El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Alâ B. Hadremî'nin Kıssasına Benzeyen Başka Kıssalar

«Delâil» adlı eserde Beyhakî, Süleyman b. Mervan el-Ameş'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Arkadaşlanmdan biri dedi ki: Dicle kıyısına vardık. Kıyı med halindeydi. Acemler de karşı yakadaydılar. Müslümanlardan biri, …

«Delâil» adlı eserde Beyhakî, Süleyman b. Mervan el-Ameş'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Arkadaşlanmdan biri dedi ki: Dicle kıyısına vardık. Kıyı med halindeydi. Acemler de karşı yakadaydılar. Müslümanlardan biri, Bismillah diyerek atını nehre sürdü. Atıyla birlikte su üzerinde gitmeye başladı. Onu görenler de Bismillah diyerek atlarını nehre sürdüler, atlarıyla birlikte onlar da su üzerinde gitmeye başladılar. Acemler, onların bu halini görünce: "Bunlar deli, bunlar deli!" demeye başladılar. Sonra da Müslümanlar yollarına devam edip hedefe vardılar. Su üzerinde yürüyen Müslümanlar, eşyalarından hiçbir şey kaybetmediler. Sadece bir eğerin okluğundaki bir oku kaybetmişlerdi. Düşmanla savaştıktan sonra birçok ganimet elde ettiler ve bu ganimetleri paylaştılar. Adamın biri:

- Kim sarıyı beyaza değiştirir? demeye başladı." Hz. Ömer'in sireti ve hilafetini anlatırken -bunu tefsirimizde de anlatmıştık- o gün Dicle kıyısını ilk aşan adamın Ebu Ubeyde en-Nüfeyl olduğunu söylemiştik ki, o, Hz. Ömer'in hilafeti zamanında orduların komutanıydı. O zat, kıyıya geldiğinde Dicle nehrine bakmış ve şu ayeti okumaya başlamıştı:

"Hiçbir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. O, belli bir vakte bağlanmıştır." (Âl-i Imrân, 145.)

Bu ayeti okuduktan sonra atını nehre sürmüş, yoluna devam etmişti. Askerleri de ardı sıra atlarını nehre sürerek yollarına devam etmişlerdi. Acemler, onların böyle yaptıklarını görünce: "Bunlar deli, bunlar deli!" diye bağrışmaya başlamışlardı. Sonra da arkalarını dönüp kaçmışlar, Müslümanlar onları öldürmüşler, onların birçok mallarını ganimet olarak ele geçirmişlerdi.

Beyhakî, Süleyman b. Muğire'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Ebu Müslim el-Holanî, Dicle kıyısına geldi. Nehir med halinde olduğundan ağaçları kıyıya atıyordu. Ebu Müslim, su üzerinde yürümeye başladı, arkadaşlarına dönüp:

- Kaybettiğiniz bir eşyanız var mı? Allah'a dua edelim de bize geri versin, diye sordu.

Ben derim ki: Hafız el-Kebir Ebu Kasım b. Asakir, Ebu Abdullah b. Eyyüb el-Holanî'nin tercüme-i halinden bahsederken onun, Rum diyarına gazaya gittiğini ve arkadaşlarına:

- Bismillah diyerek geçin, deyip nehri geçtiklerini, geçerken de hayvanlarının dizlerine veya dize yakın bir yere kadar ıslandıklarını anlatmıştır. Arkadaşları suyu geçtiklerinde onlara dönüp:

- Kaybettiğiniz birşey oldu mu? Bir kimsenin kayıp eşyası varsa onu ben tekeffül ederim, demişti. Adamın biri de hayvanının yem torbasını kasıtlı olarak suya bırakmış, nehri geçtikten sonra da:

- Hayvanımın yem torbası nehre düştü, demiş; Ebu Abdullah da ona:

- Benimle gel, demişti. Gidip yem torbasının nehirdeki bir dala takılı durduğunu görmüşler ve Ebu Abdullah, o adama:

- Al bakalım torbanı, demişti."

Ebu Davud, Humeyd'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ebu Müslim el-Holanî, Dicle kıyısına geldi. Nehir med halinde olduğundan ağaç parçalarını kıyıya atıyordu. Ebu Müslim kıyıda durdu. Sonra Allah'a hamd ü senada bulundu. İsrail oğullarının denizi nasıl aştıklarını hatırladı. Sonra bineğini nıahmuzlayıp suya daldı. İnsanlar da peşine takıldılar. Nihayet karşı yakaya geçtiler. Geçtikten sonra Ebu Müslim, arkadaşlarına:

- Kaybettiğiniz bir eşyanız var mı ki, Allah'a dua edeyim de onu geri versin, diye sordu."

îbn Asakir, Humeyd b. Hilal el-Adevî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Amcam oğlu bana dedi ki:

"Ben Ebu Müslim'le birlikte bir gazaya gittim. Görülmemiş derecede kabarmış bir nehrin kıyısına vardık. Köylülere:

- Buralarda geçit var mı? diye sorduk. Onlar da:

- Buralarda geçit yok. Geçit iki gecelik mesafede aşağı taraflardadır, dediler. Bunun üzerine Ebu Müslim, şöyle dua etti:

- Allah'ım, İsrail oğullanın denizden geçirdin. Biz de senin kullarınız ve senin yolunda cihad ediyoruz. Bugün bizi bu nehirden geçir.

Böyle dua ettikten sonra dönüp bize:

- Bismillah diyerek geçin, dedi. Ben de bir at üzerindeydim. Ebu Müslim'in atının peşi sıra ilk olarak ben atımı süreceğim, dedim. Suyu geçtik. Allah'a yemin ederim ki su, atlarımızın karınlarına dahi ulaşmadı. Karşı yakaya geçtikten sonra Ebu Müslim, dönüp bize dedi ki:

- Ey Müslüman topluluğu! Sizden birinizin kaybolmuş bir eşyası var mı ki Allah'a dua edeyim de o eşyayı geri versin?"

Velilere ait olan bu kerametler, aynı zamanda Rasûlullah (s.a.v.)'m mucizesi sayılırlar. Çünkü o veliler bu kerametleri, Rasûlullah'a tabi olmanın bereketi ve onun elçiliğini yapmanın uğuru ile elde etmişlerdir. Zira bunda Müslümanlar için katiyyet ifade eden dinî hüccet ve deliller vardır. Bu kerametler, Allah'ın emri ile yaparak bindiği gemi ile su üzerinde giden Hz. Nuh'un mucizesine ve denizi yararak yol bulan Musa peygamberin mucizesine benzemektedir. Ama Ebu Müslim'in bu kerameti, mezkur iki peygamberin mucizelerinden daha harikulade bir durum arzetmektedir. Çünkü Ebu Müslim ve beraberindeki gaziler, hiçbir vasıta olmaksızın su üzerinde doğrudan doğruya yürümüşlerdi. Aynca bu gaziler, akar bir suyun üzerinden geçmişlerdi ki, akar su üzerinden geçmek durgun su üzerinden geçmekten daha hayret vericidir.

Tufan sulan, her ne kadar daha çok ve daha muazzam idiyseler de Ebu Müslim'in bu hareketi daha harikadır. Harikulade hallerin azı ile çoğu arasında fark yoktur. Zira med halindeki akar bir suya dalan, buna rağmen atlarının nalları ıslanmayan, yahut atlarının kannlanna kadar su ulaşmayan bir kimsenin gösterdiği harika ile 1000 boy derinliğinde olan bir denize veya bir nehire dalmak arasında mucizelik bakımından herhangi bir fark yoktur. Hatta nehrin çarpıcı bir şimşek ve akan bir sel gibi med halinde olması daha hayret verici, daha garip ve daha muazzanv dır. Bu keramet, Musa peygamber için denizin yarılıp yol vermesine nis-betle daha harikuladedir. Musa peygamber, Kalzum Denizinin (Kızıl Deniz) kıyısına varmış, orada denizin sulan büyük dağlar gibi ayrılarak kendisine ve beraberindeki İsrail oğullanna yol vermiş, sağa sola açılmıştı.

Nihayet denizin dibi görülmüştü. O esnada Cenâb-ı Allah, bir rüzgar estirerek denizin ıslak dibini dahi kurutmuştu. Bundan sonra atlar rahatsızlık hissetmeden o kuru yoldan karşı tarafa geçmişlerdi.

Sonra da Firavun, askerleriyle birlikte deniz kıyısına varmıştı.

"Deniz de onlan içine alıverdi, hem de ne alış! Firavun, milletini saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi." (Tâ-Hâ, 78-79.)

Firavun ve askerleri, denizin ortasına gelip de karşı tarafa çıkmaya çalıştıkları esnada Cenâb-ı Allah, denize emir verdi. Deniz de üzerlerine kapandı. Hepsi boğuldular. Hiçbiri kurtulamadı. Buna karşın İsrail oğullarından bir tek kişi dahi telef olmadı. Bunda da büyük bir mucize, hatta birçok mucizeler vardır. Nitekim bunu tefsirimizde detaylı olarak anlatmıştık. Hamd ve minnet Allah'a mahsustur.

Demek istediğimiz şudur ki; Alâ b. Hadremî ile Ebu Abdullah es-Sakafî ve Ebu Müslim elHolanî'nin akar su üzerinde gitmeleri, giderken hiçbir zayiat vermemeleri ve eşyalarını dahi kaybetmemelerine dair anlattığımız kıssa, gerçekten harikulade bir durumun kıssasıdır. Bunlar, Allah'ın dostlanydılar. Biri sahabe, ikisi de tabii idiler. Yanlarında Rasûlullah yoktu. Şayet Rasûlullah da beraberlerinde olsaydı, düşünün daha neler yapacaklardı. Rasûlullah ki; peygamberlerin sey-yidi, sonuncusu, İsrâ gecesinde onların en yüksek mertebelisi ve yine o gecede Kudüs'te onlann imamlığını yapmış olan bir zattır. Kudüs M; on-lann velilik mahalli ve işe başlama yerleridir. Rasûlullah (s.a.v.), kıyamet gününde diğer peygamberlerin hatipliğini yapacaktır. Cennet'te, onlardan daha yüksek bir makamda bulunacaktır. Haşirde ilk şefaat eden, Sırat'tan ilk geçip ateşi geride bırakan ve Cennet'e ilk girecek olan zattır. Dereceler, onun vasıtasıyla yükselir. Nitekim biz şefaatin çeşit ve kısımlarını, kıyametin korkulu hallerine dair kitabın son kısmında ayrıntılı olarak ani atmışı zdır. Yardımına başvurulacak olan zat, yüce Allah'tır.

Hz. Musa'nın mucizelerinden bahsederken Hz. Muhammed'in mucizelerinin, o mucizelerden daha güçlü ve daha göz alıcı olduğunu da anlatacağız. Biz şu anda Hz. Nuh'un mucizelerine değinmekteyiz. Şeyhimiz, Hz. Nuh'un önceki sayfada anlattığımız mucizesinden başka bir mucizeden söz etmemiştir.

Hafız Ebu Nuaym Ahmed b. Abdullah el-îsbahanî'ye gelince o, «Delâilü'n-Nübüvve» adlı kitabının sonunda şöyle demiştir.

"Otuz üçüncü fasıl, peygamberlerin faziletlerinin, bizim peygamberin faziletleriyle mukayese ve muvazenesine dairdir. Bu fasılda aynca onlann mucizeleriyle Peygamberimiz'in mucizeleri arasında bir karşılaştırma yapacağız. Çünkü onlara verilen mucizelerin benzeri, Peygamberimize de verilmiştir. Bunun için işe, ilk olarak Hz. Nuh'tan başlayacağız. Ona öfkesini dindirme, duasına icabet etme ve kendisini yalanlayanlara Allah'ın azabının çabuk indirilmesi hususunda verilen mucizeden bahsedeceğiz. Onu yalanlayanlara, Allah'ın azabı çabuk inmiş, nihayet yeryüzünde onu yalanlayan, konuşan, konuşmayan her-

kes helak olmuştu. Sadece ona iman edip onunla birlikte gemisine binen kimseler kurtulmuşlardı ki, bu büyük bir mucizedir ve o yalanlayıcıiara dair ezelde takdir edilen ve Allah'ın hükm-i ezelîsinde sabit plan hükme muvafıktır.

Peygamberimiz (s.a.v.)'e gelince, kavmi onu yalanlayıp aşırı derecede eziyet edip Aziz ve Celil olan Allah katındaki mertebesini küçümseyip eza ve cefalarını ileri derecelere götürmüşlerdi. Öyle ki beyinsiz Ukbe b. Ebi Muayt, deve işkembesini secde halinde iken onun sırtına atmıştı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):

"Allah'ım, şu Kureyş topluluğunun hakkından gel." diye beddua etmişti.

«Sahih-i Buharî»de ve diğer hadis kitaplarında da anlatıldığı gibi Kureyşli bir topluluk, Ka'be yanında secde halindeki Hz. Peygamber (s.a.v.)'in üzerine deve işkembesini atmışlar, bu manzara karşısında katıla katıla gülmüşler, öyle ki şiddetli derecede güldüklerinden birbirlerinin üzerine eğilip yıkılmışlardı ve bu işkembe, Rasûlullah'm sırtı üzerinde kalmış, nihayet kızı Fatıma (r.a.) gelip sırtından kaldırıp atmış, sonra dönüp Kureyşlüere küfretmeye başlamıştı. Rasûlullah (s.a.v.) da namazını tamamlayıp selam verdiğinde, ellerini semaya kaldırıp: "Allah'ım, şu Kureyş topluluğunun hakkından gel." diye beddua etmiş ve kendisine bu hakareti reva görenlerin adlarını vererek şöyle demişti:

"Allah'ım! Ebu Cehil'in, Utbe'nin, Şeybe'nin, Velid b. Utbe'nin, Ümeyye b. Halefin, Ukbe b. Ebi Muayt'm ve Ammare b. Velid'in hakkından gel."

Abdullah b. Mesud dedi ki: "Onu hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben Rasûlullah tarafından isimleri verilerek kendilerine beddua edilen kişilerin Bedir gününde öldürülmüş olduklarını gördüm. Sonra cesetleri Bedir kuyusuna atıldı."

Kureyşliler, Bedir gününde ordu ve techizatlarıyla birlikte savaş alanına geldiklerinde, Rasûlullah (s.a.v.) onları görünce, ellerini semaya kaldırarak şöyle demişti:

"Allah'ım! Şu Kureyş, bütün gurur ve kibiriyle sana karşı geldi. Senin rasûlünü yalanlayıp mücadele ediyor. Allah'ım, yarın sen onların başına bela getir."

Ertesi gün Rasûlullah (s.a.v.), onların eşrafından yetmiş kişiyi öldürdü. Yetmiş kişiyi de esir aldı. Allah düeseydi, onları baştan sona yok eder, köklerini kazırdı. Ama peygamberinin yumuşak huyluluğu ve şerefi sebebiyle onlardan ezelde Allah ve Rasûlüne iman edeceklerine dair hüküm verilmiş olan kimseleri hayatta bıraktı. Rasûlullah (s.a.v.), Şam'da bir köpeği kendisine musallat etmesi için Allah'tan dilekte bulunduğu Utbe b. Ebi Muayt, Basra şehrinden önceki bir mıntıka olan Vadî-i Zerka'da bir aslan tarafından öldürülmüştü.

Buna benzer daha birçok harikulade haller ve mucizeler mevcuttur. Tıpkı Yusuf peygamberin zamanında Mısırlılara isabet eden yedi yıllık kıtlık gibi— Kureyşliler de kıtlığa maruz kalmışlar, öyle ki bağırsaklar üzerindeki kanı kurutarak yemek, kemikleri ve herşeyi yemek mecburiyetinde kalmışlardı. Kıtlığa, açlığa, yokluğa dayanamamışlar, sonra gidip akrabalık bağlarını ileri sürerek Rasûlullah'm şefkat ve merhametine sığınmışlar, o da onlar için dua etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, üzerlerindeki sıkıntıyı gidermiş, rasûlünün duası bereketiyle onlara yağmur yağdırmıştı. Ebu'l-Fakih Ebu'l-Muhammed Abdullah b. Hamid, «Delâilü'n-Nübüvve» adlı kitapta Hz. Nuh'a verilen faziletlerle Peygamber Efendimiz'e verilen ve daha fazla kıymete sahip olan faziletler arasında bir mukayese yapmıştır. Şöyle ki:

«Nuh kavmi, Hz. Nuh'a aşm derecede eziyet verip onu küçümsedik-leri, Allah katından kendilerine getirmiş olduğu şeylere inanmadıkları zaman Nuh peygamber, onlara beddua edip şöyle demişti:

"Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkarcı bırakma."(Nûh, 26.) Cenâb-ı Allah, onun bu duasına icabet etmiş, kavmini tufan suları içinde boğmuştu. Öyle ki, gemiye binenler dışında bir tek hayvan ve canlı kurtulamamıştı. Bu da Hz. Nuh'a verilen bir fazilet ve üstünlük idi. Çünkü duasına icabet edilmiş ve kavmi helak edilerek öfkesi dindirilmişti.»

Biz deriz ki: Kureyşlilerden gördüğü yalanlama ve horlamalardan ötürü Muhammed (s.a.v.)'e de böyle bir fazilet ve üstünlük verilmişti. Şöyle ki: Cenâb-ı Allah, ona dağların meleğini göndermişti. Meleğe, kendisine kavmini helak etmesi yolunda vereceği emirlere itaat etmesi talimatım vermişti. Ama Rasûlullah (s.a.v.), onların kendisine yaptıkları eziyete karşı sabretme, onların hidayete ermesi için de dua etme yolunu tercih etmişti.

Ben derim ki: Bu daha güzeldir. Konuyla ilgili hadis, önceki sayfalarda Hz. Aişe'den nakledilerek anlatılmıştı.

Bu hadiste onun Taife gidişi, onları imana davet edişi, onların kendisine eziyet verişleri, bunun üzerine onun da üzüntülü ve kederli bir halde geri dönüşü anlatılmaktadır. Dönüşünde Karnu'sSealib denen yere vardığında, dağların meleği ona şöyle seslenmişti:

- Ya Muhammed! Doğrusu senin Rabbin, kavminin sana söylediklerini ve sana verdikleri cevabı işitmiştir. Bana vereceğin emirleri yerine getirmem için beni sana göndermiştir. Dilersen Ahşebeyn dağlarını onların üzerine bırakırım.

Rasûlullah (s.a.v.), onlara azabın hemen indirilmemesini tercih etti. Onların zürriyetlerinden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayan kimselerin dünyaya geleceğini ümid etmişti.

"O da: "Ben yenildim, bana yardım et." diye Rabbine yalvarmıştı.

Biz de bunun üzerine gök kapılarını boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su, takdir edilen bir Ölçüye göre birleşti." (el-Kamer,10-13.)

Hafız Ebu Nuaym, Hz. Nuh'a verilen Tufan mucizesini, Hz. Pey-gamber'in mucizeleriyle karşılaştırırken Enes'ten ve diğerlerinden bu konuda rivayet edilen istiska (yağmur yağdırılmasını dileme) hadislerini nakletmiştir. Nitekim biz bunun için peygamberlik delilleri adlı kasımda da bu konuda bir hadis nakletmiştik. Şöyle ki:

"Arabinin biri, içinde bulundukları açlık ve kıtlıktan kurtulmaları amacıyla kendileri için dua etmesini istediği zaman Rasûlullah (s.a.v.), ellerini semaya kaldırıp şöyle dua etmişti:

- Allah'ım, bize yağmur yağdır; Allah'ım, bize yağmur yağdır. Rasûlullah (s.a.v.), bu duayı yapıp minberden inmeden yağmurların yağmaya başladığı ve mübarek sakalından yağmur damlacıklarının yere düştükleri görüldü. Bunun üzerine orada bulunan sahabelerden bazıları, Rasûlullah'm amcası Ebu Talib'in kendisi hakkında söylemiş olduğu şu şiirim hatırladılar:

"Beyaz yüzlü ve beyaz tenlidir. Onun yüzü suyu hürmetine yağmur yağdırılması istenir.

Yetimlerin velisi, dulların da sığınağıdır. Haşimîlerden helak olanlar ona sığınırlar. Onlar onun yanında lütuf ve nimet içredirler."

Peygamber (s.a.v.), kuraklık ve susuzluk sebebiyle birçok yerde yağmur duasına gitmiş, Rabbinden yağmur dilemiş, bu duasına ve dileğine -ne fazla ne eksik- tam su ihtiyacı kadar icabet edilmiştir. Bu da çok kuvvetli bir mucizedir. Ayrıca onun istediği su, rahmet ve nimet suyu idi. Hz. Nuh'a verilen su ise Tufan suyu, gazab ve azab suyu idi.

Ömer b. Hattab da yağmur duasına giderken Hz. Abbas'ı götürür, onun yüzü suyu hürmetine yağmur yağdırılmasını Allah'tan diler ve bu dileği yerine getirilir, yağmur yağardı. Aynı şekilde birçok zamanlarda ve yerlerde Müslümanlar yağmur duasına giderler, bu dualarına icabet edilir. Yağmur yağar, ama başkalarının bu dilekleri çoğu kez karşılanmaz, yağmur yağmaz. Hamd Allah'adır.

Ebu Nuaym dedi ki: Hz. Nuh, kavmi arasında 950 sene kaldı. Bu süre zarfında ona iman eden kadın ve erkeklerin toplam sayısı onunla birlikte gemiye binenlerdi ki, bunlar da yüz kişiden daha az idiler. Oysa on senelik bir süre zarfında Peygamberimiz'e doğuda ve batıda birçok insanlar iman etmişlerdi. Zorbalar ve hükümdarlar, ona boyun eğmişlerdi. Kisra ve Kayser gibilerin hakimiyetleri sona ermiş, Necaşi ve diğer bazı emirler, Allah'ın dinine rağbet ederek Müslüman olmuşlardı. Kendişine iman etmeyen bazı büyük hükümdarlar ise cizye vermeyi kabullenmişler, boyun büküp bu cizyeyi kendi elleriyle ödemişlerdi. Mesela, Necranhlar, Hecerliler, Eyleliler, Dûme hükümdarları boyun büküp teslimiyetlerini arzetmişlerdi. Çünkü Cenâb-ı Allah, peygamberini teyid etmişti. Bir aylık mesafede bile düşmanları, onun adını duyunca korkarlardı. Fetihler yaptı, insanlar Allah'ın dinine akın akın, bölük bölük girdiler. Nitekim Nasr sûresinde yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ey Muhammedi Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların, Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce Rabbini överek teşbih et."(en-Nasr, 1-3.)

Ben derim ki: Rasûlullah (s.a.v.) vefat ettiği zaman Cenâb-ı Allah, Medine'yi, Hayber'i, Mekke'yi, Yemen'in birçok yerlerini, Hadramut'u fetih yoluyla onun hakimiyetine vermişti. Vefat ettiği zaman 100.000'-den fazla sahabesi vardı. Mübarek ömrünün sonunda diğer ülkelerin hükümdarlarına mektuplar yazarak onları Allah'a imana davet etmişti. Kimi onun bu davetine icabet etmiş, kimi işi geçiştirerek kendini kurtarmaya çalışmış, kimi de gururlanıp büyüklük taslamış ve kayba uğramıştı. Nitekim Kisra b. Hürmüz, Rasûlullah'ın bu davetine karşı gelip taşkınlık ederek büyüklük taslamıştı. Nihayet onun hükümdarlığı paramparça olmuş, orduları darmadağın olmuştu. Rasûlullah'tan sonra gelen halifeleri de fetihler yapmışlardı. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali yeryüzünün doğuları ile batılarına, batı denizinden doğu denizine kadar fetihleri yaymışlardı. Rasûlullah (s.a.v.) da bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştu:

"Yeryüzü benim için dürüldü. Onun doğularını ve batılarını gördüm. Ümmetimin hakimiyeti, yerin benim için dürülen mmtıklarına kadar uzanacaktır."

Bir başka hadis-i şerifinde de Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kayser ölünce, ondan sonra başka bir kayser gelmeyecektir. Kisra ölünce, ondan sonra başka bir kisra gelmeyecektir. Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, siz bu ikisinin hazinelerini Allah yolunda sarfedeceksiniz."

Bu hadislerde haber verilen müjdeler tastamam gerçekleşmiştir, islâm hakimiyeti, Kayser'in hüküm sürdüğü yerlere kadar uzanmıştı. Sadece Kostantiniyye, Müslümanların eline geçmemişti. Ayrıca Müslümanlar, Kisra'nm hakimiyetinde olan yerleri ve doğu illeri ile batı illerinin en uç noktasına kadar olan yerleri de ellerine geçirmişlerdi. Hz. Osman'ın, hicri otuzaltmcı senede öldürülmesine kadar Müslümanlar fetihlerini devam ettirmişlerdi.

Yeryüzündeki herkes, Hz. Nuh'un bedduası sebebiyle umumi aza-

ba maruz kalmıştı. Hz. Nuh, onların küfür, günah ve sapıklıkta devam ettiklerini görünce, Allah'ın dini ve risaleti için gazaplanarak beddua etmiş, Allah da onun bu bedduasına icabet etmişti. Nuh peygamber öfkelendiği için Allah da kafirlere gazaplanmış, bu sebeple onlardan intikam almıştı. Aynı şekilde yeryüzünün bütün insanları, Rasûlullah (s.a.v.)'m risalet ve davetinin bereketine nail olmuşlardı. İnsanlardan iman edenler iman etmiş, kafirlere karşı ise hüccetler dimdik ayakta durmuştu. Nitekim bir ayet-i kerimede Cenâb-ı Allah, rasûlüne hitaben şöyle buyurmuştur:

"Ey Muhammedi Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (el-Enbiyâ, 107.)

Peygamber (s.a.v.) de bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

"Ben kendisiyle hidayet olunan bir rahmetim."

"Ey Muhammedi Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." ayet-i kerimesiyle ilgili olarak İbn Abbas şöyle demiştir:

"Allah'a ve peygamberlerine iman edenler için dünya ve ahirette rahmet tamam olmuştur. Allah'a ve peygamberlerine iman etmeyen kimseler ise, önceki ümmetlere isabet eden azab, fitne, iftira ve yere batma gibi acil azapları hak eden kimseler zümresine dahil edilmişlerdir.

Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın verdiği nimeti nankörlükle karşılayanları ve milletlerini helak olacakları yere, yaslanacakları Cehennem'e götürenleri görmüyor mUSUn?"(ibrahim, 28.)

Bu ayet-i kerime ile ilgili olarak İbn Abbas dedi ki: "Bu ayette sözü edilen nimetten kasıt, Muhammed (s.a.v.)'dir. Allah'ın nimetini küfürle değiştirenler ise, Kureyş kafirleridir ve Rasûlullah'ı yalanlayan diğer insanlardır."

Başka bir ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, şöyle buyurmuştur:

"Hangi topluluk onu inkar ederse yeri ateştir. "(Hü d, 17.)

Ebu Nuaym dedi ki:

"Eğer Cenâb-ı Allah'ın, Nuh peygamberi şükredici bir kul olarak kendi güzel isimlerinden biriyle adlandırmış olduğu söylenecek olursa, biz de deriz ki: Cenâb-ı Allah, Muhammed'i de kendi güzel isimlerinden ikisiyle adlandırmıştır: "Mü'minlere karşı şefkatli ve merhametlidir."

Cenâb-ı Allah, peygamberlere adlarıyla hitap etmiştir. Ey Nuh, ey İbrahim, ey Musa, ey Davud, ey Yahya, ey İsa, ey Meryem oğlu gibi. Muhammed (s.a.v.)'e de unvanı ile hitap etmiştir. Şöyle ki: Ey rasul, ey peygamber, ey bürünen, ey örtünen gibi. Bu unvanlar da şeref sıfatı olup künye yerine geçerler. Müşrikler, kendi peygamberlerini delilik ve beyinsizlikle itham ettikleri zaman peygamberlerin her biri kendi adına onlara cevap vermişlerdi. Mesela Nuh peygamber, onlara şu cevabı vermişti:

"Ey milletim! Ben beyinsiz değil, âlemlerin Rabbinin peygamberiyim. "(el-A'râf, 67.)

Hud (a.s.) da kavmine böyle cevap vermişti.

Firavun, Hz. Musa'ya: "Ey Musa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum." deyince Hz. Musa, ona şu cevabı vermişti: "And olsun ki, bunları göklerin ve yerin Rabbinin açık belgeler olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu senin mahvolacağım sanıyorum."

Muhammed (s.a.v.)'e gelince, kavminin ithamları karşısında onun mübarek zatı adına Cenâb-ı Allah, onlara cevap vermeyi üstlenmişti. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

"Onlar: "Ey kendisine kitap indirilen kimse! Sen mutlaka delisin. Doğrulardan isen melekleri bize getirsene." dediler." (ei-Hicr, 6-7.)

Kavminin böyle demesine karşı Cenâb-ı Allah, onlara şu cevabı verdi:

"Biz melekleri, gerektiği zaman indiririz. O takdirde de ceza görecekler asla geri bırakılmazlar."

Başka ayet-i kerimelerde de yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Kur'an, Öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırıp sabah akşam kendisine okunmaktadır." dediler."

"Ey Muhammed! De ki: "Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir."(el-Purkân, 5-6.)

"Yoksa senin için şöyle mi derler: "Şairdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz." De ki: "Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlemekteyim." (et-Tûr, 30-31.)

"O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz! Kahin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz! Kur'ân, âlemlerin Rabbinden indirilmedir."(ei-Hâkka, 41-43.)

"Doğrusu inkar edenler, Kur'an'ı dinlediklerinde nerdeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. "O delidir." diyorlardı. Oysa Kur'ân, âlemler için bir öğütten başka birşey değildir."(Nün, 51-52.)

"And olsun ki: "Muhammed'e elbette bir insan öğretiyor." dediklerini biliyoruz. Kasdettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kur'ân ise fasih Arapçadır."(en-Nahl, 103.)