El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hind B. Ebi Hale'nin Bu Konudaki Hadisi

Hind, Rasûlullah (s.a.v.)'m terbiye ve idaresinde büyümüştür. Anasının adı, Hatice binti Hüveylid'tir. Babasının adı, Ebu Hale'dir. Nitekim bununla ilgili açıklamayı, daha önceki kısımlarda vermiştik. Yakub b. Süfyan …

Hind, Rasûlullah (s.a.v.)'m terbiye ve idaresinde büyümüştür. Anasının adı, Hatice binti Hüveylid'tir. Babasının adı, Ebu Hale'dir. Nitekim bununla ilgili açıklamayı, daha önceki kısımlarda vermiştik.

Yakub b. Süfyan el-Fesevî, Said b. Hammad el-Ensâri kanalı ile Hasan b. Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Evsaf bildiren dayım Hind b. Ebi Hale'ye Rasûlullah (s.a.v.)'m evsafını sordum. Gönlüme ve kafama yerleşecek bir vasfını anlatmasını çok arzuluyordum. Bana şöyle dedi:

«Rasûlullah (s.a.v.), fehametli bir kimse olup, yüzü parlaktı. Bedir gecesindeki dolunay gibi ışıl ışıl aydınlık saçardı. Orta boydan biraz uzun, tırpandan biraz kısa idi. Başı iri olup saçları taranmış vaziyette idi.

Saçlarını tepede birbirinden sağa ve sola ayırıp sarkıttığı zaman uzunluğu kulak yumuşağını geçmezdi. Parlak renkli olup alnı geniş, kaşları ince idi, ama bitişik değildi. Kaşları arasında bir damar vardı. Öfkelendiğinde bu damar kabarırdı. Burnunun kemer kısmı yüksekçe idi. Üzerinde bir nur vardı. Onu ilk gören, burnuna dikkatli bakmadıkça karga burunlu zannederdi. Fakat burnu öyle değildi. Sakalı gür ve genişçe idi. Yanakları yüksek ve yumru olmayıp düzdü. Ağzı biraz büyükçeydi. Mübarek ön dişleri, inci gibi tane taneydi. Göğsünden göbeğine kadar çizgi gibi kıldan bir hat vardı. Boynu gayet güzel, latif, mutedil °lup, gümüş gibi berrak ve saftı. Bütün azaları mütenasip, birbirine uygun, güzel ve sevimli idi. Biraz irice vücutlu, sık etli ama ne şişman ne de zayıftı. Göğüs ve karnı eşitti.

Ne göğsü yüksek ve ne de karnı büyüktü, aynı hizadaydılar, iki bilek kemikleri uzunca idi. El ayaları genişçeydi. El ve ayak parmakları kalınca olup biraz uzuncaydı. Omuzlarının arası genişçe olup, kemiklerinin mafsal kısmı iriceydi. Ayak tabanlarında çukur yoktu, kavisli değildi. Ayaklarının altı dümdüzdü. Üst kısmı düz olup üzerlerine su döküldüğü zaman her tarafa yayılırdı. Yürürken ayaklarını yerden kuvvetlice kaldırır ve hafifçe öne doğru meylederdi. Sağa sola sallanarak yürümezdi. Yürürken yokuş aşağı yürürcesine biraz süratli yürürdü. Bir şeye bakmak istediğinde, yalnız başıyla değil bütün vücudu ile dönüp bakardı. Hep önüne bakar, yere bakışları göğe bakışlarından daha fazla idi. Karşılaştığı adama ilkin kendisi selam verirdi. Ashabını sevk ve idare ederdi.»

Hind, sözüne devamla şöyle diyor: «Ona dedim ki:

- Bana, Rasûlullah'm konuşmasını anlat, o nasıl konuşurdu?

- Rasûlullah (s.a.v.) sürekli hüzünlü idi, devamlı düşünceliydi. Rahatı yoktu. Gereksiz yere konuşmazdı. Sessizliği uzun sürerdi. Söze avurtlarım hareket ettirerek başlar, yine aynı şekilde sona erdirirdi. Vecize niteliğinde sözler söylerdi. Açık seçik konuşur ama fazla konuşmaz, sözü eksik de bırakmazdı. Yumuşak huyluydu. Kaba, tahkir edici bir kimse değildi. Nimeti tazim eder, saygı gösterirdi. Önemsiz de olsa nimete gereken kıymeti verirdi. Hiçbir nimeti horlamaz, boşuna da methetmezdi. Hakka saldırıldığı zaman onu yerine getirmedikçe öfkesi dinmezdi.»

Başka bir rivayette de şöyle denmektedir: «Rasûlullah'ı, dünyevi meseleler öfkelendirmezdi. Hakka saldırıldığı zaman o kadar öfkelenirdi ki, hiç kimse onu tanıyamazdı. Hakkın gereğini yerine getirinceye kadar da öfkesi dinmezdi. Kendi nefsi hesabına öfkelenmez ve nefsinin hakkını almaya çalışmazdı. İşaret ederken avuç içinin tamamı ile işaret ederdi. Bir şeye hayret edip şaştığında avucunu ters çevirirdi. Konuşurken, sol elinin baş parmağının iç kısmını, sağ avucuna vururdu. Öfkelenince yüzünü çevirip giderdi. Sevinince gözünü kırpar ve kısardı. Gülmesinin çoğu tebessüm şeklinde idi, gülümserken dişlerinden sanki inci taneleri dökülürdü.»

Hasan dedi ki: Babama, Rasûlullah (s.a.v.)'m evine girişinin şeklini sordum. Bana şöyle cevap verdi:

"Evine istirahat için girerdi. Buna da hakkı vardı. Bu hususta kendisine izin verilmişti. Evine girdiğinde, bu girişini de üç kısma ayırırdı. Birini Allah'a, birini ailesine birini de kendi nefsine ayırırdı. Kendi nefsine ayırdığı kısmı da kendisiyle insanlar arasına tahsis ederdi. Genel ve özel herkes yanma gelir, onlardan hiçbir şeyi gizlemezdi. Ümmetine ayırdığı kısımda siretine bakılır, fazilet ehli kimseler, onun edebini almayı tercih ederlerdi. Kendi nefsi için ayırdığı bu istirahat kuralını insanlara, dindeki faziletleri nisbetinde taksim ederdi. İnsanlardan kiminin bir ihtiyacı, kiminin iki ihtiyacı, kiminin birçok ihtiyaçları vardı. Onlarla ilgilenir, onların ve ümmetin yararına olan şeylerle meşgul olurdu. Onlara gerekeni anlatınca da burada hazır bulunanlar, hazır bulunmayanlara bunu tebliğ etsinler, derdi. Ayrıca ihtiyacım bana ile-temeyen kimselerin ihtiyacım da siz bana iletin. Çünkü ihtiyacını ilete-meyen kimsenin ihtiyacını sultana ileten kimsenin kıyamet gününde Cenâb-ı Allah, ayaklarına sebat verir, derdi. Ziyaretçiler yanma gelirler, yanından neşeli ve zevkli bir şekilde ayrılırlardı. Ümmetin delilleri, yani fakihleri olarak onun yanından çıkıp giderlerdi."

Hasan diyor ki: Babama, Rasûlullah'm evden çıktıktan sonra nasıl hareket ettiğim sordum. Bana şöyle cevap verdi:

"- Rasûlullah (s.a.v.), sadece cemaatı ilgilendiren, onların kalplerini birbirine ısındıran konularda konuşurdu. Onları nefret ettiren hususlardan bahsetmezdi. Bu hususta dilini tutardı. Her kavmin büyüğü- * ne ikramda bulunur, onlara gerekli tazimi gösterirdi. Bu gibi kimseleri kavimlerinin başına idareci tayin ederdi. İnsanların kötü davranıştan uzak durmalarını tenbihlerdi. Ashabının durumunu araştırır, insanlar arasında neler olup bittiğini sorardı. İyi kimselere iyilikte bulunur, onları desteklerdi. Kötü kimseleri azarlar ve tahkir ederdi. Mutedil hareket ederdi. Ilımlıydı. İhtilaf çıkarmazdı. İnsanların gafil olup haktan meyledecekleri korkusundan kendisi devamlı tetikte durur, dikkatli davranırdı. Her hale karşı hazırlığı vardı. Hakta taksir etmez, hakkın emri dışına çıkmazdı. İnsanların seçkin kimseleri ve iyileri, onunla dost olurlardı. Onun nezdinde insanların en faziletlisi, nasihati umumi olandı. Herkese nasihatta bulunan kimselere daha çok kıymet verirdi. Başkalarına iyilik edip destek veren kimselerin mertebesi onun yanında büyüktü."

Hasan diyor ki: Babama, Rasûlullah'm meclisinin keyfiyetini sordum. Bana şöyle cevap verdi:

"Rasûlullah (s.a.v.), meclise zikrederek gelip oturur, zikrederek kalkıp giderdi. Her yere de oturmazdı. Bir kavmin yanma vardığı zaman nerede boşluk bulursa oraya otururdu. Başkalarının da böyle yapmalarını emrederdi. Meclisinde oturan herkese konuşma fırsatı verirdi. Yanında oturanlardan herhangi bir kimse, ona göre başkalarının kendisinden daha kıymetli olacağı düşüncesine asla kapılmazdı. Bir ihtiyaç için yanma gelip oturan veya yolda durdurup kendisiyle konuşan kimselere karşı tahammüllü idi. Çekip gitmezdi. Kendisini durdurup konuşan kişi çekip gitmedikçe, kendisi dönüp gitmezdi. Kendisinden bir ihtiyaç için dilekte bulunan kimseyi reddetmez, mutlaka dileğiniye-me getirir veya ona güzel bir cevap verirdi. Bütün imkanlarını halk için seferber ederdi. İnsanlar için baba gibi idi. Hepsi hak hususunda ona göre eşit durumda idiler. Onun meclisi hüküm, haya, sabır ve emanet meclisi idi. Meclisinde sesler yükseltilmez ve hata yapılmazdı. Meclisinde oturanlar ılımlı, mutedil kimseler olup ancak takva hususunda birbirlerine üstün olurlardı. Diğer hususlarda birbirlerine eşit durumda idiler. Tevazu sahipleriydiler. Büyüklere saygı küçüklere de merhamet gösterirlerdi, ihtiyaç sahiplerini kendilerinden önde tutarlardı. Garip kimselerin hakkını korur, onları gözetirlerdi."

Hasan diyor ki: Babama, Rasûlullah in meclisinde oturan kimselere nasıl davrandığını sordum. Bana cevaben şöyle dedi:

"Rasûlullah (s.a.v.), devamlı güler yüzlü, yumuşak huylu ve güzel ahlaklı idi. Kaba ve katı değildi. Sokaklarda bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemez, başkalarını ayıplamaz, fazla şaka yapmazdı. Nahoş bir hareketle karşılaştığında, onu görmezlikten gelirdi. Kendisinden birşey uman kimsenin ümidi kırılmaz ve o kimse zarara uğramazdı. Riyakarlığı, fazla konuşmayı ve kendisini ilgilendirmeyen işlere karışmayı ter-ketmişti. Kimseyi yermez, ayıplamaz ve gizlilikleri araştırmaz, ancak sevabını ümid ettiği hususlarda konuşurdu. Konuşurken de meclisinde bulunan kimseler, başlarını önlerine eğip dinlerlerdi. Sanki başlarının üzerinde bir kuş vardı. Susunca da meclisindeki adamlar konuşmaya başlarlardı. Ama onun yanında birbirleriyle çekişip tartışmazlardı. Meclisindeki kimselerin güldükleri şeye güler, onların beğendikleri şeyi beğenirdi. Garip kimsenin, kaba saba konuşmalarına sabrederlerdi. Hatta ashabı, konuşması için onu zorlarlardı. Bir ihtiyaç sahibi gördüğünüzde: "Onun ihtiyacını giderin." derdi. Haketmeden yapılan övgüyü kabul etmezdi. Hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Ancak şeriata aykırı bir husus söylenirse, o zaman ya sözü keser veya kendisi kalkıp giderdi.»

Hasan diyor ki: Babama, Rasûlullah'ın sükûtunun keyfiyetini sordum. Bana şöyle cevap verdi:

«Rasûlullah (s.a.v.), yumuşak huyluluğundan ötürü, ya tehlikeli bir durumdan sakındığı, ya bir şeyi takdir edip beğendiği veya tefekkür halinde olduğu için susardı. Birşeyi takdir etmesi durumunda, insanların o şeyi duyup işitmeleri için susar ve konuşmazdı. Baki kalacak ya da fani olacak hususlarda tefekkür ederken de susardı. Allah, ona hem yumuşak huyluluğu, hem de sabrı vermişti. Hiç birşey onu kızdırıp öfke-lendirmezdi. Dört şeyden çekinir, o şeylere karşı tedbirli olurdu. En güzel şeyi alır, dünya ve ahiret için lazım olan işleri yerine getirirdi.»

Buharı, Ukbe b. Haris'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.)'m vefatından birkaç gece sonra Ebu Bekir, ikindi namazını kıldırdı. Ali ile birlikte mescitten çıkıp yürümeye başladı. O esnada Ali'nin oğlu Hasanın diğer çocuklarla oynamakta olduğunu gördü. Onu alıp omuzuna koydu ve:

- Ey Babacığım, sen Ali'ye değil de peygambere benziyorsun! dedi.

Ali de onlara bakıp gülümsüyordu.»

Buharî, Ebu Cuhayfenin şöyle dediğim rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.)'ı gördüm. Ali'nin oğlu Hasan da ona benzıyordu.»

Beyhakî, Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Baş ile göğüs arası bakımından Hasan, Rasûlullah a daha çok benzer. Göğüsten aşağı kısımlar açısından da Hüseyin, Rasûlullah a daha çok benzer.»