El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Necran Heyeti

Buharî, Abbas b. Hüseyin Kanalı ile Hüzeyfe'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Necran'ın sahipleri Akib ile Seyyid, Rasûlullah (s.a.v.)'ın yanına geldiler. Onunla lanetleşmek istiyorlardı. Biri diğerine: - Böyle yapma. …

Buharî, Abbas b. Hüseyin Kanalı ile Hüzeyfe'nin şöyle dediğini rivayet eder:

"Necran'ın sahipleri Akib ile Seyyid, Rasûlullah (s.a.v.)'ın yanına geldiler. Onunla lanetleşmek istiyorlardı. Biri diğerine:

- Böyle yapma. Allah'a yemin ederim ki, eğer Muhammed, peygamber ise ve bizde onunla lanetleşirsek biz iflah olmayız. Artık bizden sonra neslimiz de devam etmez, dedi.

İkisi dediler ki:

- Ey Muhammed, bizden istediğini sana vereceğiz. Sen bizimle beraber emin bir adam gönder. Ama göndereceğin adam mutlaka emin bir adam olsun.

- Sizinle beraber gerçekten emin olan bir adamı göndereceğim! Bu iş için Rasûlullah (s.a.v.)'m ashabı kendilerini öne sürdüler.

Rasûlullah (s.a.v.):

- Ey Ebu Ubeyde b. Cerrah kalk, dedi. Ebu Ubeyde kalkınca, Rasûlullah (s.a.v.):

- İşte bu, bu ümmetin emin kişisidir, dedi."

Hanz Ebu Bekir el-Beyhakî, Ebu Abdullah el-Hafız kanalı ile Seleme b. Abdi Yesu'dan, o da babasından, babası da dedesinden -ki, Yunus'un ifadesine göre bu adam Hristiyan iken sonradan Müslüman olmuştur- şöyle rivayette bulunmuştur:

"Rasûlullah (s.a.v.), daha en-Nahl sûresi nazil olmamışken Nec-ran piskoposuyla Necran ahalisine şöyle bir mektup yazmıştı:

"İbrahim, İshak ve Yakub'un Rabbi olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasûlü olan Muhammed'den, Necran piskoposuyla Necran ahalisine. İbrahim, İshak ve Yakub'un Allah'ına hamdettikten sonra sizi kullara kulluk etmekten Allah'a kulluk etmeye, kulların dostluk ve himayesinden Allah'ın dostluk ve himayesine davet ediyorum. Eğer bunu da kabul etmezseniz cizye vermeyi kabul edin. Eğer bunu da kabul etmezseniz o zaman benimle savaşmaya hazırlanın. Vesselam."

Piskopos mektubu alıp okuyunca müthiş denecek kadar korktu ve Necranlüardan Hemdan kabilesine mensup olan Şurahbil adındaki adama haber gönderdi. Zira kimin başı bir derde girib de kendine bir çözüm yolu bulamazsa, herkesten Önce bu adama başvururdu. Ona başvurulmadan ne bir bahadır ve güçlüye, ne de Hristiyanlıkta her hangi bir rütbe sahibine başvurulmaz di. Şurahbil gelince, piskopos, Hz. Peygamberin mektubunu ona uzattı. Şurahbil mektubu okuduktan sonra piskopos:

- Ey Ebu Meryem! Sence bunun çıkar yolu nedir? diye sordu. Şurahbil şu cevabı verdi:

- Sen bilirsin ki, yüce Allah, Hz. İsmail ve İbrahim (a.s.)'in soyundan bir peygamber göndereceğini vaad buyurmuştur. Kim bilir belki bu adamda odur. Benim peygamberlik hakkında herhangi bir bilgim yok. Eğer dünya ile ilgili bir iş olsaydı senin için çıkar bir yol bulmaya çalışırdım.

Bunun üzerine piskopos ona:

- Öyle ise sen şöyle otur, dedi ve Necranlü ardan Himyerilerin Zi-Asbah kabilesine mensup Abdullah b. Şurahbil adında, başka bir adamı çağırıp mektubu bu kez ona okutarak fikrini sordu. Fakat bu adam da Ötekisi gibi cevab verince piskopos ona da aynı şekilde:

- Sen çekil ve bir kenara otur, dedi ve bu kez yine Necranhlardan Beni Haris b. Ka'b kabilesine mensub Cebbar b. Feyz adındaki adamı çağırdı.

Bu adam da kendisine aynı cevabı verince bu kez kilise çanlarının çalınmasını, bayrakların dikilmesini ve kiliselerde ateşler yakılmasını emretti. Çünkü gündüz birşeyden korktukları zaman, halk toplansın diye böyle yaparlardı. Fakat korku geceleyin olursa yalnız çanları çalar ve ateş yakarlardı. Bu sefer de çan sesleri duyulup bayrak ve ateşlerin yükseldiği görülünce bütün vadi halkı, hızlı yürüyen bir süvarinin yürüyüşüyle bir konaklık uzaklığı olan vadinin aşağısında, yukarısında, oturanların hepsi -ki, o vadide yetmişüç büyük köy ve 120.000 silahlı adam bulunuyordu- toplandılar. Piskopos onlara, Hz. Peygamberin mektubunu okuyup fikirlerini sordu. İçlerindeki akh erenler de, bir haber getirmek için Şurahbil b. Vedda el-Hemeda-nî ile Abdullah b. Şurahbil el-Asbahî ve Cebbar b. Feyz el-Haris'i Peygamber Efendimiz'in yanma göndermeyi kararlaştırdılar. Bunlar gidip Medine'ye vardıkları zaman yolculuk elbiselerini çıkarıp ucu yerde sürünen birer Yemen kürkünü giydikten sonra ve parmaklarına birer altın yüzük taktıktan sonra Peygamber Efendimiz'in huzuruna çıkıp ona selam verdiler. Fakat Hz. Peygamber onların selamını almadı ve onlar akşama kadar yanından ayrılmadılar. Ne yaptılarsa, Hz. Peygamber kendileriyle bir türlü konuşmadı. Bunun üzerine kalkıp Osman b. Affan ile Abdurrahman b. Avf ı aramaya koyuldular. Çünkü bu iki zatı daha önceden tanıyorlardı. Onları, Muhacirlerle Ensâr'm toplandıkları bir mecliste bulup şöyle dediler:

- Sizin peygamberiniz bize bir mektup göndermişti. Biz de o mek-tubtaki çağrıya icabet ederek geldik. Ona selam verdik. Ama selamımızı almadı. Ve bütün bir gün ne yaptıysak bir türlü bizimle konuşmadı. Şimdi biz ne yapalım? Dönelim mi dersiniz?

O sırada Hz. Ali de orada idi. Osman ile Abdurrahman b. Avf ona:

- Ey Ebu'l-Hasan! Sen ne diyorsun? Bu işe akimin kestiği nedir? diye sordular.

Hz. Alî de şu cevabı verdi:

- Ben, üzerlerinde ki şu kürkleri ve parmaklarındaki şu yüzükleri çıkarıp yolculuk elbiselerini giysinler ve öylece Peygamber (s.a.v.)'in yanına gitsinler, diyorum.

Onlar da öyle yaptıktan sonra Hz. Peygamberin yanına bir daha gidip selam verdiler. Peygamber (s.a.v.), bu defa selamlarını aldı ve sonra şöyle dedi:

- Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bunlar birinci sefer yanıma geldikleri zaman, şeytan da onlarla beraberdi.

Sonra onlardan hal hatır sordu. Onlar da sordular ve karşılığım aldılar. Ta ki Peygamber Efendimiz'e:

- İsa hakkındaki inancın nedir? Çünkü kavmimizin yanına döneceğiz ve biz Hristiyanız. Eğer peygamber isen onun hakkındaki inancını senden işitmek istiyoruz, dediler.

Hz. Peygamber :

- Onun hakkında şimdilik bir bilgiye sahip değilim. Burada kalın, ta ki Rabbimin bana bildireceğini size söyliyeyim, dedi.

Ertesi gün sabahleyin şu ayet-i kerimeler nazil oldu:

"Allah'ın katında İsa'nın durumu -kendisini topraktan yaratıp sonra "ol" demesiyle olmuş olanAdem'in durumu gibidir.

Gerçek Rabbindendir, o halde şüphelenenlerden olma.

Ey Muhammed! Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: "Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra lanet-leşelim de, Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim." (Âl-i lmrân, 59-61.)

Bu ayetler nazil oldu, fakat onlar bunu ikrar etmekten çekindiler.

Rasûlullah (s.a.v.) da ertesi gün, sabah erkenden torunları Hasan ile Hüseyin'i nakışlı bir örtüye bürüyüp yanlarına -bu sırada onun birkaç hanımı da bulunduğu halde- yalnız, kızı Fatıma'yı arkasına alarak onlarla lanetleşmek üzere evden çıktı.

Bunu gören Şurahbil, iki arkadaşına:

- Vadimizin bütün sakinlerinin, yukarısı ve aşağısı ile tamamının benim sözümden dışarı çıkmadıklarını biliyorsunuz. Allah'a yemin ederim ki, bu iş bana ağır ve zor geliyor. Eğer bu adam peygamber ise, Araplar içinde gözlerinden düşen ve peygamberliği inkar edenlerin başlıcaları biz oluruz. Başımıza büyük bir felaket getirmedikçe ne onun, ne de arkadaşlarının kalbinden bizim kinimiz çıkmaz. Oysaki Araplar içinde onlara en yakın komşu biziz. Eğer o peygamber ise ve bizde onunla lanetleşirsek, o zaman yeryüzünde ne kadar kıl ve tırnaklarımız (canlı mallarımız) varsa hepsi yok olacaktır, dedi.

İki arkadaşı:

- Şu halde ne yapmamız gerekir ey Ebu Meryem? diye sordular.

Şurahbil:

- Eğer beni dinlerseniz, en iyisi ona gidip: "Senin hükmüne razıyız." diyelim. Çünkü benim kanaatimce o, hiçbir zaman kimseye zulmetmez, dedi.

Onlar da:

- Sen bilirsin, dediler.

Bunun üzerine Şurahbil kalkıp Hz. Peygamberin yanma gitti ve

- Seninle lanetleşmekten daha iyi bir yol buldum, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber :

- Nedir o yol? diye sordu. Şurahbil:

- Bugün akşama kadar hakkımızda hükmet. Ne ile hükmedersen

biz razıyız, dedi. Hz. Peygamber:

- Her halde arkada seni kınayan bir adam vardır, dedi:

Şurahbil:

- Vadimiz sakinlerinden hiçbirinin benim sözümden dışarı çıkmadığını şu iki arkadaşımdan sorabilirsin, dedi.

Allah elçisi bunu onlara sordu. Onlar da:

- Evet, Şurahbil doğru söylüyor, hiç kimse onun sözünden dışarı çıkmaz, deyince Hz. Peygamber, onlarla lanetleşmekten vazgeçti. Ertesi gün onlar hakkında şu mektubu yazdı:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Bu, Allah'ın Rasûlü olan ümmî peygamber Muhammed'in Necran ahalisi hakkında eğer onlar üzerinde bir hükmü varsa- yazmış olduğu hükümnamedir.

Necran halkı, ihtiyaçlarından fazla olarak ne kadar tarım ürtinle-ri,sarı, beyaz ve siyah renkli mallan, (altın, gümüş ve sair malları) köle ve cariyeleri varsa hepsinden vergi vermek zorundadırlar. Ancak şu var ki, bütün bunlar onlara terkedilmiş, bütün bunlar yerine sadece receb ve safer aylarında 1.000'er olmak üzere senede 2.000 elbise vereceklerdir."

Yukarıdaki hükümnameyi yazdı ve buna bir takım şartlar daha ekledi. Ebu Süyfan b. Harb, Ğaylan b. Amr, Beni Nadir kabilesinden Malik b. Avf, Akra' b. Habis el-Hanzelî ve Muğire de şahid oldular. Berikiler hükümnameyi aldıktan sonra Necran'a döndüklerinde Necran Hristiyanları piskoposunun yanında, Ebu Alkame, amcası oğlu ve anadan kardeşi olan Bişr b. Muaviye de vardı. Hepsi bir yoldan geliyorlardı. Piskopos, hükümnameyi okumaya başladı. Nihayet Bışr’in

devesi yüzüşü düştü, Bişr de Peygamber Efendimiz'in açık ismini vererek:

- Allah filanın belasını versin! şeklinde bedduada bulundu. Bunun üzerine piskopos:

- Sen Allah tarafından gönderilen bir peygambere beddua ettin, dedi.

Bişr de:

- Öyle ise vallahi ben şu devemden inmeden ona gideceğim, dedi ve devesinin başını Medine'ye

doğru çevirip yola çıktı. Piskopos da o-nun arkasından devesini koşturarak ona şöyle dedi:

- Beni dinle. Ben Arapların, bizim onun hakkını gasbettiğimizi ya da onun bu şöhret ve parlayışına razı olduğumuzu, yahut herkesten daha kuvvetli ve toplu olduğumuz halde bu adama boyun

eğdiğimizi zannetmelerinden korktuğum için bunu benden işitsinler diye söyledim.

Bişr:

- Vallahi bundan sonra senin hiçbir sözüne inanmam, dedi ve devesinin sırtına vurup şu şiiri okudu: "Devesinin sırtına vurup karnı yüklü devesinin kolanını gevşetmeden Hristiyanların dinini kabul

etmeyerek şafak vakti sana geliyor."

Bu şiiri okuya okuya Medine'ye geldi ve Hz. Peygamber'in yanma girip Müslüman oldu ve bir

savaşta şehid düşünceye kadar artık Ra-sûlullah'ın yanından ayrılmadı."

Ravi sözüne devamla şöyle diyor:

Heyet, Necran'a geldiği zaman rahip kilisede kendi özel odasında idi. İbn Ebi Şemr ez-Zebidî gidip ona:

- Tihame'de bir adama peygamberlik gelmiştir. Necran'dan ona bir heyet gitmiş, o da heyete

lanetleşme teklifinde bulunmuş ve fakat heyet, lanetleşmeyi kabul etmemiş. Bişr b. Muaviye de

onun yanına gidip Müslüman olmuştur, dedi.

Rahip de oradakilere:

- Bana kapıyı açın, buradan çıkacağım. Açmazsanız kendimi pencereden aşağı atacağım, dedi.

Bunun üzerine ona kapıyı açtılar, o da çıktı ve yanına bir takım hediyelar alıp Peygamber

Efendimiz'i ziyarete gitti. Götürdüğü hediyelerin içinde bugün halifelerin giydiği kürk ile bir büyük bardak ve bir asa vardı. Bir müddet Rasûlullah (s.a.v.)'ın yanında kalıp vahiyleri dinlediyse de, ona Müslümanlık nasip olmasa gerek ki, bir daha geri gelmek kaydıyla memleketine döndü. Ama

Peygamberimiz vefat

edinceye kadar bir daha Medine'ye gelmedi.

Bundan sonra Piskopos Ebu'l-Haris de yanına Seyyid ile Akib'i ve kavminin eşrafını alarak

Rasûlullah (s.a.v.)'m yanma geldi. Bunlar, Rasûlullah'm yanında bir süre ikamet ettiler. Vahiyleri

dinliyorladı. Rasûlullah (s.a.v.), Muğire b. Şubeye gerek onlar ve gerek diğer piskoposlar için şu

hükümnameyi yazdırdı:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Peygamber Muhammed tarafından piskopos Ebu'l-Haris ile Nec-ran'm diğer piskopos, rahip ve

kahinlerinin ve bunların idaresi altında bulunan büyük küçük halk kitlelerine... Allah ile Allah

Rasûlünün himayesi, ne bir piskoposun piskoposluğunu, ne bir rahibin rahipliğini ve ne de bir

kahinin kahinliğini elinden almaz. Onların hiçbir hakkını değiştirmez. Onların yetki ve

selahiyetlerine dokunmaz. Bunlar, halkm hizmetinde olup onlara nasihat ve irşadda bulundukları

sürece ne kimsenin onlara, ne de onların kimseye zulüm ve haksızlık etmesine imkan

vermeyecektir."

Muhammed b. İshak'm anlattığına göre Necran Hristiyanlarmm Medine'ye gelen heyeti altmış

süvari idi. Ama bunların önde geleni on dört kişi idi. Bunların da adları şöyledir: Akib (Asıl adı

Abdülme-sih'dir.), Seyyid (Asıl adı Ebhem'dir), Ebu Harise b. Alkame, Evs b. Haris, Zeyd, Kays,

Yezid, Nebih, Hüveylid, Amr, Halid, Abdullah ve Yahnüs.

Bu ondört kişiye de üç kişi amirlik yapmakta idi. Bunlardan biri Akib, bu kavmin emiri, görüş

sahibi, meşveret sahibi idi. Onun görüşünden dışarı çıkmazlardı. Seyyid, bu da onların sığınağı,

kervan yöneticisi idi. Ebu Harise b. Alkame ise onların bilgini ve piskoposu idi. Araplardan Bekir b. Vail kabilesindendi, Hristiyanlık dinine girmişti. Bizanslılar, ona tazimde bulunmuşlar, şeref

vermişler, onun için kiliseler inşa etmişler, mal-mülk vermişler, hizmetçi tahsis etmişlerdi. Çünkü onun, kendi dinleri olan Hristiyanlıkta salabetli ve dine bağlı bir kimse olduğunu biliyorlardı.

Bununla birlikte piskopos Ebu Harise b. Alkame, Rasûlullah (s.a.v.)'m durumunu ve dinini

biliyordu. Ancak sahip olduğu şeref ve itibar, onun hakka tabi olmasına engel oluyordu.

Yunus b. Bükeyr, İbn İshak kanalı ile Kürz b. Alkame'nin şöyle dediğini rivayet eder:

"Necran'm Hristiyan heyeti Medine'ye geldi. Heyet, altmış süvariden teşekkül etmişti. YirmidÖrt

kişi eşraftandı. Yirmidört kişinin amirliğini aralarında üç kişi yapmakta idi ki; bunlar da, Akib,

Seyyid ve Beni Bekir b. Vail kabilesinden Ebu Harise idi. Ebu Harise, onların piskoposları ve

danıştıkları adamdı. Kendi aralarında ona şeref ve itibar vermişler, mal mülk sahibi kılmışlar,

ikramda bulunmuşlar,

onun adına kiliseler inşa etmişlerdi. Çünkü onun âlim olduğunu ve dinlerinde ictihad sahibi

olduğunu anlaşmışlardı.

Necran'dan yola koyuldukları zaman Ebu Harise kendi katırına binmişti. Yanıbaşmda da kardeşi

Kürz b. Alkame kendi bineği üzerinde gelmekte idi. Bir ara Ebu Harise'nin katırının ayağı tökezledi. Kürz, Rasûlullah (s.a.v.)i kastederek;

- Allah o mel'unun belasını versin, dedi. Ebu Harise, ona şu karşılığı verdi:

- Asıl sen belanı bul!

- Niçin ey kardeşim?

- Vallahi o, beklemekte olduğumuz peygamberdir.

- Madem peygamber olduğunu biliyorsun da ona niye inanmıyorsun?

- Şu kavmin bize yaptığı ikramlar, bize bahsettiği makam ve mevki, ona inanmamıza engel oluyor. Kavmimiz bize şeref ve asalet verdi, bizi servet sahibi yaptı. Onlar, ona inanmadıkları için ben de

inanmıyorum. Eğer inanacak olursam; kavmim, bana verdiği bu şeref ve serveti elimden alır.

Ravi diyor ki: Bundan ötürü kardeşi Kürz, onun böyle dediğini gizledi, ama daha sonra Müslüman oldu."

Ibn İshak'ın anlattığına göre Necran heyeti Mescid-i Nebevî'ye girerken, süslü, püslü elbiselerle

içeri girdiler. İkindi namazının vakti gelmişti. Kalkıp doğuya yönelerek namaz kılmaya başladılar. Rasûlullah (s.a.v.):

- Onlara ilişmeyin, dedi.

Onların sözcüleri, Ebu Harise b. Alkame, Seyyid ve Akib idi. Nihayet onlar hakkında Al-i İmrân

sûresinin baş kısmı ile mübahele (lanetleşme) ayeti nazil oldu, onlar buna yaklaşmadılar ve ikrar etmediler. Hz. Peygamber1 den, kendileriyle birlikte emin bir kimseyi göndermelerini taleb ettiler.

Hz. Peygamber de onlarla birlikte Ebu Ubeyde b. Cerrahı gönderdi. Nitekim bunlar Buharî'nin

rivayetinde de anlatılmıştı.

Biz bu meseleyi, Al-i İmrân sûresinin tefsirinde teferruatıyla birlikte anlattık. Hamd ve minnet

Allah'adır.

3.Bölüm