El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

İbrahim Halîlullah'a Verilen Mucizeler

Şeyhimiz Allâme Ebu'l-Mealî b. Zemlekânî dedi ki: "ibrahim peygamber için ateş söndü. Ama Peygamberimiz (s.a.v.) için de doğumu esnasında yani peygamber oluşundan kırk sene önce Mecusiîerin ateşi söndü. Nemrud'un ateşi, …

Şeyhimiz Allâme Ebu'l-Mealî b. Zemlekânî dedi ki: "ibrahim peygamber için ateş söndü. Ama Peygamberimiz (s.a.v.) için de doğumu esnasında yani peygamber oluşundan kırk sene önce Mecusiîerin ateşi söndü. Nemrud'un ateşi, İbrahim peygamberle doğrudan temasta olduğu esnada söndü. Oysa Peygamberimiz (s.a.v.) ile Mecusiîerin ateşi arasında birkaç aylık mesafe var iken ateş sönmüştü. Bu ümmetten bazıları ateşe atılmış, ama Peygamber (s.a.v.)'in be-reketiyle ateşten etkilenmemişlerdi. Bunlardan biri Ebu Müslim el-Holanî'dir. Esved b. Kays el-Ansî, Yemen'de iken Ebu Müslim el-Ho-lanî'ye haber göndererek ona şöyle sormuştu:

- Sen, Muhammed'in Allah Rasûlü olduğuna şahadet ediyor musun?

- Evet.

- Benim de Allah Rasûlü olduğuma şahadet ediyor musun?

- İşitmedim.

Esved b. Kays, sorusunu tekrarladı. Ancak Ebu Müslim:

- İşitmedim, diyerek cevabını tekrarladı. Bunun üzerine Esved b. Kays, büyük bir ateş yakılmasını emretti. Yakılan ve alevleri göklere yükselen ateşe Ebu Müslim'in atılmasını emretti. Ama Ebu Müslim, içine atıldığı ateşten zarar görmedi. Bunun üzerine Esved'e:

- Eğer bu adamı kendi ülkende bırakırsan ülkendeki insanları sana karşı kışkırbr ve düzenini bozar, dediler. O da Ebu Müslim'in oradan göç etmesini emretti. Ebu Müslim, kalkıp Medine'ye geldi. Rasûlullah (s.a.v.) vefat etmişti. Ebu Bekir halife olmuştu. Gidip mescidin direklerinden birinin yanında namaz kıldı. Hz. Ömer, onu gördü:

- Bu adam nereden geliyor? diye sorunca, Yemen'den geldiğini söyledi. Bunun üzerine Ömer, ona şöyle bir soru sordu:

- Ateşe atılıp yakılan ama ateşten zarar görmeyen adamımıza Allah ne yaptı?

Ebu Müslim cevap verdi:

- O, Abdullah b. Eyyüb'tür.

- Allah aşkına söyle, yoksa o sen misin?

- Evet benim.

Bunun üzerine Hz. Ömer gözlerini öptü, onu alıp Ebu Bekir'in yanına götürdü ve kendisiyle Ebu Bekir'in arasına oturttu ve şöyle dedi:

- Cenâb-ı Allah'ın, İbrahim peygambere yaptığını Muhammed Ümmetinden birine de yaptığını bana göstermeden beni vefat ettirmediği için Allah'a hamd ediyorum."

Hafız Ebu Kasım b. Asakir, Şurahil b. Müslim el-Holanî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Esved b. Kays b. Zilhimar el-Ansî, Yemen'de peygamberliğini ilan etti. Ebu Müslim el-Holanf ye haber gönderip onu yanma getirtti. Ebu Müslim onun yanma varınca, Esved ona şöyle bir soru sordu:

- Benim, Allah rasûlü olduğuma şahadet eder misin?

- Ben böyle birşey işitmedim.

- Sen, Muhammed'in Allah Rasûlü olduğuna şahadet eder misin?

- Evet.

- Benim, Allah Rasûlü olduğuma şahadet eder misin?

- Ben böyle birşey işitmedim.

- Muhammed'in Allah Rasûlü olduğuna şahadet eder misin?

- Evet.

Esved, bu sorusunu defalarca tekrarladı, aynı cevabı almış olmalı ki, büyük bir ateş yakılmasını emretti. Yakılan ateşin içine Ebu Müslim'i attı, ama ateş, Ebu Müslim'e zarar vermedi.

Bunun üzerine Esved'e:

- Bunu yanından uzaklaştır. Yoksa tebeayı sana karşı ayaklandırır, dediler. O da Ebu Müslim'in oradan göç etmesini emretti. Ebu Müslim de kalkıp Medine'ye geldi. Rasûlullah (s.a.v.) vefat etmiş, Ebu Bekir halife olmuştu. Bineğini mescidin kapısı önünde çöktürdü, sonra mescide girdi. Bir direğin yanma gidip orada namaz kılmaya başladı. Hattab oğlu Ömer, onu gördü, yanma geldi ve:

- Sen kimsin? diye sordu. O da Yemenli olduğunu söyleyince Ömer, ona şu soruyu sordu:

- Yalancı peygamber Esved'in ateşte yaktığı adama ne oldu?

- O, Abdullah b. Eyyüb'tür.

- Allah aşkına söyle, yoksa o sen misin?

- Evet benim.

Böyle demesi üzerine Hz. Ömer, onu kucakladı. Sonra alıp Hz. Ebu Bekir'in yanma götürdü. Kendisiyle Ebu Bekir'in arasına oturttu ve şöyle dedi:

- İbrahim Halilürrahman'a yaptığı ikramı, Muhammed ümmetinden birine de yaptığını bana göstermeden beni vefat ettirmeyen Allah'a hamd olsun."

İsmail b. Ayyaş dedi ki: "Yemen'in Holan kentinden bize imdada gelen takviye kuvvetlerindeki bir adamla görüştüm. Bunlar kendi aralarında birbirleriyle şakalaşır ve Holanlılar, Anshlara şöyle derlermiş: Yalancı adamınız Esved, bizim adamımız Ebu Müslim'i ateşe attı, ama ateş ona zarar vermedi."

Hafiz tbn Asakir, Ebu Büşr Cafer b. Ebu Vahşiye'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Adamın biri Müslüman oldu. Kavmi onu tekrar küfre döndürmek istedi. Fakat o küfre dönmeyince, onu ateşe attılar. Ateş onu yakmadı. Sadece bir parmağının ucu yandı. Abdest alırken suyu oraya ulaştıra-mıyordu. Hz. Ebu Bekir'in yanma geldi. Hz. Ebu Bekir ona:

- Benim için mağfiret dile, dedi. O:

- Sen buna daha layıksın, deyince Hz. Ebu Bekir dedi ki:

- Hayır, senin mağfiret dilemen daha uygun olur. Çünkü sen ateşe atıldın ve ateş seni yakmadı.

Bunun üzerine adam, Hz. Ebu Bekir için mağfiret diledi. Sonra çıkıp Şam'a gitti. Onu ibrahim (a.s.) diye adlandırıyorlardı. Bu adam Ebu Müslim el-Holanî'dir. Bu fazlalığıyla birlikte bu rivayet, tastamam tahakkuk etmiştir. Ebu Müslim, bu yüksek mertebeye, tertemiz ve mukaddes olan Muhammedi şeriata uymasının bereketiyle ulaşmıştı. Nitekim şefaat hadisinde de şöyle buyurulmaktadır:

"Cenâb-ı Allah, secde yerlerini yemesini ateşe haram kılmıştır." Ebu Müslim, Şam'ın batısındaki Darıya mahallesine yerleşmişti. Şam'daki camiye, sabah namazlarına ilk önce o gelirdi. Ondan önce kimse camiye gelmezdi. O, Rum illerine gazaya giderdi. Birçok harika halleri ve kerametleri vardı. Mezarı Dariya'da meşhur bir ziyaretgah-tır. Kuvvetli görüşe göre, orası mezarı değil makamıdır. Çünkü Hafiz Ibn Asakir, onun Muaviye'riin halifeliği döneminde Rum illerinde vefat etmiş olduğuna dair ileri sürülen görüşü tercih etmiştir. Bazılarına göre o, Yezid'in idaresi döneminde hicretin altmışıncı senesinden sonra vefat etmiştir. Doğrusunu Allah bilir.

Birkaç yoldan gelen rivayette de anlatıldığına göre Ahmed b. Ebu'l-Havarî, üstadı Ebu Süleyman'ın yanma gitmişti. Üstadından birşeyler öğrenecekti. Fakat gördü ki, tandırda ateş yakılmış. Üstadın aile efradı da orada toplanmışlar. Üstadın kendilerine vereceği emri bekliyorlar. Aile efradı, onu çevrelemiş vaziyette iken üstadı halkla konuşuyordu. Ondan birşeyler öğrenmek istediğini söyleyince üstadı, halkla meşgul olmaya devam etti. Ona aldırış etmedi. Sonra dönüp kendisine birşeyler öğretmek isteyince de bu defa Ahmed b. Ebu'l-Havarî ona iltifat etmedi. Daha sonra çevresindeki adamlarla birlikte ona birşeyler Öğretmeye

başladı ve ona:

- Git şu tandırın içinde otur, dedi.

Ahmed b. Ebu'l-Havarî de tandıra gidip cayır cayır yanmakta olan ateşin içine oturdu. Ama ateş ona serin ve selamet oldu. Tandırda oturmaya devam etti. Nihayet üstadı Ebu Süleyman, cemaatle yaptığı ko-" nuşmaya ara verdi ve Ahmed'in tandırda oturmakta olduğunun farkına vardı. Çevresindeki adamlara şöyle dedi:

- Kalkın, Ahmed b. Ebu'l-Havarf nin yanma gidelim. Öyle sanıyorum ki o, kendisine verdiğim emre uyarak gidip tandırda oturmuş.

Gittiler, Ahmed'i tandırın içinde oturmuş vaziyyette buldular. Üstadı Şeyh Ebu Süleyman elini uzatıp Anmed'i tandırdan çıkardı. Allah'ın rahmeti ikisinin üzerine olsun. Allah ikisinden de razı olsun.

Şeyhimiz Ebu'l-Mealî dedi ki: İbrahim peygamberin mancınıktan atılmasına gelince diyeceğimiz şudur ki: Böyle bir hadise, Müseyleme-tü'1-Kezzab vak'asıyla ilgili Bera b. Malik'in hadisinde de anlatılmıştır. Müseylemetü'l-Kezzab'ın adamları bir bahçeye girmiş, oraya sığınmış ve kapıyı üzerlerine kilitlemişlerdi. Bera b. Malik de dedi ki:

- Beni hurma lifinden yapılmış bir hasırın içine koyun ve mızrakların ucuna yerleştirin. Sonra da beni kapının üst tarafından bahçenin

içine atın.

Bera'nın dediğini yaptılar. Onu mızrakların ucuna takarak bahçenin içine fırlattılar, o da gidip bahçenin içine düştü. Kalktı, müşiklerle savaştı ve Müseylemetü'l-Kezzab'ı öldürdü.

Ben derim ki: Bu hadise, Hz. Ebu Bekir es-Sıddık'm hilafeti döneminde cereyan etmiştir. O, Müseylemetü'l-Kezzab ve Beni Halife kabilesiyle savaşması için Halid b. Velid'i 10.000 küsur askerden teşekkül eden bir ordunun başında gönderdi. Müseyleme taraftarları ise 100.000 civarında veya daha fazla idiler. îki taraf karşı karşıya gelince, Arabile-rin çoğu kaçmaya başladı. Muhacirlerle Ensâr:

- Kurtar bizi ey Halid, dediler. Halid de onları Arabilerden ayıkladı. Muhacirlerle Ensâr 2500 kişiye yakın idiler. Kuvvetli bir hamle yaptılar. Karşılarındaki düşman, ardını dönüp kaçmaya başladı. Müslümanlar:

- Ey Bakara sûresinin ashabı! Bugün büyü bozuldu! dediler. Allah'ın izniyle onları yenilgiye uğrattılar. Onları oradaki bir bahçeye sığınmak mecburiyetinde bıraktılar. O bahçeye, ölüm bahçesi denir. Müseyleme ve taraftarları bahçeye sığındılar. Müslümanlar, onları orada kuşatma altına aldılar. Enes b. Malik'in ağabeyi olan Bera b. Malik, kendini bir hasırın içine koydurup mızrakların ucuna bağlatarak mancınık şeklinde surların üzerinden bahçenin içine attırdı. Bahçenin içine düşünce, süratle kalkıp düşmanın üzerine saldırdı. Yalnız başına onlarla savaşmaya başladı. Nihayet bahçeyi fethetti. Kapıyı açma imkanını buldu. Müslümanlar da tekbir getirerek içeri girdiler, Müseyleme'nin kasrına vardılar. O, kasrın dışında duvarın yanında mor renkli bir deve gibi durmaktaydı, ilk olarak ona Vahşî b. Harb el-Esved (Hz. Ham-za'nm katili) ile Ebu Dücane Simak b. Hareşe el-Ensârî saldırdı. Şeyhimiz Ebu'l-Mealî b. Zemlekânî, Ebu Dücane'nin nesebinden gelmektedir. İkisi birlikte saldırdıkları halde önce Vahşî mızrağını ona sapladı. Sonra Ebu Dücane gelip bir kılıç darbesiyle onu öldürdü, ama köşkün üzerinden bir cariye:

- Vah benim emirime! Onu siyahı bir köle öldürdü! diye ünlemeye başladı.

Anlatıldığına göre, öldürüldüğü gün Müseyleme 140 yaşındaymış. Allah ona lanet etsin. Ömrü uzun olup ta ameli kötü olan kimseyi Allah rezil etsin. Şeyhimizin, İbrahim peygamberle ilgili olarak anlattıkları bundan ibarettir.

Hafız Ebu Nuaym'a gelince, o bu hususta şöyle demiştir: "Eğer denilse ki:

- İbrahim (a.s.), peygamberlik rütbesinin yanında dostluk unvanıyla da özel bir konuma sokulmuştur.

Buna cevaben deriz ki: Cenâb-ı Allah, Muhammed (s.a.v.)'i hem dost hem de sevgili kabul etmiştir. Sevgili, dosttan daha latif ve güzeldir."

Hafiz Ebu Nuaym, böyle dedikten sonra Abdullah b. Mesud (r.a.)'un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Eğer ben bir dost edinseydim, Ebu Bekir'i dost edinirdim. Ama sizin arkadaşınız (yani Rasûlullah) Allah'ın dostudur."

Müslim, Abdullah b. Mesud'dan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Eğer ben bir dost edinseydim, mutlaka Ebu Bekir'i dost edinirdim. Ama o, benim kardeşim ve arkadaşımdır. Allah da sizin arkadaşınızı (yani Rasûlullah'ı) dost edinmiştir."

Ebu Nuaym, Ka'b b. Malik'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Ben Peygamberiniz (s.a.v.)'in yanında iken şöyle buyurduğunu işittim: Her peygamberin, ümmetinden mutlaka bir dostu vardır. Benim dostum da Ebu Bekir'dir. Doğrusu Allah, sizin arkadaşınızı (yani Rasûlullah'ı) dost edinmiştir." Bu hadisin senedi zayıftır.

Muhammed b. Aclan, Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Her peygamberin bir dostu vardır. Benim dostum da Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe'dir. Arkadaşınızın (yani Rasûlullah'm) dostu ise Rahman'dır."

Abdülvehhab b. Dahhak, Amr b. As'tan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu yüce Allah, ibrahim'i dost edindiği gibi beni de dost edinmiştir. Benimle İbrahim'in makamı Cennet'te karşı karşıyadır. Abbas da aramızdadır. Mü'min (yani Abbas), iki dostun arasında olacaktır."

Müslim, «Sahih» adlı eserinde, Cündüb b. Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Vefatından beş gün önce Peygamber (s.a.v. )'in şöyle buyurduğunu işittim:

"Aranızda birinizi dost edinmekten Allah'a sığınırım, çünkü Allah, İbrahim'i dost edindiği gibi beni de dost edinmiştir. Eğer ümmetimden birini dost edinseydim, mutlaka Ebu Bekir'i dost edinirdim. Dikkat edin, sizden öncekiler peygamberlerinin ve salih kişilerinin mezarlarını mescid edinirlerdi. Sakın siz mezarları mescid edinmeyin. Ben sizi bundan men ediyorum."

Hz. Peygamber'in Hüseyin'i dost edinmesi konusuna gelince, Ebu Nuaym bunun senedini görmemiştir.

Hişam b. Ammar, «el-Meb'as» adlı kitabında Yahya b. Hamza kanalı ile Urve b. Rüveym el-Lahmf den şöyle rivayet etmiştir:

"Allah, beni mezkur ecelime yaklaştırdı ve beni yakınına almak için vefat ettirecek ve beni can çekiştirmek üzere yatağıma yatıracaktır. Biz sonuncularız. Ama kıyamette önde olacağız. Ben bir söz söyleyeceğim ama bununla övünmüyorum: İbrahim, Allah'ın dostudur. Musa, Allah'ın seçkin kuludur. Ben ise, Allah'ın sevgilisiyim ve kıyamet gününde Adem oğullarının efendisiyim. Elimde Livau'1-Hamd bulunacaktır. Allah, sizin için bana üç hususta teminat vermiştir: Sizi kıtlık ile helak etmeyecektir. Sizi düşmanlarınızın eline bırakmayacak, onlar da sizi istedikleri gibi yok edemeyeceklerdir. Sapıklıkta da asla bir araya gelmeyeceksiniz."

Fakih Ebu Muhammed Abdullah b. Hamid, dostluk (hillet) makamı üzerinde uzun uzadıya konuşmuş ve neticede şöyle demiştir:

"Anlatıldığına göre dost (halil), kendi arzu ve korkusu ile Rabbine ibadet eden kimsedir. Çünkü bir ayet-i kerimede Allah'ın dostu İbrahim hakkında şöyle denilmiştir: "Doğrusu İbrahim, çok içli ve yumuşak huyluydu." (et-Tevbe, 114.)

İbrahim peygamber, çok ah vah ettiğinden kendisi hakkında böyle denmiştir. Sevgiliye (habibe) gelince o, görerek ve severek Rabbine ibadet eden kimsedir. Anlatıldığına göre dost, dostundan bağış bekleyendir. Sevgili ise sevgilisine kavuşmayı bekleyendir. Dost, dostuna ancak bir aracı ile ulaşabilen kimsedir. Bir ayet-i kerimede, bu hususta şöyle buyurulmaktadır:

"Yakinen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece gösteriyorduk." (el-En'âm, 75.)

Sevgili ise, sevgilisine vasıtasız ve aracısız ulaşan kimsedir. Bu hususta bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Aralan iki yay aralığı kadar, belki daha da yakın oldu." (en-Necm, 9.)

Dost, yani Hz. İbrahim, Rabbi hakkında şöyle dedi:

"Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur." {eş-Şuarâ, 82.)

Cenâb-ı Allah, sevgili Muhammed (s.a.v.)'e şöyle demiştir: "Senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar." (ei-Fetih, 2.) Dost, yani İbrahim (a.s.), Rabbine şöyle demişti: "İnsanların diriltileceği gün, beni rezil etme." (eş-Şuarâ, 87.)

Cenâb-ı Allah, Peygamber (s.a.v.) için şöyle buyurmuştur: "Allah'ın peygamberini ve onunla beraber olan mü'minleri utandırmayacağı o gün." (et-Tahrîm, 8.) Dost, yani İbrahim (a.s.), ateşe atıldığı zaman şöyle demişti: "Allah bize yeter. O, ne güzel Vekil'dir." (Âl-i Imrân, 173.)

Cenâb-ı Allah, Muhammed (s.a.v.)'e hitaben şöyle buyurmuştu:

MEy Peygamber! Allah'ın yardımı sana ve sana uyan mü'minlere yeter." (ei-Enfâi, 64.) Dost, yani İbrahim (a.s.) şöyle demişti: "Doğrusu ben, Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir." (es-

Sâffât, 99.)

Cenâb-ı Allah, Muhammed (s.a.v.)'e şöyle demişti: "Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi?" (ed-Duhâ, 7.) Dost, yani İbrahim (a.s.) Rabbine şöyle dua etmişti: "Beni ve oğullarımı, putlara tapmaktan uzak tut." (Ibrâhîm, 35.)

Cenâb-ı Allah, sevgilisi Muhammed (s.a.v.) için şöyle demişti: "Ey Peygamberin ev halkı! Şüphesiz Allah, sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister." (el-Ahzâb, 33.) Dost, yani İbrahim (a.s.) Rabbine şöyle dua etmişti: "Beni Nimet Cennet'ine vâris olanlardan kıl." (eş-Şuarâ, 85.) Cenâb-ı Allah, sevgilisi Muhammed (s.a.v.)'e: "Doğrusu biz sana Kevser'i vermişizdir." demiştir.

Fakih Ebu Muhammed Abdullah b. Hamid, dostluk (hillet) maka-mıyla ilgili birçok şeyler daha anlatmıştır,

«Sahih-i Müslim»de Übey b. Ka'b'dan rivayet edilen bir hadiste, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde ben öyle bir makamda duracağım ki, babalan İbrahim Halil de dahil olmak üzere bütün yaratıklar bana imrenecektir." Bu da gösteriyor ki, Peygamber (s.a.v.)'in habiblik (sevgililik) makamı, İbrahim peygamber'in halillik (dostluk) makamından daha üstündür. Çünkü ahirette Peygamber Efendimiz'in habiblik makamına ihtiyaç duyulacaktır ve yine bu hadis gösteriyor ki; İbrahim peygamber, Rasûlullah (s.a.v.)'dan sonra yaratıkların en üstün şahsiyetidir. Eğer İbrahim peygamberden daha üstün bir kimse olsaydı, Peygamber Efendimiz onun adını da anardı.

Ebu Nuaym dedi ki: İbrahim peygamberin Nemrud'a karşı üç perdeyle korunmuş olduğu ileri sürülecek olursa, buna cevaben biz de deriz ki: Aynı şekilde Muhammed (s.a.v.) de kendisine kötülük yapmak isteyen kimselere karşı beş perdeyle korundu. Onunla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Önlerine ve arkalarına sed çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler," (Yâsîn, 9.) Bu ayette, üç perdeden bahsediliyor. Sonra başka bir ayette Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor:

"Ey Muhammed! Kur'ân okuduğun zaman seninle ahirete inanmayan kimseler arasına görünmeyen bir perde çekeriz." (el-Isrâ, 45.)

Diğer bir ayette de şöyle buyurulmaktadır: "Boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirmişizdir. Bunun için başlan yukan kalkıktır." (Yâsîn, 8.)

Böylece Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ile kendisine kötülük yapmak isteyen kimseler arasına çekilmiş olan perdelerin sayısı beşi bulmaktadır. Fakih Ebu Muhammed b. Hamid de böyle demiştir, ama bu iki zattan hangisi bu bilgileri diğerinden almıştır, bunu bilemiyorum. Doğrusunu Allah bilir. Ama Fakih Ebu Muhammed Abdullah b. Ha-mid'in bu söyledikleri garib şeylerdir. Onun, İbrahim peygamber için bahsettiği perdelerin mahiyetinin ne olduğunu bilemiyorum. Bu perdeler olsaydı, Cenâb-ı Allah, onu ateşe nasıl attırırdı? Allah, onu ateşten kurtardı. Ama bu ayetleri, delil olarak ileri sürdüğü perdelere gelince denilmiştir ki: Bu perdelerin hepsi de maddi değil manevidirler. Yani İbrahim peygamberin ve Rasûlullah'm muhatapları ile kendileri arasında bulunan perdeler, bu peygamberlerden onlara ulaştırılmak istenen hakkı perdelemiştir. Bu sebeple hak, o kafirlere ulaşmamış, kalplerine geçmemiştir. Nitekim bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ey Muhammedi Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır, istediğini yap, biz de yapacağız." derler." (Fussiiet, 5.)

Bu ayet ve sözü edilen perdeler hakkında tefsirimizde ayrıntılı açıklamalar yaptık. Tefsirimizde ve "Siret" adlı eserimizde de anlattığımız gibi Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil, kendisini ve kocasım yeren, ikisinin de birlikte Cehennem'e gireceklerini, kayba uğrayacaklarını bildiren sûrenin nüzulünden sonra büyük bir taş almış, vurmak için Peygamber Efendimiz'e giderken Ebu Bekir'in yanına varmış, Ebu Bekir'in Peygamber Efendimiz'in yanında oturmakta olduğunu görmüş, ama Peygamber Efendimizi (Allah'ın hikmeti gereğince) görememiş ve Ebu Bekir'e şöyle sormuştu:

- Arkadaşın nerede?

- Onunla ne işin var?

- O beni hicvetti.

- Hayır, seni hicvetmedi.

- Allah'a yemin ederim ki, eğer onu görürsem şu taşla onu vuracağım.

Böyle dedikten sonra: "Yerilmiş olarak bize geldi. Onun dini bizi terk etti." diyerek geri döndü.

Peygamber Efendimiz'i secde halindeyken ayağıyla başına basıp ezmek isteyen Ebu Cehil'e karşı da manevi bir engel çıkmış, onunla Peygamber Efendimiz arasına bir perde gerilmişti. Peygamber Efendimiz'e hücum etmek isteyince Ebu Cehil ateşten bir mezar görmüş, dehşet verici bir manzarayla karşılaşmış, arada5 meleklerin kanatlarını görmüştü. Elini yüzüne siper ederek gerisin gferi dönmüştü. Kureyşliler, bu halini görünce ona:

- Yazıklar olsun sana, neyin var? diye sormuşlar. O da gördüğü manzarayı onlara anlatmıştı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de: "Eğer Ebu Cehil bana yaklaşsaydı, melekler onun uzuvlarım birer birer koparıp götüreceklerdi." demişti.

Rasûlullah (s.a.v.), hicret gecesinde evinden çıkarken müşrikler onun yolunu bekliyorlardı. Onu

gözetliyorlardı. Evinden dışarı çıkmaması için kapısına bekçiler göndermişlerdi. Çıktığı takdirde,

onu öldüreceklerdi. Ama PeygamberrHz. Ali'ye emir vermiş, Hz. Ali de gelip onun boş yatağında

yatmıştı. Hz. Peygamber evden çıkarken, müşrikler evin kapısı önünde oturmaktaydılar. Her birinin

başına toprak savurdu ve: "Yüzler çirkin olsun!" dedi. Hiçbiri onu göremedi. Nihayet Ebu Bekir es-

Sıddık ile birlikte Sevr mağarasına ulaştı. Nitekim bunu "Siret" isimli eserimizde ayrıntılı bir şekilde

anlattık. Yine orada anlattığımız gibi Örümcek, mağaranın kapısına ağını örmüştü ki, müşrikler

onun mekanını göremesinler. Sahih hadiste anlatıldığına göre, Ebu Bekir demişti

ki:

- Ya Rasulallah, eğer müşriklerden biri, ayağının bastığı yere bakacak olsaydı, mutlaka bizi görürdü.

Buna cevaben Rasûlullah (s.a.v.) da ona şu soruyu sormuştu:

- Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında senin zannm nedir ey Ebu Bekir? Şairlerden biri, bu konuda şöyle demiş:

"Davud'un örgüsü, mağaradaki adamı korumadı. Aksine bu husustaki övünç örümceğe aittir."

Yine kendisiyle Ebu Bekir'i izlemeye çıkan Süraka da ona bir kötülük yapamamıştı. Aralarına perde

ve engel girmişti. Süraka'nın atının ayakları yere batmıştı. Nihayet o, Rasûlullah'tan bir emannâme

almıştı. Bu meseleyi de hicret bahsinde detaylı olarak anlatmıştık.

tbn Hamid, kitabında İbrahim peygamberin, Allah'ın emrine teslim olarak oğlunu boğazlamak için

yere yatırışma karşılık Rasûlullah (s.a.v.)'ın da Uhud savaşında ve diğer savaşlarda kendini ölüme

atışını göstermiştir. Evet Rasûlullah (s.a.v.), kendini feda ederek düşmanın üzerine atılmış,

düşmanlar da başım ezmişler, alt çenesindeki süt dişlerinin sağda olanım kırmışlardı. Nitekim bunu

da "Siref'te ayrıntılı bir şekilde anlatmıştık.

Yine îbn Hamid der ki: Anlatıldığına göre ibrahim peygamberi kavmi ateşe attıkları zaman Cenâb-ı

Allah, ateşi onun için serin ve selamet kılmıştı. Biz de deriz ki, Rasûlullah'a da bunun benzeri bir

mucize verilmiştir. O, Hayber'e indiği zaman Hayberli bir kadın onu zehirlemiş ti. Bu zehir, onun

karnında ecelinin sonuna dek onun için serin ve selamet olmuştu. Zehir bir damar gibidir. İnsanın

karnında rahat durmaz, tıpkı ateş gibi yakar.

Ben derim ki: Bununla ilgili hadis, Hayber'in fethi bölümünde geçmiştir ve o hadis şunu da teyid

etmektedir: Bişr b. Bera b. Marur, o zehirli koyunun etini yediğinden hemen ölmüştü. Koyunun

paçası da, kendisinin zehirli olduğunu Rasûlullah'a haber vermişti. Ama Rasûlullah, ondan bir

çiğnemlik et koparıp çiğnemişti. Ashnda onun çiğnediği kısımda zehir daha fazla miktardaydı.

Çünkü Yahudiler, Rasûlullah (s.a.v.)'m paçayı çok sevdiğini anlamışlardı. Ama Aziz ve Celil olan

Allah'ın izniyle ecelinin sonuna kadar o zehir Rasûlullah'a zarar vermemisti. O koyundan yediği

zehirli etin tesirini vücudunda hissettiğini anlatmıştı.

Şam beldelerinin fatihi Halid b. Velid el-Mahzumî'nin tercüme-i halinden bahsederken de kendisine

zehir getirildiğini, o zehiri -kendilerini korkutmak için- düşmanların karşısında yuttuğunu ve onun

bundan bir zarar da görmediğini anlatmıştık. Allah ondan razı olsun.

Ebu Nuaym dedi ki: Eğer İbrahim peygamberin nübüvvet delillerini ileri sürerek Nemrud'u tartışmada yenip şaşkına döndürdüğü ve Cenâb-ı Allah'ın da buna: "İnkar eden şaşırıp kaldı." ayeti ile değindiği söylenecek olursa, biz de buna cevaben şöyle dendiğini söyleriz:

Ölüm sonrasındaki dirilişi yalanlayan Übey b. Halef, eline aldığı çürük bir kemiği Muhammed (s.a.v.)'in yanına getirdi. Onu ufalayıp parçaladı ve: "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" dedi. Bunun üzerine yüce Allah da parlak bir delili indirdi: "Ey Muhammed! De ki: "Onları ilk defa yaratan dirütecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir." (Yâsîn, 79.)

Bunun üzerine Übey b. Halef, Peygamber (s.a.v.)'in nübüvvet burhanı karşısında şaşkına dönerek gitti.

Ben derim ki: Bu, daha kesin bir hüccettir. Karşı taraf için de, ileri sürülecek herhangi bir delil bırakmamaktadır. Bu ayette, ahiretin varlığına, yaratılışın başlangıcı anlatılarak delil getirilmektedir. Hiç yok iken yaratıkları meydana getirip yaratan Allah, onları ölümlerinden sonra yeniden yaratmaya elbette muktedirdir. Nitekim bir ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır: "Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü O, yaratan ve bilendir." (Yâsîn, sı.)

Yani onları nasıl ilk olarak yaratmış ise, öldürdükten sonra yeniden meydana getirebilir. Nitekim başka bir ayette de şöyle buyurulmuştur:

"Allah'ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmezler mi?" (ei-Ahkâf, 33.)

"Önce yaratan, ölümünden sonra tekrar dirilten O'dur. Bu O'nun için daha kolaydır." (er-Rûm, 27.) Şunu da belirtelim ki, çoklarının kavline göre ahiret meselesi zaruri ve fıtri değil, nazaridir. İbrahim peygamberin, Rabbinin varlığı konusunda kendisiyle tartıştığı kimse (Nemrud), inatçı ve büyüklük taslayan bir kimseydi. Zira yaratıcının varlığı, insanın fıtratında zikredilmiştir. Her insan da bu fıtrat üzere yaratılmıştır. Ancak fıtratı değişen kimseye göre bu mesele nazari olur. Bazı kelamcılar, saniin mevcudiyetini, zaruriyattan değil de nazariyattan saymaktadırlar. Şu halde Nem-rud'un, ölüleri dirilttiğine dair ortaya atmış olduğu iddiasını ne akıl, ne de vahiy kabul etmemektedir. Herkes onu, bu hususta kendi aklı ile yalanlamaktadır. Bu yüzden İbrahim peygamber, Rabbinin güneşi doğudan doğdurduğunu, Nemrud'un da batıdan doğdurmasını teklif edince

Nemrud susmak zorunda kalmıştı. Yani ona, eğer Rab isen güneşi batıdan doğdurmasını teklif ettiğinde Nemrud susmak mecburiyetinde kalmıştı. Yani ona, eğer Rab isen güneşi batıdan doğdur deyince Nemrud, verecek cevap bulamamıştı: "İnkar eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez." (ei-Bakara, 258.)

Bunu anlatmanın yanı sıra Rasûlullah (s.a.v.), ahireti inkar eden, çürümüş kemikleri kimsenin diriltemeyeceğini iddia eden Übey b. Halefe Uhüd gününde hücum etmiş, onu mübarek eliyle öldürmüştü. Ona attığı mızrağım kürek kemiğine isabet ettirmiş, o da atından yere yuvarlanmış ve ölmüştü. Çevresindekiler, yere düşen Übey b. Halefe:

- Yazıklar olsun sana neyin var? diye sorduklarında, o şöyle cevap vermişti:

- Allah'a yemin ederim ki, bana isabet eden yara, Zülmecaz halkına isabet etseydi, tamamı ölürdü. Muhammed dememiş miydi M: "Hayır, aksine ben Übeyy'i öldüreceğim." Vallahi o beni mızrakla vurma-saydı, sadece tükürseydi beni öldürürdü,"

Şu mel'un Übeyy b. Halef, Rasûlullah (s.a.v.)'ı Öldürmek için bir at ve mızrak hazırlamıştı. Ama böyle bir hazırlık içinde olduğunu duyan Rasûlullah (s.a.v.): "İnşaattan ben onu öldürürüm." demişti ve bu haberi de Uhud savaşında tahakkuk etmişti.

Ebu Nuaym dedi ki: Eğer İbrahim peygamberin, Allah için öfkelenerek kavminin putlarını kırdığı söylenecek olursa, buna karşı biz de deriz ki: Muhammed (s.a.v.) de 360 put kırdı. Şeytan, onlan kurşun ve bakırla bağlamıştı. Yine de hepsini kırdı. Hangisinin yakınma gelirse, eli değmeden o putlar yere düşüyordu. O esnada Rasûlullah (s.a.v.) da şu ayeti okuyordu: "Hak geldi, batıl zail oldu. Zaten batıl, zail olmaya mahkumdur." (el-Isrâ, 81.)

Putlar, yüz üstü yere düşüyorlardı. Sonra Rasûlullah emir verdi, uzaklara götürülüp atıldılar.

Bu, İbrahim peygamberin yaptığından daha kuvvetli ve daha zaîıir bir iştir. Bunu Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in fetih senesinde Mekke'ye girişini anlatırken konunun baş kısmında anlatmıştık. Orada yeterince sahih ve gayr-i sahih sened ve nakillerle bu meseleyi açıklamıştık.

Birçok siyer âliminin anlattığına göre Hz. Peygamberdin doğumu esnasında da putlar yüz üstü yere düşmüşlerdi. Bu hadise, onun putları bizzat kırmasından daha "büyük ve tesirli bir mucizedir. Yine önceki kısımlarda anlattığımız gibi Rasûlullah'm doğduğu gece Mecusilerin tapmakta oldukları ateş de sönmüştü. Oysa o ateş, 1000 seneden beri yanmakta idi ki, hiç sönmemişti. Fakat kutlu doğum gecesinde sönmüştü. Aynı gece Kisra'nın sarayındaki balkonlardan ondördü yere düşüp parçalanmıştı. Bütün bunlar, Farslann ondört hükümdardan sonra devletlerinin yıkılıp yok olacağını ilan ediyordu. Oysa onların 3000 seneye yakın hakimiyetleri olmuştu.

ibrahim peygamberin isteği üzerine dört kuşun yeniden diriltilmesi meselesine gelince, Ebu Nuaym ile İbn Hamid, bu meseleye değinme-mişlerdir. îsa peygamberin eliyle ölüleri diriltme mucizesi anlatılırken Hz. Muhammed'in bu tarzdaki mucizelerine de değinilecektir. Nitekim onun ümmetinin çağrısı üzerine ölüleri diriltmesi, hurma dalının ondan ayrılığa dayanamayıp inlemesi, taşların, ağaçların, taşlaşmış çamur parçalarının ona selam vermeleri, zehirli paçanın onunla konuşması ve benzeri mucizeleri ileride anlatılacaktır.

"Yakinen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece gösteriyorduk." (ei-En'âm, 75.)

"Kulu Muhamnıed'i bir geçe Mescid-i Haram'dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür." (el-tsrâ, 1.)

Daha sonra vâkıf olduğuma göre, İbn Hamid bu meselelere de değinmiştir. Bu kitabımızda ve tefsirimizde İsrâ hadislerini anlatırken Rasûlullah (s.a.v.)'m İsrâ gecesinde Mekke ile Kudüs arasında müşahede ettiği, oradan da dünya semasına çıkarken gördüğü ilahi ayetleri anlatmıştık. Sonra o yedi kat göklerde, oralardan sonra Sidretü'l-Münte-ha'da, Cennetü'l-Me'vâ'da ve kötü bir durak olan Cehennem'de gördüğü şeyleri anlatmıştık. Peygamber (s.a.v.), İmam Ahmed b. Hanbel ile Tirmizî tarafından rivayet edilen hadisinde şöyle buyurmuştur: "Her-şey bana apaçık bir şekilde göründü ve ben de onları bilip tanıdım."

İbn Hamid, Yakub peygamberin, oğlu Yusuf u kaybetmesi, onun ayrılığına sabretmesi, bu hususta Aziz ve Celil olan Rabbinden yardım dilemesi gibi imtihan edilişini anlatırken buna karşı Rasûlullah (s.a.v.)'ın da benzer bir imtihandan geçirildiğini anlatmış ve oğlu İbrahim'in vefat ettiğini, Rasûlullah'm onun ayrılığına sabrettiğim, sonra da şöyle dediğini nakletmiştir: "Göz yaşanyor, kalp hüzünleniyor ve biz ancak Rab-bimizin razı olacağı şeyi söylüyoruz. Ey ibrahim, doğrusu biz senin vefatın yüzünden üzülmekteyiz,"

Ben derim ki: Rasûlullah (s.a.v.)'m Rukiye, Ümmü Külsum ve Zey-neb adında üç kızı vefat etmiş, Allah'ın ve kendisinin aslanı olan amcası Hamza da Uhud savaşında katledilmiş, ama kendisi buna sabredip ecrini Allah'tan beklemişti.

İbn Hamid, Yusuf peygamberin güzelliğinden bahsederken buna karşı Rasûlullah'a da Cenâb-ı Allah'ın güzellik, heybet, tatlılık, hidayet, uğur ve bereket nasib ettiğini anlatmıştır. Nitekim onun şemailinden bahseden hadislerde de buna delâlet eden ifadeler daha Önceki sayfalarda geçmişti. Nitekim Rebi binti Mesud demiş ki: "Onu görseydin, güneş doğmuş sanırdın."

ibn Hamid, Yusuf peygamberin ayrılık ve gurbet mihnetinden bahsederken Rasûlullah (s.a.v.)'ın da Mekke'den Medine'ye hicret ettiğini, vatanından, ailesinden ve Mekke'de bulunan ashabından da ayrıldığını, gurbete düştüğünü anlatmıştır.

8.Bölüm