El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Rasûlullah (s.a.v.)'in Hastalığı

Yüce Allah buyurdu ki: «Ey Muhammed! Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya ÇlkacaksmiZ.» (ez-Zümer, 30-31.) «Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir …

Yüce Allah buyurdu ki:

«Ey Muhammed! Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya ÇlkacaksmiZ.» (ez-Zümer, 30-31.)

«Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık. Sen ölürsün de, onlar baki kalır mı?» (el-Enbiyâ, 34.)

«Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp Cennet'e sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı, sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir.» (Âl-i İmrân, 185.)

«Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir.» (Âl-i İmrân, 145.)

Bu ayet-i kerimeyi Rasûlullah (s.a.v.)'m vefat gününde Ebu Bekir es-Sıddak okuduğunda bunu duyan insanlar, sanki daha önce bu ayeti işitmemişlerdi.

Yüce Allah buyurdu ki:

«Ey Muhammed! Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akm akm girdiklerini görünce, Rabbini överek teşbih et, O'ndan bağışlama dile. Çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.»(en-Nasr, 1-3.)

Ömer b, Hattab ile İbn Abbas: «Bu sûre, Rasûlullah'm ecelinin yaklaştığını bildiren bir sûredir.» dediler.

İbn Ömer dedi ki: Bu sûre-i celile, teşrik günlerinin ortasında, Veda haccmda nazil oldu. Rasûlullah (s.a.v.), bunun veda anlamına geldiğini bildi. İnsanlara bir hutbe irad etti. Bu hutbede emir ve yasakları açıkladı. Bu, meşhur Veda hutbesi idi ki, daha önce nakledilmişti.

Cabir dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.)'ı Cemreleri taşlarken gördüm. Durdu ve şöyle dedi: «Menasikinizi benden öğrenin (alın). Belki, bu senemden sonra haccetmeyeceğim.»

Rasûlullah (s.a.v.), ileride de anlatılacağı gibi kızı Fatıma (r.an-ha)'ya şöyle demişti:

«Cebrail her sene Kur'ân'ı bana bir kere arzeder. Ama bu sene iki kere arzetti. Böyle yapmasını ecelimin yaklaştığına bir işaret olarak kabul ediyorum.»

Buharî'nin sahihinde, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.), her ramazan ayında on gün süreyle ittikafa girerdi. Vefat edeceği sene yirmi gün süreyle itikafta kaldı. Her ramazanda kendisine Kur'ân bir kez arzedilirdi. Vefat edeceği sene ise Kur'ân kendisine iki defa arzedildi.»

Muhammed b. İshak dedi ki: «Rasûlulluh (s.a.v.), zilhicce ayında Veda haccmdan döndü. O ayın kalan kısmını, muharrem ve safer aylarını Medine'de ikamet ederek geçirdi. Üsame b. Zeyd'i de ordunun başında gönderdi. İnsanlar bu minval üzere iken, Rasûlullah (s.a.v.)'-m vefatla sonuçlanan hastalığı başladı. Bu hastalık onu Allah'ın dilediği rahmet ve ikrama ulaştıracaktı. Hastalığı safer ayından kalan geceler esnasında veya rebiyülevvel ayının başında başladı. Bana anlatıldığına göre onun hastalığının başlangıcı şöyle oldu:

Rasûlullah, Medine mezarlığına yani Bakiü'l-Garkad'a gitti. Orada ölüler için mağfiret diledikten sonra evine döndü. Sabahladığı zaman işte o günden itibaren ağrıları başladı. Abdullah b. Ömer, Rasûlullah (s.a.v.)'m azadlısı Ebu Müveyhibe'den naklen şu haberi verdi:

Rasûlullah (s.a.v.) geceleyin beni uykudan uyandırdı ve:

- Ey Ebu Müveyhibe! Ben şu Baki'in ehli (yani burada yatan ölüler) için mağfiret dilemekle emrolundum. Benimle beraber gel, dedi.

Ben de onunla birlikte gittim. Mezarlık arasında durup şöyle dedi:

- Ey kabir halkı, size selam olsun. İnsanların içinde bulunduğu durumdan çok sizin içinde bulunduğunuz durum size mübarek olsun. Fitneler, karanlık gecenin bölükleri gibi peş peşe gelmeye başladı. Bir sonra gelen öncekinden daha kötüdür.

Rasûlullah (s.a.v.), böyle dedikten sonra bana dönüp şöyle dedi:

- Ey Ebu Müveyhibe! Bana dünyanın hazinelerinin anahtarları ve dünyada ebedi kalma imtiyazı verildi. Sonra Cennet verildi. Ben de bunlar ile, Rabbime kavuşmak ve Cennet arasında seçim yapma hakkına sahip kılındım.

Ben de dedim ki:

- Babam ve anam sana feda olsun. Dünyanın hazinelerinin anahtarlarını ve orada ebedi kalmayı seç. Sonra Cennet'i al.

- Hayır vallahi ey Ebu Müveyhibe! Rabbime kavuşmayı ve Cennet'i seçtim.

Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.), Baki mezarlığındaki ölüler için mağfiret diledi. Sonra oradan ayrıldı. Bunun peşinden Rasûlullah (s.a.v.)'m vefatla sonuçlanan hastalığı başladı.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Müveyhibe'nin şöyle dediğini rivayet eder.

«Rasûlullah (s.a.v.), Baki mezarlığındaki ölüler için namaz kılmakla emrolundu. Onların üzerine üç kez namaz kıldı. Üçüncü kez kıldıktan sonra:

- Ey Ebu Müveyhibe! Bineğimi eğerle, dedi. Bineği hazırladıktan sonra bindi, ben de yanı başında yürüdüm. Nihayet Baki mezarlığına vardı. Bineğinden indi. Ben de bineğinin yularını tuttum. Durdu ve mezarlığa yönelip ölülere hitaben şöyle dedi:

- İnsanların içinde bulundukları durumdan ziyade, sizin içinde bulunduğunuz durum size mübarek olsun. Fitneler gece karanlığının parçaları gibi peşpeşe gelmeye başladılar. Bir sonra gelen fitne, bir önceki fitneden daha şiddetlidir. İnsanların içinde bulundukları durumdan ziyade, sizin içinde bulunduğunuz durum size mübarek olsun. (Yani ne mutlu sizlere ki, bu fitneleri görmüyorsunuz.)

Böyle dedikten sonra bana dönüp şöyle dedi:

- Ey Ebu Müveyhibe! Benden sonra ümmetime verilecek dünya hazinelerinin anahtarlarım almak, ya da bütün bunları bırakıp Rab-bimin huzuruna çıkmak ve Cennet'e girmek arasında serbest bırakıldım.

Ben de dedim ki:

- Babam ve anam sana feda olsun, sen bizi seç ya Rasûlallah. Buyurdu ki:

- Dünyada uzun süre kalmak istemedim. Rabbimin huzuruna gitmeyi tercih ettim.

Böyle dedikten sonra yedi veya sekiz gün geçmedi, vefat etti.» Abdürrezzak, Tavus'un şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: Düşmanlarımın benden korkutulması şeklinde bana yardım edildi. Hazineler bana verildi. Ümmetime dünya hazinelerinin anahtarlarının verilişini görünceye kadar dünyada kalmak veya bir an önce Rabbimin huzuruna gitmekten birini seçmekle muhayyer kılındım. Ben bir an önce Rabbimin huzuruna gitmeyi seçtim.»

Beyhakî, bunun mürsel bir rivayet olduğunu söylemiştir. Bu, aynı zamanda Ebu Müveyhibe'nin hadisini de teyid etmektedir.

İbn İshak, Yakub b. Atabe kanalı ile. Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet eder:

«Rasûlullah (s.a.v.), Baki mezarlığından döndüğü zaman başım ağrıyordu. Ben: «Vay başım!» diye söyleniyordum. Rasûlullah (s.a.v.) ise şöyle dedi:

- Hayır ey Aişe, asıl benim, «Vah başım» demem gerekir.

Sonra şöyle dedi:

- Ey Aişe! Sen benden önce Ölsen, sana bir zarar gelmez. Senin işlerine ben bakarım. Seni kefenlerim, senin üzerine namaz kılarım. Ve seni defnederim.

Ben dedim ki:

- Vallahi sanki ben, senin beni defnettikten sonra evime dönüp hanımlarından biriyle gerdeğe girdiğini tahayyül ediyorum.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) gülümsedi ve ağrısı iyice arttı. O, hanımlarını ziyaret ediyordu. Nihayet ağrısı tam şiddetlendi. Mey-mune'nin evinde hastalığı arttı. Hanımlarım çağırdı. Ve onlardan, benim evimde tedavi görmesi için izin istedi. Onlar da ona izin verdiler.

Rasûlullah (s.a.v.), akrabasından iki erkek arasında evden dışarı çıktı. Bunlardan biri Fadl b. Abbas'tı. Diğer erkek ise, başını bir bezle sarmıştı. Rasûlullah, ayaklarını yerde sürüyordu. Böylelikle geldi ve odama girdi.

Ubeydullah dedi ki: Ben bunu İbn Abbas'a anlatıp: «Diğer adamın kim olduğunu biliyor musun?» diye sordum. O da, Ali b. Ebi Talib olduğunu söyledi.»

Beyhakî, Hakim kanalı ile Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet eder:

«Rasûlullah (s.a.v.) yanıma geldi. Başı ağrıyordu. Ben de başımın ağrısından şikayet etmekte idim. Ve «Vay başım!» dedim. O da: «Hayır, Allah'a yemin ederim ki ey Aişe, asıl benim «Vay başım» demem gerekiyor.» dedi. Daha sonra şöyle diyerek sözüne devam etti:

- Eğer benden önce sen ölsen, senin işlerini ben görsem, cenaze namazını kılıp seni defnetsem, sana ne zarar gelir?

Ben de dedim ki:

- Vallahi öyle sanıyorum ki, eğer ben bugün ölecek olursam, günün geri kalan kısmında benim odamda diğer kadınlarından biri ile başbaşa kalıp keyif çatacaksın.

Benim böyle demem üzerine Rasûlullah (s.a.v.) güldü. Sonra hastalığı arttı ve şiddetlendi. Kadınlarını dolaşırken Meymune'nin odasında hastalığı daha da şiddetlendi. Aile efradı etrafında toplandılar. Abbas dedi ki:

- Rasûlullah (s.a.v.)'ın hastalığının zatülcenb olduğunu sanıyoruz, gelin ağzına ilaç damlatalım.

Böyle dedikten sonra Rasûlullah'ın ağzına ilaç damlattılar. Rasûlullah ayılınca:

- Bunu kim yaptı? diye sordu.

- Amcan Abbas, sende zatülcenb hastalığı olduğundan korktuğu için böyle yaptı, dediler.

Rasûlullah:

- Zatülcenb hastalığı şeytandandır. Allah şeytanı bana musallat etmeyecektir. Amcam Abbas dışında evde kaç kişi varsa hepsinin ağzına ilaç dökün, dedi. Bunun üzerine oruçlu olan Meymune de dahil olmak üzere evdekilerin hepsinin ağzına ilaç döküldü. Bu hadise, Rasûlullah (s.a.v.)'m gözleri önünde cereyan etti. Daha sonra zevcelerinden, benim odamda tedavisinin yapılması için izin istedi. Zeceleri de kendisine bu izni verdiler. Rasûlullah, Abbas ile diğer bir adamın ortasında, ayaklarını sürüyerek Meymune'nin odasından çıktı.

Ubeydullah, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etti: «Hz. Aişe'nin adını vermediği o diğer adam, Ebu Talib oğlu Ali idi.»

Buharı, Said b. Ufeyr kanalı ile Rasûlullah'ın zevcesi Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.)'m hastalığı ağırlaşıp, sancıları şiddetlenince, zevcelerinden, benim odamda tedavi görmesi için izin istedi. Ona bu izni verdiler. Biri Abbas olmak üzere iki erkeğin omuzlarına dayanıp ayaklarım yerde sürüyerek odadan çıktı.

Ubedyullah dedi ki: Ben İbn Abbas'a, Hz. Aişe'nin sözünü naklettim. O da bana dedi ki: Aişe'nin ismini vermediği o iki adamdan biri kimdir, biliyor musun? Ben hayır, deyince dedi ki: O, Ali idi.» Peygamber (s.a.v.)'in zevcesi Hz. Aişe diyor ki:

«Rasûlullah (s.a.v.), hastalığı ağırlaşıp odama girdiğinde şöyle dedi:

- Üzerime ağızları açılmamış yedi kırba su dökün ki, insanların

yanma gidip konuşabileyim.

Biz de onu Hafsa'nm çamaşır tenekesi üzerine oturttuk. Sonra o kırbaları üzerine dökmeye başladık. Nihayet kendisi eliyle, yeter der-cesine işaret etti. Bundan sonra insanların yanma gitti. Onlara namaz kıldırıp hutbe irad etti.

Rasûlullah (s.a.v.) vefat hastalığına yakalandığı zaman: «Yarın ben nerede olacağım? Yarın ben nerede olacağım?» diye soruyordu. Böyle demekle Aişe'nin gününü kastediyordu. Zevceleri de dilediği odada kalmasına izin verdiler. O da bunun üzerine gelip Aişe'nin odasında kaldı. Vefat edinceye kadar oradan ayrılmadı. Vefat ettiği gün yine benim odamda idi. Allah onun ruhunu teslim aldı. Ruhunu teslim ederken başı benim göğsümde idi. Tükürüğü tükürüğüme karıştı. Yanımda iken Abdurrahman b. Ebu bekir odamıza geldi. Abdurrah-man'm kullandığı bir misvakı elinde idi. Rasûlullah (s.a.v.) ona baktı. Ben de:

- Ey Abdurrahman, bu misvakı bana ver, dedim. O da misvakı bana verdi. Ucunu dişlerimle açtım. Çiğnedim ve Rasûlullah'a verdim. O da misvakı dişlerine sürdü. Dişlerine sürerken başını göğsüme dayamıştı.»

Buharı, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah (s.a.v.), vefat ederken başı göğsümle çenem arasında idi. Onun vefatından sonra artık hiç kimsenin ölümünün şiddetinden rahatsız olmuyordum.»

Buharı, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah (s.a.v.), hastalandığı zaman, Muavvizeteyn sûrelerini okuyup vücuduna üfler ve eliyle de vücudunu sıvazlardı. Vefat hastalığına yakalandığı zaman ben Muavvizeteyn sûrelerini okuyarak vücuduna üflüyor ve onun elini tutup vücudunu sıvazlıyordum.»

Buharı ve Müslim'in sahihlerinde bulunan bir rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.)'m kadınları gelip yanımda oturdular. Hiçbiri oradan ayrılmadı. Fatıma da geldi. Onun yürüyüşü, babasınınkinden farksızdı. Geldiğinde Rasûlullah ona:

- Merhaba ey kızcağızım, dedi ve onu sağına veya soluna oturttu. Sonra kulağına gizlice birşey fısıldadı. Bunun üzerine Fatıma ağlamaya başladı. Sonra yine kulağına gizlice birşeyler fısıldadı. Bunun üzerine,Fatıma gülmeye başladı. Ben de ona şöyle dedim:

- Rasûlullah (s.a.v.), özel olarak sana bir sır verdi. Sen de ağlıyorsun Öyle mi?

Fatıma kalktığında ona:

- Rasûlullah'm sana verdiği sırrı bana anlat dedim. O da:

- Rasûlullah (s.a.v.)'m sırrını ifşa edecek değilim, dedi. Rasûlullah vefat edince Fatıma'ya dedim ki: - Senin üzerinde bulunan hakkım için o sırrı bana söyle. Fatıma dedi ki:

- İşte şimdi olur. Rasûlullah bana ilk fısıldadığında şu sırrı vermişti: «Cebrail, Kur'ân'ı bana her sene bir kez arzeder. Ama bu sene iki kez arzetti (Yani mukabeleyi iki kez tekrarladı). Ben bunu, ecelimin yaklaştığı şeklinde yorumluyorum. Ey kızım, Allah'tan kork, sabret. Ben senden önce gidiyorum. Senden önce ben gittiğim için sana ne mutlu.» Rasûlullah'm böyle demesi üzerine ağladım. Sonra bana gizlice şunu fısıldadı: «Mü'minlerin kadınlarının (veya bu ümmetin kadınlarının) hanımefendisi olmaktan razı değil misin?» Böyle demesi üzerine de ben güldüm.»

Buharî, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Peygamber (s.a.v.), hasta iken ağzına ilaç koymuştuk. O da bize: «İlaç vermeyiniz.» diye işaret etmeye başlamıştı. Biz (Rasûlullah'm buna yanaşmayışını) ilaçtan hoşlanmadığı içindir, dedik. Ve ilaç vermeye devam ettik. Fakat ayılınca: «Ben sizi ilaç vermekten menetme-dim mi?» diye bizi azarladı. Biz yine, hasta ilaçtan hoşlanmaz, (onun için bizi azarlıyor) dedik ve ilaç vermeye devam etmek istedik. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.): «Ev içinde bulunan herkes, istisnasız bu ilaçtan alacaktır. İşte ben size bakıyorum. Yalnız Abbas başka. Çünkü o, bana ilaç vermede size katılmadı.» buyurdu.»

Buharî, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Vefat hastalığı esnasında Peygamber (s.a.v.) şöyle diyordu:

- Ey Aişe! Hayber'de yediğim yemeğin tadını hâlâ hissetmekteyim. İşte şimdi o zehir yüzünden damarımın koptuğunu farkediyo-

rum.»

Beyhakî, Abdullah b. Mesudun şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah'm öldürüldüğüne dair dokuz kez yemin edişim, onun öldürülmediğine bir kez yemin edişimden daha çok hoşuma gider. Çünkü Allah, onu peygamber ve şehid olarak seçmişti.»

Buharî, Abdullah b. Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah'm vefat hastalığı esnasında Ebu Talib oğlu Ali yanından çıktı. İnsanlar şöyle sordular:

- Ey Ebu Hasan! Rasûlullah (s.a.v.) nasıl oldu? O da:

- Allah'a hamdolsun, Rasûlullah iyileşti, diye cevap verdi. Bunun üzerine Abbas b. Abdülmuttalib, Ali'nin elini tutup şöyle

dedi:

- Vallahi üç günden sonra sen (Rasûlullah'm ölümü nedeniyle) artık başkalarının hükmü altına gireceksin. Onların değneklerinin altında kalacaksın. Allah'a yemin ederim ki Rasûlullah (s.a.v.), bu hastalığı sonunda vefat edecektir. Çünkü ben Abdülmuttalib oğullarının ölüm anındaki yüzlerini bilirim. Haydi Rasûlullah'm yanma gidelim de kendisinden sonra hakimiyet kime verilecektir, bunu kendisine <?o ralım? Eğer bize verilecekse bunu bilelim. Eğer bizden başkasına verilecekse bunu bilelim ve bu hususta bize tavsiyede bulunsun.

Hz. Ali dedi ki: Vallahi, eğer biz bunu Rasûlullah'tan istesek ve o da bunu bize vermezse onun vefatından sonra başkası bize hakimiyeti vermez. Ben Allah'a yemin ederim ki, bunu Rasûlullah'tan istemi-yeceğim.»

Buharî, Kuteybe kanalı ile İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Perşembe günü! Perşembe günü nedir? O gün Rasûlullah (s.a.v)'-ın hastalığı şiddetlendi. Ve şöyle buyurdu:

- Bana kalem ve kağıt getirin ki, size bir yazı yazayım, ondan sonra artık ebediyete kadar sapıklığa düşmeyesiniz.

Gerçi onun yanında yapılması uygun değildi ama insanlar onun yanında çekiştiler ve şöyle dediler: - Rasûlullah'a ne oluyor ki, sözlerini birbirine karıştırıyor. Hele bunu kendisinden anlayın bakalım. Yanma gittiler. Ama Rasûlullah, onlara şöyle dedi:

- Beni kendi halime bırakın. Benim bulunduğum hal, sizin beni çağırdığınız şeyden daha hayırlıdır. Böyle dedikten sonra onlara üç tavsiyede bulundu:

- Müşrikleri Arap yarımadasından çıkarın. Gelen heyetlere de benim verdiğim gibi armağanlar verin.

Sıra üçüncü tavsiyeye gelince Ibn Abbas sustu veya; "Ben, bunu

unuttum." dedi.»

Buharî, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah (s.a.v.) can çekişirken, evinde bazı adamlar vardı.

Kendisi şöyle buyurdu:

- Bana bir kağıt kalem getirin ki, size bir yazı yazayım, ondan sonra artık ebediyyen sapıklığa düşmeyesiniz.

Bazıları dediler ki:

- Rasûlullah, bu durumda yazı yazamaz. Hastalığı ağır basmıştır. İşte yanınızda Kur'ân var, bize Allah'ın kitabı yeter.

Evdekiler ihtilaf edip tartıştılar. Kimisi dedi ki:

- Haydi, kağıt kalem getirin, Rasûlullah bize bir yazı yazsın ki, ondan sonra sapıklığa düşmeyelim. Kimisi de bundan başka şeyler söylüyordu. Gürültü ve ihtilafı ço-ğalükları zaman Rasûlullah (s.a.v.), onlara:

- Haydi kalkın gidin, dedi.»

Ubeydullah, Ibn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etti: «Rasûlullah (s.a.v.), onların ihtilaf ederek birbirleriyle mugalata yapmaları yüzünden çok fazla gürültü çıkardıkları için yazı yazamadı.»

Bu hadis üzerinde bid'at ehli, Şiâ ve diğer bazı aklı az kimseler vehme kapılmışlardır. Her iddia sahibi, RasûluUah'm yazmak istediği yazının kendi iddiaları doğrultusunda olacağını söyler. Bu iddia, mü-teşabih şeye sarılıp, muhkemi terketmek demektir. Ehl-i sünnet ise, muhkemi ele alır. Müteşabihi reddeder. Bu, Aziz ve Celil oîan Allah'ın kendi kitabında da tavsif ettiği gibi ilimde derinleşen kimselerin yoludur. Bu konuda dalalet ehli kimselerin çoğunun ayakları kaymıştır. Ehl-i sünnete gelince, onların hakka tabi olmaktan başka mezhepleri yoktur. Hak nereye giderse onlar da onun peşisıra giderler.

Peygamber (s.a.v.)'in yazmak istediği husus işte bu idi. Bu, sahih hadislerde sarih olarak beyan edilmiştir.

İmam Ahmed b. Hanbel, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet eder: «Vefat hastalığında Rasûlullah, ağrıları şiddetlenince şöyle dedi:

- Bana Ebu Bekir ile oğlunu çağırın ki, Ebu Bekir'in yönetimi hususunda hiç kimsenin tamahı kalmasın. Ve hiç kimse bunu temenni etmesin.

Böyle dedikten sonra sözüne şöyle devam etti:

- Bunu Allah da, mu minler de kabul etmezler. Rasûlullah, bu sözü iki kez tekrarladı. Sonra Aişe şöyle dedi:

- Bunu Allah da, mü'minler de kabul etmezler.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.), hastalığı ağırlaşmca Ebu Bekir'in oğlu Ab-durrahman'a şöyle dedi:

- Bana bir kürek kemiği ya da levha getir ki, Ebu Bekir'e bir yazı yazayım da, hiç kimse ona muhalefet etmesin.

Abdurrahman kalkmak isteyince Rasûlullah, şöyle dedi:

- Ey Ebu Bekir! Sana muhalefet edilmesini Allah da, mü'minler de kabul etmez.»

Buharî, Yahya b. Yahya kanalı ile Aişe'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur:

«Ebu Bekir ile oğluna haber göndermek istedim ki, söz sahipleri veya temennisi olan kimseler, bu hususta hiçbir şey söylemesinler ve temennide bulunmasınlar. Bunu Allah da, mü'minler de kabul etmez.»

Buharî ve Müslim'in sahihlerinde, Cübeyr b. Mut'im'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

«Kadının biri, Rasûlullah'a geldi. Rasûlullah, tekrar yanına gelmesini ona söyledi. Kadın dedi ki:

- Ya gelir de seni bulamazsam, buna ne dersin?

Kadın böyle derken, Rasûlullah'm ölebileceğim söylemek istedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.): - Eğer beni bulamazsan, Ebu Bekir'in yanma git, dedi.» Doğrusunu Allah bilir ya, bu ifadelerden açıkça anlaşılıyor ki, Hz.

Peygamber ölüm hastalığına yakalandığı zaman o kadın kendisine böyle demiştir.

Peygamber (s.a.v.), vefatından beş gün önce perşembe günü insanlara büyük bir hutbe irad etti. Bu hutbesinde diğer sahabeler arasında Ebu Bekir es-Sıddık'm fazilet ve üstünlüğünü açıkladı. Bununla beraber bütün sahabelere imamlık yapmasını da kesin olarak ifade etti. Ve sahabelerin tamamı o hutbede hazır bulundu. Nitekim bununla ilgili açıklama ileride de gelecektir. Belki de bu hutbesini, yazmak istediği ama yazamadığı yazısının yerine irad etmişti. Rasûlullah, bu hutbeyi irad etmeden önce gusül yapmıştı. Üzerine ağızları çözülmemiş dopdolu yedi kırba su döktüler. Bu da, yedi sayısından şifa bulma kabilindendir. Nitekim bu konudan başka yerlerde bununla ilgili hadisler varid olmuştu. Demek istediğimiz şudur ki; Rasûlullah (s.a.v.), guslettikten sonra evden çıktı, insanlara namaz kıldırdı. Namazdan sonra onlara hutbe irad etti.

Beyhakî, Hakim kanalı ile Eyyüb b. Beşir'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.), vefat hastalığı esnasında şöyle dedi:

- Üzerime yedi kuyunun suları ile doldurulmuş yedi kırba su dökün ki, insanların yanma gidip onlarla konuşabileyim.

Böyle yaptılar. Emrini yerine getirdiler. Yıkandıktan sonra evden çıktı, mescide gidip minberin üzerine oturdu. İlk olarak Allah'a ham-dü senada bulunduktan sonra, Uhud ashabım andı. Onlar için mağfiret diledi ve onlara dua etti. Sonra şöyle dedi:

- Ey Muhacirler topluluğu! Siz artıyorsunuz. Ama Ensâr eski hali ile kalıyor, fazlalaşmıyor. Onlar benim sırdaşlanındır. Onlara sığındım. Onların iyilerine ikramda bulunun. Kötülerinin de kötülüklerini bağışlayın. Ey insanlar! Allah'ın kullarından bir kul var ki, Allah onu dünya ile kendi katında bulunan şeylerden birini seçmek arasında muhayyer kıldı. O da Allah katında bulunan şeyleri seçti.

Oradaki dinleyiciler arasında bu sözlerin anlamını sadece Ebu Bekir kavradı ve ağladı. Sonra şöyle dedi:

- Ya Rasûlallah! Seni kurtarmak için canımızı, malımızı, çocuklarımızı feda edelim.

Bunun üzerine Rasûlullah, ona şöyle cevap verdi:

- Sakin ol ey Ebu Bekir, mescidin şu kapılarına bakın, bunların tamamını kapatın. Yalnız Ebu Bekir'in evine açılanı eski hali ile bırakın. Çünkü ben arkadaşlık hususunda kendime göre Ebu Bekir'den daha faziletli bir kimse bilemiyorum.»

. Vakidî, Peygamber (s.a.v.)'in zevcesi Ümmü Seleme'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Peygamber (s.a.v.), başına bir bez sararak evden çıktı. Mescide gidip minberin üzerine oturunca insanlar minberin etrafını çevrelediler. Kendisi söze şöyle başladı:

- Nefsim kudret elinde bulunan zata yemin ederim ki, ben şu anda havzın üzerinde durmaktayım!

Böyle dedikten sonra teşehhüd getirdi. Teşehhüdünü tamamlayınca söylediği ilk söz, «Uhud'ta öldürülen şehitler için mağfiret dileyin.» demek oldu. Sonra şöyle dedi:

- Allah'ın kullarından bir kul, dünya ve Allah katındaki şeylerden birini seçmek hususunda muhayyer kılındı. O kul da Allah katındaki şeyi seçti.

Ebu Bekir, bu söz karşısında ağlamaya başladı. Biz onun ağlamasını tuhaf karşıladık. Ebu Bekir, Rasûlullah'a hitaben şöyle dedi:

- Anam babam sana feda olsun! Seni hayatta bırakmak için babalarımızı, annelerimizi, canlarımızı, mallarımızı feda edelim!

Rasûlullah (s.a.v.), Allah tarafından serbest bırakılmıştı. Ebu Bekir, Rasûlullah (s.a.v.)'m bu durumunu bize bildirdi. Rasûlullah da ona:

- Yavaş oî, kendine gel, dedi.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Said el-Hudrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.), insanlara hutbe irad etti. Hutbesinde şöyle

dedi:

- Allah bir kulu, dünyayı ya da Allah katındaki şeyi seçmek hususunda muhayyer kıldı. O kul da Allah katındaki şeyi seçti.

Rasûlullah'm bu sözü üzerine Ebu Bekir ağlamaya başladı. Biz onun bu ağlayışını tuhaf karşıladık. Rasûlullah'm bir kulun durumunu anlatması -ki bu çok normal birşeydi- sebebiyle Ebu Bekir'in ağlamasına bir anlam veremedik. Aslında Ebu Bekir'in bize bildirdiğine göre o şeylerden birini seçme hususunda muhayyer kılınan kul, Ra-sûlullah'ın kendisi imiş. Sonra Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

- Arkadaşlığı ve malı hususunda insanlar arasında en fazla minneti altında kaldığım kişi, Ebu Bekir'dir. Eğer Rabbimden başka bir dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir'i dost edinirdim. Ama İslâm dostluğu ve sevgisi vardır. Ebu Bekir'in kapısı dışında, mesciddeki bütün kapılar kapatılsın.» İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu'l-Velid kanalı ile Ebu Mualla'mn şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Bir gün Rasûlullah hutbe irad etti. Hutbesinde şöyle dedi:

- Cenâb-ı Allah, bir adamı dünyada dilediği kadar yaşayıp dünyanın dilediği nimetlerinden dilediği kadar yemek veya Rabbinin huzuruna çıkmak hususunda muhayyer kıldı. O adam ise Rabbinin huzuruna çıkmayı tercih etti.

Rasûlullah'm bu sözü üzerine Ebu Bekir ağladı. Sahabeler dediler ki:

- Rasûlullah'm salih bir adamdan bahsetmesi, Rabbinin de o salib adamı dünyada ebedi kalmak veya Rabbinin huzuruna çıkmak hususunda serbest bırakması, o salih adamın Rabbinin huzuruna çıkmayı seçmiş olmasını Rasûlullah bize anlattı. Ama şu ihtiyar Ebu Bekir bu kıssa için ağlamaya başladı. Bunu hayretle karşılamıyor musun?

Ama Ebu Bekir, daha sonra Rasûlullah'm bu sözlerle kendi mübarek şahsını kasdetmiş olduğunu ashaba bildirdi. Ebu Bekir, Rasûlullah'm bu sözü karşısında şöyle dedi:

- Ya Rasûlallah, sana malımızı ve çocuklarımızı feda edelim. (Yeter ki sen hayatta kal.)

Rasûlullah (s.a.v.), buyurdu ki:

- Arkadaşlığı ve nimetlerini ikram etmesi bakımından en fazla Ebu Bekir'in minneti altındayım. Eğer dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir'i dost edinirdim. Ama iman kardeşliği ve dostluğu vardır. Sizin sahibiniz (yani ben), Aziz ve Celil olan Allah'ın dostudur.»

Hafız el-Beyhakî, Cündeb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir;

«Rasûlullah, vefat etmeden beş gün önce şöyle dedi:

- Sizin aranızda benim kardeşlerim ve dostlarım oldu. Hepinizin dostluğundan sıyrılıyor ve dostluğunuzu size bırakıyorum. Eğer ümmetimden bir dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir'i dost edinirdim. Şüphesiz Rabbim, İbrahim peygamberi dost edindiği gibi beni de dost edindi. Sizden önceki kavimlerden bir kavim, Peygamberlerinin ve salih şahsiyetlerinin mezarlarını mescid ediniyorlardı. Siz mezarları mescid edinmeyin. Ben sizi bundan menediyorum.»

Hafız el-Beyhakî, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet eder: «Peygamber (s.a.v.), vefat hastalığı döneminde başına bir bez sararak evden çıktı. Mescide gidip minbere çıktı. Allah'a hamd ü senada bulunduktan sonra şöyle dedi:

- İnsanlar arasında Ebu Bekir kadar beni canı ve malı ile minnet altında bırakan kimse olmadı. Eğer insanlardan birini dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebu Bekir'i dost edinirdim. Ama İslâm dostluğu daha faziletlidir. Ebu Bekir'in kapısı dışında mescidde benim tarafıma açılan bütün kapıları kapatın.»

Bu sözle Rasûlullah, Ebu Bekir'in halifeliğine işarette bulunmuştur. Onun kapısının açık bırakılmasını da oradan gelip Müslümanlara namaz kıldırması için kabul etmişti.

Buharı, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Vefat ettiği hastalığı döneminde Rasûlullah (s.a.v.), başına siyahımsı bir bez sararak ve bu bezin bir kısmını omuzları üzerine bırakarak evden çıktı. Mescide gidip minber üzerinde oturdu. Hutbe irad etti. Hutbesinde Ensâr'a iyi davranılması tavsiyesinde bulundu. Bu, Rasûlullah (s.a.v.)'m vefat edinceye kadar en son oturduğu meclis oldu.» Beyhakî, Ali b. Ahmed b. Abdan kanalı ile Fadl b. Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.), yanıma geldi. Hastalıktan dolayı şiddetli ağrılar çekmekte idi. Başına bez bağlamıştı. Bana:

- Elimi tut ey Fadl, dedi. Ben de elini tuttum. Böylece minbere çıkıp oturdu. Sonra bana:

- Ey Fadl, insanlara seslen de buraya gelsinler, dedi. Ben de:

- Ey insanlar, namaza gelip toplanın, dedim.

insanlar gelip toplandılar. Rasûlullah (s.a.v.), kalkıp onlara hutbe irad etti. Hutbesinde şöyle dedi:

- Ey insanlar! Artık aranızdan ayrılma vaktim geldi. Beni artık aranızda, bu makamda göremeyeceksiniz. Ben yapmam gerekeni sizin için yaptım. Bakın, ben kimin sırtına kamçı vurmuş isem işte sırtım, gelip sırtıma vursun, misilleme yapsın. Ben kimin malını almış isem, işte malım gelsin de alsın. Ben kimin ırzına küfretmiş isem, işte ırzım gelip misilleme yapsın. Ve hiç kimse, «Rasûlullah tarafından kınanmaktan korktuğum için misilleme yapmadım.» demesin. Bilesiniz ki, kınamak, kötülemek benim şanımdan ve huyumdan değildir. Sizin aranızda en çok sevdiğim kişi, şayet bende varsa gelip hakkını alan veya bana hakkını helal eden kimsedir. Ben hiç kimsenin haksızlığı benim boynumda olarak Aziz ve Celil olan Allah'ın huzuruna çıkmak istemiyorum. Suçsuz olarak onun huzuruna gitmek istiyorum.

Dinleyiciler arasından bir adam kalkıp:

- Ya Rasûlallah! Benim sende üç dirhemim vardır, dedi. Rasûlullah:

- Ben söz sahibini hiç yalanlamam ve yemin ettirmem. Ama niçin bende üç dirhemin var? diye sordu. Adam şu cevabı verdi:

- Hatırlamıyor musun ya Rasûlallah! Hani bir dilenci sana gelmişti, sen de bana emretmiştin. Ben o adama üç dirhem vermiştim.

Bunun üzerine Rasûlullah:

- Ey Fadl, bu adama üç dirhemini ver, dedi.,

Bundan sonra Rasûlullah emir verdi. Adam yerine oturdu. Rasûlullah {s.a.v.), yine ilk sözüne döndü ve şöyle dedi:

- Ey insanlar! Her kimin yanında çalıntı, ganimet malı varsa onu geri versin.

.Adamın biri kalkıp şöyle dedi:

- Ya Rasûlallah, benim yanımda üç dirhem var. Ben bunları Allah yolunda gazada iken ganimet malından aşırmıştım.

- Niçin aşırmıştın?

- Çünkü ben buna muhtaçtım.

- Ey Fadl, o üç dirhemi şu adamdan al. Rasûlullah (s.a.v.), yine ilk sözüne döndü ve şöyle dedi:

- Ey insanlar! Sizden her kim kendi nefsinde birşeyler hissetmiş-se kalkıp açıklasın ki, onun için Allah'a dua edip yalvarayım.

Adamın biri kalkıp şöyle dedi:

-Ya Rasûlallah, doğrusu ben münafık, yalancı ve uykucu bir' ada-

mım.

Ömer b. Hattab ona şöyle dedi:

- Yazıklar olsun sana be adam! Eğer sen kendini gizlemiş olsaydın, Allah da senin ayıbım örtmüştü. Ne diye kendini ifşa ediyorsun?

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Ömer'e şöyle dedi:

- Sus ey Hattab'in oğlu! Dünyada rüsvay olmak, ahirette rüsvay olmaktan çok daha kolaydır.

Bundan sonra Rasûlullah, o adam için şöyle dua etti:

- Allah'ım, bu adama doğruluk ve iman nasib et. Ve dilerse uykuyu da kendisinden gider.

Bundan sonra Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Ömer'i överek şöyle dedi:

- Ömer benimledir. Ve ben Ömer'le beraberim. Benden sonra hak, Ömer'le beraber olacaktır.»

Bu rivayetin sened ve metninde büyük bir gariplik vardır.