Rasûlullah'in peygamberliğini ispatlayıcı manevî delillere örnek olarak onun temiz ve mükemmel ahlakını, şecaatini, yumuşak huylulu-ğunu, cömertliğini, zahitliğini, kanaatkârlığını, başkalarım kendine tercih edişini, hoş sohbet oluşunu, doğru sözlülüğünü, emanetini, takvasını, ibadetini, soyunun asaletini, nesebinin temizliğini, temiz yerlerde yetiştirilmiş olmasını gösterebiliriz. Bütün bunları yerinde detaylı olarak önce anlattık. Şeyhimiz Allame Ebu Abbas b. Teymiyye, Yahudi ve Hristiyanlarla benzerleri kitab ehli kimselere reddiye olarak yazdığı kitapta bu konuyu çok güzel bir şekilde işlemiştir. Kitabının sonunda peygamberlik delillerini ele almış; bu konuda güzel bir üslub ve beliğ sözlerle bir netice bölümü işlemiştir ki, bu ifadeler üzerinde düşünüp kafa yoran kimseler, onun ifadeleri karşısında boyun eğecek ve gerçeği kavrayacaktır. O zat, mezkur kitabının sonunda aynen şöyle demiştir:
"Rasûlullah (s.a.v.)'m yaşantısı, ahlakı, sözleri ve fiilleri, onun peygamberliğini isbatlayan delillerdendir. Getirdiği şeriat, sahib olduğu ümmet, ümmetinin elde etmiş olduğu ilim ve din, ümmetinin salihleri-nin gösterdikleri kerametler de onun peygamberliğini isbatlayan delillerdendir. Onun peygamber olduğu, şu hususlardan da anlaşılır: Doğumundan risaletle görevlendirildiği zamana kadarki hayatı, risaletle gö-revlendirilişinden vefat edinceye kadar geçen zamandaki yaşantısı incelenir; nesebi, beldesi, aslı ve faslı tahkik edilirse, onun peygamber olduğu anlaşılır. Çünkü o, yeryüzü sakinlerinin en şereflisidir. Soyca en üstünüdür. İbrahim peygamberin soyundan gelir ki, Cenâb-ı Allah, ibrahim peygamberin soyuna peygamberlik ve kitap vermiştir. Hz. İbrahim'den sonra hangi peygamber gelmiş ise, mutlaka hepsi onun soyun-dandır.
Cenâb-ı Allah, İbrahim peygambere îsmail ve îshak adında iki evlat vermiştir. Tevrat'ta bu ikisinden de bahsedilmiştir. Yine Tevrat'ta, îsmail soyundan gelecek peygamberler de müjdelenmiş tir. îsmail soyundan, peygamber olarak Rasûlullah'tan başkası gelmemiştir. îbrahim peygamber de, îsmail peygamberin zürriyeti için dua ederek Ce-nab-ı Allah'tan, onun soyundan bir rasûl göndermesi dileğinde bulunmuştur. Sonra Rasûlullah (s.a.v.), Kureyş kabilesindendir. Bu kabile, İbrahim evladının en seçkinlerin dendir. Rasûlullah (s.a.v.), Haşim oğullarından dır ki, bunlar da Kureyşlilerin seçkinleridir. Rasûlullah (s.a.v.) Mekkelidir. Mekke ki, çevresindeki şehirlerin, kasabaların merkezidir. İbrahim peygamberin inşa ettiği beytin bulunduğu şehirdir. İbrahim peygamber, o beyti ziyaret edip hac vazifesini ifa etmeleri için insanlara çağrıda bulunmuştur.
Beyt, İbrahim peygamberin zamanından itibaren haccedilmeye başlanmıştır ki, bu husus peygamberlerin kitaplarında en güzel vasıflarla anlatılmıştır.
Rasûlullah (s.a.v.), terbiye ve gelişme bakımından insanların en mükemmeli idi. Hep doğru sözlü, iyiliksever bir kimse olarak tanınırdı. Ahlaki üstünlükleriyle, adaletiyle ve kötü sözlerle fuhşiyattan uzak durmasıyla, zulme yanaşmam asıyla, her türlü kötü vasıftan uzak dur-masıyla, şöhret bulmuştu. Peygamber olmasından önce, herkes onu bu şekilde tanırdı. Onu tanıyan, ondaki üstün vasıfların mevcudiyetine şahadet ederdi. Peygamber olduktan sonra ona iman edenler de, iman etmeyenler-de onun bu güzel vasıflara sahib oluşuna tanıklık ederlerdi. Ne sözlerinde, ne fiillerinde, ne ahlakında kusur olacak hiçbir vasfi. yoktu. Yalan söylediği görülmemişti. Ne zulmetmiş, ne de fuhuş irtikâb etmişti. Yaratılış ve sureti, suretlerin en güzeli, en mükemmeli ve en tamamı idi. Olgunluğuna delalet eden bütün güzellikleri, onun yaratılışında mevcud idi.
Okur yazar olmayan bir kavim arasında ümmi bir insandı. Ne kendisi, ne de kavmi, Ehl-i Kitabın bildiği Tevrat ve İncil'i bilmezlerdi. İnsanların elde ettikleri ilimlerden hiçbirini okumamıştı. İlim ehliyle oturmamıştı. Allah'ın kendisini kırk yaşma erdirmesine kadar hiçbir zaman peygamberlik iddiasında bulunmamıştı. Kırk yaşına varınca da işlerin en hayret vericisi, en muazzamını getirip ortaya koymuştu. Öncekilerin duymadıkları ve benzerini işitmedikleri bir sözle konuşuyordu. Beldesinde ve kavminde emsali görülmemiş bir haberi bildiriyordu. Sonra da önceki peygamberlere tabi olanlara benzer kimseler, yani insanların güçsüz ve zayıf olanları ona tabi oldular. Riyaset ehli kimseler, onu yalanlayıp düşmanlık gösterdiler. Onu öldürmek, ona uyan kimseleri mahvetmek için her yola başvurdular. Nitekim Önceki peygamberlere ve onlara uyan kimselere de kafirler böyle yapmışlardı.
Rasûlullah (s.a.v.)'a tabi olan kimseler, herhangi bir şeye rağbet ettiklerinden veya herhangi birşeyden korktuklarından ötürü tabi olmuş değillerdir. Çünkü onun yanında onlara verecek mal veya onları tayin edeceği makamlar yoktu. Kılıcı da yoktu. Aksine kılıç, mal ve makam, onun düşmanlarının elindeydi. Ona tabi olan kimselere çeşitli eziyetlerde bulundular. Ama Müslümanlar sabrettiler. Allah'tan yardım beklediler. Dinlerinden dönmediler. Çünkü kalplerine imanın tadı ve marifetin tatlılığı girmişti. Araplar, Mekke'yi İbrahim peygamberin zamanından beri ziyarete gelip haccederlerdi. Hac mevsiminde, Arab kabileleri oraya gelip toplanırlardı. Rasûlullah (s.a.v.), hacca gelen Arapların yanma gelip onlara risaleti tebliğ eder ve onları Allah'a imana davet ederdi. Karşılaştığı yalanlamalara da sabrederdi.
Kendisini yalanlayanların yalanlamalarına, kendisine eziyet edenlerin ezalarına, davetinden yüz çevirenlerin yüz çevirmelerine tahammül ederdi. Nihayet Yesriblilerle toplantı yaptı, onlar Yahudilerin komşularıydılar. Rasûlullah'ın haberlerini Yahudilerden duymuş, böylece onu tanımışlardı. Onları imana davet edince onlar, onun Yahudiler tarafından haber verilen, beklenen peygamber olduğunu anladılar.
Onun mertebesinin yüceliğini, kendilerine anlatacak haberleri de daha önceden duymuşlardı. Ön küsur sene içinde Rasûlullah (s.a.v.)'m daveti zuhur edip yayıldı. Medineliler ona iman ettiler. Medine'ye hicret etmesi için bey'atleştiler. Ashabının da oraya hicret etmesi, kendilerinin onunla beraber cihad etmeleri hususunda sözleştiler. Bunun üzerine Rasûlullah ve kendisine tabi olan Müslümanlar, Medine'ye hicret ettiler. Artık Medine'de Muhacirlerle Ensâr vardır. Aralarında dünyevi bir rağbetten ötürü iman eden veya herhangi birşeyden korktukları için iman eden kimse yoktu. Hepsi hasbi Müslüman olmuşlardı. Ancak Ensâr'dan az sayıda kimseler, zahiren Müslüman olmuşlar, fakat kalben münafık kalmışlardı. Fakat bunlardan bir kısmı da ileride tam Müslüman oldular. İslâmiyet'i güzelce yaşadılar. Bundan sonra Rasûlullah (s.a.v.)'a cihad izni verildi.
Sonra da cihad emri verildi. O da Allah'ın emrine uyarak onu mükemmel bir şekilde yerine getirmeye devam etti. Doğruluktan, adaletten, vefakarlıktan ayrılmadı. Yalan söylediği görülmedi. Her hangi bir kimseye zulmetmedi. Hiç kimseye ihanette bulunmadı. Aksine o, insanların en doğru sözlüsü, en adaletlisi, sözünü yerine getirmede en vefalısı idi. Şartların, zamanların değişmesine; savaşların, barışların zuhur etmesine; korku ve güvenliğe, zenginlik ve yoksulluğa, muktedirlik ve acizliğe, imkan ve imkansızlığa, azlığa ve çokluğa, bazen galibiyete, bazen mağlubiyete aldırış etmeksizin sözünü yerine getirmeye, doğru konuşmaya, zalimlik yapmamaya devam etti. Bütün bu şartlara rağmen o yolların en mükemmeline sarıldı. Nihayet daveti, Arab diyarlarının tamamında zuhur etti ki, oralarda daha önceleri putperestlik kök salmıştı.
İnsanlar, kahinlerin haberlerine uyuyor, yaratıcıyı inkar eden, dokunulmaz olan kanları akıtan, akrabalık bağlarını koparan, ahireti tanımayan sistemlere ve şahıslara itaat ediyorlardı. Fakat İslâm daveti zuhur ettikten sonra buralarda yaşayan kimseler, yeryüzünün en bilginleri, en dindarları, en adaletlileri ve en faziletlileri oldular. Hatta Hristiyanlar, Şam'a geldiklerinde gördükleri manzarayla karşılaşınca şöyle demişlerdi: «İsa'ya tabi olan kimseler, bunlardan daha faziletli olamazlar.»
îşte dünyada onların ilim ve amellerinin eserleriyle, diğerlerinin eserleri görülüyor. Akıllı kimseler bu eserler arasındaki farkı görür,
Rasûlullah (s.a.v.)'m durumu kuvvetlendiği, insanlar ona itaat ettikleri, canlarım ve mallarını ona takdim ettikleri halde kendisi vefat ettiğinde geride ne bir dirhem, ne bir dinar, ne bir koyun, ne bir deve bıraktı. Sadece katırını ve silahını bırakmıştı. Zırhı da otuz Ölçek arpa karşılığında bir Yahudinin yanında rehine idi. O arpaları kendi ailesi için satın almıştı. Elinde bir akarı vardı ki, onunla kendi ailesinin nafakasını temin eder, artan geliri de Müslümanların maslahatına sarfe-derdi. Kendisine mirasçı olunmayacağına, varislerinin bu akardan hiç birşey alamayacaklarına hükmetmişti. O, her vakitte hayret verici mucizeler ve çeşitli kerametler izhar ederdi ki, burada o mucize ve kerametlerin vasıflarını anlatmak uzun bir yer işgal edecektir. Olmuş ve olacak şeyleri çevresindeki insanlara haber verirdi.
İyilik yapmalarını emreder, kötülükten de onları men ederdi. Hoş ve temiz şeyleri onlara helal kılar, pis ve murdar şeyleri haram kılardı. Peyderpey hükümler vaz1 ederdi. Böylelikle Cenâb-ı Allah, nihayet onun vasıtasıyla göndermiş olduğu dinini tamamladı. Şeriatını mükemmel bir şeriat haline getirdi. Akıllı kimselerin iyi dedikleri herşeyi insanlara emretti. Akıllı kimselerin çirkin gördükleri herşeyi de yasakladı. "Keşke bunu emret-meseydi." denilebilecek hiç bir emir vermedi. "Keşke şunu men etseydi." denilecek herşeyi de yasakladı. Müslümanlara hoş ve temiz şeyleri helal kaldı. Diğer peygamberlerin şeriatlarında olduğu gibi hoş ve temiz şeylerden hiçbirini Müslümanlara haram kılmadı. Pis ve murdar şeyleri de haram kıldı. Diğer peygamberlerin yaptıkları gibi pis ve murdar şeylerden hiçbirini Müslümanlara helal kılmadı.
Önceki ümmetlerde güzel olan şeylerin tamamını İslâmiyet'te topladı, bir araya getirdi. Allah, melekler, ahiret günü hakkında Tevrat, İncil ve Zebur'da anlatılan haberlerin tamamı, Peygamber Efendimiz tarafından Müslümanlara en mükemmel şekilde ulaştırılmıştır. Adaletin icabı, faziletin gereği üstünlüklere teşvik edici, güzelliklere rağbet ettirici olup diğer kitaplarda mevcut olmayan şeylerle ilgili haberleri en güzel bir şekilde Müslümanlara ulaştırmıştır. Onun vaz' ettiği ibadetlerle, diğer ümmetlerdeki ibadetleri mukayese eden akıllı bir kimse, mutlaka onun vaz1 ettiği ibadetlerin üstünlük ve faziletini anlar. Yine onun koyduğu hadler, hükümler ve diğer şer'î hükümler için de bu böyledir. Onun ümmeti her türlü fazilet bakımından diğer ümmetlerin en mükemmelidir. Onların ilimleri, diğer ümmetlerin ilimleriyle karşılaştırılacak olursa, onların ilimlerinin üstünlüğü ortaya çıkar.
Onların din, ibadet ve Allah'a olan taatları, diğer ümm,etlerinkiyle mukayese edilecek olursa, onların diğerlerinden daha dindar oldukları ortaya çıkar. Onların şecaatları, Allah yolunda cihadları, Allah için zorluklara katlanmaları, diğer ümmetlerinkiyle karşılaştırılacak olursa, onların daha yürekli, daha atılgan ve cihad hususunda daha ileri oldukları ortaya çıkar. Onların cömertlikleri, iyilikleri, müsamahakârlıkları, nefislerini fedadan çekinmemeleri, diğer ümmetlerin bu vasıflarıyla karşılaştırılacak olursa; onların daha cömert ve daha fedakâr oldukları anlaşılır. Evet bu ümmet, bu faziletleri Rasûlullah sayesinde elde etti ve bunları ondan Öğrendi. Bunları onlara emreden de odur. Daha Önce bu ümmet, herhangi bir kitaba tabi değildi. Rasûlullah, bunların tamamını bu ümmete getirdi. Bu bakımdan îsa ümmetine benzemezler.
Çünkü Isa peygamber, Tevrat şeriatını tam olarak Hristiyanlara getirmişti. Hrisuyanların faziletleri ile ilimlerinin bir kısmı Tevrat'tan, bir kısmı Zebur'dan, bir kısmı nübüvvetten, bir kısmı Mesih'ten, bir kısmı Havarilerden elde edilmiştir. Bunlar, felsefecilerin ve diğerlerinin sözlerini de iktibas etmişler, nihayet Hristiyanhk dinine, İsa'nın dinine ters düşen bazı kâfirlerin işleri de karışmıştır. Muhammed (s.a.v.)'in ümmetine gelince bunlar, daha önce bir kitab okumuş değillerdi. Hatta ekseriyeti Musa'ya, îsa'ya, Davud'a, Tevrat'a, İncil'e ve Zebur'a da iman etmiş değildi. Ancak Rasûlullah'ın vasıtasıyla bu peygamberler ve bu kitaplarla tanışmışlardır. Rasûlullah, ümmetine, bu peygamberlere ve bu kitaplara iman etmeleri emrini vermiştir. Yine Allah katından indirilen bütün kitapları okumalarını da emretmiş; peygamberlerden herhangi birini diğerine üstün saymaktan da onları men etmiştir.
Rasûlullah'ın getirmiş olduğu kitapta yüce Allah şöyle buyurmuştur:
«Allah'a, bize gönderilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene, onları birbirinden ayırd etmeyerek inandık. Biz ona teslim olanlarız» deyin. Sizin inandığınız gibi inanmış olsalar, doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse, şüphesiz onlar çıkmazdadırlar. Onlara karşı sana Allah yetecektir. O, işitir ve bilir.» (ei-Bakara, 136-
137.)
«Peygamberler ve inananlar, ona Rabbinden indirilene inandı. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. «Peygamberleri arasından hiçbirini ayırd etmeyiz, işittik, itaat ettik. Rabbi-miz! Afnnı dileriz, dönüş sanadır.» dediler. Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir.» (el-Bakara, 285-286.)
Rasûlullah (s.a.v.)'m ümmeti, dinden olmayan ve Rasûlullah vasıtasıyla gelmeyen herhangi bir şeyin dinden sayılmasını helal görmez. Hakkında Allah'ın delil indirmediği bir bid'atı da ortaya koymaz. Allah'ın izin vermediği bir hususu da dine eklemez. Ancak Rasûlullah'ın kendilerine anlatmış olduğu önceki peygamberlerle ümmetlerinin haberlerinden ibret alırlar. Kendi dinlerine muvafık olarak kitab ehli kimselerin anlattıkları şeyleri tasdik ederler. Doğruluğu ve yalânlığı bilinmeyen birşey karşısında ihtiyatlı olurlar. Çekimser davranırlar. Batıl olduğunu bildikleri şeyi yalanlarlar. Dinden olmayan, Hind, Fars, Yunan veya diğer bir milletin felsefecilerinin sözlerini de dine sokan bir kimse onlara göre ilhad ve bid'at ehli kimselerden olur.
Rasûlullah (s.a.v.)'m ashabı ile tabiilerin üzerinde durdukları din, işte budur. Din önderlerinin de üzerinde durdukları İslâmiyet budur. Bu din önderleri ve imamlarının, Muhammed ümmeti içinde doğru delilleri vardır. Sözleri tasdik edilir. Müslüman cemaat ve halk bunları tasdik ederler. Bir kimse, bu hududun dışına çıkarsa yerilir, cemaat ta-rafindan kovulur. İşte bu, Ehl-i Sünnet ve'1Cemaat mezhebidir. Bunlar, kıyamete kadar hükümfermâ olacaklardır ki, Rasûlullah (s.a.v.) bunlar hakkında şöyle buyurmuştur:
«Ümmetimden bir grup hep hak üzere olacaklardır. Muhalifleri kendilerine zarar veremeyecek ve kıyamet kopuncaya kadar da onları terk edemeyecek, yardımsız bırakamayacaklardır.»
Genelde bütün peygamberlerin, özelde Rasûlullah (s.a.v.)'m dini olan bu temel üzerinde ittifak etmiş olmakla birlikte bazıları ihtilafa düşerler. Ancak bu esasa muhalefet eden kimseler, Müslümanlara göre dinsiz olur, yerilir ve kınanır. Müslüman âlim ve büyüklerinin üzerinde durdukları, hükümdarlarının uğruna savaştıkları, halklarının uydukları uyduruk bir din ortaya atan Hristiyanlar gibi değildirler. Hristiyan-larm ortaya attıkları uyduruk din, Hz. îsa'mn veya diğer peygamberlerin dini değildir. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, peygamberlerini faydalı ilim ve salih amelle göndermiştir. Peygamberlere tabi olan kimse, dünya ve ahiret saadetini kazanır. İlim ve amel bakımından peygamberlere uymada taksirli davranan kimseler bid'atlara düşerler. Cenâb-ı Allah, Muhammed (s.a.v.)'i hidayet ve hak din ile gönderin-ce Müslümanlar, bu dini ondan öğrenip elde ettiler.
Ümmetinin üzerinde bulunduğu her faydalı ilim ve her salih amel, Rasûlullah Muhammed'den elde edilmiştir. Nitekim her akıl sahibi kimse, Rasûlullah'ın ümmetinin ilim ve amelinin, üstünlük bakımından ümmetlerin en mükemmeli olduğunu anlar. Çıraktaki olgunluğun ustadaki olgunluğa delalet ettiği bilinmektedir. Bu da Peygamber (s.a.v.)'in ilim ve din bakımından ustadaki insanların en mükemmeli olmasını icab ettirir. Bütün bu anlattıklarımız da zorunlu olarak Rasûlullah (s.a.v.)'m: «Doğrusu ben, Allah'ın hepinize gönderdiği elçisiyim.» sözünün gerçekliğini ispatlamaktadır. Rasûlullah (s.a.v.), a"sla yalancı ve iftiracı değildi. Bu sözü, ancak insanların en mükemmeli ve en seçkini söyler, eğer doğru sözlü ise. Ya da eğer yalancı ise, insanların en şerlisi ve en murdarı söyler.
Onun ilminin ve dininin olgunluğuna dair anlatılan hususlar, onun murdar ve cahil bir kimse olmasını imkansız kılmaktadır. Böyle olunca da demek ki o mutlak olarak ilim, din ve olgunluğun zirvesine ulaşmış bir kimse olarak vasıflanmaktadır. Gerçek de böyledir. Bu da onun: «Doğrusu ben, Allah'ın hepinize gönderdiği elçisiyim.» sözünün doğru olmasını gerekli kılmaktadır. Aksi takdirde yanılarak yalan söyler. Kasıtlı olarak yalan söyleyen, zalim ve sapık olur. Yanılarak yalan söyleyen de cahil ve sapık olur. Muhammed (s.a.v.) ise, ilim sahibi bir kimse idi. İlmi, onun cahil olmasını imkansız kılar. Dininin olgunluğu, onun bilerek yalan söylemesini imkansız kılar. Onun sıfatlarını bilmek, onun asla bilerek yalan söylememiş olmasını gerekli kılar. O, cahil de değildi ki bilmeden yalan söylesin. Kasıtlı olarak veya yanılarak yalan söylemiş olması imkansız olduğuna göre demek ki o, doğru sözlüdür. Doğru sözlü bir kimse olduğunun da farkındadır. Bu sebeple Cenâb-ı Allah, onu bilerek veya bilmeyerek yalan söylemekten uzaklaştırıp münezzeh kılmıştır ve bu hususu da şu ayet-i celilede beyan buyurmuştur:
«Batmakta olan yıldıza and olsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır. O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması, ancak bildirilen bir vahiy iledir.» (en-Necm, 14.)
Yüce Allah, Vahyi getiren melek hakkında da şöyle demiştir: «Bu Kur'ân, Arş'ın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bîr elçinin getirdiği sözdür.» (et-Tekvîr, 21.)
Sonra yüce Allah, yine Rasûlullah'tan bahsederek şöyle buyuruyor: «Arkadaşınız Muhammed asla deh değildir. And olsun ki o, Cebrail'i apaçık ufukta görmüştür. Peygamber, görülmeyenler hakkında söylediklerinden ötürü töhmet altında tutulamaz. Bu Kur'ân, kovulmuş şeytanın sözü olamaz. Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz? Kur'ân, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür.» (et-Tekvîr, 22-28.)
«Şüphesiz Kur'ân, âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Ey Muhammed! Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir.» (eş-Şuarâ, 192-195.)
«Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi?» de. Onlar, günahkar iftiracıların hepsine iner. Bunlar şeytanlara kulak verirler; çoğu yalancıdırlar.» (eş-Şuarâ, 221-223.)
Yüce Allah, şeytanın kendisine uygun ve münasib kimselerin yanına indiğini beyan buyuruyor. Şeytan böylelerinin yanına iner ki amacı gerçekleşsin. Çünkü şeytan kötülüğü amaçlar. Kötülükten kasıt, yalan ve günahtır. O, doğruluğu ve adaleti amaçlamaz. Şeytan, bilerek veya bilmeyerek yalan söyleyenden başkasının yanına yaklaşmaz. Günah işlemeyenden başkasına da yanaşmaz. Çünkü dinde hata etmek ve günah işlemek de şeytandandır. Nitekim bu konu kendisine sorulduğu zaman îbn Mesud şöyle cevap vermiştir: «Ben bu konuda kendi reyim üe konuşuyorum. Eğer doğru söylüyorsam bu Allah'tandır. Eğer yanlış söylüyorsam bu benden ve şeytandandır. Allah ile Rasûlü yanlışlıktan ve hatâdan uzaktırlar. Kasten veya hataen şeytanın Rasûlullah'a inmesi imkansızdır. Rasûlullah, bu gibi hallerden uzaktır. Ama Rasûlullah'tan başkası hata yapabilir, yanılabilir. Hatası ve yanılması da şeytandandır. Affedilen bir hata da olsa hatası şeytandandır. Kişi bilmediği bir haberi başkalarına aktarırsa, hata etmiş olur. Verilmemiş bir emrin verilmiş olduğunu söylerse günahkar olur. Şeytanın Rasûlullah'a gelmediği bilinir. Ona ancak şerefli bir melek gelmişti. Bu sebeple Rasûlullah'tan bahseden diğer ayette de şöyle denmiştir:
«Doğrusu Kur'ân, şerefli bir elçinin getirdiği sözdür. O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz! Kâhin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz! Kur'ân, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.» (eiHâkka, 40-44.)

