İmam Ahmed b. Hanbel, Süfyan tariki ile Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Benim mirasçılarım dinar ve dirhem paylaşmazlar. Zevcelerimin nafakasından ve işçilerimin azığından sonra bıraktığım şey, sadaka-tır.»
Buharî, Abdullah b. Mesleme kanalı ile Urve'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Rasûlullah (s.a.v.), vefat ettiği zaman zevceleri, miraslarını talep etsin, diye Osman'ı, Ebu Bekir'e göndermek istediler. Aişe, onlara şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.v.), "Biz miras bırakmayız. Terekemiz sadakadır." demedi mi?»
Bu sözü söyleyen, -şayet kendilerine miras takdir edilseydi- mirasçı olacak zevcelerden biri idi. Ama o, Rasûlullah (s.a.v.)'m terekesinin miras değil de sadaka olacağını Rasûlullah'm beyan etmiş olduğunu itiraf etti. Görünen odur ki, Rasûlullah'm diğer zevceleri de Hz. Aişe'nin bu rivayetine muvafakat etmişlerdi. Ve Hz. Aişe'nin kendilerine bu hususta söylediği hadisi hatırlamışlardı. Bu konuda Hz. Aişe'nin serdettiği ifade, bu hükmün onlarca da kesin olarak bilindiğini ilan ediyordu.
Buharı, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Fatıma ile Abbas, Rasûlullah'tan kendilerine kalan mirası talep etmek üzere Ebu Bekir'e geldiler. Geldiklerinde, Rasûlullah'm Fe-dek'teki arazisini ve Hayber'deki payını istiyorlardı. Ebu Bekir onlara şöyle dedi:
- Rasûlullah (s.a.v.)'ın şöyle dediğini işittim: «Bize mirasçı olunmaz. Bizim terekemiz sadakadır. Muhammed ailesi, ancak şu maldan yerler.» Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah (s.a.v.)'ın yaptığını gördüğüm herşeyi mutlaka ben de yapacağım. O'nun uygulamalarından hiçbirini uygulama dışında bırakmayacağım.
Bunun üzerine Fatıma, Ebu Bekir'e darıldı. Vefat edinceye kadar da onunla konuşmadı.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Rasûlullah (s.a.v.)'m vefatından sonra Fatıma, Allah'ın kendisine fey olarak vermiş olduğu, Rasûlullah'm terekesi olan mirası Ebu Bekir'den istedi. Ebu Bekir ona şöyle dedi:
- Doğrusu Rasûlullah (s.a.v.): «Bize mirasçı olunmaz. Bizim terekemiz sadakadır.» demiştir.
Fatıma, Ebu Bekir'e kızdı ve kendisine darıldı. Vefat edinceye kadar da dargınlığı devam etti. Fatıma, Rasûlullah (s.a.v.)'m vefatından altı ay sonrasına kadar yaşadı.»
Buharî, Hz. Aişe'nin bu rivayetini nakletmiş ve sonuna da şu sözlerini eklemiştir:
«Fatıma vefat edince Ali, Ebu Bekir'e haber vermeden onu geceleyin defnetti ve namazını kıldı.»
Fatıma'mn sağlığında Hz. Ali'nin, Ebu Bekir'e fazla yakınlık göstermeyişinin gerekçesi vardı. Ama Fatıma vefat ettikten sonra Ali, insanların kendisine kırgınlıklarım yüzlerinden belli ettiklerini gördü. Ebu Bekir'le barışmak ve ona yeniden bey'at etmek talebinde bulundu. O, altı aylık süre zarfinda Ebu Bekir'le bey'atlaşmamıştı. Ebu Bekir'e haber gönderip şöyle dedi: «Yanımıza gel. Ama yalnız başına gel.» Ali, Ebu Bekir'le birlikte Ömer'in gelmesini istemiyordu. Çünkü Ömer'in sert bir insan olduğunu biliyordu. Bu haberi duyan Ömer de
Ebu Bekir'e:
- Vallahi sen yalnız başına onların yanına gitmeyeceksin, dedi. Ebu Bekir, ona şu karşılığı verdi:
- Bana ne yapabilirler ki? Vallahi ben yalnız başıma onların yanına gideceğim.
Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ali'nin yanma gitti. Ali, şahadet getirip şöyle
dedi:
- Senin faziletini, üstünlüğünü ve Allah'ın sana bahşettiği yüksek makamı biliriz. Allah'ın sana verdiği hayır ve iyilik hususunda seninle rekabete girişmedim. Ama siz bu işi zorla ele geçirdiniz. Rasûlul-lah'a olan yakınlığımız sebebiyle idarede bizim payımız olacağı kanaatinde idik.
Ali, anlatmasını sürdürdü. Nihayet Ebu Bekir (r.a.) ağladı ve şöyle dedi:
- Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki Rasûlullah (s.a.v.)'ın yakınlığı, kendi akrabalarıma ziyarette bulunmamdan daha çok hoşuma gider. Ama şu mal (ve miras) hususunda aranızda meydana gelen ihtilafa gelince, bu hususta hayırdan geri dönmem. Ve Rasûlullah (s.a.v.)'m yaptığı uygulamalardan hiçbirini uygulama dışı bırakmam.
Ebu Bekir (r.a.), öğle namazını kıldıktan sonra minbere çıkıp şahadet getirdi. Ali'nin şanını anlattı. Onun bey'attan geri kalışını ve beyan ettiği mazeretini açıkladı. Sonra Ali, kalkıp şahadet getirdi. Ebu Bekir'in hakkının yüceliğini ifade etti. Faziletini ve İslâmiyet'teki önceliğini izah etti. Sonra kendisini bu davranışta bulunmaya sevkeden faktörün, Ebu Bekir'e karşı rekabet hissi olmadığını da beyan etti. Arkasından Ebu Bekir'in yanma gidip onunla bey'atlaştı. Bunun üzerine insanlar da Ali'nin yanma gelip:
- Güzel yaptın, iyi yaptın, dediler. Bu doğru yola ve makul davranışa dönmesi üzerine insanlar Ali'ye yakınlık gösterdiler.»
Fatıma'mn vefatından sonra Hz. Ali'nin, Hz. Ebu Bekir'e yapmış olduğu bu bey'at, aralarındaki barışı teyid eden bir bey'attı. Bu, Ra-sûlullah'ın vefatının akabinde Beni Saide gölgeliğindeki ilk bey'atınm tekrarı idi. Nitekim İbn Huzeyme ile Müslim b. Haccac da böyle bir rivayette bulunmuşlardır. Rasûlullah'm vefatından sonra Fatıma'mn yaşadığı altı aylık müddet zarfında da Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir'den uzak kalmış değildi. Aksine Ebu Bekir'in arkasında namaz kılar ve meşveret için yanında hazır bulunurdu. Onunla birlikte Zi'1-Kassa'ya da gitmişti.
Sahih-i Buharî'de anlatıldığına göre Ebu Bekir (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)'m vefatından birkaç gece sonra ikindi namazını kılmış, sonra mescidden çıktığında Hz. Ali'nin oğlu Hasanın çocuklarla oynamakta olduğunu görmüş, onu omuzuna alıp şöyle demişti:
«Babacığım, sen Ali'ye değil, peygambere çok benziyorsun.» Hz. Ebu Bekir'in bu sözleri üzerine Hz. Ali de gülmüştü. Bu ikinci bey'atm vuku bulmasından dolayı bazı raviler, Hz. Ali'nin daha önce Hz. Ebu Bekir'e bey'at etmediği zannına kapılmışlardır. Bu sebeple bu ikinci bey'atı reddetmişlerdir. Aslında ispatlayıcı şey, reddedici şeye nisbetle önceliklidir. Doğrusunu Allah bilir.
Ama Hz. Fatıma (r.a.)'nm, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'e kızıp darılmasının gerekçesini bilemiyorum. Şayet Ebu Bekir'in, Rasûlullah'tan kalan mirası vermemesinden dolayı kızmış ise Ebu Bekir, bu hususta kabulü gerekli bir mazeret beyan etmiştir. Bu mazeret de, Hz. Fatı-ma'nın, babası RasûluUah (s.a.v.)'dan rivayet etmiş olduğu şu hadistir: «Bize mirasçı olunmaz. Bizim terekemiz sadakadır.»
Hz. Fatıma da, miras talebinde bulunmadan önce kendisine gizli kalmış olan sari' nassına itaat edip boyun eğen kimselerdendi. Nitekim Peygamber (s.a.v.)'in zevceleri de bu sari' nassmdan habersiz idiler. Nihayet Hz. Aişe, onlara bu nassı bildirdi. Onlar da bu hususta Hz. Aişe'ye muvafakat ettiler. Hz. Fatıma'nın, kendisine naklettiği hadisi rivayet hususunda Ebu Bekir es-Sıddık'ı yalancılıkla itham etmesi düşünülemez. Haşa, ne Fatıma böyle bir ithamda bulunmuştur, ne de Ebu Bekir yalancılık yapmıştır. Bu nasıl olabilir ki? Bu rivayeti hususunda Ömer b. Hattab, Osman b. AfFan, Ali b. Ebi Talib, Abbas b. Abdülmuttalib, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam, Sa'd b. Ebi Vakkas, Ebu Hüreyre ve Aişe kendisine muvafakat etmişlerdir. Nitekim bunu yakında açıklayacağız. Bütün bunları bir tarafa bırakalım.
Ebu Bekir es-Sıddık (r.a.), yalnız başına bile bu hadisi rivayet etmiş olsaydı, yine de yeryüzündeki herkesin bu rivayeti kabul etmesi ve ona teslim olması vacip olurdu. Eğer Fatıma'nın kızgınlık ve dargınlığı, miras değil de sadaka olan o arazilerin idaresini kocası Ali'ye vermesi için Ebu Bekir'den talepte bulunmuş olması ve Ebu Bekir'in de özetle ona şu mazereti beyan etmesine dayanıyorsa, bu küskünlük ve dargınlık, Ranzi fırkasına büyük bir şer kapısını ve uzun bir cehalet yolunu açmıştır. Onlar da kendilerini ilgilendirmeyen şeylere girişmişlerdir. Hz. Ebu Bekir, o arazilerin idaresini Hz. Ali'ye vermeyişinin gerekçesini kısaca şöyle açıklamıştı: «Mademki ben RasûluUah (s.a.v.)'m halifesiyim, öyleyse onun yaptığı her işi ben kendim yapacağım. O'nun idare ettiği her işi ben idare edeceğim.
Allah'a yemin ederim ki, RasûluUah (s.a.v.)'m yaptığı hiçbir işi bırakacak değilim. Onun yaptığı her işi ben de yapacağım.»
Fatıma da bu sebeple Ebu Bekir'e kızıp darılmış ve vefat edinceye kadar onunla konuşmamıştı. İşte Rafİziler,
bu
küskünlük
sebebiyle
büyük
bir
şerre
düşmüşler,
uzun
bir
cehalet yoluna.koyulmuşlar,kendilerini ilgilendirmeyen işlerle uğraşmışlardır. Eğer işlerin mahiyetini anlasalardı, Ebu Bekir es-Sıddık'm fazilet ve üstünlüğünü anlar, herkesin kabul etmesi gereken mazeretini kabul ederlerdi. Ama Rafîziler, rahmetten nasiplerini almamış, rezil bir fırka ve grupturlar. Sahabe, tabii, onlardan sonraki asırlarda gelen muteber ulema ve İslâm imamları nezdindeki muhkem ve mukadder işleri bırakıp mü-teşabih işlere sarılırlar.

