- Bu deliller, maddi ve manevi olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Manevi deliller şunlardır: Peygamber (s.a.v.)'e Kur'ân indirilmiştir ki, bu, mucizelerin en büyüğü, alametlerin en göz abası, vazıh hüccetlerin de en açığıdır. Çünkü insanı aciz bırakacak terkipleri içermektedir. Bu terkipleriyle cinlere ve insanlara -bir benzerini getirmeleri için- meydan okuyor, ama onlar bunu yapmaktan aciz kalıyorlar. Oysa Kur'ân ve Rasûlullah'm düşmanları, Kur'ân'a çatmak için birçok sebeplere sahip bulunuyorlar. Kendileri de fesahat ve belagat sahibi kimseler oldukları halde Kur'ân onlara, kendi sûrelerine benzer on sûreyi meydana getirmeleri için meydan okudu ama onlar bunu beceremediler, aciz kaldılar. Sonra Kur'ân, on sûreden vazgeçip kendi sûrelerinden sadece birinin benzerini meydana getirmeleri için onlara meydan okudu, fakat bunu da yapamadılar. Onlar bunu yapmaktan aciz kalacaklarını ve becere-miyeceklerini biliyorlar ve herhangi bir kimsenin de bunu yapma imkanına sahip olamayacağının farkındadırlar. Zira yüce Allah, şöyle buyuruyor:
«De ki: «İnsanlar ve cinler, birbirine yardıma olarak bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar.» (eUsrâ, 88.) Bu, Mekke'de nazil olan bir ayettir. Yine MekM bir sûre olan et-Tûr sûresinde de şöyle buyuruluyor:
«Yahut: «Onu kendi uydurdu» diyorlar öyle mi? Hayır, inanmıyorlar. Eğer iddialarında samimi iseler Kuranın benzeri bir söz meydana getirsinler.» (ct-Tûr, 33-35.)
Yani bu Kur'ân 'ı, Muhammed kendi yanından uydurmuş diye ortaya attığınız iddianızda samimi iseniz -ki o da sizin gibi bir insandır- öyleyse siz de, onun getirdiği Kur'ân gibi bir Kur'ân'ı meydana getirin.
Medenî bir sûre olan el-Bakara'da Cenâb-ı Allah, meydan okumasını tekrarlayarak şöyle buyuruyor: «Kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'ân'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın. Yapamazsınız -ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkar edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının.» (d-Bakara, 23-24.)
"Senin için: «Onu uydurdu» diyorlar, öyle mi? De ki: «Öyleyse onun
sûrelerine benzer uydurma on sûre meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın.» Söylediğinizi yapamazlarsa, bilin ki os ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. O'ndan başka tanrı yoktur, artık Müslümansmız değil mi?» (Had, i3-w.)
«Bu Kur'ân, Allah'tandır, başkası taranndan uydurulmuş değildir. Ancak kendinden öncekini doğrular ve o kitabı açıklar. Alemlerin Rab-bi'nden geldiğinde şüphe yoktur.» (Yûnus, 37.)
«Ey Muhammed! Senin için, "Onu uydurdu mu?" diyorlar. De ki: "Onun sûrelerine benzer bir sûre meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın. Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar. Onlardan Öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak.» (Yûnus, 38-39.)
Yüce Allah, mahlukatm şu Kur'ân'a muarazada bulunmaktan, benzerini dahi meydana getirmekten aciz olduklarını, bunu asla beceremeyeceklerini beyan buyuruyor. Nitekim şöyle ferman ediyor: "Yapamazsınız, ki yapamayacaksınız da." Yani geçmişte bunu yapamadınız, gelecekte de yapamayacaksınız. Bu da ikinci bir meydan okumadır. Yani ne şimdi ne gelecekte Kur'ân'a muarazada bulunmaları mümkün değildir. Böyle bir meydan okumayı da ancak getirdiği kitabın beşer tarafından muarazaya maruz kalmayacağına, benzerinin ortaya konulmayacağına kesin olarak güvenen ve inanan bir kimse yapabilir. Eğer Hz. Peygamber, bu Kur'ân'ı kendi kafasından uydurmuş olsaydı, Kur'ân'a muaraza edilmesinden korkardı. Durumunun açığa çıkmasından ve hedeflediği seyidlikten, yani insanların kendisine tabi olmasından başka bir sonuçla karşılaşmaktan korkardı.
Oysa her akıl sahibi kimse bilir ki, Muhammed (s.a.v.), Allah'ın en akıllı ve mutlak surette en mükemmel yaratığıdır. Gerçek böyledir. Böyle olunca da Kur'ân'a karşı meydan okunamayacağını bildiği için böyle bir meydan okuma işine girmiştir ve bu da gerçekleşmiştir. Kur'ân, Rasûlullah'tan zamanımıza kadar gelmiş bir kitab olup benzerini hatta sûrelerinden birinin benzerini, meydana getirmeye hiç kimse güç yetirememiştir. Buna imkan da yoktur. Çünkü Kur'ân, hiç birşeyin benzeri olmayan, mahlukatmdan hiçbirine benzemeyen, zât, sıfat ve fiilleri bakımından emsalsiz olan âlemlerin Rabbinin kelamıdır. Yaratıcının kelamı, yaratılanların kelamına nasıl benzer ki, bu mümkün müdür? Kur'ân karşısında Kureyş kafirleri şöyle diyorlardı:
"Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman, "İşittik, işittik! İstesek biz de aynını söyleyebiliriz, bu sadece eskilerin masallarıdır." derlerdi." (ei-EnfAl, 31.)
Bu, onların bir yalanı, delilsiz, bürhansız, hüccetsiz, beyansız, batıl iddialarıdır. Eğer bu iddiaları doğru olsaydı, Kur'ân'a benzer bir kitap ortaya koyarlardı. Oysa onlar, yalan söylemekte olduklarını biliyorlar. Nitekim bu sözlerinde de yalana olduklarını biliyorlar: «Kur'an öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırıp sabah akşam kendisine okunmaktadır» (el-Furkân, 5.)
Yüce Allah buyurdu ki:
«Ey Muhammedi De ki: «Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.» (el-Furkân, 6.)
Yani Kur'ân'ı; gizlilikleri bilen, göklerle yerin Rabbı indirmiştir. O Rab ki, olanı, olacağı ve olmayıp ta olduğu takdirde nasıl olacağını bilen Allah indirmiştir. O Allah ki yücedir. Kulu ve rasûlü olan ümmi peygambere, yazmayı güzelce bilmeyen hatta hiç bilmeyen rasûle vahyet-miştîr. O rasûl ki; geçmişlerin, önceki ümmetlerin ilmini bilmiyordu. Haberlerinden malumatı yoktu. Cenâb-ı Allah, olan şeylerin, olacak şeylerin tamamının haberlerini tam olarak ona bildirdi. O, bu durumda geçmiş kitapların hakkında ihtilafa düştükleri şeylerle ilgili olarak gerçek ile batılı birbirinden ayırmaktadır. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki:
«Bu gayb haberlerindendir ki sana vahyediyoruz bunları. Bunu ne sen ne de kavmin daha önceleri bilmiyordunuz. Öyleyse sabret akıbet takva sahiplerinindir.»
«Ey Muhammed! Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir kitap verdik. Kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir.» (Tâ-Hâ, 99-100.)
«Ey Muhammed! Kur'ân'ı, önce gelen kitabı tasdik ederek ve ona şa-hid olarak gerçekle sana indirdik.» (el-Mâide, 48.)
«Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Öyle olsaydı, batıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi. Hayır, Kur'ân, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yerleşen apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi, zalimlerden başka kimse, bile bile inkar etmez. «Ona Rab-binden mucizeler indirilmesi gerekmez miydi?» derler. De ki: «Mucizeler ancak Rabbimin katmdadır. Doğrusu ben, sadece apaçık bir uyanayım.» Kendilerine okunan bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan topluluk için rahmet ve ibret vardır. De ki: «Allah benimle sizin aranızda şahid olarak yeter. O, göklerde ve yerde olanı, batıla inananları ve Allah'ı inkar edenleri bilir.» işte kaybedenler bunlardır.» (el-AnkebÛt, 48-52.)
Yüce Allah, olmuşların ve olacakların, insanlar arasında cereyan eden şeylerin hükmünü içeren bu kitabın böylesine ümmi bir peygambere indirilişinin, bu peygamberin doğru sözlü ve gerçek elçi olduğuna yegane ispatlayıcı delil olduğunu açıklıyor ve şöyle buyuruyor:
"Ayetlerimiz onlara açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı um-mayanlar, Muhammed'e: Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir." dediler.
De ki: "Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak, bana vahyolu-nana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabına uğramaktan korkarım!"
Ey Muhammed, de ki: «Allah dileseydi. Ben onu size okumazdım, size de bildirmemiş olurdu. Daha önce yıllarca aranızda bulundum, hiç düşünmüyor musunuz?»
Allah'a karşı yalan uyduran veya ayetlerini yalan sayandan daha zalim kim olabilir? Suçlular elbette saadete erişemezler.» (Yûnus, 15-17.) Rasûlullah (s.a.v.), o inkarcılara diyor ki: Ben bu Kur'ân'ı kendiliğimden değiştiremem. Ancak Aziz ve Celil olan Allah dilediği şeyi silip yok eder. Dilediği şeyi de sabit bırakır. Ben O'nun tebliğcisiyim. Size getirdiğim şeylerde benim samimi ve gerçekçi olduğumu da bilmektesiniz. Çünkü ben sizin aranızda doğup büyüdüm. Benim soyumu, doğru sözlülüğümü, güvenilir ve emin bir kimse olduğumu, hiçbir gün ve zaman herhangi birinize yalan söylemediğimi biliyorsunuz. Böyle olduğu halde yüce Allah'a karşı nasıl yalan söyleyebilirim? O Allah ki, insana zarar ve fayda verebilir. O, herşeye güç yetirendir. Her şeyi bilendir. O'na -karşı yalan söylemek kadar, O'na ait olmayan birşeyi O'na mal etmek kadar, O'nun katında büyük bir günah var mıdır? Nitekim yüce Allah buyuruyor:
«Eğer Muhammed, bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kevvetle yakalardık, sonra onun şahdamarını koparırdık. Hiç biriniz de onu koruyamazdınız.» (ei-Hâkka, 44-47.)
Yani Muhammed, bize karşı yalan söyleseydi, ondan çok şiddetli bir intikam alırdık. Yeryüzünde yaşayanlardan herhangi biri de onu bize . karşı koruyamaz ve azabımıza engel olamazdı. Yüce Allah buyuruyor ki:
«Allah'a karşı yalan uydurandan veya kendisine birşey vahyedil-memiş iken, "Bana vahyolundu.", "Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim." diyenden daha zalim kim olabilir?
Bu zalimleri can çekişirlerken melekler ellerini uzatmış, canlarınızı verin, bugün Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden, onun ayetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltıcı bir azabla cezalandırılacaksınız." derken bir görsen!» (ei-En'âm, 93.)
«Şahid olarak hangi şey daha büyüktür.» de. «Allah benimle sizin aranızda şahiddir. Bu Kur'an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu.» (el-En'âm, 19.)
Bu sözlerde, Cenâb-ı Allah'ın her şeye şahid olduğu, şahidlerin en yücesinin kendisi olduğu haber veriliyor. Bu ayetlerde bildirildiği gibi Cenab-ı Allah, hem bana hem size kendisi nezdinden getirdiğim hususlarda nasıl davrandığınıza vâkıftır. Bu sözlerin kuvveti öyle bir yemin hükmündedir ki, Cenâb-ı Allah, beni bütün mahlukata kendilerini bu Kur'ân ile uyarıp korkutmam için elçi olarak göndermiştir. Kur'ân, her kime ulaşırsa onun uyarıcısı olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
«Hangi topluluk onu inkâr ederse yeri ateştir, senin de bundan şüphen olmasın. Doğrusu o, Rabbinden bir gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar.» (Hûd, 17.) Bu Kur'ân'da, Allah, melekleri, Arş'ı, gök ve yer ile aralarındaki mevcudat ve onlarda cereyan eden birçok işler gibi ulvi ve süfli yaratıklarına dair gerçek haberler vardır. Bu haberler kesin ve katf delillerle teyid edilmiştir ki, insanları sağlıklı akıl ile buna götürmektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
«And olsun ki, biz Kur'ân'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler.» (ei-tsrâ, 89.)
«Biz bu misalleri insanlara veriyoruz, onları ancak bilenler anlayabilir.» (el-AnkcbÖt, 43.)
«And olsun ki, Biz bu Kur'ân'da insanlara her türlü misali, belki Öğüt alırlar, diye verdik. O, eğriliği olmayan, Arapça bir Kur'ân'dır. Belki sakınırlar.» (ez-Zümer, 27-28.) Kur'ân'da mazinin haberleri gerçek bir şekilde anlatılmaktadır. Bunun delili de şudur: Ehl-i Kitap kaynaklarında da bu haberler ayniyle anlatılmaktadır. Ayrıca Kur'ân-ı Azimüşşan yazmayı bilmeyen ümmi bir insana nazil olmuştur ki, o ümmi insan, ömrü boyunca hiçbir zaman geçmiş zamandaki ilimler ve insanların haberleriyle ilgilenmemiş, buna dair ilmi öğrenmeye çalışmamıştır. İnsanların karşısına ancak ilahi vahiy ile çıkarak faydalı haberler vermiş, bu da bir sürpriz olarak karşılarına çıkmıştır. Bu haberleri ibret gözüyle hatırlamaları gerekir. Bu haberler, geçmiş ümmetlerin peygamberleriyle aralarında geçen hadiselere dair idi. Cenâb-ı Allah'ın mü'minleri nasıl kurtarıp kafirleri nasıl helak ettiği, hiçbir beşerin benzerini kullanamayacağı ifadelerle anlatılmaktadır. Kıssanın veciz, gayet açık ve fasih, bazen de detaylı olarak anlatılması gerektiğinde bu anlatım, Kur'ân'da-ki ifadeler kadar tatlı ve net, aynı zamanda parlak ve yüce olamaz. îşte okuyucu ve dinleyici, bütün bu ifadeleri Kur'ân'da görmektedir. Geçmişe dair haberi, karşısında çok açık olarak görmektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
«Sen, Musa'ya hitap ettiğimiz zaman Turun yanında da değildin. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir milleti uyarman için, Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin; belki düşünürler.» (eiKasas, 46.)
"Meryem'e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin, çekişirlerken de orada bulunmadın." (Âi-i tmrân,44.)
«Ey Muhammed! Sana böylece vahyettiklerimiz, gayba ait haberlerdir. Onlar el birliği edip düzen kurdukları zaman yanlarında değildin; sen ne kadar yürekten istersen iste, insanların çoğu inanmazlar.
Oysa sen buna karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun. Kur'ân, âlemler için sadece bir öğüttür.
«And olsun ki, peygamberlerin kıssalarında, aklı olanlar için ibret vardır. Kur'ân, uydurulabilen bir söz değildir. Fakat kendinden önceki kitapları tasdik eden, inanan millete herşeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir.» (Yûsuf, 102-104.)
«Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya» derler. Onlara önceki kitaplarda bulunan belgeler gelmedi mi?» (Tâ-Ha, 133.)
«Ey Muhammed! De ki: «Kur'ân, Allah katından gelmiş olup da siz de onu inkâr etmişseniz, söyleyin bana, derin bir çıkmazda bulunan bir kimseden daha sapık kim vardır?
«Onun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rab-binin her şeye şahid olması yetmez mi?» (Fuasüet, 52-53.) Yüce Allah, Kur'ân'm gerçekliğine ve onu Hak Teâlâ katından getiren peygamberin doğruluğuna delalet edecek mucizevi ayetleri afaklar-da ve onu inkar edenlerin nefislerinde meydana getireceğini vaad ediyor. Bu deliller, o inkarcılara karşı birer hüccet olacak ve şüphelerini yok edici birer burhan teşkil edeceklerdir ki, bu kitabın Allah katından doğru bir dil ile yani Rasûlullah'ın lisanı ile getirilip ifade edilen bir kitap olduğuna kesin olarak inansınlar. Bundan sonra yüce Allah, şu ayet-i kerime ile de inkarcılara müstakil bir delili gösteriyor:
«Rabbinin herşeye şahid olması yetmez mi?» (Fussiiet, 5.) Yani Cenâb-ı Allah'ın, bu kitabı haber veren peygamberin doğruluğuna vâkıf olması ve bunu bilmesi sizin için yeterli bir delil sayılmaz mı? Çünkü Peygamber (s.a.v.), bu hususta Allah'a karşı yalan uydurup iftira etmiş olsaydı, Cenab-ı Allah onu çarçabuk büyük bir azabla cezalandırırdı. Nitekim bununla ilgili açıklama daha önce de geçmişti.
Bu Kur'ân'da, gelecekte vuku bulacak hadiseler, ayniyle haber verilmiştir ve o hadiseler de sonraki zamanlarda Kur'ân'da haber verildikleri şekilde meydana gelmişlerdir. Tefsirimizde de açıkladığımız gibi buna dair hadisler de mevcuttur. Savaş ve fitnelere dair haberlerde de bu bildirilmiştir. Nitekim yüce Allah, bir ayette şöyle buyuruyor:
«Allah, içinizden, hasta olanları, Allah'ın lütfundan nzık aramak üzere yeryüzünde dolaşacak olan kimseleri ve Allah yolunda savaşacak olanları şüphesiz bilir.» (ci-Mü?,zemmii, 20.)
Bu sûre, Mekke'de nazil olan sûrelerin ilklerindendir. Gelecekte vuku bulacak hadiselere Örnek olarak şu ayeti de gösterebiliriz ki, bu ayet Mekkîdir. Bu hususta ihtilaf yoktur: -
«Toplulukları dağıtılacak, yüz geri edeceklerdir. Kıyamet, onların azab ile va'd edildikleri gündür. O ne korkunç, ne acı bir gündür!» (ei-Kamer, 45-46.)
Bu yenilgi, Bedir gününde tahakkuk etmiştir.
" İleride, Peygamber (s.a.v.)'in, kendisinden sonra vuku bulacak hadiseleri haber verdiğine dair J)ir fasıl gelecektir ve haber verdiği şeyler de ayniyle vuku bulmuşlardır.
Kur'ân-ı Kerim'de emir ve yasaklar şeklinde adil hükümler vardır. Sağlam akıl ve anlayış sahibi kimseler, bunları düşündükleri zaman bu hükümlerin, gizlilikleri bilen, kullarına merhamet eden bir zat tarafından indirilmiş olduğunu kesin olarak anlar. O Allah ki, kullarına lütuf, rahmet ve ihsanı ile muamele eder. Bu hususta şöyle buyurmuştur:
«Rabbinin sözü, doğruluk ve adaletle tamamlandı.» (ei-En'âm, 115.) Yani Rabbinin haberlere dair sözü doğrulukla; emir ve yasaklara dair sözü de adaletle tamamlanmıştır.
«Elif, Lâm, Râ. Bu kitap, Hakîm ve haberdar olan Allah tarafından, ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir kitaptır.»(Hûd, 1.)
Yani bu Kur'an'm lafızları muhkem, manaları da tafsilatlı kdınmış-tır.
«Peygamberlerini, doğruluk rehberi Kur'ân ve hak din ile gönderen O' dur.» (el-Fotih, 28.)
Yani Peygamberini faydalı ilim ve salih amel ile gönderen, Allah'tır.
Rivayete göre Ebu Talib oğlu Ali, Kümeyi b. Ziyad'a şöyle demiştir:
«Kur'ân, Allah'ın kitabıdır. Onda sizden öncekilerin haberleri, sizin aranızda cereyan işlerin hükümleri ve sizden sonrakilerin de haberleri vardır.»
Bütün bunları tefsirimizde teferruatlı olarak anlattık. Hamd ve minnet Allah'adır.
Kur'ân, birçok yönden mûciz bir kitaptır. Şöyle ki:
Fesahat, belagat, nazım, terkib, üslub; geçmişe ve geleceğe dair içerdiği haberler, kapsadığı sağlam ve parlak hükümler, Arab edebiyatçılarına lafızlarının belağatıyla meydan okuması, kapsadığı sahih ve kamil manalarla meydan okuması bakımından mûciz bir kitaptır. Bu sonuncu meydan okuyuşu ise, âlimlerin birçoğuna göre lafızların belagatı bakımından meydan okumasına nisbetle daha üstün bir meydan okumadır. Bu meydan okuyuş, Yunan, Hind, Fars, Mısır ve diğer ülkelerin filozoflarına, Ehl-i Kitap olsun olmasın her insana yöneliktir. ,
Kelâmcılardan bazıları, Kur'ân'ın icazının, kafirlerin ona çatmasına sebep olacak hususları ortadan kaldırmaktan ibaret olduğunu söylemişlerdir. Ya da onların buna yönelik kudretlerinin ellerinden alınması olduğunu ifade etmişlerdir. Bu, asılsız ve batıl bir sözdür. Bu, onların, Kur'ân'm mahluk olduğuna dair inançlarından kaynaklanmaktadır. Onlara göre Cenâb-ı Allah, Kur'ân'ı, bazı ecram içinde yaratmıştır. Onlara göre Kur'ân ile diğer yaratıklar arasında herhangi bir fark yoktur.
Onların bu sözü küfürdür, batıldır. Hakikate uygun değildir. Aksine Kur'ân, Allah kelamıdır ve mahluk değildir. Allah dilediği şekilde onu söylemiştir. O, kafirlerin söyledikleri ve isnad ettikleri şeylerden çok yüce, üstün, mukaddes ve münezzehtir. Gerçekte bütün mahlukat, Kur'ân'm benzerini ortaya koymaktan acizdir. Birbirine yardım edip destek verseler de bunu yapamazlar. Hatta yaratıkların en fasihi, onların en uluları güç yetiremezler. Yani Allah'ın kelamının benzeri ile konuşamazlar. Rasûlullah (s.a.v.)'m, Allah katından getirip insanlara tebliğ ettiği bu Kur'ân'm üslubu, Rasûlullah'm konuşma üslubuna benzememektedir.
Rasûlullah'm konuşma üslubu, sahih senetlerle bize ulaşmıştır. Sahabelerden ve onlardan sonra gelen kimselerden herhangi biri de, Rasûlullah'm fesahat ve belagatının derecesine ulaşamaz ve onun konuşma üslubuyla konuşamaz. Çünkü onun naklettiği manalarla lafızlar, üstün ve yüce lafızlardır. Ayrıca sahabelerin konuşma üslubları da tabiinin konuşma üslubundan daha üstündür. Bu üslublar, zamanımıza kadar derece derece azalmıştır. Selef uleması da, rivayet ettikleri manalar ve lafızlar bakımından halef ulemasına üstündürler. Onlar daha fasih, daha âlimdirler. Ve konuşmalarında tekellüfleri de azdır. Kendilerini zorlamadan gayet sade bir lisanla konuşmuşlardır-. Bunu insanların konuşmasından anlayan, bu hususta zevk sahibi olan kimseler müşahede ederler. Nitekim cahiliye zamanındaki Arab şiirleriyle, daha sonraki dönemlerde yaşamış şairlerin şiirleri arasındaki fark da bu şekilde idrak edilebilir.
İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Hüreyre'nin bu konuda şöyle bir rivayette bulunduğunu nakletmiş tir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
«Peygamberlerden her birine bazı mucizeler verilmiştir ki, halk onlara iman etmiştir. Bana da verilen, ancak Allah'ın bana vahyettiği bir vahiydir. Dilerim ki kıyamet gününde diğer peygamberlere nisbetle benim tabilerim daha çok olur.»
Yani peygamberlerden herbirine, kendilerinin dürüstlüklerine ve Rableri katından getirdikleri dinin, kitabın doğruluğuna delalet edecek yeterli hüccetler verilmiştir. İster inansınlar ister inanmasınlar; bu hüccetler, kavimlerine karşı peygamberlere verilmiştir. Onlardan bu hüccetlere inananlar, imanlarının sevap ve mükafatlarını elde etmişlerdir. İnkar edenlerse, azaba müstahak olmuşlardır. Peygamber (s.a.v.)'e verilen mucizelerin kısm-ı azamı, Allah katından kendisine gelen vahiy, yani Kur'ân'dır ki, bu da kendi zamanında ve kendisinden sonraki zamanlara uzanacak devamlı bir hüccettir. Kendisinden önceki peygamberlere verilen delil ve burhanlar, sadece o peygamberlerin hayatta kaldıkları sürelerde kalan, sonra da inkıraz bulan hüccetlerdir.
Hatta bir kısmının hüccetlerine dair haberler bile bize ulaşmamıştır. Kur'ân'a gelince o, kalıcı bir hüccettir. Onu dinleyen, sanki Ra-sûlullah'm mübarek ağzından dinlemektedir. Kur'ân, hem Rasûlullah'm hayatında hem de vefatından sonraki zamanlara ulaşmış ilahi bir hüccettir. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.v.) demiş ki; «Dilerim ki kıyamet gününde diğer peygamberlere nisbetle benim tabilerim daha çok olur.» Yani Cenâb-ı Allah'ın bana verdiği kesin hüccetler ve batılı parçalayıcı burhanlar, devamlılık vasfına sahiptirler. Bu yüzden kıyamet gününde Hz. Peygamber'in tabileri, diğer peygamberlere nisbetle daha çok olacaktır.

