Hicretin üçüncü senesi şevval ayında yapılmıştır. Uhud dağına, et-raunda bulunan dağlar arasında tek bir dağ olduğu için, tek anlamına gelen Uhud adı verilmiştir. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: «Uhud bir dağdır ki, o, bizi sever, biz de onu severiz.» Yani Uhudlu-lar gibi sever denilmek istenmiştir. Bir kavle göre Hz. Peygamber bu hadis ile şu manayı kasdetmiştir: Seferden dönüşümüzde ailemize yaklaştığımızı bize müjdelediği için Uhud dağı, tıpkı bir dostun yaptığı gibi bizi sever, biz de onu severiz.
Bir kavle göre de, bu hadisin zahiri anlamını kabul etmek gerekir. Tıpkı şu ayette olduğu gibi:
«Taşlardan Allah korkusundan yuvarlananlar da vardır.» (el-Bakara, 74.)
Ebu Abs b. Cebr'den rivayet olunan hadiste şöyle buyrulmuştur:'
«Uhud bizi sever, biz de onu severiz. O Cennet kapısmdadır. Ayr dağı da bize kızar, biz de ona kızarız. O, Cehennem kapılarından bir kapıdadır.»
Süheylî, bu hadisi takviye ederek şöyle demiştir: Sabit olduğuna göre Hz, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Kişi sevdiği ile beraberdir.»Bu, Süheylî'nin yaptığı tuhaflıklardandır. Çünkü bu hadis ile insanlar kastedilmiştir. Bir dağdan, kişi diye söz etmek mümkün değildir.
Uhud gazvesi, hicri üçüncü senenin şevval ayında yapılmıştır. Zührî, Katade, Musa b. Ukbe, Muhammed b. îshak ve Malik böyle demişlerdir.
İbn îshak, bu gazvenin şevval ayının ortasında yapıldığını söylemiştir. Katade ise, şevval ayının onbirinci gününde (cumartesi) yapıldığını söylemiştir.
Malik, gazvenin sabahleyin yapıldığını ifade etmiştir. Meşhur kavle göre Cenâb-ı Allah, bu gazve ile ilgili olarak şu ayetleri inzal buyurmuştur:
«Ey Muhammed! Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın. Allah işitir ve bilir. Sizden iki takım bozulup geri çekilmek üzere idi, oysa Allah onların dostu idi. İnananlar yalnız Allah'a güvensinler. Andolsun ki, siz düşkün bir durumda iken, Bedir'de, Allah size yardım etmişti; Allah'tan sakının ki şükredebilesiniz. İnananlara: «Rabbinizin size göndermiş olduğu 3000 melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi?» diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı 5000 melekle imdad edecektir.» (Âl-ümrân, 121-125.)
Bu ayetlerle müteakip ayetlerde aynı konudan bahsedilmiş ve konu şu ayet-i kerime ile sona ermiştir:
«Allah inananları sizin durumunuzda bırakacak değildir. Temizi pisten ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek değildir.» (Âi-iWân,i79.)
Tefsirimizde bu konuyu yeterince ve gerektiği şekilde açıkladık. Hamd ve minnet Allah'adır. Biz burada bu gazveyi, Muhammed b.İshak ile diğer siyer otoritesi âlimlerin nakillerine dayanarak özetle anlatacağız.
Bedir gününde Kureyş kafirleri öldürülüp kuyuya atıldıktan, kalanları hezimete uğramış olarak Mekke'ye döndükten, Ebu Süfyan da kervanı ile birlikte Mekke'ye geldikten sonra Abdullah b. Ebi Rebia, îk-rime b. Ebu Cehil, Safvan b. Ümeyye ve Kureyşli adamlar -ki bunların bazısının babası, bazısının oğlu, bazısının kardeşi Bedir'de öldürülmüştü- Ebu Süfyan'a ve Kureyş'in ticaret kervanında malı bulunan kimselere gidip şöyle demişlerdi:
- Ey Kureyş topluluğu! Doğrusu Muhammed, başınıza beklenmedik bir felaket getirdi. Seçkin adamlarınızı öldürdü. Onunla savaşabilmek için şu malınızı vererek bize yardımcı olun. Belki ondan öç alırız.
Ebu Süfyan ve tacirler mallarını onlara verdiler.
İbn îshak dedi ki: Onların hakkında ilim ehlinin bana anlattıklarına göre Cenâb-ı Allah, şu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu:
«Doğrusu inkar edenler, mallarını, insanları Allah'ın yolundan alıkoymak için sarfederler. Ve daha da sarfedeceklerdir. Ama sonra içleri yanacak, hem de mağlup olacaklardır. înkar edenler Cehenneme toplanacaklardır.» (el-Enfâl, 36.)
Ebu Süfyan ile kervan sahipleri, Ehabiş topluluğu ve Kureyşlilere itaat eden Kinane ile Tihame kabileleri, Rasûlullah'la savaşmak için toplanıp bir araya geldiler. Ebu Azze Amr b.Abdullah elCumahî ise-Rasûlullah (s.a.v.), Bedir gününde onun canını bağışlamıştı- çoluk çocuk sahibi, muhtaç, fakir bir kimse idi. Esirler arasında idi. Safvan b. Umeyye ona şöyle demişti: «Ey Eba Azze! Sen şair bir adamsın. Dilinle bize yardımcı ol. Ve bizimle birlikte sefere çık.»
Ebu Azze ise şöyle demişti:
- Muhammed bana lütufta bulundu. Ona karşı çıkmak istemiyorum.
Safvan:
- Evet, ama genede kendi nefsinle bize yardımcı ol. Eğer seferden dönersen seni zengin edeceğim. Eğer öldürülürsen, kızlarını benim kızlarımla beraber tutarım. Onlara isabet eden varlık ve darlık seninkilere de isabet eder, dedi.
Bunun üzerine Ebu Azze, Tihame içine gitti. Beni Kinane'yi savaşa davet ederek şöyle dedi:
«Ey sabit kadem olan, yenilmek bilmeyen Abdumenat oğullan! Siz himayecilersiniz. Babanız da himayecidir.
Bana bu seneden sonra yardımınızı esirgemeyin, beni yardımsız bırakmayın. Çünkü yardımsız bırakmak doğru değildir.»
Ravi diyor ki: Kafi b. Abdumenaf b. Vehb b. Huzafe b. Cumah da, Beni Malik b. Kinane'ye giderek onları Rasûlullah'a karşı savaşmaya teşvik etti ve onlara şöyle dedi:
«Ey Malik! Önde gelen haseb ve yakınlık ve ahid sahibi! Sana sesleniyorum!
Hısımlığa sahip olan kimseye...
Haram kılınmış beldenin ortasında Ka'be-i Muazzama'nm Hatim'i-nin yanında olan antlaşmaya kim sahip çıkmaz!»
Cübeyr b. Mut'im de Vahşi adlı Habeşli kölesini (Bu köle iyi mızrak atardı. Habeşliler gibi mızrak atardı. Hedefi tutturmadığı çok az vaki idi.) çağırdı ve ona dedi İd:
- Halkla birlikte sefere çık. Eğer sen Muhammed'in amcası Ham-za'yı, amcam Tuayme b. Adiy'in karşılığında öldürürsen, hürriyetine kavuşursun.
Ravi diyor ki: Bunun üzerine Kureyşliler, bıçaklarıyla, azıklarıyla keskin kılıçlarıyla, kendilerine katılanlarla, Beni Kinane, Tihame halkı ve onlara tabi olanlarla birlikte yola çıktılar. Gayrete gelmek ve savaştan kaçmamak için develerin üstündeki mahfılleriyle birlikte kadınlarını da beraberlerine alıp yola çıktılar. Halkın lideri Ebu Süfyan Sahr b. Harb, eşi Hinci binti Utbe b. Rebia'yla birlikte yola çıktı. İkrime b. Ebu Cehil de eşi ve amcası kızı Ümmü Hakim binti Haris b. Haşim b. Muğire ile birlikte orduya katılıp Medine'ye doğru yola çıktı. Safvan b. Ümeyye de Berze binti Mesud b. Amr b. Umeyr es-Sakafiye ile birlikte yola çıktı. Arar b. As da Rayta binti Münebbih b. Haccac ile birlikte yola çıktı. Ray-ta, Amr b.As'm oğlu Abdullah'ın annesi idi.
Ravi, haııımlanyla birlikte bu sefere çıkan başkalarının adlarını da zikretmiştir.
Ravi diyor ki: Hind binti Utbe, Vahşi'ye her rastladığında ya da Vahşi ona rastladığında şöyle derdi: «Baksana ey Ebu Deşme! İntikam al, intikam almaya çalış.» Böyle diyerek Abdülmuttalib oğlu Hamza'yı Öldürmek için onu teşvik ederdi. Böylece gittiler ve nihayet Medine'nin karşı tarafında vadinin kenarına bakan çorak, çukur bir yerde iki çeşmenin yanına indiler. Rasûlullah (s.a.v.) ve Müslümanlar, onların gelmiş olduklarını öğrendiler. Rasûlullah, Müslümanlara şöyle dedi: «Vallahi, doğrusu ben hayır bir rüyada bir öküz ile kılıcımın vurulan tarafında bir kırık gördüm. Ayrıca elimi de sağlam bir zırha sokmuşum. Bu zırhı Medine ile tevil ettim.
Ebu Musa el-Eşarî, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etti:
«Rüyada gördüm ki ben Mekke'den hurmalıklı bir yere hicret ediyorum. İlk düşünceme göre orası Yemame ya da Hecer idi. Fakat bir de baktım İd, orası Yesrib imiş. Yine o rüyamda gördüm İd, ben kılıcımı sallıyorum ama kılıcımın ağzı kırıldı. İşte bu kırıklık, Uhud gününde Müslümanlara isabet eden musibettir. Sonra bir kez daha kalıcımı salladım. Eskisinden daha güzel hale geldi. O da Allah'ın getirdiği fetih ve mü'müıleriıı bir araya gelip toplanması dır. Yine o rüyamda bir öküz gördüm. Allah'ın işi hayırdır. Anladım ki, onlar da Uhud gününde öldürülen mü'minler grubudur. Hayra gelince; o, Allah'ın getirdiği hayır ve doğruluk sevabıdır ki, Bedir gününden sonra bize gelmiştir.»
Beyhakî, Ebu Abdullah el-Hanz kanalı ile İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet eder:
«Rasûlullah (s.a.v.), Bedir gününde kılıcı Zülfikan üzengisi ile bacağı araşma koydu. Uhud gününde bu hususta bir rüya görmüştü. Şöyle ki: Uhud günü olunca müşrikler, Müslümanlara karşı geldiler. Rasûlullah, Medine'de kalıp müşriklerle orada savaşmayı uygun görmüştü. Ama Bedir savaşma katılmamış bazı kimseler gelip: «Ya Rasûlallah, Medine'den çıkıp Uhud'da müşriklerle savaşalım.» dediler. Onlar, Bedir savaşma katılıp da fazilet kazanmış olanlar gibi fazilet kazanmak ümidiyle böyle demişlerdi. Rasûlullah'a bu şekilde ısrarda bulundular. Nihayet o, savaş elbiselerini giydi ama sonra bu kişiler pişman olup: «Ya Rasûlallah, Medine'de kal. Doğru olan, senin görüşündür.» dedilerse de Rasûlullah, onlara şu cevabı verdi:
«Bir peygamber zırhını giydikten sonra, Allah kendisiyle düşmanı arasında hükmünü verinceye kadar zırhını indirmesi uygun olmaz.»
O gün zırhını giymeden önce Rasûlullah, onlara şöyle demişti:
«Rüyamda sağlam bir zırh içinde olduğumu gördüm. Bunu Medine olarak tevil ettim ve yine bir koçun peşi sıra gittiğimi gördüm. Bunu da müşriklerin reisini öldüreceğim şeklinde tevil ettim. Kılıcım zülfikarın ağzında bir gedik meydana geldiğini gördüm. Bunu da sizin saflarınız arasında bir gedik açılacağı şeklinde tevil ettim. Bir öküzün boğazlandığını gördüm. Öküzün boğazlanmasına gelince, vallahi Allah'ın yaptığı iş hayırlıdır. Bunda hayır vardır.»
Beyhakî, Hammad Seleme kanalı ile Enes'ten rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Uykudaki kimsenin gördüğü gibi ben de rüyamda bir koçun ardı sıra gittiğimi gördüm. Kılıcımın vuran tarannın kırıldığım da gördüm. Bu rüyayı şöyle tevil ettim: Ben müşrik kavmin koçunu (reisini) öldüreceğim. Kılıcımın ağzının kırılmasına gelince bunu da akrabamdan bir adamın öldürüleceği şeklinde tevil ettim.»
Nihayet Rasûlullah'm amcası Hamza öldürüldü. Rasülullah da, Talha'yı öldürdü. O, kavmin bayraktarı idi.
Musa b. Ukbe dedi ki: Kureyşliler dönüp kendilerine tabi olan müşrik Arapları topladılar. Ebu Süfyan b. Harb da Kureyş topluluğuyla birlikte Bedir vak'asımn ertesi senesi şevval ayında yola çıktı. Nihayet Uhud dağının iki tarafındaki vadiye indiler. Bedir savaşma katılmamış olan Müslümanlar, o savaşa katılamadıklarından pişman olmuşlar ve düşmanın karşısına çıkmayı arzulamışlardı ki, Bedir gününde mü'min kardeşlerinin harcamış oldukları çabayı kendileri de harcasınlar.
Ebu Süfyan ile müşrikler, Uhud dağının eteklerine indiklerinde Bedir savaşma katılmamış olan Müslümanlar -düşmanın kendilerine karşı geldiğini görünce- sevindiler ve: «Allah arzumuzu yerine getirdi.» dediler.
Sonra Rasülullah (s.a.v.), cuma gecesi bir rüya gördü. Bu rüyası da gerçekleşti. Ashabından birkaç kişi yanma geldi. Onlara şöyle dedi:
«Dün gece uyurken şöyle bir rüya gördüm: Bir öküz boğazlanıyordu. Vallahi Allah'ın yaptığında hayır vardır. Kılıcım Zülfikarm da ağzından kırıldığını gördüm. Bundan hoşlanmadım. Bu gördüklerim birer musibet idiler. Kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm ve bir koçu takip ettiğimi de gördüm.»
Rasülullah (s.a.v.), bu rüyasını ashabına anlattığında onlar şöyle dediler:
- Ya Rasûlallah! Bu rüyanı nasıl tevil ettin? Rasülullah buyurdu ki:
- Öküzün boğazlanmasını şöyle tevil ettim: Bizden de müşriklerden de adamlar öleceklerdir. Ama kılıcımın ağzında gedik açılmasından hoşlanmadım.
Bazıları dediler ki: Rasûlullah'm kılıcının yüzüne isabet eden rüyadaki darbeye gelince, Uhud gününde Rasûlullah'm mübarek yüzüne düşman tarafından darbe vuruldu. Onun dişini kırdılar. Dudağım yardılar. Ona bu darbeyi vuran, Utbe b.Ebi Vakkas idi. Öküzün boğazlanmasına gelince bu, Uhud gününde öldürülen Müslümanlar şeklinde tevil edilmiştir.
Rasülullah (s.a.v.), rüyasının tevilini anlatırken şöyle demişti: «Peşi sıra gittiğim koça gelince, bu düşmanın reisidir ki; Allah onu öldürecektir. Sağlam zırha gelince, bunu Medine olarak tevil ettim. Bekleyin, çoluk çocuğunuzu evlere saklayın. Kalelerde muhafaza altına alın. Eğer müşrikler Medine'ye girerlerse, sokaklarda onlarla savaşırız. Evlerin üstünden onlara ok atarız.»
Müslümanlar, Medine sokaklarım taşlarla Örmüşlerdi. Onu kale
haline getirmişlerdi.
Bedir savaşma katılmamamış olan Müslümanlar ise şöyle demişlerdi:
«Bugünün gelmesini arzuluyorduk. Bunun için Allah'a dua ediyorduk. İşte Cenâb-ı Allah, arzumuzu gerçekle tir di. Ve mesafeyi yakmlaş-
tırdı.»
Ensâr'dan bir adamda şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah, mahallemizde onlarla savaşamazsak ne zaman savaşacağız?
Baza adamlar da şöyle dediler:
- Eğer korkmuyorsak, bizi savaşmaktan alıkoyan nedir? Doğru sözlü olup, sözlerini yerine getiren bazı kimseler de -ki onlardan biri de Abdülmuttalib oğlu Hamza'dır- şöyle dediler:
- Sana kitabı indirene yemin olsun ki ya Rasûlallah, müşriklerle mücadele edeceğiz!
Beni Salim kabilesinden Nuaym b. Malik b. Salebe de şöyle dedi:
- Ey Allah'ın peygamberi! Bizi Cennet'ten mahrum bırakma. Canım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, ben Cennet'e gireceğim.
Rasülullah (s.a.v.), oha sordu:
- Ne ile Cennet'e gireceksin?
- Allah'ı ve Rasûlünü sevmiş olmakla ve savaş gününde cepheden kaçmamakla gireceğim.
- Doğru söyledin.
Gerçekten bu zat, Uhud savaşında şehid oldu.
İnsanların bir çoğu, Medine'den çıkıp düşmanla karşılaşmak istedi. Rasûlullah'm sözüne ve görüşüne uymadılar. Eğer onun kendilerine emrettiğine razı olsalardı, belki daha iyi olurdu. Ama nihayet kaza ve kader işe galib oldu. Uhud savaşı için Medine'den çıkmayı tavsiye edenlerin çoğu, Bedir savaşma katılmamışlardı. Bunlar Bedir savaşma katılan kimselerin sahip oldukları fazileti kaçırmış olduklarını bildiklerinden Medine'den çıkarak düşmanla savaşmayı tavsiye etmişlerdi.
Rasülullah (s.a.v.), cuma namazını kılıp halka vaz'u nasihatte bulundu. Gayret gösterip cihad etmelerini emretti. Hutbesini ve namazım tamamladıktan sonra zırhım getirmelerim emretti, getirdiler. O da zırhını giydi. Sonra insanlara Medine'den çıkış emrini verdi. Görüş sahibi bazı kimseler bu durumu görünce dediler ki:
«Rasülullah (s.a.v.), Medine'de kalmamızı emretmişti. Ama . Allah'ın ne istediğini o daha iyi bilir. Çünkü gökten ona vahiy geliyor.»
Böyle dedikten sonra Rasûlullah'a şöyle dediler:
- Ya Rasûlallah! Daha önce bize emrettiğin gibi Medine'de kalsak iyi olmaz mı?
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- Bir peygamber zırhını giydikten ve düşmana karşı çıkmaları için insanlara duyuruda bulunduktan sonra düş mani a savaşmadıkça geri dönmesi ve zırhım çıkarması doğru olmaz. Daha önce Medine'de kalmanız için size çağrıda bulunmuştum. Ama siz çıkalım dediniz. Savaş anında düşmanla karşılaştığınızda Allah'a karşı takvalı olmanızı ve sabır göstermenizi size tavsiye ediyorum. Allah'ın size vereceği emri bekleyin. O emri yerine getirin.
Ravi diyor ki: Rasûlullah (s.a.v.) ve Müslümanlar, Medine'den çıkıp Bedai yoluna koyuldular. 1000 kişi idiler. Müşrikler ise 3000 kişi idiler. Rasûlullah (s.a.v.), yoluna devam etti. Nihayet Uhud'a varıp ordugah kurdu. Abdullah b. Übey b. Selül, 300 adamıyla birlikte Müslümanların saflarından ayrılınca Rasûlullah'm cemaati 700 kişi kaldı.
Beyhakî dedi ki: Megazi otoritelerine göre meşhur olan görüş şudur ki; Müslümanların sayısı 700 savaşçı olarak kaldı. Zührî'den naklolunan görüşe göre Müslümanların 400 savaşçısı kalmıştır. Doğrusunu Allah bilir.
Musa b. Ukbe dedi ki: Müşriklerin süvarilerinin başında Halid b. Velid vardı. Yüz atları vardı. Bayrakları da Osman b. Talha'mn elindeydi. Müslümanların ordusunda sadece bir at vardı.
Muhammed b. İshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.), rüyasını ashabına anlatırken şöyle dedi:
«Eğer uygun görürseniz Medine'de kaim. Müşrikleri de gelip kondukları yerde bırakın. Eğer gelip kondukları yerde dururlarsa, kötü yerde dururlar. Eğer üzerimize gelip Medine'ye girerlerse biz de Medine içinde onlarla savaşırız.»
Abdullah b. Übey b. Selül, Rasûlullah'm bu görüşüne muvafakat etti ve müşriklerle savaşmak için Medine'de kalmayı, dışarı çıkmamayı uygun gördü. Ama Bedir savaşma katılmamış olup da Uhud savaşında şehidlik mertebesine yücelecek olan bazı Müslümanlar şöyle demişlerdi:
-Ya Rasûlallah, bizi düşmanlarımıza karşı Medine'den çıkar. Onlar, bizim korkak olduğumuzu, kendilerinden korkup zaafiyet gösterdiğimizi görmesinler!
Abdullah b. Übey şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah! Müşriklere karşı Medine'den çıkma. Allah'a yemin ederim ki, biz düşmana karşı her ne zaman Medine'den dışarı çıkmış isek, darbe yemişizdir. Ama her ne zaman Medine'de kalmış isek, düşmanlara darbe vurmuşuzdur.
İnsanlar, Medine'den çıkması için Rasûlullah'a ısrarda bulunmaya davam ettiler. Sonunda o, evine girip zırhını giydi. Bütün bu olanlar, cuma günü namazdan sonra olmuştu. O gün Ensârdan bir adam ölmüştü. Ona Malik b. Amir denilirdi. Beni Neccar kabilesindendi. Rasûlullah, onun namazını kıldırdı. Ve sonra halkın huzuruna çıktı. Onlar pişman olmuşlardı. Kendi kendilerine dediler İd:
«Rasûlullah (s.a.v.)'m hoşlamadığı birşey yaptık. Oysaki bizim bunu yapmaya hakkımız yoktu.»
Rasûlullah (s.a.v.), onların yanma geldiğinde şöyle dediler;
- Ya Rasûlallah, eğer dilersen Medine'de kal.
Rasûlullah buyurdu ki:
-Bir peygamberin zırhını giydikten sonra savaşmadıkça onu çıkarması uygun olamaz.
Böylece Rasûlullah (s.a.v.), ashabından 1000 kişiyle birlikte yola çıktı. İbn Hişam dedi ki:
«Rasûlullah, Medine'den çıkarken yerine vekil olarak İbn Ümmü Mektum'u bıraktı.»
îbn İshak dedi ki:
Nihayet Medine ile Uhud arasında düzlüğe vardıkları zaman Abdullah b. Übey b. Selül, ordunun üçte biriyle Rasûlullah'tan ayrıldı ve şöyle dedi:
- Muhammed onlara itaat etti. Bana isyan etti. Ey insanlar, bilmiyoruz ki, niçin kendimizi Uhud'da öldürteceğiz.
Böyle dedikten sonra kavminden nifak ve iman hususunda şüphe sahibi olan kendi yandaşlarıyla birlikte geri döndü. Beni Seleme'nin kardeşi Abdullah b. Amr b. Haram, onların peşine düştü. Şöyle diyordu:
- Ey kavmim! Allah, kavminizi ve peygamberinizi düşmanlarıyla karşı karşıya geldikleri zaman yardımsız bırakmamanızı size hatırlatmadı mı?
Onlar da dediler ki:
- Eğer sizin savaşacağınızı bilseydik elbette, sizi yardımsız bırakmazdık. Fakat bir savaş olacağını sanmıyoruz.
Abdullah b. Amr b. Haram, onların, kendine karşı isyan edip sözünü dinlemedikleri ve geri dönme niyetinde olduklarını görünce, onlara şöyle dedi:
- Ey Allah'ın düşmanları, kahrolun! Allah, peygamberini size muhtaç etmeyecektir.
Ben derim ki: Şu ayet-i kerime ile yukarıda sözü edilen ricatçılar (geri dönenler) kastedilmiştir:
«Bu, münafıklık edenleri belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere: «Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun.», dendiği zaman: «Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik.» dediler. O gün, onlar imandan çok inkara yakındılar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizlediklerini onlardan daha iyi bilir.» (Âi-i İmrfin.167.)
Yani onlar, «Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik.» derken yalan söylüyorlardı. Çünkü savaşın yapılacağı, açıkça bilinen, gizlilik ve şüphesi olmayan bir husustu. Onlardır ki; Cenâb-ı Allah, haklarında şu ayeti inzal buyurmuştur:
«Ey Müslümanlar! Niçin münafıklar hakkında iki fırka oluyorsunuz? Allah, onları yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir.» (en-Nisâ, 88.)
Çünkü bir grup; «Onlarla savaşırız.» demişlerdi. Bir başka grup ise; «Onlarla savaşmayız.» demişlerdi. Nitekim bu husus sahih hadiste sabit olup açıklanmıştır.
Zührî'nin anlattığına göre Ensâr, kendi müttefikleri olan Medine Yahudilerinden yardım isteme hususunda Rasûlullah'tan izin talep ettiklerinde Rasûlullah: «Onlara ihtiyacımız yoktur.» demişti.
Urve b. Musa b.Ukbe'nin anlattığına göre Beni Seleme ve Beni Harise kabileleri, Abdullah b.Übey ile arkadaşlarının ordudan ayrılıp geri dönmeleri esnasında bozulmaya yüz tutmuşlardı. Fakat Cenâb-ı Allah, onlara sebat verdi ve bu sebeple şöyle buyurdu:
«Sizden ila takım bozulup geri çekilmek üzere idi. Oysa Allah onların dostu idi. İnananlar yalnız Allah'a güvensinler.» (Âl-i Wân, 23.)
Cabir b. Abdullah dedi ki: Yukarıdaki ayet-i kerimenin nüzulünü çok sevdim. Çünkü bu ayette Allah «Oysa Allah, onların dostu idi» buyuruyor.
İbn İshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.), yoluna devam etti. Nihayet Beni Haris arazisine taşlık bir mıntıkaya girdi. Bir at kuyruğunu salladı ve bir kılıcın kabzasmdaki bir çiviye takıldı. Böylece o kılıcı yerinden çekip çıkarttı. Rasûlullah, kılıcın sahibine şöyle dedi: «Kılıcım kınına sok. Ben görüyorum ki, kılıçlar yakında kınlarından çıkacaklardır.»
Sonra Rasûlullah (s.a.v.), ashabına şöyle dedi:
- Bizi kavmin yanma götürecek kim var? Kim bizi onlara rastlatmayacak yakın bir yoldan götürecek?
Ebu Hayseme -Beni Harise b. Haris'in kardeşi- kalkıp:
- Ben varım ya Rasûlallah, dedi. Onları Beni Harise arazisi içinde onların malları arasından geçirdi. Nihayet Mirba b. Kayziye'nin malının yanma gitti. Mirba, gözü görmeyen münafık bir adamdı. Rasûlul-lah'm ve beraberindeki Müslümanların sesini duyunca kalktı, yüzlerine toprak savurmaya başladı. Ve böyle dedi:
- Eğer Allah'ın elçisi isen sana bahçeme girmeni helal etmiyorum. Bana anlatıldığına göre Mirba, o topraktan bir avuç alıp şöyle dedi:
- Vallahi ey Muhammed, eğer bu toprağı senden başkasına değdir-meyeceğimi bilseydim, mutlaka bunu senin yüzüne vururdum.
Bunun üzerine ashab, onu öldürmek için harekete geçti. Rasûlullah (s.a.v.) ise:
- Bunu öldürmeyin. Bu kör bir adamdır. Hem kalbi, hem de gözü kördür, dedi.
Fakat Sa'd b. Zeyd (Beni Abdüleşhel'in kardeşi), Rasûlullah (s.a.v.) m men etmesinden önce erken davrandı, onun başına bir yay vurup başını yardı.
Rasûlullah (s.a.v.) yoluna devam etti. Nihayet Uhud dağının yanındaki boğaza, vadinin dağa taraf olan yakasına indi. Sırtım ve askerini, Uhud dağına dayayıp şöyle dedi:
- Sizden hiçbir kimse biz kendisine savaş emri vermeden savaşmasın!
Kureyşliler ise, develeri ile atlarını Müslümanların hurmalık çukurlarından Samğa'daki ekin tarlalarına salıvermişlerdi. Bu durumda Rasûlullah (s.a.v.) savaştan men ederken, Ensâr'dan bir adam şöyle dedi:
- Beni Kayle'nin ekinlerini atlarına yedirsinlerde hiç vuruşmayalım, öyle mi?
Rasûlullah (s.a.v.), savaş hazırlığı yapıyordu. 700 kişiyle birlikte idi. Okçuların üzerine Abdullah b.Cübeyr'i komutan yaptı. Bu, Beni Amr . Avf m kardeşidir. Bu zat, o zaman beyaz bir elbiseden ibaret bir üniforma giymişti. Okçular elli kişiydiler. Rasûlullah, onlara şöyle buyurdu:
- Atlıları bizden oklarla geri çevirin ki, ardımızdan gelmesinler. İster lehimizde olsun, ister aleyhimizde olsun, yerinizde sabit kalın ki, sizin tarafınızdan bize düşman gelmesin.
Rasûlullah (s.a.v.), üst üste iki zırh giydi. Sancağı da Beni Abdu'd-Dar'm kardeşi olan Mus'ab b. Ümeyr'e verdi.
Ben derim ki: Rasûlullah (s.a.v.), Uhud gününde bazı gençleri savaşa kabul etmedi. Yaşları küçük olduğundan onların savaşmalarına izin vermedi. Buharı ve Müslim'in sahihlerinde de sabit olduğu gibi bunlardan biri Abdullah b. Ömer'di. O bu hususta şöyle demiştir;
«Uhud gününde Rasûlullah'a arz edildim. Ama savaş için bana izin vermedi. Hendek gününde Rasûlullah'a arz edildim. O zaman onbeş yaşında idim. Savaşmama izin verdi.»
Yine Rasûlullah (s.a.v.), Uhud gününde Üsame b. Zeyd, Zeyd b. Sabit, Bera b. Azib, JJseyd b. Züheyr, İrabe b. Evs b. Kayziyye'ye de savaşma izni vermemiştir.İrabe hakkında Şımmah adlı şair şöyle demiştir:
«Şan ve şeref için kaldırılan bir bayrak varya, İşte İrabe,'onu sağ eliyle tutup aldı.»
Süheylî'nin anlattığına göre Uhud savaşında RasûluUah'ın savaş izni vermediği gençlerden biri de îbn Said b. Hayseme'dir. Ama Hendek savaşında bunların tamamına savaş izni vermiştir. Uhud savaşmda on-beş yaşında bulunan Semure b. Cündüp ile Rafı b. Hadice'ye de Rasûlul-lah, savaş izni vermemiştir, Rafı'in ok atan birisi olduğu Rasûlullah'a söylenince, Rafı'e savaş izni verilmiştir. "Ya Rasûlallah, Semure güreşte Rafi'i yere yıkabiliyor." denilince Semure'ye de savaş izni vermiştir.
îbn İshak dedi İd: Kureyşliler savaşa hazırlandılar. 3000 kişi idiler. Onlarla birlikte 200 at vardı. Yanlarında getirmişlerdi. Halid b. Velid'i atlıların sağ koluna kumandan tayin ettiler. Sol kolun başına da îkrime b.Ebu Cehil'i tayin ettiler.
Rasûlallah (s.a.v.), «Kim bu kılıcı hakkıyla alacak?» diye sorunca, bir takım adamlar ona doğru kalktılar. Ama kılıcı onlara vermedi. Nihayet Ebu Dücane Simak b. Harşe -Beni Saidenin kardeşikalkıp ona gitti ve şöyle dedi
- Ya Rasûlullah, bu kılıcın hakkı nedir?
- Eğilinceye kadar onunla düşmana vurmandır.
- Ya Rasûlallah, ben onu hakkıyla alırım, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah, kılıcım ona verdi.
İmam Ahmed b. Hanbel, Yezid ve Affan kanalı ile Sabit'ten rivayet etti ki, Uhud gününde Rasûlullah (s.a.v.), eline bir kılıç alıp şöyle dedi:
- Bu kılıcı kim alır? Birkaç kişi kalkıp ona baktı. Rasûlullah yine sordu:
- Kim bunu hakkıyla alır?
Oradakiler geri durdular. Ancak Ebu Dücane Simak şöyle dedi:
- Ben bu kılıcı hakkıyla alırım!
Kılıcı aldı ve onunla müşriklerin başını yardı.
İbn İshak dedi ki: Ebu Dücane, bahadır bir adam olup, savaş esnasında düşmana karşı tekebbür gösterirdi. Kırmızı renkli bir sarığı vardı. Savaş esnasında o sarığıyla tanınırdı. Savaşırken başına sarardı. Başına sardığında da millet onun yakında savaşacağım bilirdi.
Kılıcı, Rasûlullah'm elinden alınca o kırmızı renkli sarığını başına sardı. Sonra iki saf arasında salınarak kibirli bir vaziyette dolaşmaya başladı.
İbn İshak, Beni Seleme kabilesinden olup Hz. Ömer'in azadhsı olan Cafer b. Abdullah b. Eslem'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.), Ebu Dücane'nin tekebbürlü bir şekilde salındığım gördüğü zaman şöyle dedi:
- Bu gibi yerler hariç, Allah bu tür yürüyüşten hoşlanmaz.
îbn îshak dedi ki: Ebu Süfyan, Beni Abdu'd-Dar'dan olan sancak sahiplerini savaşa teşvik ederek şöyle dedi:
- Ey Beni Abdu'd-Dar! Şüphesiz Bedir gününde sancağımızı siz üstlendiniz. Gördüğünüz gibi o musibet başımıza geldi. Milletler, baş-raklanyla yaşarlar. Bayrakları yok olduğunda onlar da yok olurlar. Ya sancağımızı siz taşırsınız veya bizimle onun arasından çekilirsiniz. Biz onu taşırız.
Bunun üzerine onlar bununla ilgilendiler. Vaadleşip şöyle dediler:
- Biz sancağımızı şana teslim ediyoruz. Karşılaştığımız zaman nasıl yapacağımızı yarın göreceksin! Ebu Süfyan da zaten bunu istiyordu.
Müslümanlarla müşrik safları birbirlerine yaklaştığı ve karşı karşıya geldikleri zaman Hind binti Utbe kendisiyle beraber bulunan kadınlarla birlikte kalktı ve erkeklerin ardından def çalmaya, onları savaşa teşvik etmeye başladı. Söyledikleri şiirler arasında şunlar vardı:
«Ey Beni Abdu'd-Dar ve ey arkadan gelenlerini himaye eden kimseler! Kesici her kılıç ile vurun.
Eğer bu tarafa dönerseniz boyun boyuna sarılırız. Ve kadifelerimizi sereriz.
Veya eğer arka çevirirseniz, birbirimizden ayrılırız. Tıpkı dost olmayan bir kimsenin ayrılışı gibi.» İbn İshak, Asım b. Ömer b. Katade'nin şöyle dediğini rivayet eder: Ebu Amir, Beni Dubay'a dan biri olan Amr b. Sayfı b. Malik b. Numan Evs'ten elli genç ile beraber Rasûlullah (s.a.v.)'dan uzak kalmak için Mekke'ye gitmişti. Bazıları onların onbeş kişi olduğunu söylerler. Ebu Amir, Kureyş'e şöyle vaadde bulunuyordu.
«Kavmimle karşılaşırsam hiç kimse bana karşı gelmeyecek.»
Müşriklerle ashab karşılaştıkları zaman, müşriklerden ilk karşılaşanlar, Mekke dışında onlara katılanlar ve Mekke halkının kölelerinden olan kimselerle birlikte Ebu Amir idi. Onlara şöyle seslendi:
«Ey Evs topluluğu, ben Ebu Amir'im.»
Onlar dediler İd:
- Ey fasık, Allah senin gözünü aydın kılmasın!
Cahiliye döneminde Ebu Amir'e Rahip adı veriliyordu. Rasûlullah ise, ona fasık adım takmıştı. O, kavmi olan Evs kabilesinin kendisine karşı red cevabını verdiklerim işitince şöyle dedi:
- Benden sonra kavmime kötülük isabet etmiş.
Sonra onlarla şiddetli bir şekilde savaştı. Sonra onlara taş atıp mücadelesini sürdürdü.
ibn İshak dedi ki: Halk savaştı. Nihayet savaş kızıştı ve Ebu Dücane vuruştu. Ta ki karşı tarafın safları arasına girdi.
îbn Hişam dedi ki: îlim ehli birçok kimsenin bana anlattıklarına göre Zübeyr b. Avvam şöyle demiştir:
Rasülullah (s.a.v.)'dan kılıcı istediğimde onu bana vermeyip Ebu Dücane'ye verdiği zaman içimde bir şüphe meydana geldi ve şöyle dedim:
«Ben onun halası Safiyye'nin oğluyum. Kureyş'tenim. Kalkıp ondan önce kılıcı kendisinden istedim. O ise kılıcı ona verdi ve beni terk etti.» Andolsun ki, Ebu Dücane'nin ne yapacağına bakıyordum. Ve onun peşi sıra gidiyordum. Kırmızı sarığını çıkarıp başına sardı. Ensâr şöyle dedi:
"Ebu Dücane ölüm sarığını çıkardı." O sarığı başına bağladığı zaman ona işte böyle diyorlardı. Ben onu takip ederken o şöyle diyerek ortaya çıktı:
«Ben öyle bir kimseyim ki, dostum hurmalıkların yanında kan dökmek, savaşta safların arkasında asla kalmamak üzere benden söz aldı.
Ne harikadır. Allah'ın ve Rasûlünün kılıcı ki, o kılıçla vurayım!»
el-Umevî dedi ki: Adamın biri savaşmakta iken Rasûlullah'm yanına geldi, Rasûlullah da kılıcıyla savaşıyordu. Rasûlullah dedi ki: Şu kılıcı sana verirsem muhtemelen safların gerisinde savaşırsın.
Adam hayır, deyince Rasûlullah ona kılıcını verdi. O da şu şiiri okudu:
«Ben Öyle bir kimseyim ki; dostum, safların gerisinde asla durmamam şartıyla benden söz aldı.»
tbn Hişam dedi ki: Nihayet Ebu Dücane, karşısına çıkan herkesi kılıçtan geçirmeye başladı. Müşriklerin arasında öyle biri vardı ki, bizim yaralılarımızdan karşılaştığı herkesi mutlaka Öldürüyordu. Böylece o ve Ebu Dücane birbirlerine yaklaştılar. İkisini bir araya getirmesi için Allah'a dua ettim. Nihayet karşılaştılar ve sıra ile birbirlerine ikişer darbe vurdular. Müşrik, Ebu Dücane'ye vurdu. O da kendisini öküz derisinden yapılmış kalkanıyla korudu. Kalkan onun kılıcını ayırıp attı. Ebu Dücane ona vurdu ve öldürdü. Sonra Ebu Dücane kılıcını kaldırıp Hind'in başını vuracaktı, fakat daha sonra kılıcını başka tarafa çevirdi. Ben de, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedim.
İbn İshak, Ebu Dücane'nin şöyle dediğini rivayet eder:
«Bir insan gördüm ki, başkalarını şiddetli bir şekilde tırmalıyor. Ona doğru yürüdüm. Kılıcımı başına diktiğim zaman feryad etti. Çığlık attı. Bir de baktım ki o, bir kadındır. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) m kılıcıyla bir kadına vurmaya kıyamadım.»
Musab. Ukbe'nin anlattığına göre Rasûlullah (s.a.v.), kılıcım kimin alacağını sorunca, önce Amr, sonra da Zübeyr istediler. Onlara vermedi. Bu ikisi üzüldüler. Sonra üçüncü kez kılıcını kimim alacağını sorunca Ebu Dücane alma talebinde bulundu. Kılıcını ona verdi. O da kılıcın hakkını verdi.
Rivayete göre Ka'b b. Malik şöyle demiştir: «Müslümanlarla birlikte sefere çıkanlardan biri de bendim. Müşrik ölülerinin de Müslüman ölüleri kadar olduğunu görünce yanlarında durdum. Baktım ki, müşriklerden bir adam zırhları toplayıp Müslüman ölülerine; «Koyun gövdeleri gibi yanyana dizilin bakalım.» diyordu. Bir de baktım ki, bir Müslüman ona bakıyor. Zırhı da üzerinde duruyordu. Geçip arkasında durdum. Sonra Müslümanlarla kafire baktım. Ama kafirin daha gösterişli ve teçhizatının daha sağlam olduğunu gördüm. İkisine bakmaya devam ettim. Nihayet karşı karşıya geldiler. Müslüman, kafirin omuzuna bir kılıç darbesi indirdi. Kılıç onun baldırına kadar indi. Sonra Müslüman kişi yüzünü açtı ve:
- Nasıl görüyorsun ey Ka'b, îşte ben Ebu Dücane'yim, dedi.»

