El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Uhud Savaşıyla İlgili Olarak Mü'minler İle Kafirler Tarafından Söylenen Şiirler

Burada Önce kafirlerin, daha sonrada Müslüman şairlerin şiirlerini nakledeceğiz ki, daha tesirli, kulak ve zihinleri daha çok etkilesin ve sapık kafirlerin şüphelerini de daha kesin bir şekilde ortadan kaldırsın. İmam …

Burada Önce kafirlerin, daha sonrada Müslüman şairlerin şiirlerini nakledeceğiz ki, daha tesirli, kulak ve zihinleri daha çok etkilesin ve sapık kafirlerin şüphelerini de daha kesin bir şekilde ortadan kaldırsın.

İmam Muhammed b. İshak dedi ki: Uhud günü hakkında söylenen şiirlerden biri, Hübeyre b. Ebi Vehb el-Mahzumî'nin şiiridir. O kendi kavmi olan Kureyşlilerin dini üzerinde iken bu şiirini söylemiştir. Şöyle ki:

«Elem verici kederin durumu nedir ki, beni gece Hind'in dostlarına götürür oldu.

İşler Hind'i meşgul ederken, Hind gece beni kınadı ve kınamaya da devam etti.

Oysa ki harpten beni onun mevalisi alıkoydular. Biraz bekle, Seni ayıplama. Çünkü benim huyumun ne olduğunu sen bilirsin ki, ben onu gizleyecek değilim.

Beni çok sevmeleri sebebiyle Kab oğullarına itaatkarım. Onlara muvafakat eder, hareketlerine uyarım.

Ağır yükün hamalıyım. Kendilerini zahmet ve sıkıntı ile taşıdığım ağır yüklerinde hamalıyım.

Güzelliğinden dolayı herkesin bakıp beğendiği uzun adımlar a-tan, koştuğu zaman sanki yazar gibi olan atlarla yanşan bir atın üstünde silah taşıdım.

Sanki o koştuğu zaman geniş bir çöldeki vahşi bir eşektir de, vahşi eşekler topluluklarına kavuşmuş, onları himaye ediyor.

Avec, atın soyundan olup onun için meclis sevinç duyar.

Tıpkı tepeleri yükselmiş, dalları çok olan bir hurma ağacının dalları gibidir.

Kılıcı ve sallanan süngüyü, karşılaştığım hadiselere karşı hazırladım.

Bu ve zırh, derin su gibi sağlamca bana bağlandı, böylece ayıplan görünmüyor.

Kinane'yi sağ yandaki topraklardan geniş beldeler boyunca onun sevk ettiği yerlere sevk ettik...

Kinane dedi ki: Bizi nereye götürüyorsun? Dedik ki;

Rasûlullah (s.a.v.)'m Medine'sinin yakınındaki bir çeşmenin yanına götürüyoruz.

Bunun üzerine oraya ve oradakilere yöneldiler.

Biz o günde Uhud dağının dibindeki süvariler idik.

Mââd korktu, biz dedik ki, oraya geliyoruz.

Gördükleri vuruşmadan, hızlı kesen kılıçtan ve bunların parçala-nndan korktular.

Sonra biz, sanki buzlu bir bulut olarak yürüdük.

Neccar oğullarının öldürülen kuşu kalkmış, onlara ağlıyordu.

Sanki onların başlan, savaş esnasında, deve kuşlarının yumurtalarının üst kabuklanndan birer parçadır ki; deve kuşlan onu yumurtlama yerlerinden öteye atarlar.

Veya bir Ebu Cehil karpuzudur ki, rüzgar onu eskimiş dallar üstünde hareket ettirir. Toprağı ve kumlan yerinden söken rüzgarlar onun bir sağından, bir solundan, bir arkasından, bir önünden esmektedirler.

Malı hesapsız olarak bolca döküp sarfetmişizdir ve atlan, sağından ve solundan gözlerinin yaş mecrasından dürteriz.

Bir gecede ki, onları boğazlayan işkembe ile ısınıyor, davet edici zenginlere özgü verilmiş bir davet veriyor.

Yağmurlu bir cemadi gecesinde, cemâdi bir kıtlıkta gece yürür olduğum halde, o gece soğuktan köpek bir kereden başka havlamaz.

Yılanlarda bir kereden başka yerde sürünmezler, o gecede ihtiyaç sahipleri için alevli bir ateş yaktım.

Tıpkı bir yıldınm gibi ki, himaye ettiğim büyük işlere ışık tutucu oldu.

İşte Amr ve ondan önce onun babası, bunu bana miras bıraktı. Onlan kat kat pahalı kılıyordu.

Yıldızlann batmaya yöneldikleri yerlere sataşırlar, onlarla yansırlardı. Onlann çalışmalan, iyi işleri yüksek mertebelerden geri kalmazdı.»

İbn İshak dedi ki: Hassan b. Sabit, bu şiire cevap verdi.

İbn Hişam dedi ki: Bu cevabî şiir, Ka'b b. Malik ve diğerlerine aittir.

Ben derim ki: İbn İshak'm söylediği daha meşhur ve daha yaygındır. Doğrusunu Allah bilir. Cevabî şiir şöyledir:

«Kinane'yi sefihliğinizden, bilmeyerek Rasûl'e doğru sürdünüz, Allah'ın askeri ise onu zelil kılacaktır.

Güneşin doğduğu bir sırada onu ölüm havuzlarının başına getirdiniz.

Ateş, onun vaad olunduğu yerdir. Öldürülmek ise ona rastlayacaktır.

Onları, şerefli olmayan soyu, Arap olmayan kimselerden topladı-nız.

Onlar, küfrün önderleridirler ki, onların büyüklük taslayanları ve azgınları sizi aldattılar.

Öldürülüp su kuyusuna atılanları öldürdükleri zaman, Allah'ın atlıları ile ve o müşrik ölüleri kuyuya atanlardan ibret almadınız mı?

Nice esirler vardır ki, biz onların bağlarını kendilerinden fidye almaksızın ve boyunlarını vurmaksızm çözüp serbest bıraktık.

Böylece biz onların velinimetleri olduk.»

İbn İshak dedi ki: Ka'b b. Malik, Hübeyre b. Ebi Vehb el-Mah-zumî'ye cevaben başka bir şiirinde de şöyle demiştir:

«Acaba Gassan ve başkalarına bizden sarsıntılı bir rüzgar gelmedi mi?

Çöller ve yüksek dağlar gibi, sanki onların uzaktan siyaha çalan renkleri sakin, kesintili bir tozdur. Onunla kuvvetli ve şiddetli develer zayıflar ve onunla senelerin yağmuru boşalır ve bollaşır.

Onunla hasretlilerin kokmuş ölü cesedlerinin kemiklerindeki ilikleri gözükür.

Tüccarın yayılmış nakışlı ketenleri göründüğü gibi.

Onunla vahşi sığırlar ile karınları beyaz, sırtları siyah öküzler bölük bölük yürürler ve deve kuşunun yumurtasının üst kabuğu yarılır.

Dinimizi savunmak için kılıç vuranlarımız, kendilerinde uçları parıldayan kılıçların ve silahların bulunduğu her bir usta, beceri sahibi büyük askeri kıtalardır.

Dokunuşu sağlam, halkaları küçük ve birbirine yakın, sesleri işitilmeyen, saklandığı yerlerindeki her zırhı, giyildikleri zaman sanki içleri su ile dolu derin çukurlardır.

Ama Bedir'de sordular ki, insanlardan kimlerle karşılaştınız, gaybi haberler fayda verirler.

Biz korkunç bir yerdeydik ki, eğer başkaları oralı olsaydı, elbette gece çekilip kaçarlardı.

Bizden binekli biri geldiğinde onun sözü şu olurdu:

İbn Harb'ın (Ebu Süiyan'm) sevkettiklerine ve topladıklarına karşı hazırlanın!

Bize yaptıkları, insanları ilgilendiriyorsa, biz diğer insanlardan fazla onun yaptıklarına güç yetiririz. Eğer yer sakinleri bizden başkasına hile yapsalar, toplanıp ayrılsınlar, kılıçlarla vuruşuruz.

Korkutulmadan hiçbir kabile bize üstün kalamaz. (Medine dışındaki) Irz mevkiinde binaları kurulduğu zaman bizim hayırlılarımız dediler ki: Irz'ı korumadan niçin ekin ekiyoruz?

İçimizde Rasûlullah var ki, bir söz söylediğinde hiç beklemeden emrine itaat ederiz.

Onun yanma Allah katından Cebrail iner ve tekrar göklere yükselir.

Yapmak istediğimiz şeyler hakkında ona danışırız. Fikrini sorarız. Bizim amacımız ise, emrettiği zaman ona itaat etmek ve emrini dinlemektir.

Göründükleri zaman, Rasûlullah bize dedi ki: Korkunç ölümleri bırakın, hayrı ümid edin.

Katında yaşanacak ve katma dönülecek olan melikine yaklaşmak için hayatını satanlar gibi olun.

Fakat kılıçlarınızı alın ve Allah'a tevekkül edin. Çünkü, tam işler Allah'a döner.

Böylece açıkça kuşluk vaktinde onlara, -göç eşyalarının yanında dururlarken- yürüdük ve üzerimizde kılıçlar olup korkmaksızm saldırdık.

Toplanmış bir ordu birliği ile ki, onun içinde silah, süngü vardı.

Ayaklarını yere vurdukları zaman dağılmazlardı.

Böylece denizden bir dalgaya geldik ki, onun ortasında Arap olmayan, karışık soydan kimseler vardı.

Onlardan üzerinde zırh ve miğfer olmayanlar ve başında miğfer bulunanlar vardı.

3.000 kişiydiler. Biz ise kavmimizden seçkin kişiler olarak 300 kişi idik veya 400 civarında idik.

Onlarla nöbetleştik. Ölüm aramızda gelip gidiyordu. Onlara ö-lümlerin havuzundan içiriyorduk, biz de içiyorduk.

Neb'a ağacından yapılan yaylar bizim içimizde ve onların içinde hediye olarak verilirdi. Onlar Medine oklarıdır.

Haremi ve Saidî oklardı ki, yapıldıkları zaman zehirlendirirler.

Adamların bedenlerine düşer, bazen de yumuşak taşların yanları üzerine varıp ses çıkarırlar.

Birtakım atlan görürsün ki, fezadadırlar. Sanki onlar çekirgedirler. Soğuk Saba rüzgarı gibi gelip gitmektedirler.

Karşılaştığımız ve savaş değirmeni bizleri döndürdüğü zaman, Allah'ın takdir ettiği işi savacak birşey yoktur.

Onlara kılıçlarımızla vurduk ve onların seçkin kişilerini bıraktık. Sanki onlar, çukurlarda yerlere devrilmiş ağaçlar gibiydiler.

Sabahtan itibaren akşama doğru ayrıldık.

Sanki savaştaki alevlerimiz bir ateşin sıcağıdır ki, o yaklaşan kimseyi ısıtacak kadar ışıl ışıl yanardı. Onlar süratle yürüdüler. Sanki yerinden kopmuş, rüzgar suyunu akıtmış da, içinde su bulunmayan ince bir buluttur.

Biz de yürüdük, geridekilerimiz yavaşça geliyorlardı.

Sanki et üzerine üşüşmüş ormandaki aslanlar idik.

Biz amacımıza ulaştık. O kavim de bizden kasdettikleri amaca u-laştılar ve belki de yaptık. Fakat Allah katında olanlar daha geniştir.

Bizim değirmenimiz döndü. Onların değirmenlerini de döndürdü. Böylece onlar bütün serlerden doymuş kılındılar.

Biz öyle kimseleriz ki, namusunu koruyan, hiç kimse için savaşı utanılacak birşey olarak görmeyiz. Zamanın olayları karşısında çok s ahırlıyı zdır. Ölen için zaman boyu gözlerimizin yaş akıtmasını normal saymayız.

Biz, savaşın çocuklarıyız. Söylediğimiz birşeyi yapmaktan yorulmayız. Ne de savaşın çekip götürdüğü şeylere karşı sabırsızlık gösteririz.

Biz savaşın çocuklarıyız. Eğer zafere erersek kötüleşmeyiz ve biz harbin tırnaklarından da acı duymayız.

Biz birtakım ateşleriz ki, insanlar onun sıcağından sakınırlar. Yanında duran, ondan yararlanır.

Ey İbn Zibara bana karşı böbürlendin. Oysa ki, geceleyin sizden bize bir rica geldi.

Madd'ın üstünde ve başkaları için de sonra kendini sor.

Acaba senden makamca daha hor, daha uğursuz kimse var mı?

Sor ki, savaşın onun için bir övünç bırakmadığı ve hoşa gitmeyen günde yanağı yerde alçalan oldu. Allah'ın kudreti, gücü ve yardımı ile sizin üzerinize öyle bir şiddetlendik ki, mızrakların uç demirleri sanki suya girmişti.

Mızraklar size batar, sanki onların açtıkları yaralar, azık konulan dağarcıkların ağızları gibidir ki, sulan kesilir.

Sancak ehline gitmeye yöneldik. O tarafa kasdettik.

Kim sancağın anısıyla mutluluk ve hayır umarsa, o kimse daha süratle hamd eder.

Onlar hıyanet ettiler. Oysaki el vermişlerdi. Fakat yardımsız kalmışlardır.

Allah, kendi murad ettiğinden başka hiçbir şeye razı olmaz.»

İbn İshak dedi ki: Abdullah b. ez-Zibara, Uhud gününde müşrik bir kimse iken şu şiiri söylemiştir: «Ey fesadın kargası işittin, o halde söyle,

Ancak yapılmış birşeyi konuşursun.

Hayır ve şer için bir durum vardır.

Bunların her ikisi de insanın, kendisiyle karşılaşacağı şeylerdir.

Bahşişler, aralarında önemsiz, hakir durumdadır.

İster varlıklının kabri olsun, ister fakirin kabri olsun.

Her bir geçim ve nimetler gelip geçicidir.

Zamanın kızları ise, onların hepsiyle oynarlar.

Benden Hassan'a bir işaret ulaştır.

Şiirin kıtfası, susuzluk harareti olanların susuzluğunu giderir.

Dağın dibinde çok kesilmiş kafa kemikleri, el ve ayak kemikleri görürsün.

Savaş yerinde mahvolmuş çok bahadırlardan soyulmuş güzel zırhlar da görürsün.

Çok üstün, efendi, iki taraftan dedeleri şerefli, bahadırlık öncülerini Öldürdük.

Kuvvet ve yiğitliği doğru olan üstün erkek, başkasına karşı koyan, mızrağın batmasında dayanıksız olmayanları da Öldürdük.

Mihros'a sor ki, onda oturan kimdir? Büyüğünden küçüğüne kadar hepsine sor.

Keşke büyüklerim Bedir'de hazır bulunsalardı ve mızrağın batmasında Hazrec'i korkutsalardı.

Küba'da yamacı kazdığı ve katlin, Abdüleşhel kabilesinde şiddetlendiği zaman,

Sonra işte o esnada dağa doğru yükselen küçük deve kuşlarının hızla yürümesi gibi süratli bir yürüyüşle ayrılıp gittiler.

Biz de onların eşrafından iki katını öldürdük ve Bedr'in eğilmişini düzelttik. O da düzeldi.

Nefsi kınamıyorum. Ancak biz saldırsaydık elbette yapılmış olanı yapmış olurduk.

Hind kılıçlarıyla ki, onlar, onların başlarına bir defadan sonra bir daha vururlar.»

ibn İshak dedi ki: İbn Zibara'ya cevaben Hassan b. Sabit (r.a.) Şöyle demiştir:

«Ey İbn Zibara! Bir savaş oldu M, o savaşta üstünlük bizde idi, Şayet adalet olsa siz elbette amacınıza ulaştınız ve biz de sizden amacımıza ulaştık.

İşte böylece savaş bazen bir öteye, bazen de bir beriye döner.

Kılıçları omuzlarınızın üstüne koyarız.

Öyle ki bir vuruştan sonra bir vuruşu da yukardan indiririz.

Su ile karışmış olan sütü makadlarınızdan çıkartınız.

Tıpkı asal otunun yaşk develerin makadlarmdan çıkışı gibi...

Siz dağdaki boğazdan kaçarak tabanlarınızın üzerine geri dönerdiniz.

Tıpkı birbirinin izini takip eden develerin kaçıp gitmesi gibi...

Biz doğru bir şekilde şiddetle saldırdık.

Böylece sizi dağın yanma sığınmaya zorladık.

Geniş yerlerden karartılar gibi topluluklar ile insanlardan kim onunla karşılaşırsa korkar.

Geçtiğimiz dağ yolu bize dar geldi. Ondan yüksek ve alçak yerleri doldurduk.

Siz, emsalleri olmadığınız birtakım adamlar ile ki, Cibril ile teyid edildiler. O da indi.

Bedir gününde takva ile Allah'a taat ve Rasûlleri tasdik ile yük seldik.

O müşriklerden birçok başı kestik ve böbürlenerek elbisesini sarkıtan her efendiyi Öldürdük.

Bedir gününde Kureyş'in içinde gedik bıraktık ve darb-ı mesel olmaya değer sözler bıraktık.

Bedir gününde Rasûlullah hak ile şahiddir.

Kureyş içinde topladıkları topluluklar et yığını gibidirler. Ey analarının kıçlarından dağılanlar! Biz sizin denginiz değiliz.

Savaş geldiğinde biz savaşa hazır oluruz!»

İbn İshak dedi ki: Hamza'mn ve Uhud'da öldürülen Müslümanların üzerine ağlayan Ka'b şöyle demiştir:

«Ağladın, acaba senin için bir ağlayan var mı?

Sen ne zaman hatırlarsan ağlamaya devam edersin.

Bir kavmin hatırlaması gibi ki, bana onlara ait eğri büğrü zamanlarda haberler geldi.

Böylece senin kalbin onları anmaktan dolayı şevkten ve saçılan hüzünden muzdariptir.

Onların ölüleri giriş ve çıkışları iyi olan Naim Cenneti erindedirler.

Vadinin yanında, Rasûlün sancağının gölgesi altında sabretmeleri' sebebiyle Cennetlerdedirler.

Bir sabah ki, Beni Evs ve Hazreç, hep birlikte kılıçlarıyla icabet ettiler.

Ahmed'e tabi olanlar, nur ve açık yol sahibi bir hakka tabi oldukları zaman,

Yiğitlere vurmakta ve kalkan tozda yürümekte devam edip kaldılar.

Yine böylece Melik, onları girişi çok dallı ağaç olan Cennet'e davet etti.

Böylece onların hepsi Allah'ın dini üzere, güçlük çekmeden halis bir imtihanla öldüler.

O, Beni Nevfel'in kölesi Vahşi, siyah erkek deve gibi bağırarak karşıladı.

Hamza gibi ki, sadık olarak vaadini yerine getirdi. Kemiğe dayanan ince keskin bir kılıçla öldürüldü.

Alevlenen bir ateş parçası gibi bir mızrağı onun göğsüne dürttü.

Numan da ahdini yerine getirdi ve Hanzalatü'l-Hayrda hak bildiği şeyden sapmadı. Canını verinceye kader haktan ayrılmadı.

Nihayet onun ruhu, altınla bezenmiş bir menzil ve makama gitti.

İşte onlar sizden, ateşin derin alt tarafında yerleşen kimseler değillerdir.»

İbn İshak dedi ki: Hamza'mn ve Uhud gününde öldürülen Müslüman şehidlerin üzerine ağlayan Hassan b. Sabit, bir kasidesinde şöyle demişti: (Şiir âlimi bazı kimseler, bu şiirin Hassan'a ait oluşunu kabul etmiyorlar. Doğrusunu Allah bilir.)

«Ey anam, kalk, seher vakti, ağıtçı kadınların hüznü ile çağır.

Ağır yük yüklenen, ağırlık ile yerinden oynamayıp hareketsiz kalan kadınlar gibi çağır.

Sesli ağlayan ve yüzlerini tırmalayan kadınlar gibi, bağıran hür kadınlar gibi çağır.

Sanki onların gözyaşlarının seli kendilerine kesilen kurbanların kanlarıyla bulaşan, boyanan taşlar gibidir.

Saçlarının örüklerini çözerler, orada zülüfleri aşikare görünen kadınlar gibi çağır.

Sanki onlar kuşluk zamanında ayaklarıyla kendilerine binmekten men eden atların kuyrukları gibidir.

Sağından solundan dürtülmüşlerle, savaş meydanında yırtıcı hayvanlara bırakılmış, arasında şiddetli rüzgarlarla gark olunur.

Hüzün ve keder elbiselerini giymiş oldukları halde, o kadınlar hüzünden ağlarlar.

Zamanın musibetleri, o kadınlar üzerinde iz bırakır.

Onların kalblerine yara isabet etmiştir ki, onun için elem verici yara kabukları vardır. -

Zamanın musibetleri, isabet ettiği zaman sakınıp umut bağlardık.

Zaman, Uhud ehlini zaman mahvetti. Yırtıcı hayvanlar başlarına kondular.

Silahları taşıyan bir kavim gönderildiği zaman kim bizim süvari-. miz ve himayecimiz olur?

Ey Hamza! Hayır vallahi, sütlü deve bağlandığı müddetçe seni u-nutmam.

Göz altında yetimlerin, misafirlerin konağı için.

Bir de kötülüğü artan bir savaşta zamanın musibeti indiği için.

Ey süvari, ey koruyucu, ey savunucu, ey Hamza sen, savunucu idin.

Sen, musibetler onlardan gelirken bizi müdafaa ediyordun.

Rasûlullah'm aslanını bana hatırlattın, kavme karşı bizim savunucumuz, koruyucumuz idin.

Şerifler, efendiler sayıldığı zaman o bizden sayılırdı.

Efendiler üzerine aşikâr bir vaziyette yükselir. Beyaz ve ışık veren kimsedir.

O, vakarsız, hafif bir kişi değildir. Hele hiç korkak değildir.

İllet sahibi de değildir.

Ağır yük yüklendiği zaman, göğsünden hırıltı gibi bir ses çıkaran deve gibi de değildir.

O deniz gibidir. Hiçbir bahşiş veya genişlik ondan başka bir komşuya gitmemiştir.

Gazap sahiplerinin gençliği mahvoldu ve yumuşak huylulukla üstün olanlarda,

Doymayan kişi, deve ve davarları saldığı müddetçe ihsan ederler.

Kuvvetli develerin etini yediren kimselerdirler.

Üstünde yollu kılıç olduğu halde yağlarından çizilmişler ve parçalanmışlardır.

Tecavüz eden, düşmanlık sahibi kimse olduğu müddetçe komşularını müdafaa için,

Hüznüm o gençlere ki, bizden hayra nail oldular. Sanki onlar birer lambadır.

Aziz, efendi ve bahşişleri çok olan cömertlerdir.

Mallarla Övgüyü, övgü satın alıcıdırlar, kâr edicidir.

Bir bağıran bağırdığı zaman yularlanyla atılanlardır.

Elverişli olmayan bir zamanda insanı yontan zaman gailelerini atanlardır.

Onun develeri düz, tozlu bir yerde yol çizmeye devam ederler.

O, göğüsleri ter akıtan bir deve kafilesinde olduğu halde, onlar birbiriyle yarışırcasına yürüdüler.

Hatta yücelikler, ona ve bu kumar oklarının kazandırdığından

değil.

Ey Hamza, beni yalnız bıraktın. Tıpkı dalı, budağı dikeni kesilmekle perişan bir hale gelen ağaç gibi.

Sana şikayet ediyorum, senin üstünde bir biri üstüne yığılmış topraklar ve geniş taşlar olduğu halde. Mezar kazan kimse mezarı kazdığı zaman, senin üstüne attığımız taşlı yerden şikayet ederim.

Bir genişlik ki, onu toprakla doldururlar. Kürekler onu düzeltip tesviye ederler.

Taziyemiz sözlerimizdir. Sözlerimiz ise ağırdır.

Zamanın hadiselerinden kaçan bize gelsin ve gözleri ile iyilik yapan ve helak olanlarımızın üzerine ağlasın.

Ki onlar söyler ve yaparlar. Cömerttirler, övülmüşlerdir.

Öyleler ki, ellerinin yaşı (ıslaklığı) devam eder. Kuyunun dibinde su azaldığı zaman kovasıyla kuyunun dibine inip su alır.»

İbn Hişam dedi ki: Şiir hususunda bilgi sahibi olanların ekserisi, bu şiirin Hassan'a ait oluşunu kabul etmezler.

İbn İshak dedi ki: Ka'b b. Malik, Hamza ve arkadaşları üzerine şu mersiyeyi söyledi:

«Senin hüzünlerin gitti, yatanlar uyuyamıyor.

Yumuşak gençliğin giderilmesinden korktun.

Damir'in eli kadın kalbini aşka çağırdı. Aşk bataklıktır. Ayıklığın kurtarıcıdır.

Şaşkın olarak azgınlıkta devam etmeyi bırak. Azgınlığın peşine gitmekte kınanmış, yalanlanmış oldun.

Andolsun ki senin için isteyerek vazgeçmek zamanı veya mürşid seni menettiği ve ayırmanın zamanı geldi.

Andolsun ki, Hamza'nın kaybından dolayı öyle bir sarsıntıyla sarsıldım ki, karın boşluğumdaki cihazlar sallanmaya başladı.

Eğer onun başına gelen musibet, Hira dağının basma gelseydi, elbette o dağdaki kayaların sabit duranlarını darmadağın hale gelmiş görürdün.

Bir efendi, bir şerefli kişi ki, Haşimilerin zirvesine yerleşti. Peygamberlik, cömertlik ve efendilik halamından.

Suyu donduran rüzgar estiği zaman kuvvetli hörgüçlü develeri kesendir.

Savaş menzilini terkeden bahadır kişi, mızrakların kullanıldığı zorlu günde yere atılmış olarak kinin-.

Onu demiri ile salınarak yürürken görürsün.

Sanki o toprak renginde kalın tırnaklara sahip, omuzu kıllı bir aslandır.

Peygamber Muhammed'in amcası ve onun güzidesi ölüme geldi ve işte o geliş, güzel bir şekilde oldu.

Peygamber'e yardım eden bir kavmin içinde kendisini savaşta tanınacağı bir alametle teşhir ederek ölüme geldi.

Bununla Hind'in müjdelendiğini zannederim. Elbette boğazında kalan birşey soğumadan ölecektir. Kum tepelerinde bir gün Hind'in kavmiyle sabahladık ki, orada ondan Esad kayboldu.

Ve Bedir'in kuyusunda Cebrail ile Muhammed, bizim sancağımızın altında onların yüzlerini geri çevirmişti.

Hatta peygamberin katında onların hayırlılarım iki kısım olarak gördüm.

Dilediğimiz Öldürülür, dilediğimiz salıverilirdi.

Böylece suyun etrafındaki deve yatağında onlardan yetmiş kişi kaldı. Utbe ve Esved onlardandır.

İbn Muğire de onlar4andır. Boynunun iki yanındaki damarın üstüne bir darbe indirdik ki, o darbe kaymak tutmuş, üzerinde köpük yükselir.

Ümeyye el-Cümehî'ye gelince, onun eğriliğini mü'minlerin ellerindeki keskin hindî kılıç düzeltti.

Böylece sana müşriklerin hezimete uğramış kavmi geldi.

Sanki onlar, atlıları onları kovmuş ve izlerine düşmüş, dağılmış deve kuşlarıdırlar.

Cehennem'de ebedi kalacaklarla Cennetlerde ebedi kalacaklar arasında ne kadar uzak bir mesafe vardır.»

İbn İshak dedi ki: Abdullah b. Revaha, Hamza ve arkadaşları üzerine Uhud gününde ağlarken şöyle dedi:

İbn Hişam da, dedi ki: Ebu Zeyd, bana bu şiirin Ka'b b. Malik'e ait olduğunu söyledi. Doğrusunu Allah bilir.

Şiir şudur:

«Gözüm ağladı ki, o göz için ağlamak hak olmuştu.

Onu ne ağlamak, ne de sabahleyin yüksek sesle Allah'ın arslanı-na figan etmek kurtarmaz.

Hamza, bu öldürülen adam mıdır?

Müslümanların hepsi onunla birlikte orada musibete maruz kalmıştı.

Peygamber dahi onunla musibete maruz kalmıştı.

Ey Ebu Ya'lâ (ey Hamza)! Senin için binanın duvarları yıkıldı.

Sen ki, şereflisin, iyisin, hakka ermiş bir kimsesin.

Cennetlerde sana Rabbin selamı olsun ki, o Cennetlerin karışımı, zail olmayan daimi nimetlerdir.

Haberiniz olsun ey Haşimi sülalesi, ey hayırlı kimseler!

Sabredin, bütün işleriniz güzeldir ve yerindedir.

Rasûluüah sabredici ve keremli bir kimsedir.

Konuştuğu zaman Allah'ın emrini ifade eder.

Haberin olsun, Lüey'ye benden kim haber ulaştırır ki, bugünden sonra savaş dönecektir.

Bugünden önce bilmediler ve ordaki darbelerimizi tattılar.

Susamış hararetli kimsenin göğsünün sıcağı soğur.

Bedir'in kuyularında vuruşlarımızı unuttunuz.

Bir sabah ki, size acele ölüm gelmişti.

Bir sabah ki, Ebu Cehil yere devrilip kalmıştı. Onun üzerinde ise halkalar halinde kuşlar gezerlerdi. Utbe ve onun oğlu hep birlikte yere yıkıldılar ve Şeybe'yi parlak, keskin, ince bir kılıç ısırmıştı.

Ümeyye'yi upuzun yere bırakmıştık. Onun göğsünün alt tarafında büyük mızrak bulunmaktaydı.

Beni Rebia'nm öldürülen kuşuna sorun ki, bizim kılıçlarımızda onda eğrilikler olmuştu.

Haberin olsun ey Hind, ağla, bıkma.

Sen çok gözü yaşlısın ve çok zararlısın, kaybedicisîn.

Ey Hind; bilesin ki, Müslümanlara karşı sevincini izhar etme. Çünkü sizin yüksek şahsiyetleriniz alçak kimselerdirler!»

İbn İshak dedi ki: Hz. Peygamber'in halası ve Zübeyr'in annesi Safiyye binti Abdülmuttalib, kardeşi Hamza b. Abdülmuttalib üzerine ağlayarak şu şiiri söylemiştir:

« Korkarak Uhud ashabım mı sorar? Babamın kızlarından cahil ve bilgililer vardır. Bilgilisi dedi ki: Hamza öldü. O, Rasûlullah'm hayırlı bir veziridir.

Arşın sahibi hak ilah, onu bir davet ile Cennet'e çağırdı ki, o, orada yaşar ve sevinir.

Yine Hamza'nın mahşer gününde hayırlı ve güzel bir akibete varacağını umarız.

Allah'a yemin ederim ki, Saba rüzgarı estiği sürece seni unutmam. İkamet halinde de, yolculuk halinde de ağlayarak kederli bir şekilde hep seni anacağım.

Allah'ın o arslam ki, halkı koruyan idi. Kafirlere karşı da İslâm'ı savunurdu.

Keşke baki kalan kanım ve kemiklerim, hep beni yemeğe gelen sırtlanlarla kuşların yanında kalsaydı.

Derim ki, ölüm haberini getiren kişi aşiretimi yükseltti.

Allah, hayırlı kardeşe ve yardımcıya hayır ihsan edip mükafatlar versin.»

İbn İshak dedi ki: Şemmas b. Osman'ın zevcesi Neam, kocası üzerine ağıt dökerek şöyle dedi:

«Ey gözüm yeter deme, sizin başkalarına galib olan şiddetli kimselerin yiğitlerinden bir kerim üzerine bol bol gözyaşı dök.

İlk işi çetin, yıldızı şirin ve mesud, sancakların taşıyıcısı, atların süvarisi...

Ölüm haberini getiren kimse, korkarak geldiği zaman ona derim ki:

Yedirici ve-giydirici cömert kişi öldü!

Onun meclisleri onsuz kaldığı zaman dedim ki:

Allah, bizden Şemmas'ın yakınlığını uzak etmesin.» ;

Şaire Neam'a, kardeşi Hakem b. Said b. Yerbu teselli mahiyetinde şu cevabı vermişti:

«Tesettürde ve iffette hayana sahip çık. Çünkü Şemmas ancak insanlardan bir insan idi.

Savaş gününde Allah'ın taatinde Ölüm zamanı gelmiş idi, kendini yıpratma.

Hamza da Allah'ın aslanı idi. O halde sabret.

O da o gün Şemmas'ın ölüm şerbetinden tatmıştı.»

Ebu Süfyan'm karısı Hind binti Utbe, Uhud'dan dönüşlerinde şöyle demişti:

«içimde çok hüzünler olduğu halde döndüm, amacım olan bazı şeyleri kaybettim, kaçırdım.

Bedir ehlinden, Kureyş'ten ve başkalarından Beni Haşim ve Yes-rib halkından öldürtmek istediğim bazı kimseleri öldürtemedim.

Fakat bir amaca kavuşmuşumdur ki, yürüyüşümde ve binişimde umduğum gibi olmadı.»

Ibn ishak, bu konuda birçok şiir nakletmiştir, ancak konuyu u-zatmamak ve usandırmamak için biz bu kadarını nakletmekle yetindik. Hamd Allah'a mahsustur.

"Meğazi" adlı eserinde el-Ümevî, İbn İshak'm naklettiklerinden daha fazla şiir nakletmiş tir. Nitekim onun âdeti böyledir. Özellikle bu konuda da daha çok şiir nakletmiştir. Bu şiirlerden biri de Hassan b. Sabit'in, Uhud gazvesi hakkında söylemiş olduğu şu şiirdir:

«Şeytana uydular. O da onları rüsvay etti. Rüsvaylıkları ve hezimetleri açığa çıktı. O zamanda ki, tek bir çığlık attılar. Ebu Süfyan'la birlikte dediler ki: Ey Hübel, yücel. Biz de hep birlikte onlara şu cevabı verdik: Rabbimiz Rahman, daha yüce ve daha üstündür! Sebat edin, ölüm havuzundan bir kez içeceksiniz. Ölüm suyu ise mutlak içilecektir.

Bilin ki, ölüm hayalinden bir kazana su serpilse de o kazanın altında ateş parıldar.»

Öyle sanılıyor ki bu beyitler, Hassan b. Sabit'in, Abdullah b. Ziba-ra'ya verdiği cevabî şiirden bazı kıtalardır. Doğrusunu Allah bilir.