara hutbe okur iken oturduğunda, Abdullah kalkıp
şöyle derdi:
- Ey insanlar, bu Rasûlullah'dır. Sizin aranızdadır. Allah sizi o-nun vasıtasıyla kıymetlendirdi.
Onun vesilesiyle aziz kıldı. O halde ona yardım ediniz. Onu tazim edip saygı gösteriniz. Onu
dinleyiniz ve ona itaat ediniz.
Böyle dedikten sonra otururdu.
Nihayet Uhud günü olduğu zaman kötülük yaptı. Halkı Uhud savaşından geri çevirdi ve eskiden
yaptığı gibi yine Rasûlullah hutbe okurken, kalkıp onun hakkında aynı sitayişkar sözleri söyledi.
Bunun üzerine Müslümanlar, kalkıp onun elbisesinin ucundan tutarak kendisine şöyle dediler:
- Otur ey Allah'ın düşmanı, sen buna ehil değilsin. Sen yapacağını yaptın!
O da insanların boyunlarına basarak mescidden dışarı çıktı. Çıkarken şöyle diyordu:
- Vallahi sanki büyük birşey söyledim. Kalktım, onun işini takviye ettim.
Bunun üzerine Ensâr'dan bir adam, mescidin kapısı önünde ona rastladı ve şöyle dedi: - Sana ne oldu? Yazık sana!
- Kalktım, Muhammed'in işini takviye ediyordum. Ashabından bazı adamlar yerlerinden fırlayıp
beni çekiştirdiler ve beni kınayıp azarladılar. Sanki kötü birşey söylemişim gibi bana fena muamele
yaptılar. Aslında ben, Muhammed'in işini takviye etmek istemiştim.
- Yazık sana! Dön, Rasûlullah (s.a.v.), senin için istiğfar ediyor,
- Vallahi benim için istiğfar etmesini istemiyorum.»
İbn İshak, daha sonra Uhud kıssası hakkında nazil olan Âl-i İm-rân sûresinin ayetlerinden
bahsetmiştir:
«Ey Muhammedi Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden
ayrılmıştın. Allah işitir ve bilir.» (Âi-i îmrân, 121.) Bu ayetten bahsederken İbn İshak şöyle der:
Uhud hadisesi hakkında bu sûrede altmış ayet nazil olmuştur.
Böyle dedikten sonra da, bu ayetlerin açıklamasından bahseder.
Biz tefsirimizde bu konuda yeterli açıklamada bulunduk.
İbn ishak, daha sonra Uhud şehidlerinden bahsetmeye başlamış, onları kendi adları, babalarının adları, kabilelerinin adlarına göre sıralamıştır. Çünkü onun âdeti böyledir.
ibn İshak, Muhacirlerden dört kişinin; Hamza, Mus'ab b. Ümeyr, Abdullah b. Cahş ve Şemmas b. Osman'ın şehid olduğunu; Ensâr'dan da altmışbeş kişinin şehid olduğunu ifade etmiştir. İbn Hişam ise, bunlara beş kişinin daha adını eklemiştir. Böyle olunca; İbn Hişam'a göre Ensâr'dan Uhud savaşında şehid olanların sayısı yetmişi bulmaktadır.
İbn İshak, Uhud savaşında öldürülen müşriklerin yirmiiki kişi olduklarım söylemiş ve kabilelerine göre adlarını sıralamıştır.
Ben derim ki: Şafiî ve diğerlerinin de anlattıkları gibi Uhud savaşında Ebu Azze el-Cümahî'den başka esir alınan bir müşrik yoktur. Rasûlullah (s.a.v.), onu kendi huzurunda Zübeyr'e emir vererek öldürtmüştür. Denildiğine göre onu Asım b. Sabit b. Ebi'1-Eflah öldürmüştür.

