El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Davud Peygambere Verîlen Mucize

Yüce Allah buyurdu ki: "Güçlü kulumuz Davud'u an; o, daima Allah'a yönelirdi. Doğrusu biz, akşam sabah onunla beraber teşbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona …

Yüce Allah buyurdu ki:

"Güçlü kulumuz Davud'u an; o, daima Allah'a yönelirdi. Doğrusu biz, akşam sabah onunla beraber teşbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi." (Sâd, 17-19.)

(<Ey dağlar ve kuşlar! Davud teşbih ettikçe siz de onu tekrarlayın, diyerek and olsun ki, ona katımızdan lütufla bulunduk. "Geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut." diye ona demiri yumuşak kıldık. Ey insanlar, yararlı iş işleyin, doğrusu ben yaptıklarınızı görenim." (Sebe', 10-11.)

Tefsirimizde Davud peygamberin kıssasını anlatırken onun güzel

sesli olduğunu, Cenâb-ı Allah'ın, kuşları onun emrine verdiğini, kuşların onunla birlikte teşbih getirdiklerini, dağların da ona icabet ederek onunla birlikte teşbih getirdiklerini, hızlı bir okuyuş sahibi olduğunu, bineklerine emir verip onları salıverdiğini, bulabildiği boş zamanda Zebur okuduğunu, sonra bineğine bindiğini söylemiştik. Allah'ın salat ü selamı onun üzerine olsun.

Peygamber (s.a.v.) de güzel ve tatlı bir sese sahipti. Kur'ân'ı tatlı bir eda ile okurdu. Cübeyr b. Mut'im dedi ki:

"Rasûlullah (s.a.v.), akşam namazında Ve't-Tîni ve'z-Zeytuni sûresini okudu. Onun sesi kadar hoş bir ses işitmedim. Kur'ân'ı tertil üzere okurdu. Nitekim Aziz ve Celil olan Allah, ona böyle okumasını emretmişti."

Kuşların Davud peygamberle birlikte tesbihat yapmalarına gelince, cansız ye dilsiz dağların teşbih getirmeleri bundan daha da hayret vericidir. Önceki bölümlerde nakledilen bir hadiste anlatıldığına göre çakıl taneleri, Rasûlullah (s.a.v.)'ın avucunda teşbih getirmişlerdir.

îbn Hamid tarafından rivayet edilen, bilinen ve meşhur bir hadiste anlatıldığına göre taşlar ve ağaçlarla çamur kersekleri de Rasûlullah (s.a.v.)'a selam verirlermiş. «Sahih-i Buharî»de îbn Mesud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Peygamber (s.a.v.)'in sofrasında yenen yemeklerin teşbih seslerini işitirdik. Zehirlenmiş koyun paçası, zehirli olduğunu Rasûlullah (s.a.v.)'a söylemişti. Ehli ve yabani hayvanlar da onun peygamberliğine şahadet getirmişlerdi. Cansız varlıklar da ona şahadet getirmişlerdi. Nitekim bütün bunlarla ilgili açıklamalar önceki bölümlerde verilmiştir. Kuşkusuz içlerinde boşluk bulunmayan cansız ve dilsiz küçücük çakıl tanelerinden teşbih seslerinin çıkması, dağlara nisbetle daha hayret vericidir. Çünkü ne de olsa dağlarda boşluklar ve mağaralar vardır. Böylece dağlar, teşbih getiren kişinin sesini yankılayarak bir nevi cevap vermiş olurlar. Nitekim Abdullah b. Zübeyr, Medine emiri iken Harem-i Şerifte hutbe irad ettiği zaman Ebu Kubeys ve Zerud dağlan da onun sesini yankılarlardı. Ama bu, teşbih getirmeleri demek değildi. Bu da Davud peygamberin mucizelerindendir. Ama bununla beraber çakıl taneleri, Rasûlullah (s.a.v.)'m, Ebu Bekir'in, Ömer'in ve Osman'ın avuçlarında teşbih getirmişlerdir ki; bu teşbih getiriş, Davud peygamberin mucizesinden daha hayret vericidir.

Davud peygamberin, kendi elinin kazancından başka birşey yeme-yişine gelince, Rasûlullah (s.a.v.) da kendi elinin kazancını yerdi. Nitekim birkaç ölçek tahıl karşılığında Mekkelilerin koyunlarım otlatırmış. Koyun çobanlığı yapmayan hiçbir peygamber yoktur. Hz. Hatice ile mal ortaklığı yapıp ticaret için Şam'a gitmişti. Yüce Allah, bu hususta şöyle buyuruyor:

"Şöyle dediler: "Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut, kendisine bir hazine verilseydi, veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!"

Bu zalimler, inananlara: "Siz, sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz." dediler.

Ey Muhammed! Sana nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar." (eiFurkân, 7-9.)

"Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de, şüphesiz yemek yerler, sokaklarda gezerlerdi." (el-Furkân, 20.)

Yani helal kazanç sağlamak için ticaret yapmak üzere sokaklarda gezip dolaşırlardı. Sonra Allah, Medine'de cihadı meşru kıldığı zaman Rasûlullah (s.a.v.) -kendisinden önceki peygamberlerden hiç birine helal kılınmayan ama kendisine helal kılman ganimetleri- ve kafirlerin mallarından kendisine fey olarak düşen payı yemeye başladı. Nitekim Tirmizî, îbn Ömer'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyametten önce ben kılıçla gönderildim ki, yalnızca tek ve ortak-sız olan Allah'a ibadet edilsin. Rızkım, mızrağımın gölgesi altına konulmuştur. Emrime muhalefet edenlere de küçülme ve zillet vardır. Her kim bir kavme benzerse o, onlardandır."

Ateş olmaksızın demirin hamur gibi Davud peygamberin elinde yumuşatılmasına gelince, o, sağlam halkalardan örülü zırhlar imal ederdi. Zırh yapmasını bizzat Cenâb-ı Allah ona emretmiş ve: "Geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut." demişti. Yani çiviler, o zırhlan inceltmesin ve üst üste yığılmalar meydana gelmesin ki, halkaları kırılmasın. Nitekim Buharf de de böyle bir rivayet vardır. Yüce Allah buyurdu ki:

"Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?"(ei-Enbiyâ, so.) Nübüvvet mucizeleriyle ilgili olarak şairin biri demiş ki:

"Mağaradaki Rasûlullah'ı Davud'un zırhı korumadı. Korumadaki bu övünç, örümceğe aittir."

Hicretin dördüncü senesinde hendek kazımı esnasında da hendekte sert bir kayaya rastlanmış, sahabeler onu kıramamışlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), aşın derecede aç olduğundan karnına taş bağlamış olduğu halde yerinden kalktı. Gidip o kayaya üç darbe vurdu. Birinci darbede kazmanın (külünk) ucundan bir aydınlık çıktı ki, o aydınlıkta Şam sarayları göründü. İkinci darbede de bir aydınlık çıktı ki, o aydınlıkta Iran sarayları göründü. Üçüncü darbede de bir aydınlık çıktı. Sonra o kaya parçası kum yığını gibi darmadağın oldu. Kuşkusuz ateşle dahi erimeyen bir kaya parçasının kum yığını gibi paramparça olması, ancak ateşte ısıtıldığı zaman yumuşayan demirin yumuşamasından daha hayret vericidir. Nitekim şairin biri demiş ki:

"Gönlünün yumuşaklığını nefsim ile tedavi edecek olsaydı, mutlaka sarp kaya parçası yumuşardı." Kayadan daha sert birşey mevcud olsaydı, şair bu şiirinde mutlaka onu söylerdi. Nitekim bir ayet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Sonra kalpleriniz yine katüaştı, taş gibi, hatta daha da katı..." Şimdi de şu ayet-i kerimeye bakalım: "De ki: "İster taş veya demir ya da kalbinizde büyüttüğünüz başka bir yaratık olun, yine de dirileceksiniz." (el-Isrâ, 50.)

Burada başka bir mana kastedilmiştir. Demek istenilen şudur ki: Herhangi bir müdahaleye tabi tutulmadan demir, taşa nisbetle daha serttir. Ama herhangi bir müdahale yapıldığı zaman demir yumuşar, etkilenir, ama taş asla etkilenmez ve yumuşamaz. Doğrusunu Allah bilir.

Ebu Nuaym dedi ki: "Eğer Davud peygamber için demirin yumuşa-tıldığı söylenirse, buna karşı şöyle denir: Muhammed (s.a.v.) de taşlan ve sağır kayaları yumuşattı. Sert bir kaya onun için bir mağara haline geldi. İçine girip müşriklerden gizlendi. Bu hadise, Uhud gününde cereyan etmişti. Şahsını müşriklerden gizlemesi için dağa yönelmiş, dağ da yumuşamış, kendisi başını kayalığın içine koyup gizlenmişti. Bu, Davud peygamberin demiri yumuşatma mucizesine nisbetle daha hayret vericidir. Çünkü demiri ateş yumuşatır. Ama ateşin taşı yumuşattığını görmemişizdir ve Peygamber Efendimiz'i Uhud savaşında gizleyen mağara hâlâ bugün yerinde durmaktadır ki, insanlar onu görürler. Yine aynı şekilde Mekke'nin bir tarafında dağdan bir taş gelmiş, o taş, Rasûlullah için yumuşamış, hatta Rasûlullah (s.a.v.) elini ve kolunu o taşa gömmüştü. O taş hâlâ bilinen bir taştır ki, hacılar Mekke'ye gittiklerinde onu ziyaret ederler. Mirac'a gittiği gece Kudüs'teki bir kaya parçası da hamur gibi yumuşamış, Rasûlullah (s.a.v.), bineği Burak'ı ona bağlamıştı. O taş, bugün hâlâ yerindedir. İnsanlar onu ziyaret eder ve ellerini ona sürerler."

Uhud gününde Peygamber (s.a.v.)'in içine girip müşriklerden saklandığı ve Mekke'nin bir mahallesinde elini kolunu içine gömdüğü taşla ilgili olarak müellifin söylediklerinde gerçekten gariplik vardır. Aslında bu gibi taşlardan meşhur siret kitaplarında söz edilmemektedir. Ama Miraç gecesinde bineğini bir taşa bağlamış olması doğrudur, «Sa-hih-i Müslim»de de anlatıldığına göre, onun bineğini o taşa Cebrail bağlamıştı.

Davud peygambere hikmetin ve hükmetme yetkisinin verilmiş olmasına gelince, bu doğrudur. Ama bu, Peygamber (s.a.v.)'e de verilmiştir. Peygamber'e verilen şeriat, kendisinden önceki peygamberlere verilen şeriat ve hikmetten daha mükemmeldir. Allah'ın salat ü selamı, tamamının üzerine olsun. Cenâb-ı Allah, kendisinden Önceki bütün peygamberlerde bulunan güzellik, fazilet ve üstünlükleri toplu olarak Peygamber Efendimize (s.a.v.)'e vermiştir. Onu diğerlerine üstün ve mükemmel kılmıştır. Ondan öncekilere vermediğini ona vermiştir. Peygamber (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

"Özlü sözleri söyleme üstünlüğü bana verildi. Bana hikmet Özetlenerek verildi."

Şüphesiz Araplar, ümmetlerin en fasih konuşanlarıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de Arapların en fasih konuşanı idi. O, mutlak olarak bütün yaratıklardan daha güzeldi.