Vakidî'nin anlattığına göre bu faaliyetler, Hudeybiye umresinden sonra hicri altıncı senenin sonunda zilhicce ayında icra edilmiştir. Beyhakî ise bu bölümü Mu'te gazvesinden sonra anlatmıştır. Doğrusunu Allah bilir.
Bu iki zat arasında, bu faaliyetlerin başlangıcının Mekke fethinden önce ve Hudeybiye'den sonra olduğu hususunda ihtilaf yoktur. Çünkü Ebu Süfyan, Herakliyus'un kendisine: "Muhammed, hiç ahde vefasızlık ve hıyanet eder mi?" diye sorması üzerine şu cevabı vermişti:
"Bugüne kadar herhangi bir ahdini bozduğunu görmedik. Fakat şimdi onunla barış halindeyiz. Süremiz de henüz bitmedi."
Buharî'nin konuyla ilgili rivayetinde şu ifadelere rastlanmaktadır: "Rasûlullah'm, çevre ülkelerin hükümdarlarına heyetler göndermesi, Ebu Süfyan'm Rasûlullah (s.a.v.)'la mütareke yaptığı müddet zarfında olmuştu."
Muhammed b. İshak dedi ki: Bu faaliyetler, Hudeybiye antlaşması ile Rasûlullah (s.a.v.)'m vefatı arasında geçen zaman içinde icra edilmiştir. Her ne kadar Vakidî'nin kavli muhtemel ise de biz bunu burada anlatıyoruz. Doğrusunu Allah bilir.
Müslim, Yusuf b. Hammad el-Ma'nî kanalı ile Enes b. Malik'in şöyle dediğim rivayet etmiştir:
"Rasûlullah (s.a.v.), Mu'te gazvesinden önce Kisra'ya, Kayser'e, Necaşi'ye ve zorba olan her hükümdara mektub yazarak onları Aziz ve Celil olan Allah'a imana davet etti. Ancak burada sözünü ettiğimiz Necaşi, Rasûlullah (s.a.v.)'m, üzerine cenaze namazı kılmış olduğu Necaşi değildir."
Yunus b. Bükeyr, Muhammed b. İshak kanalı ile Abdullah b. Ab-bas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebu Süfyan, ağzını ağzıma dayayarak bana şöyle bir olay anlattı:
"Biz, tüccar bir kavim idik. Savaş bizi kuşattı. Nihayet malımızı tüketti. Bizimle Rasûlullah (s.a.v.) arasında Hudeybiye barışı olduğunda eman bulsak bile güvenemiyorduk. Kureyş'ten bir toplulukla birlikte ticaret için Şam'a gitmek üzere Mekke'den çıktım. Allah'a yemin ederim ki, Mekke'de bana ticaret eşyası vermemiş olan bir tek kadın ve erkek bilmiyorum. Hepsi ticaret eşyalarını bana vermişlerdi. Ticaret için Filistin diyarında Şam'a bağlı Gazze'ye gidiyorduk. Yola çıktık. Nihayet oraya vardık. O esnada Bizans imparatoru, memleketindeki Farslan kovmuş ve Farslar tarafından yağmalanmış büyük haçı kendisine geri verilmişti. Bu zafer kendisine haber verildiği zaman şükrane olsun diye Kudüs'e gelip namaz kılmak (dua yapmak) maksadıyla Şam'a bağlı Humus'taki karargahından çıkmış ve Kudüs'e gelmişti. Ayağının önüne halılar serilmiş, üzerine kokular serpilmişti. Böylelikle Kudüs'e ulaştı. Ve orada namaz kıldı (dua yaptı). Bir sabah uyandığında kederli idi. Gözünü göğe dikmişti. Patriklerinden biri ona sordu:
- Ey Hükümdar! Bugün kederlisin değil mi?
- Evet.
- Neden?
- Bu gece sünnetliler topluluğunun hükümdarını rüyamda gördüm.
- Allah'a yemin ederiz ki, Yahudilerden başka bir ümmetin sünnet olduğunu bilmiyoruz. Onlar da senin idarende ve sal t ana tındadırlar. Emrin altında yaşıyorlar. Eğer bu hususta onlardan senin kalbine bir şüphe düşmüşse, memleketinin her tarafına emir gönder ki bütün Yahudilerin boynunu vursunlar. Böylece sen kederden kurtulur, rahatını bulursun.
Onlar, bu şekilde görüş teatisinde bulunmakta iken Busra valisinin elçisi, yanlarına gelmiş olan bir Arapla birlikte oraya geldi. Ve şöyle dedi:
- Ey Hükümdar! Araplardan olan şu adam, deve ve koyun sahibidir, kendi memleketinde meydana gelen bir hadiseyi sana anlatacaktır. Şimdi sen ona soracağını sor.
Tercümanı yanına geldiğinde imparator, tercümana şu emri verdi:
- Memleketinde neler olduğunu sor bakalım şu adama! Tercüman da elçiye sordu. Elçi şu cevabı verdi:
- Bu, Araplardan, Kureyş kabilesinden bir adamdır. Aralarından bir adamın çıkıp peygamber olduğunu iddia ettiğini, bazı kavimlerin ona tabi olduklarını, bazılarınınsa muhalefet ettiklerini iddia ediyor. Aralarında bazı yerlerde savaşlar olmuştur. Ve onlar bu halde iken ben memleketimden çıkıp geldim, diyor.
Arap bu haberi verdikten sonra hükümdar: "Elbiselerini üzerinden çıkarın bakalım." dedi. Onu soyduklarında sünnetli olduğunu gördüler. Bunun üzerine hükümdar:
- İşte gördüğüm budur, Allah'a yemin ederim ki, sizin söyledikleriniz değildir. Verin elbiselerimde giysin." dedi. Ve sonra Arab'a: "Haydi işine git bakalım." dedi. Sonra da muhafız alayının komutanını çağırdı ve ona şu buyruğu verdi:
- Şam'ı dolaşıp teftiş et. Bana bu kavimden bir adam getir ki ona, bu adamın durumunu sorayım."
Ebu Süfyan dedi ki: Allah'a yemin ederim ki ben ve arkadaşlarım Gazze'de iken hükümdarın adamı bize geldi. Bize: "Siz kimlerdensiniz?" diye sordu. Biz de kendisine kim olduğumuzu bildirdikten sonra o, bizi önüne katıp götürdü. Hükümdarın huzuruna vardığımızda Allah'a yemin ederim ki, o sünnetsizden daha dâhi bir adam görmedim. Hükümdar şöyle dedi:
- O peygamber olduğunu söyleyen adama akrabalık bakımından hanginiz daha yakınsınız?
Ona en yakın olan kimsenin ben olduğumu söyledim. Bu defa hükümdar:
- Bunu bana yaklaştırın, dedi.
Beni önüne oturttu. Sonra arkadaşlarıma emir verdi. Onları da arkama oturttular. Sonra: "Eğer yalan söylerse sözünü reddedin." dedi. Öyle anladım ki, eğer ben yalan söyleyecek olursam onlar bunu reddetmezler. Ama ben efendi bir adam olduğum için yalan söylemeye tenezzül etmez ve yalan söylemekten utanırdım. Yalan söyleyecek olursam en azından benim yalan söylediğim Mekke'de şayia haline gelecekti. Bu yüzden hükümdara yalan söylemedim. Hükümdar;
- Aranızda peygamber olarak zuhur eden şu adam hakkında bana haberler ver, dedi.
Ben de Rasûlullah'm durumunu küçük gösterdim. Önemsiz gibi olduğunu göstermeye çalıştım. Allah'a yemin ederim ki, benim bu sözlerime iltifat etmedi ve bana şöyle dedi:
- Onun hakkında sana soracaklarıma cevap ver.
- İstediğini sorabilirsin.
- Onun aranızda nesebi nasıldır?
- Yüksek bir nesebtendir.
- Onun aile efradı arasında onun bu sözlerine benzer söz söylemiş bir kimse olmuşmu ki, şimdi o kalkıp bu sözleri söylemiş olan adama benzemeye çalışsın?
- Hayır.
- Onun elinden almış olduğunuz bir mülkü varmı ki, bu sözleri ile mülkünü kendisine geri veresiniz?
- Hayır.
- Ona kimlerin tabi olduğunu bana anlat.
- Yeni yetmeler, zayıflar, düşkünler ona tabi oluyorlar. Soylu ve yüksek tabakadan olan adamlarsa ona tabi olmuyorlar.
- Ona arkadaşlık edenleri bana anlat. Arkadaşları onu sevip ikramda mı bulunuyorlar, yoksa ona kızıyor ve ondan ayrılıyorlar mı?
- Ona arkadaşlık edip de ondan ayrılmış bir kimse yok.
- Sizinle onun arasında vuku bulan savaşı bana anlat?
- Savaş dönerlidir. Bazen bizim aleyhimize, bazen de onun aleyhine tecelli eder.
- Hiç ahde vefasızlık eder mi?
- (Hükümdarın hoşuna gidecek şu cevabı verebildim.) Hayır, şimdilik onunla barış dönemindeyiz. Ama ahdine vefa göstereceğinden emin değiliz. (Allah'a yemin ederim ki, hükümdar benim bu cevabıma iltifat etmedi ve şöyle dedi:)
- Sözünü tekrarla. Önce sen onun, aranızda yüksek soydan bir kimse olduğunu söyledin. Allah böyle kimseleri peygamber edinir. Seçeceği peygamberi, kavminin en yüksek tabakasından seçer. Ben onun ailesinden bir kimsenin onun söylediği sözlere benzer sözler söylemiş olup olmadığım ve şimdi de Muhammed'in o adama benzemek için böyle sözler söyleyip söylemediğini sana sordum. Sen, hayır diye cevap verdin. Onun bir mülkü olup da yağmaladığınızı ve yağmalamış olduğunuz bu mülkünü kendisine geri vermeniz için böyle bir şeyler söyleyip söylemediğini sana sordum. Sen yine hayır diye ce-vab verdin.
Ona tabi olan kimseleri sana sordum. Sen yeni yetmelerin, zayıf ve düşkün olanların ona tabi olduklarını söyledin. İşte her zamanda peygamberlere tabi olan kimseler, böyleleridirler. Sana ona tabi olan kimselerin onu sevip ikramda mı bulunduklarını, yoksa ona kızıp ondan ayrıldıklarını mı sordum. Sen dedin ki, ona arkadaşlık edip de ondan ayrılan kimse azdır. İmanın tatlılığı da böyledir. Bir kalbe girerse oradan çıkmaz.
Sana, sizinle onun arasındaki savaşı sordum. Sen cevaben dedin ki: Savaş bazen aleyhimize, bazen lehimize tecelli eder. Peygamberlerin savaşları da böyledir. İyi son, onlaradır. Onun ahde vefasızlık edip etmediğini sana sordum. Sen, onun ahde vefasızlık etmediğini söyledin. Eğer bana doğru cevap verdiysen o, benim şu iki ayağımın bastığı yerlere de sahip olacaktır, İsterdim ki, onun yanında olayım da ayaklarına su dökeyim. Şimdi sen var kendi işine git."
Ebu Süfyan diyor ki: "Ben oradan kalktım. Ellerimi birbirine vurarak şöyle dedim:
"Ey Allah'ın kulları! Ebu Kebşe'nin (Muhammed'in) işi sağlama bindi. Rumların hükümdarı ondan korkuyor, onun satvetinden çekiniyor."
îbn İshak, Zührînin şöyle dediğini rivayet etmiştir: O zamanda yaşamış Hristiyan papazlarından biri bana dedi ki: Dıhye b. Halife, Herakliyus'a Rasûlullah (s.a.v.)'m bir mektubunu getirdi. Mektubta şunlar yazılıydı:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed'den Rum hükümdarı Herakl'e. Selam, hidayete erenlerin üzerine olsun. Şunu bil ki; ben, seni İslâmiyet'e davet ediyorum. Selamete ermek istiyorsan Müslüman ol ki, Cenâb-ı Allah sana iki kat se-vab versin. Şayet bu davete icabet etmezsen bilesin ki, (Bizanslı) çiftçilerin vebali senin üzerine olacaktır."
Ravi dedi ki: Rasûlullah'ın mektubu Herakliyus'a vardığında o, mektubu okudu. Alıp koynuna koydu. Sonra Romalılardan İbranice'yi iyice okuyup yazan bir adama mektup yazdırarak Rasûlullah (s.a.v.)'-dan kendisine gelen mektubun haberini bildirdi. Mektubunda şöyle diyordu: "Doğrusu o beklenmekte olan peygamberdir. Bunda şüphe yoktur. Sen de ona tabi ol." Bundan sonra Herakliyus, Bizans büyüklerine emir gönderdi. Onları kışlada toplattı. Sonra emir verip kapıları kilitletti. Ve yüksek bir yere çıkıp onlara hitapta bulundu. Onlardan korktuğu için yükseğe çıkmıştı. Şöyle dedi:
- Ey Bizans topluluğu! Bana Ahmed'in mektubu geldi. Allah'a yemin ederim ki o, beklemekte olduğumuz peygamberdir. Onunla ilgili açıklamalar özet olarak kitaplarımızda mevcuttur. Onun alametlerini ve zamanını biliyoruz. Müslüman olun. Ona tabi olun ki, dünya ve ahirette selamete eresiniz!
Hükümdarın bu hitabı karşısında hep birlikte kışlanın kapılarına doğru koşuştular. Kapıların kilitli olduğunu gördüler. Herakliyus, onların bu davranışlarından korktu ve: "Bunları yanıma getirin." dedi. Onları yanma getirdiler. Tekrar onlara şöyle hitapta bulundu:
- Ey Bizans topluluğu! Ben dininize ne derece bağlı olduğunuzu sınamak için size böyle söyledim. Bununla beraber sizde hoşuma giden bir davranış gördüm.
Hükümdarın bu ikinci konuşması üzerine onlar, onun huzurunda secdeye kapandılar. Sonra kışlanın kapıları onlara açıldı ve dışarı çıkıp gittiler."
Buharî, "İman" bahsinden önce Ebu'l-Yeman Hakem b. Nafî kanalı ile Abdullah b. Abbas'tan rivayet ederek Ebu Süfyan'm şöyle dediğini nakletmiştir: Kureyş'ten bir heyet ile birlikte ticaret maksadıyla Şam'a gitmiştik. Bu, Rasûlullah'la mütareke yaptığımız dönemde cereyan eden bir hadise idi. Biz orada iken Herakliyus da Kudüs'te idi. O, bizi meclisine istedi. Yanma gittiğimiz zaman Bizans ileri gelenleri de yanında idiler. Bir tercüman aracılığıyla bize sordu:
- Şu peygamberlik iddiasında bulunan adama soy bakımından hanginiz daha yakınsınız?
Ona en yakın olan kişinin ben olduğumu söyledim. Bunun üzerine beni kendisine yaklaştırıp diğerlerini de arkama dizdi ve tercümana şöyle dedi:
- Onlara söyle, şu peygamberlik iddiasında bulunan adam hakkında kendisine birşeyler soracağım. Eğer herhangi bir soruma yalan cevap verirse arkadan bana göz işareti yapsınlar.
Ebu Süfyan, diyor ki: Allah'a yemin ederim ki, benim yalan söylediğime dair söylentiler çıkarılacak olmasaydı ve ben bundan utanma-saydım, mutlaka hükümdara yalan cevablar verecektim, Sonra bana sorduğu ilk soru şu oldu:
- Bu adamın içinizde soyu nasıldır?
- Üstün soylu bir kimsedir, dedim.
- Ondan önce bu davada bulunan bir kimse olmuş mudur?
- Olmamıştır.
- Atalarından hükümdarlık yapan var mıdır?
- Yoktur.
- Ona tabi olanlar, eşraf ve ileri gelen kimseler midir, yoksa ayak takımı ve avam tabakası mıdır?
- Avam tabakasıdır.
- Ona tabi olanların gittikçe sayısı artıyor mu, yoksa azalıyor mu?
- Gittikçe artıyor.
- Onun dinine girdikten sonra onun gidişatım beğenmeyip tekrar dininden dönen oldu mu?
- Hayır, olmadı.
- Bu davada bulunmadan Önce onun arasıra yalan söylediğini gördünüz mü?
- Hayır, hiç görmedik.
- Sözünün eri midir? Yoksa ahidlerini bozuyor mu?
- Bugüne kadar herhangi bir ahdini bozduğunu görmedik. Fakat şimdi onunla barış halindeyiz ve süremiz de bitmedi. Bakalım ahdine sadık kalacak mı? Bunu bilmiyoruz, dedim. Ve bunu söylerken onu kötülemek için bu kelimeden başka herhangi birşey söylemeye imkan bulamadım.
- Onunla hiç savaştınız mı?
- Evet, savaştık.
- Savaşlarınızın sonuçları nasıl olur, siz mi gaîip geliyorsunuz, yoksa o mu?
- Bazen o bizi yener, bazen de biz onu yeneriz.
- Size neyi tavsiye ediyor?
- Yalnız ve bir olan Allah'a ibadet edin, O'na ortak koşmayın, atalarınızın dediklerinden vazgeçin diyor ve bize namaz kılmayı, doğruluktan ayrılmamayı, iffetli ve nezih olmayı ve sılaya riayet etmeyi tavsiye ediyor, dedim.
Bunun üzerine tercümana dedi ki:
- Ona de ki: Ben senden onun soyunu sordum. İyi soylu olduğunu söyledin. Peygamber ise, daima iyi soylu kimselerden çıkar. Atalarından herhangi birinin böyle bir davada bulunup bulunmadığını sordum. Hayır, dedin. Çünkü eğer atalarından biri bu davada bulunsaydı, o da o çığırı izlemiş olabilirdi. Atalarından herhangi birinin hükümdarlık yapıp yapmadığım sordum. Hayır, dedin. Oysa ki eğer atalarından biri hükümdarlık yapmış olsaydı, bu da onun varisi olmak peşindedir, diyecektim.
Hiç yalan söylediğini gördünüz mü? diye sordum. Hayır, dedin. Ben şuna kanaat getirdim ki; eğer bir kimse insanlara iftira edemezse, Allah'a hiç iftira edemez.
Sana, eşraf ve ileri gelenler mi yoksa avam tabakası mı ona tabi oluyor diye sordum. Avam tabakası, dedin. Peygamberlerin tabileri de daima avam tabakası oluyor. Kendisine tabi olanların sayısı artıyor mu, yoksa azalıyor mu? diye sordum. Artıyor, dedin. İman işi ise tamamlanıncaya kadar hep böyledir. Dinine girdikten sonra dinini beğenmemezlikten Ötürü tekrar dininden dönen oluyor mu? diye sordum. Hayır, dedin. İman da Öyledir. Onun güvençliliği bir kalbe girdi mi artık çıkmaz. Sana, sözünü hiç bozar mı? diye sordum. Hayır, dedin. Peygamberler daima sözlerine sadık kimselerdir. Ahde vefasızlık etmezler.
Size neleri tavsiye ediyor? diye sordum. Allah'a ibadet etmeyi, O'na ortak koşmamayı ve putlara tapmamayı, namaz kılmayı, doğruluk, iffet gibi güzel hasletleri tavsiye ettiğini söyledin. Eğer bu dediklerinin hepsi doğru ise hiç şüphen olmasın ki, yakında şu iki ayağımın bastığı yerler onun olacaktır. Esasen onun çıkacağını biliyordum. Fakat sizden olacağını zannetmiyordum. Eğer ona herhangi bir engelle karşılaşmadan ulaşacağımı bilseydim, onunla görüşmek için bütün zorluklara katlanıp yanma giderdim. Eğer yanında olsaydım, onun ayaklarına su dökerdim.
Herakliyus, böyle dedikten sonra Rasûhıllah (s.a.v.)'m Dıhyetü'l-Kelbî ile Busra melikine gönderdiği mektubu kendisinden alıp okudu. Baktım ki Rasûlullah (s.a.v.) kendisine şöyle yazmaktadır:
"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed'den Rum hükümdarı Herakl'e. Selam, hidayete erenlerin üzerine olsun. Şunu bil ki, ben, seni İslâmiyet'e davet ediyorum. Selamete ermek istiyorsan Müslüman ol ki, Cenâb-ı Allah sana iki kat se-vab versin. Eğer beni dinlemeyip yüz çevirirsen bilmelisin ki, kendilerine gönderilen peygamberleri öldüren Erisiler kadar günah işleyen olursun. Ey kitab ehli! Bizim de sizin de kabul ettiğiniz bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına tapmayalım. Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rab tanımayalım. Bununla beraber eğer yine yüz çevirirlerse onlara şahid olun ki, biz Müslümanız deyin."
Ebu Süfyan dedi ki: Herakliyus, sözlerini söyleyip bitirdikten sonra yanındakiler münakaşaya dalıp sesleri yükselmeye başladı. Biz oradan çıkarıldık. Biz çıkarken arkadaşlarıma dedim ki: "Ebu Kebşe'nin oğlunun (Muhammed'in) davası, önüne geçilemeyecek kadar büyüyüp kuvvetlenmiştir. Baksanıza Beni Asfer (Rum) hükümdarı bile ondan artık korkuyor." Ve o günden sonra ben Müslüman oluncaya kadar bu davetin gerçekleşeceğine inandım."
Ebu Süfyan, Şam Hristiy ani arının başı, Kudüs enıiri ve Herakli-yus'un adamı olan papaz İbn Natur'dan naklediyor:
"Herakliyus, Kudüs'e geldiği sıralarda bir gün sabahleyin morali bozuk olarak kalktı. Çünkü Herakliyus yıldızlara bakıp onlardan mana çıkaran bir kimse idi. Patriklerden biri ona dedi ki:
- Seni değişmiş ve biraz karışık görüyoruz. Herakliyus dedi ki:
- Yıldızlara baktığımda sünnetliler topluluğunun hükümdarım gördüm. Acaba bu azınlıklardan hangisi sünnet oluyor?
- Yahudilerden başka kimse sünnet olmuyor. Yahudiler ise, bir şey değillerdir. Yurdun her tarafına emir gönder, nerede Yahudi varsa öldürsünler!
İşte onlar bu teşebbüste iken Gassan meliki tarafından gönderilen bir adam Herakliyus'a gelip Rasûlullah (s.a.v.)'m ortaya çıktığı haberini duyurdu. Bunun üzerine Herakliyus:
- Gidin bakın, bu adam sünnetli midir, değil midir? diye emir verdi ve gidip sorduklarında onun sünnetli olduğunu öğrendiler. Bu defa Herakliyus:
- Araplar da sünnet oluyorlar mı? diye sordu. Ona:
- Evet, dediklerinde Herakliyus:
- İşte ortaya çıktığım gördüğüm adam, bu toplumun hükümdarıdır, dedi.
Sonra Roma'daki arkadaşına -ki o da bilgide onun gibi idi- bu hususta mektup yazıp Humus'a doğru hareket etti. Ve henüz Humus'ta tam yerleşmemişken Roma'dan onun görüşünü teyid eden cevap geldi. Bunun üzerine Herakliyus, Humus'taki askeri kışlasında generalleri toplayıp üzerlerine kapıları kilitledi ve karşılarına geçip:
- Ey Rum topluluğu! Eğer kurtulmak ve hükümdarınızı korumak istiyorsanız bu peygamberi kollayınız, dediyse de onlar yabani eşeklerin kaçıştığı gibi kapılara doğru kaçıştılar. Fakat kapıları kilitli buldular. Herakliyus da onların kaçtıklarını görüp iman ve cesaretlerinden ümitsizliğe düşünce, onları geri döndürün dedi ve kendilerine:
- Ben bunu, dininize bağlılığınızı öğrenmek için söyledim. Ve bağlı olduğunuzu gördüm, dedi.
Onlar da onun bu sözünden hoşlanıp huzurunda secdeye kapandılar ve Herakliyus'un işi işte böylece son buldu."
İbn Lehia, Esved tariki ile Urve'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Ebu Süfyan, Kureyşli bir toplulukla birlikte ticaret için Şam'a gitti. O esnada Rasûlullah (s.a.v.)'m peygamber olarak zuhur ettiğine dair haber, Herakliyus'a ulaşmıştı. O, Rasûlullah (s.a.v.)'m durumunu öğrenmek istemişti. Bu amaçla Şam'daki Arap valisine haber göndermişti. Vali, kendisine Araplardan bazı adamlar gönderecek, o da onlara Rasûlullah'm durumunu soracaktı. Vali, Araplardan otuz kişiyi Herakliyus'a göndermişti. Aralarında Ebu Süfyan b. Harb de vardı. Bunlar, Kudüs'teki kiliseye gidip hükümdarın huzuruna çıktılar. Hükümdar Herakliyus, onlara şu soruyu sordu:
- Size haber salıp çağırttım ki, Mekke'de zuhur eden şu adamın durumunun ne olduğunu bana bildiresiniz. Onun durumu nedir?
- O büyücüdür, yalancıdır, peygamber değildir.
- Onu içinizde en iyi tanıyanın ve ona en yakın akraba olanın kim olduğunu bana söyleyin.
- İşte onun amcazadesi olup onunla savaşan aramızdadır.
Herakliyus'a bu haberi verdikleri zaman yanındaki adamların dışarı çıkmalarını emretti. Sonra Ebu Süfyan'ı yanma oturttu. Ona sormaya başladı:
- Ey Ebu Süfyan, bana anlat bakalım.
- O büyücüdür, yalancıdır.
- Ona küfretmeni istemiyorum. Yalnız onun sizin aranızda soyu nasıldır?
- Vallahi o, Kureyş ailesindendir.
- Aklı ve görüşü nasıldır?
- Onun görüşünü asla kusurlu bulmayız.
- Çok yemin eder mi, çok yalan söyler mi? İşinde hilekarlık yapar mı?
- Vallahi böyle değildir.
- Belki o, peygamberlik iddia etmekle kendisinden Önce ailesinden hükümdarlık yapan bir kimseye ait hükümdarlık veya şerefi ta-leb etmektedir. Böyle olamaz mı?
- Hayır.
- Sizden ona kim tabi oluyor ve aranızdan ona tabi olup da bilahare onun dininden geri dönen olmuş mudur?
- Hayır.
- Söz verdiği zaman sözünden cayar mı?
- Hayır, ancak içinde bulunduğumuz bu sürede sözünden cayarsa onu bilemem.
- İçinde bulunduğun bu süreden niye korkuyorsun?
- Benim kavmim, Muhammed'in kendisi Medine'de iken, müttefiklerini onun müttefiklerine göndererek antlaşma süresini uzatmak istediler.
- Eğer siz bu işi kendiniz başlattıysanız şu halde sözünden cayan-lar sizsiniz.
Ebu Süfyan Herakliyus'un bu sözü karşısında öfkelendi ve şöyle cevap verdi:
- Sadece bir kez bize galip oldu. O gün de ben ortada yoktum. O gün, Bedir günü idi. Sonra kendi memleketi olan Medine'de iki kez ü-zerine gidip kendisiyle savaştım. O esnada adamlarının karınlarını yardık, kulaklarını kestik, tenasül organlarını kopardık.
- Sen onu yalancı mı, yoksa doğru sözlü mü buluyorsun?
- Hayır, o yalancıdır.
- Eğer sizde peygamber varsa onu öldürmeyin. Çünkü insanlar arasında peygamberleri en çok öldürenler Yahudiler olmuştur.
Herakliyus'la bu konuşmasından sonra Ebu Süfyan, Kudüs'ten geri döndü."
Bu ifadelerde gariblik vardır. Ancak içinde bazı faydalar da vardır ki, bunlar İbn îshak ve Buharı tarafından anlatılmamıştır. Musa b. Ukbe, "Meğazi" adlı eserinde, Urve b. Zübeyr'in anlattıklarına yakın ifadeler kullanmıştır. Doğrusunu Allah bilir.
"Tarih" adlı eserinde İbn Cerir, İbn Humeyd ve Muhammed b. İs-hak tariki ile bazı ilim ehli kimselerin şöyle dediklerini rivayet eder: Dıhye b. Halife el-Kelbî, Rasûlullah (s.a.v.)'m mektubunu getirdiği zaman Herakliyus kendisine şöyle dedi:
- Vallahi ben bilirim ki, bu bir peygamberdir ve şimdiye kadar bekleyip .durduğumuz peygamber budur. Fakat Rumlardan korkuyorum. Yoksa ona tabi olurum. Papaza git, ona söyle. Zira Rumlar içinde o benden daha büyüktür. Ve sözü daha geçerlidir. Bak bakalım sana neler söyleyecek?
Bunun üzerine Dıhye, papaza gidip durumu anlattı. Rasûlullah (s.a.v,) tarafından Herakliyus'a getirdiği mektubu ve onun yaptığı daveti haber verdi. Papaz şöyle dedi:
- Allah'a yemin ederim ki, senin adamın gönderilmiş bir peygamberdir. Biz onu isim ve sıfatlarıyla tanıyoruz. Kitabımızda onun evsa-finı ve adım görüyoruz.
Böyle dedikten sonra içeri girip elbisesini çıkardı. Beyaz bir elbise giydi. Sonra bastonunu eline aldı. Kilisedeki Rumların karşısına çıkıp şöyle dedi:
- Ey Rum topluluğu! Doğrusu Ahmed tarafından bize mektup gelmiştir. Bizi Allah'a davet ediyor. Ben de Allah'tan başka ilâh olmadığına, Ahmed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet ediyorum.
Böyle deyip şahadet getirdikten sonra Rumlar da hep birlikte onun üzerine hücum ederek onu öldürdüler.
Dıhye, Herakliyus'un yanma döndüğünde durumu ona anlattı. O da şöyle dedi:
- Sana söylemiştim. Biz, Rumların bize zarar vermelerinden korkuyoruz. Allah'a yemin ederim ki, papaz, Rumlar nezdinde benden daha büyük ve sözü benden daha geçerli bir kimsedir."
Taberanî, Yahya b. Seleme b. Küheyl tariki ile Dıhyetü'l-Kelbf-nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Rasûlullah (s.a.v.) beni, Bizans hükümdarı Kayser'e bir mektupla gönderdi. Ben de Kayser'in sarayına gittim. Adamlarına Rasûlul-lah'm elçisi olarak içeri girmem için izin verilmesini söyledim. Kayser'e gidip durumu anlattılar. Dediler ki: "Kapıda bir adam var. Allah Rasûlünün elçisi olduğunu iddia ediyor. Senin huzuruna gelmek istiyor." Kayser bu haber karşısında korktu ve adamına: "Onu içeri al." buyruğunu verdi. Beni içeri aldılar. Kayser'in yanında patrikleri vardı. Rasûlullah'm mektubunu ona verdim. Mektupta şunlar yazılıydı:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Rasûlullah Muhammed'-den Bizans'ın valisi Kayser'e..."
Orada imparatorun mavi gözlü, uzun boylu, çil bir yeğeni vardı. Şöyle dedi: "Mektubu bugün okuma. Çünkü Muhammed, bu mektupta önce kendinden bahsediyor, sana da imparator unvanı ile değil, vali diyerek hitap ediyor."
Nihayet mektup okundu. Herakliyus, yanındaki adamlarına emir vererek dışarı çıkmalarım istedi. Onlar da dışarı çıktılar. Sonra bana haber gönderdi. Ben de gidip huzuruna çıktım. Bana sordu. Ben cevap verdim. Sonra piskoposa haber gönderdi. Piskopos da huzura geldi. O, idarede yetkili bir kimse idi. Onun görüşüne ve sözüne göre kararlar veriliyordu. Mektubu okuduğunda şöyle dedi:
- Allah'a yemin ederim ki bu, Musa ile İsa'nın müjdelediği ve bizim de kendisini beklemekte olduğumuz peygamberdir.
İmparator sordu:
- O halde ey piskopos, ne yapmamı teklif edersin?
- Bana gelince, ben bu peygamberi tasdik ediyor ve ona uyuyorum.
- Ben de onun peygamber olduğunu anladım. Ancak ona iman etmeye gücüm yetmez. Eğer iman edip ona inanırsam, hükümdarlığım gider ve Rumlar beni öldürürler."
Muhammed b.jshak da, Halid b. Yesar tariki ile Şam'ın eski yerlilerinden bir adamın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Herakliyus, Şam'dan çıkıp Kostantiniyye'ye gitmek istediği zaman Peygamber (s.a.v.)'in zuhur ettiği haberi kendisine ulaştı. O da bunun üzerine Rumları toplayarak onlara şöyle hitapta bulundu: - Ey Rum topluluğu! Size bazı şeyler anlatacağım. Bakın bunda benim maksadım nasılmış.
- O durumlar nelerdir?
- Biliyorsunuz ki bu adam, Allah katından gönderilen bir peygamberdir. Biz onun evsafını kitaplarımızda görmekte ve onu tanımaktayız. Gelin ona tabi olalım da dünya ve ahiretimiz selamet olsun.
- Mülk bakımından insanların en büyükleri olduğumuz, adamlarımız çok olduğu, beldemizin sınırları geniş olduğu halde biz Arapların eli altına mı gireceğiz?
- Gelin, ona her sene cizye vereyim ki, onun bana tasallutunu ön-leyeyim. Onun bana açacağı savaştan kurtulayım.
- Alçak ve küçük Araplara biz mi cizye vereceğiz. Onlar, bizden cizye mi alacaklar? Oysa biz sayıca insanların en çoğu, mülkçe insanların en büyüğü, beldece insanların en muhkem beldelerine sahip kimseleriz. Hayır vallahi bunu asla yapmayacağız?
- Gelin, bize Şam toprağım vermesi karşılığında Suriye topraklarını ona vererek musalaha yapalım. Suriye toprağı, Filistin, Ürdün, Dımaşk ve Humus'u bir de Derb mıntıkasından içe doğru kısımları ihtiva ediyordu. Derb mıntıkasından öte yerler ise, Bizanslılara göre Şam ismini alıyordu.
Hükümdarın huzurundakiler şu cevabı verdiler:
- Ona Suriye topraklarım mı vereceğiz? Oysa sen biliyorsun ki, bu topraklar Şam'ın en verimli topraklarıdır. Biz bunu asla yapmayız.
Hükümdarın isteği doğrultusunda karar vermemeleri üzerine hükümdar, onlara şöyle dedi:
- Ama Allah'a yemin ederim ki siz, onu kendi şehrinize girdirmediğiniz takdirde muzaffer olursunuz ve bunu istiyorsunuz.
Böyle dedikten sonra katırına binip hareket etti. Nihayet Derb mıntıkasının tepe noktasına gelerek Şam toprağına baktı. Sonra da şöyle dedi:
- Selam sana ey Suriye toprağı! Artık sana veda selamı veriyorum.
Böyle dedikten sonra hızla yoluna devam etti ve Kostantiniyye'ye gitti. Doğrusunu Allah bilir.

