Ebu Bekr b. Ebu'd-Dünya, Enes b. Malik'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Ensâr'dan hastalanan bir gencin ziyaretine gittik. Biz yanına varır varmaz vefat etti. Gözlerini kapadık, üzerine bir örtü Örttük. Birimiz, onun annesine şöyle dedi:
- Sabırlı ol.
- Öldü mü?
- Evet.
Bunun üzerine annesi, ellerini semaya kaldırarak şöyle dua etti:
- Allah'ım, sana iman ettim. Rasûlünün yanına hicret ettim. Başıma bir musibet geldiğinde sana dua ederdim. Sen de o musibeti üzerimden kaldırırdın. Allah'ım, senden bu musibetten daha ağır bir musibeti üzerime göndermemeni diliyorum. Böyle dua ettikten sonra yüzündeki peçeyi açtı. Biz de onunla beraber yemek yedik."
Beyhakf nin rivayetine göre, o gencin annesi yaşlı ve kör bir kadındı.
Beyhakî, Enes b. Malik'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Bu ümmette üç şey gördüm. Eğer bu üç şey, İsrail oğullarında bulunsaydı, onu ümmetler kendi aralarında paylaşamazlardı. Dedi ki:
- O üç şey nedir, ey Ebu Hamza? (Ebu Hamza, Enes'in künyesidir.) Enes, şöyle cevap verdi:
- Biz, Rasûlullah'm suffasmda idik. Muhacir bir kadın geldi. Yanında bulûğa ermiş bir de oğlu vardı. Rasûlullah, kadını diğer kadınların yanına kattı. Oğlunu da yanımıza verdi. Çok geçmeden oğlu Medine vebasına yakalandı. Birkaç gün hasta yattı. Sonra vefat etti. Peygamber (s.a.v.), gencin gözlerini kapadı ve defin hazırlığı yapılmasını emretti. Onu yıkamak istediğimizde Rasûlullah (s.a.v.):
- Ey Enes! Git de durumu çocuğun annesine bildir, dedi. Ben de gidip annesine haber verdim. Annesi gelip cenazenin ayak ucunda oturdu. Ayaklarını tutup şöyle dedi:
- Allah'ım, ben senin için gönüllü olarak Müslüman oldum. Putlara muhalefet edip onlardan uzaklaştım. Kendi arzumla senin için hicret ettim. Allah'ım, putperestleri bana karşı sevindirme. Altından kalkamayacağım daha büyük bir musibeti de bana yükleme.
Allah'a yemin ederim ki, kadın sözünü tamamlamadan ceset halindeki ölü oğlu, ayaklarını kımıldatmaya başladı. Üzerindeki örtüyü attı ve Rasûlullah'm ve annesinin vefatına kadar yaşadı. Sonra Ömer b. Hattab bir ordu hazırladı, ordunun başına komutan olarak da Alâ b. Hadremf yi atadı. Ben de askerler arasmdaydım. Gaza yerimize gittik. Düşmanın bizden önce su başına varıp suyu yok ettiğini gördük. Hava çok sıcaktı, susuzluk bizi bitirdi. Bineklerimiz mahvoldu. Günlerden de cuma idi. Güneş guruba ereceği zaman komutan bize iki rekat namaz kıldırdı. Sonra ellerini semaya kaldırıp dua etmeye başladı. Yemin ederim ki, komutan Alâ b. Hadremî, elini indirmeden yağmur yağmaya başladı. Engebeli yerler, geçitler ve boğazlar su altında kaldı; hem biz içtik, hem de bineklerimize içirdik. Sonra düşmanı takibe başladık, onlar denizi aşıp karşı adaya ulaşmışlardı. Komutan Alâ b. Hadremî, boğazda durup şöyle dua etti:
- Ey yüce, ey ulu, ey yumuşak huylu, ey kerem sahibi Allah'ım! Böyle dua ettikten sonra:
- Bismillah diyerek denizi geçin, dedi. Biz de denizi geçtik, bineklerimizin toynakları bile ıslanmadı. Çok geçmeden düşmanı yakaladık. Bir kısmını öldürdük, bir kısmını da esir aldık. Sonra tekrar boğaza döndük. Alâ b. Hadremî, yine aynı duayı yaptı ve Bismillah diyerek denizi geçin, dedi. Biz de denizi geçtik. Bineklerimizin toynakları dahi ıslanmadı. Çok geçmeden vurulup şehid edildi. Onun için mezar kazdık, yıkayıp mezara defnettik. Defin işini tamamladıktan sonra adamın biri gelip şöyle bir soru sordu:
- Bu kimdir?
- İnsanların en hayırlısı Alâ b. Hadremî'dir.
- Bu yer Ölüleri kabul etmez, dışarı atar. Keşke bunu bir veya iki mil ötedeki bir yere, ölüleri kabul eden bir toprağa defnetseydiniz.
- Arkadaşımızın ne günahı var ki, onu canavarlara bırakacağız. Onu canavarlar mı yesin?
Böyle dedikten sonra onu tekrar mezardan çıkarmaya karar v*;rdik. Mezarının başına vardığımızda mezarı açtık, ama içinde cesedini bulamadık. Mezarın nurla dolduğunu, pırıl pırıl aydınlık saçmakta olduğunu gördük. Tekrar toprak atıp mezarı kapattık ve yolumuza devam ettik."
Buharî, «Tarih» adlı eserde bu kıssayı başka bir senedle nakletmiş-tir.
îbn Ebu'd-Dünya, Sehm b. Müncab'm şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Alâ b. Hadrrmî ile beraber gazaya gittik. O, dua esnasında şöyle dedi:
- Ey bilen, ey yumuşak huylu, ey yüce, ey ulu Allah'ım, biz senin kullarınız. Senin yolunda düşmanınla savaşıyoruz. îçmemiz ve abdest almamız için bize yağmur yağdır. Yağan suları bıraktığımızda bizden başkası o suyu elde edemesin.
Deniz kıyısına gelince de:
- Ey Rabbim! Senin düşmanına ulaşabilmek için bize bir yol yarat, diye dua etti.
Ölüm- hakkında da şöyle dua etmişti:
- Ey Rabbim, cesedimi gizle. Avretimi kimseye gösterme, avretimi görmesi için kimseye de imkan tanıma."
Doğrusunu Allah bilir.
Beyhakî, Alâ b. Hadremfnin bazı arkadaşlarının şöyle dediklerini rivayet etmiştir:
"Dicle kıyısına vardık. Nehir med halindeydi, iranlılar ise nehrin öte yarımdaydılar. Müslümanlardan bir adam: "Bismillah" dedi, sonra atını nehre sürdü. Atıyla birlikte su üzerinde yürümeye başladı. Onu gören diğerleri de Bismillah diyerek atlarını nehre sürdüler, su üzerinde yürümeye başladılar. Acemler de onlara bakarak: "Bunlar delidirler, delidirler!" dediler. Sonra yüzlerini çevirip gittiler. Gazaya katılan bizler, eşyalarımızdan eğere takılı bir mızraktan başka birşeyi kaybetmedik. Gazadan çıktıktan sonra ganimet elde ettik. Ganimeti aramızda paylaştık. Adamın biri şöyle diyordu:
- Kim sarıyı beyaza değiştirir?"
Beyhakî, Süleyman b. Muğire'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ebu Müslim el-Holanî, med halinde olup ağaç ve tahta parçalarını kıyıya atan Dicle nehrinin kenarına geldi. Su üzerinde yürümeye başladı, dönüp arkadaşlarına baktı ve şöyle dedi:
- Kaybettiğiniz bir eşyanız var mı M, bize geri vermesi için yüce Allah'a dua edelim."
Beyhakî, bunun senedinin sahih olduğunu söylemiştir.
Ben derim ki: Asıl adı Abdullah b. Sevb olan Müslim el-Holanî ile Esved el-Ansî arasında cereyan eden hadiseyle ilgili açıklama ileride gelecektir. Esved el-Ansî, onu ateşe atarken ateş, Hz. İbrahim'e olduğu gibi ona da serin ve selamet olmuştu.

