Sa'd, yoluna devam etti. Kadisiye'ye inip konakladı. Birliklerini etrafa gönderdi. Orada bir ay süreyle ikamet etti. İranlılardan hiç birini görmedi. Durumu, Hz. Ömer'e bir mektupla bildirdi. Etrafa gönderdiği müfrezeler her yerden erzak getiriyorlardı. Farshlar, beldelerinin çevresinde dolaşan müfrezelerin mallarım yağmalayıp adamlarını esir almalarından rahatsız olup hükümdarları Yezdücürd'e şikayette bulundular ve şöyle dediler:
- Eğer bize yardıma gelmezseniz, elimizde bulunan herşeyi onlara verir, kalelerimizi de onlara teslim ederiz.
Farshlar, kendilerine gelecek olan takviye birliklerinin başına Rüs-tem'in komutan olarak atanması hususunda görüş birliği ettiler. Yez-dücürd, Rüstem'e haber gönderdi. Onu askeri birliğin başına komutan yaptı. Ancak Rüstem, bu görevden istifa edip şöyle dedi: "Bu, savaş hususunda uygun bir görüş değildir. Çünkü ordulardan sonra başka ordular göndermek, Araplar için büyük bir orduyu bir defada mağlup edip kırmaktan daha zor ve şiddetlidir." Yezdücürd ise, Rüstem'in bu teklifini kabul etmeyip kendi görüşünde İsrar etti. Bunun üzerine Rüstem, sefere hazırlandı.
Sa'd, daha sonra Hire ve Saluba beldelerine keşifçiler gönderdi. Gelen haberde Yezdücürd'ün ordunun başına Rüstem b. Ferahzad el-Ermenî adında birini komutan yaptığı ye onu askerlerle takviye ettiği bildiriliyordu. Sa'd, bu durumu Hz. Ömer'e mektupla bildirdi. Hz. Ömer de gönderdiği cevabi mektubunda Sa'd'a şöyle diyordu:
"Onlardan sana gelecek haberler ve onların sana getircekleri durumlar seni üzmesin. Üzülme, Allah'tan yardım dile, ona güvenip dayan. Fars ordusunun komutanına görüş ve rey sahibi güçlü adamlarım gönder ki, onu imana davet etsinler. Çünkü Cenâb-ı Allah, bu adamlarımızın dualarını Farshlarm gevşemesine ve sizin zafer kazanmanıza vesile kılacaktır. Her gün bana mektup yazarak durumu bildir."
Rüstem, ordusuyla yaklaşıp Sabat'ta ordugah kurduğu zaman Sa'd, bu durumu Hz. Ömer'e bir mektupla bildirdi. Mektubunda şöyle
diyordu:
"Rüstem, Sabat'ta ordugah kurdu. Atlarını ve fillerini üzerimize sürdü. Ama ben Allah'tan yardım dileyip ona güvenip dayanmayı çok sevdiğim için başka hiçbir şeyi önemsemiyorum."
Rüstem, askerlerini mevzilendirdi. 40 000 askerden oluşan öncü birliğin başına Calinos'u; sağ cenaha Hürmüzan'ı; sol cenaha da Meh-ran b. Behram'ı komutan tayin etti. Bu iki cenahtaki askerler toplam 60000 kişiydiler. Rüstem, 20000 askerden oluşan artçı birliklerin başına da Benderan'ı komutan yaptı. Seyf ile diğerlerinin anlattıklarına göre ordusundaki askerlerin tamamı 80 000 kişiydiler. Başka bir rivayete göre ise Rüstem ordusunun askerleri 120 000'di. Ardında 80 000 kişilik takviye bir birlik vardı. Bu ordu da otuzüç fil vardı. Bunlardan biri beyazdı ki Sabur'a aitti. Bu onların en büyüğü idi. Diğerleri ona tabi idiler ve ona alışmışlardı.
Sonra Sa'd, Numan b. Mukrin, Furat b. Hibban, Hanzele b. Rebi et-Temimî, Utarid b. Hacib, Eş'as b. Kays, Muğire b. Şube ve Amr b. Madi-kerib'den teşekkül eden bir cemaatı, imana davet etsinler, diye Rüs-tem'e gönderdi. Rüstem, onlara sordu:
- Niçin buraya geldiniz?
Onlar da şu cevabı verdiler:
- Allah'ın bize va'd etmiş olduğu şu husus için. Beldenizi almak, kadınlarınızı ve çocuklarınızı esir almak, mallarınızı ele geçirmek için geldik. Biz bunun gerçekleşeceğine kesinlikle inanıyoruz.
Rüstem şöyle bir rüya görmüştü: Gökten bir melek inip Farshların bütün silahlarını mühürleyerek Rasulullah (s.a.v.)'a vermiş, Rasûlullah da onları Hz. Ömer'e vermişti.
Seyf b. Ömer'in anlattığına göre Rüstem, Sa'd'la karşılaşmayı geciktirmişti. Öyle ki onunla Medain'den çıkışıyla Kadisiye'de Sa'd'la karşılaşması arasında dört aylık bir süre geçmişti. Bunu da Sa'd ve beraberindeki Müslümanları bıktırıp sıkıntıya sokmak amacıyla yapmıştı. Hükümdar Yezdücürd, kendisini acele davranma hususunda zorlama-saydı bu karşılaşma yerine gelmeyecekti.Çünkü Müslümanların kendilerini yenip muzaffer olacaklarını, gördüğü rüyaya dayanarak biliyordu. Astroloji bilgisine sahip bir kimse olduğu için bu rüyanın doğruluğuna inanıyordu. Ayrıca rüya tabiriyle ilgili deneyimleri de vardı.
Rüstem'in ordusu, İslâm ordusuna yaklaştığı zaman Sa'd, onların haberlerini apaçık bir şekilde öğrenmek istedi. Bu amaçla Farslardan bir adamı yakalayıp kendisine getirmeleri çin bir müfrezeyi harekete geçirdi. Bu müfrezede daha önce Peygamberlik iddiasında bulunup sonra tevbe eden Tüleyha el-Esedî de vardı. Müfreze komutanı Haris, arkadaşlarıyla düşman saflarına doğru ilerledi. Nihayet geri döndü. Müfrezede bulunan Tüleyha, düşman ordusundaki safları yarıp ilerleyerek çok sayıda asker öldürdü ve onlardan birini esir alarak Sa'd'a getirdi. Öyle heyecanlanmıştı ki kendini tutamıyordu. Sa'd, gerilen esire Fars ordusunun durumunu sordu. O ise, Tüleyha'nın gösterdiği cesaret ve bahadırlığı anlatmaya başladı. Sa'd, ona:
- Bırak bu meseleyi de Rüstem hakkında bize haber ver, dedi.
O da şu cevabı verdi:
- Rüstem'in 120 000 kişilik bir ordusu var. Bir bu kadar asker de bu ordunun ardı sıragelmektedir.
Böyle dedikten sonra İranlı esir hemen Müslüman oldu. Allah, ona rahmet etsin.
Seyf b. Ömer, üstadlanndan naklen şöyle demiştir: İki ordu karşı karşıya geldiği zaman Rüstem, Sa'd'a haber göndererek kendisine soracağı şeyler hakkında bilgisi olan akıllı bir adam göndermesini istedi. Sa'd da ona, Muğire b. Şube (r.a.)'yi gönderdi. Muğire, onun yanına varınca Rüstem ona şöyle dedi:
- Siz komşularımızsınız. Biz size iyi davranıyor ve size ulaşacak eziyetleri Önlüyorduk. Memleketinize dönün. Ülkemize gelerek ticaret yapmanıza engel olmayacağız.
Muğire de ona şöyle cevap verdi:
-t-Biz, dünya peşinde değiliz. Bizim asıl istediğimiz ve amaçladığımız, ahirettir. Allah, bize bir peygamber gönderdi. Gönderdiği peygamberine şöyle dedi: "Dinime tabi olmayan kimselere şu Müslüman cemaati musallat kılacak ve bu Müslüman cemaat vasıtasıyla onlardan intikam alacağım. Müslümanları —hak din olan dinime bağlı oldukları sürece - galip ve üstün kılacağını. Dinimden yüz çeviren kişi mutlaka alçalır. Dinime bağlanan kişi de mutlaka yücelir."
- Sözünü ettiğin din nedir?
- Bu dinin -onsuz hiçbir işin yarar sağlamayacağı yegane prensibi; Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed'in de Allah Rasûlü olduğuna şahadet etmek, Muhammed'in Allah katından getirdiği hükümleri tasdik etmektir.
- Bu ne güzel birşeydir. Başka bir umdesi de varmıdır?
- Kullan, kullara kulluktan çıkarıp Allah'a kulluk seviyesine yükseltmektir.
- Bu da güzel birşeydir. Başka birşey var mı?
- Bütün insanlar Adem'in çocuklarıdırlar. Onlar ana baba bir kardeştirler .
- Bu da güzel. Söylermisin bana, eğer dininize girersek ülkemizden çıkıp memleketinize donermisiniz?
- Evet, vallahi son ticaret veya herhangi bir ihtiyaç sebebi dışında ülkenize yaklaşmayız.
- Bu da güzel.
Muğire, yanından ayrıldıktan sonra Rüstem, kavminin reisleriyle islâm'a girme konusunda müşavere yaptı. Onlar, islâm'a girmeyi reddettiler. Allah onları rezil rüsvay etsin. Zaten öyle de yaptı.
Sonra Sa'd, Rüstem'in talebi üzerine ikinci elçi olarak Rib'i b. Amir'i gönderdi. Rib'i, Rüstem'in makamına girdi. Meclisini altın işlemeli halılar ve ipek minderlerle döşeyip süslemişlerdi. Kıymetli yakut ve incileri, muazzam süsleri sergilemişlerdi. Üzerinde tacı ve diğer kıymetli eşyaları vardı. Altından bir taht üzerine oturmuştu. Rib'i ise eski elbiseler giymiş olarak makama girdi. Ama üzerinde kılıcı ve kalkanı vardı. Kısa boylu bir ata binmişti. Makama yaklaşıp atının toynuğu halının ucuna basıncaya kadar at üzerinde durdu. Sonra indi, atını oradaki minderlerin dayalı olduğu yerlerden birine bağladı. Üzerinde silahı, zırhı ve başında miğferi olduğu halde Rüstem'e yöneldi. Muhafızlar ona:
- Silahını indir, dedilerse de o:
- Ben, size gelmedim. Siz beni çağırdığınız için geldim. Bu şekilde içeri girmemi kabul ederseniz ne âlâ, yoksa geri dönerim, dedi.
Rus tem: . _
- îçeri girmesine izin verin, dedi. Bunun üzerine o da mızrağına dayanarak Rüstem'in tahtına doğru yürüdü. Ona:
- Sizi buralara kadar getiren sebep nedir? diye sordular. O da şöyle cevap verdi:
- Cenâb-ı Ailah bizi gönderdi ki, onun dilediği kimseleri kullara kulluk etmekten kurtarıp Allah'a kul yapalım, O kimseleri, dünya sıkıntısından kurtarıp genişliğe kavuşturalım. Dinlerin zülüm ve baskısından kurtarıp islâm'ın adaletine kavuşturalım. Cenâb-ı Allah bizi, kendisine imana davet edelim diye dini ile yaratıklarına gönderdi. Bu dini kabul eden kimsenin durumunu kabulleniriz ve kendisine dokunmadan geri döneriz. Ama bu dini kabul etmeyen kimselerle Allah'ın va'dini gerçekleştirinceye kadar savaşırız.
- Allah'ın size va'd ettiği şey nedir?
- Cennet'tir. İmana gelmeyen kimselerle savaşarak ölen kimse için Cennet vardır. Hayatta kalan gaziler için ise zafer vardır.
- Sizin söylediklerinizi dinledim. Ancak düşünüp karar vermemiz için bize süre tanır mısınız?
- Evet, ne kadar süre istersiniz? Bir ya da iki gün yeter mi?
- Hayır, görüş sahibi ve kavmimizin reisi olan kimselerle yazışıp cevaplarını alıncaya kadar bize süre tanıyın.
- Rasûlullah (s.a.v.), orduların karşı karşıya geldiği esnada düşmana üç günden fazla süre tanımayı bize sünnet olarak bırakmış değildir. Şimdi sen durumuna bak, kavminin durumunu da göz önünde bulundur. Bu süre içinde üç seçenekten birini seç.
- Sen kavminin efendisi ve lideri misin?
- Hayır. Ama Müslümanlar tek vlicud gibidirler. Onların en aşağı seviyede olanları dahi en üst seviyede olanları adına himaye ve eman verirler.
Rüstem, kavminin reisleriyle toplantı yaparak şöyle dedi: —Bu adamın söylediği sözler kadar kıymetli ve tercihe şayan başka bir söz işittiniz ve gördünüz mü hiç?
- Onun söylediği bu sözlere meyletmenden ve dinini bırakıp şu köpeğe uymandan Allah'a sığınırız.Onun üzerindeki yırtık pırtık elbiseleri görmüyor muydun?
- Yazıklar olsun size, elbiselere bakmayın, görüşe, konuşmaya, davranmaya ve davranışa bakın. Çünkü Araplar, giyim kuşam ve yiyeceklere önem vermezler. Asaleti korurlar. Soy sopu göz önünde bulundururlar, dedi.
Rüstem ve adamları, ikinci gün islâm ordusu komutanı Sa'd'a haber göndererek bir başka adam göndermesi talebinde bulundular. Sa'd da onlara Hüzeyfe b. Mihsan'ı gönderdi. O da Rib'i'nin konuşmasına benzer bir konuşma yaptı. Üçüncü günde Muğire b. Şube onlara gitti. O da güzel ve uzun bir konuşma yaptı. Bu konuşma esnasında Rüstem, Muğire'ye şöyle dedi:
- Sizin memleketimize girişinizin misali, biryerde bal gören kara sineğin o yere girmesine benzer. Ve o sinek: "Beni bu bala ulaştıran kimseye iki dirhem vereceğim." der. Balın yanına varınca içine düşüp boğulur. Kurtulmak ister, ama kurtuluş yolu bulamaz ve:"Kim beni buradan kurtarırsa ona dört dirhem vereceğim." der. Sizin durumunuz bir bağdaki deliğe giren zayıf bir tilkiye benzer. Bağ sahibi onu zayıf görünce acıyıp kendi haline bırakır. Ama tilki semizlenip birçok şeyi bozduğu ve ifsad ettiği zaman bağ sahibi askerleriyle onun üzerine gelir, kölelerin yardımıyla onu kaçıp kurtulamadan vurup öldürür. Semizlendiği için delikten çıkıp kurtulamaz ve canım verir. İşte siz de ülkemizden bu şekilde çıkacaksınız."
Bu konuşmasından sonra Rüstem öfkelendi. Güneşe yemin ede-rek:rrYarın sizi öldüreceğim." dedi. Muğire de ona şu karşılığı verdi:
- Sen de durumu yakın zamanda görüp anlayacaksın.
- Size elbise verilmesini,komutanınıza da hem elbise hem binek hem de 1000 dinar verilmesini emrettim ki ülkemizden çekip gidesiniz.
- Hükümranlığınızı gevşettikten, onurunuzu zayıflattıktan sonra mı bunu bize teklif ediyorsun? Ülkelerinizde bir süre kalacağız. Küçülmüş olarak kendi elinizle cizyenizi bize vereceksiniz. Ve istemeseniz de kölemiz olacaksınız.
Muğire'nin böyle demesi üzerine Rüstem öfkelenip galeyana geldi.
İbn Cerir, ibn Vail'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Sa'd geldi. Beraberindekilerle birlikte Kadisiye'de karargah kurdu. 7000-8000 arasında askeri vardı. Müşriklerin askerleri 30 000 civarındaydı. Müşrikler, onlara şöyle dedi:
- Gücünüz, kuvvetiniz ve silahınız yok. Ne diye buralara geldiniz? Geri dönün!
Sa'd, onlara:
- Biz geri dönücüler değiliz, diye cevap verdi.
Onlar bizim oklarımıza bakıp gülüyor ve:" "Bunlar iğ gibidir, iğ gibidir." diyorlardı. Geri dönme tekliflerine uymadığımızı görünce şöyle dediler:
- Akıllılarınızdan birini bize gönderin de buralara niçin geldiğinizi bize açıklasın.
Muğire b. Şube: "Ben giderim." dedi ve yanlarına gitti. Rüstem'le birlikte komutanlık tahtına oturdu. Onlar, bu durumu yüksek sesle protesto ettiler. Muğire ise, onlara şöyle dedi:
- Bu tahta oturmam, benim şanımı yükseltmedi. Komutanınızın da şerefini azaltmadı.
Rüstem şöyle dedi:
- Bu adam doğru söyledi.
Böyle dedikten sonra da Muğire'ye, niçin geldiklerini sordu. Muğire de şu cevabı verdi:
- Biz daha önceleri kötülük ve sapıklıkta olan bir kavimdik. Allah, bize bir peygamber gönderdi. Onun vasıtasıyla bizi doğru yola iletti. Hidayeti onun vasıtasıyla bize nasib etti. Onun eliyle bize rızık verdi. Bize verdiği rızıklar arasında bir tahıl vardır ki şu beldede biter. Biz onu yediğimizde, aile efradımız ve aşiretimiz:
- Artık bunsuz yapamayız, bizi bu tahılın bittiği diyara götürün ki, bu tahılı orada yiyelim, dediler. Rüstem de şöyle dedi:
- Eğer beldemize girerseniz biz de sizi öldürürüz.
- Bizi öldürürseniz Cennet'e gireriz, ama biz sizi öldürürsek siz Ce-hennem'e girersiniz veya İslâm'ı kabul etmediğiniz takdirde cizye ödersiniz.
Muğire'nin; "Cizye ödersiniz." demesi esnasında Farshlar tekrar sesli protestoya başladılar ve: - — Artık sizinle aramızda barış yapılmaz, dediler.
Muğire şöyle dedi:
- Siz mi bizim ordunun bulunduğu tarafa geçip geleceksiniz yoksa biz mi sizin tarafınıza geçip gelelim?
Rüstem dedi ki:
- Hayır biz sizin ordunuzun bulunduğu tarafa geçip gelelim.
Müslümanlar, Farslılarm kendi taraflarına geçip gelmelerine kadar beklediler. Onlar, o tarafa gelince Müslümanlar üzerlerine saldırdılar ve onları hezimete uğrattılar.
Seyfin anlattığına göre bu savaşta Sa'd'm ayak damarı ağrımış, sonra o, askerlere bir konuşma yaparak şu âyeti okumuştu:
"Andolsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık." (el-Enbiyâ, 105.)
Konuşmasını tamamladıktan sonra askerlere öğle namazını kıldırdı. Sonra dört defa tekbir getirdi. Düşmanı kovalayıp öldürürken, pusularda birbirlerini gözetlerken "lâ havle velâ kuvvete illâ billah" demelerini söyledikten sonra Farslılara karşı saldırıya geçme emrini verdi.
Farshlar büyük bir hezimete uğrayarak kaçıştılar. Nihayet Nihaven'de ulaştılar. Çokları Medaine sığındı. Müslümanlar, onları Medain kapılarına kadar kovaladılar. Savaştan önce Sa'd, arkadaşlarından birkaç kişiyi Kisra'ya gönderdi ki, onu Allah'a imana davet etsinler. Giden grup, Kisra'mn yanına girmek için izin istedi. Onlara izin verildi. Başkent halkı da çıkıp bu heyetteki adamları seyretmeye, şekillerine, elbiselerine, omuzları üzerindeki abalarına, ellerindeki kırbaçlarına, ayak-larmdaki ayakkabılarına, zayıf atlarına ve atlarının toynuklarını yere vuruşlarına baktılar. Sonra hayret etmeye başladılar. Son derece şaştılar. Böylesine güçsüz kimselerin, s ayı ve teçhizat bakımından üstün olan İran ordularım nasıl ezebileceklerini hayretle düşünmeye başladılar. Müslüman heyete izin verilince onlar Yezdücürd'ün yanına girdiler, Yezdücürd, onları karşısında oturttu. Yezdücürd çok kibirli ve edepsiz biriydi. Sonra Müslüman heyete, üzerlerindeki elbiselerin abaların, ayakkabıların, kıbaçların adlarını sordu. Onlar da üzerlerindeki bu nesnelerin adlarını söyledikçe Yezdücürd bunları kendi hesabına hayra yordu. Ama Cenâb-ı Allah, onun hesabını ters döndürdü. Yezdücürd, Müslüman heyete şöyle bir soru sordu:
- Sizi bu beldelere getiren sebep nedir? Yoksa kendi kendimizle uğraştığımızdan dolayı mı üzerimize gelmeye cüret etiniz?
Onun bu sorusuna karşı Numan b. Mukrin şöyle cevap verdi:
- Yüce Allah, bize merhamet buyurarak bize iyilikle emreden, kötülükten sakındıran bir peygamber gönderdi. Onun çağrısını kabul ettiğimiz takdirde bize dünyanın da ahiretin de hayırlarını vaad etti. Davet ettiği her bir kabileden bazı kimseler ona yaklaşıyor, bazıları de ondan uzaklaşıyordu. Daha sonra kendisine sadece bazı kimseler iman etti. Böylece, Allah'ın istediği kadar bekledi. Sonra muhalefet eden Araplara antlaşmalarının geçersiz sayılması emri verildi. O da onlardan başladı. İki tür olarak onunla birlikte bu davaya giriştiler. Bu işe istemeyerek giren pişman olmadı. İsteyerek itaatle onun yanına gelenlerin de iyilikle-^ ri ve itaatleri arttı. Hep birlikte onun getirdiği dinin bizim vaktiyle üzerinde bulunduğumuz düşmanlıktan ve sıkıntılardan üstün olduğunu anladık. Daha sonra bize ve bize yakın olan ümmetlerden başlayarak onları adalete, insafa çağırmamızı emretti.
Şimdi biz, sizi dinimize çağırıyoruz. Bu din güzeli güzel görmüş, bütün çirkinlikleri de çirkin saymıştır. Kabul etmeyecek olursanız bazı kötü durumlar, diğer bazı kötü durumlardan daha kolay gelir M,bu da cizyedir. Cizye ödemeyi kabul etmeyecek olursanız bu defa birbirimizle savaşırız. Dinimizikabul ederseniz size Allah'ın kitabını yerimize bırakır ve onun hükümlerini uygulamanız için aranızda kalır, ondan sonra sizi ülkenizle başbaşa bırakıp gideriz. Cizyeyi verecek olursanızbunu da kabul eder, buna karşılık sizi de koruruz. Aksi takdirde sizinle savaşırız.
Yezdücürd, şöyle karşılık verdi:
- Ben, yeryüzünde sizden daha yoksul, sayıca daha az ve sizden daha geçimsiz hiçbir ümmet bilmiyorum. Biz, sizi sınır kasabalarına terk eder, oradakiler de sizin işinizi bitirirlerdi. Şimdi Farslara karşı dikilmeyi aklınıza koymuş olmamalısınız. Eğer sizler bu konuda aldanışa düşmüşseniz bize karşı aldanıştan vazgeçin. Sayınızın çokluğu sizi bize karşı aldanışa sürüklemesin. Eğer açlıktan dolayı bu duruma gelmişseniz biz , bolluğa kavuşuncaya kadar size yetecek kadar gıda veririz. Sizin şereflilerinize ikramda bulunur, sizi giydirir, başınıza da size yumuşak davranacak birisini hükümdar yaparız.
Herkes susunca Muğire b. Şube ayağa kalkarak şunları söyledi:
- Ey melik, şu gördüklerin Arapların ileri gelenleri ve onların şereflileridir. Bunlar, şerefli kimselerden utanan şerefli kimselerdir. Şereflilere ancak şerefliler ikram eder, onlara haklarını gereği gibi verip ihsanda bulunur. Onlar, söylemeleri istenen her şeyi söylemiş değildirler. Senin söylediğin her şeye de cevap vermediler. Sen, bana cevap ver ki, sana bildiren ben olayım. Onlar da bu konuda bana şahitlik etsin-ler,sen hakkında bilgi sahibi bulunmadığın şeylerle bizi niteledin. Yoksulluk ve perişan halimize dair söylediklerine gelince, gerçekten bizden daha yoksul kimse ve perişan bir ümmet yoktu. Açlığımız, her açlığa benzemez. Biz böcek ve kurtçukları, akrep ve yılanları yiyiyorduk.Bun-ları kendimiz için yiyecek sayıyorduk. Evlerimiz de yeryüzünün her tarafıydı. Kendimiz için deve ve koyun yünlerinden örülen elbiseden başka elbise giymiyorduk.
Birbirimizi öldürmeyi, birbirimize karşı tecavüzde bulunmayı din sayıyorduk. Bizden herkes, kendi malından yemesin, diye kızlarını diri diri toprağa gömerdi. Gerçekten de o zaman durumumuz sana anlattığımız şekildeydi. Ama daha sonra Cenâb-ı Allah, bize nesebini, soyunu, şahsiyetini ve doğum yerini bildiğimiz, tanınmış bir şahsiyeti peygamber olarak gönderdi. Onun toprağı, bizimkinden daha hayırlıdır. Onun soyu bizimkinden daha hayırhdır.Onun ailesi de bizimkinden daha hayırlıdır. O, içimizde bulunduğu halde bizim en doğru sözlümüz, en yumuşak huylumuz ve şahsiyet itibariyle de en hayırh-mızdı. Bizi bir hususa davet etti. Ama hiç kimse ona icabet etmedi. Ona ilk icabet eden kişi, akranı ve kendisinden sonraki halifesi oldu. O söyledi, biz söyledik. O doğru söyledi ama biz yalan söyledik. O fazlalaştırdı ama biz eksilttik.
Söylediği her şey de mutlaka tahakkuk etti. Sonunda Cenâb-ı Allah kalplerimize onu tasdik etme, ona tabi olma duygusunu yerleştirdi. O, bizimle âlemlerin Rabbi arasında bir vasıta oldu. Bize söylediği sözler, Allah'ın sözüdür. Bize verdiği emirler, Allah'ın emridir. O, bize Rabbimizin şöyle dediğini söyledi:
"Ben Allah'ım.Ben bir ve tekim. Ortağım yoktur. Hiçbir.şey yokken ben vardım. Benden başka her şey yok olacaktır. Ben, her şeyi yarattım.
Herşey neticede bana dönecektir. Size merhamet ettim de şu adamı size peygamber olarak gönderdim ki, ölüm sonrasında azabımdan sizi kurtaracağım yolu size göstersin. Böylece sizi diyarım olan Darü's-selama (Cennet'e) yerleştireyim."
Biz de peygamberin, Allah katından hak dinle geldiğine şahadet ediyoruz. Peygamberimiz buyuruyor ki:
"Bu hususta size tabi olan kimse, sizinle aynı haklara sahip olur ve aynı yükümlülüklere tabi olur. Bu davetinize icabet etmeyen kimseye cizye Ödemesini teklif edin.Cizyeyi ödedikten sonra onu kendinizi koruduğunuz şeylere karşı koruyun. Cizye ödemeyi kabul etmeyen kimseyle de savaşın. Ben aranızda hakemim. Bu dava uğruna sizden öldürülen kimse Cennet'e girer. Hayatta kalan kimse muzaffer olur."
Şimdi ey hükümdar, tercihini yap,dilersen küçülmüş ve zelil olarak cizye ödersin, dileısen aramıza kılıç gİEr ya da Müslüman ol kendini kurtar.
- Beni böyle bir sözle mi muhatap kıldın?
- Ben, sadece benimle konuşan kimseye hitap ettim. Eğer senden başkası benimle konuşsaydı bu cevapları sana değil de ona verirdim.
- Eğer elçilerin öldürülmeyeceği kuralı olmasaydı sizi öldürürdüm ve benden hiçbir hak talebinde de bulunamazdınız.
Yezdücürd, Muğire b. Şube'ye böyle dedikten sonra adamlarına şöyle bir emir verdi:
- Bana bir yük toprak getirin ve o yükü şu heyetin en şereflisinin omuzuna yükleyin, sonrada onları önünüze katıp sürün. Medain şehrinin, evleri dışına çıkıncaya kadar kovalayın.
Yezdücürd, bu defa heyete dönerek şunları söyledi:
- Adamınıza gidin ve ona Rüstem adlı komutanımı göndereceğimi, Rüstem'in onu ve askerlerini Kadisiye hendeğine gömeceğini,sizi ve onu azaplandıracağım bildirin. Sonra Rüstem, ülkelerinize gelecek ve Saburadan çektiğiniz eziyetlerden daha şiddetlisini size çektirecek ve sizi kendinizle meşgul edecektir. Söyleyin bakalım, sizin en şerefliniz kimdir? Müslümanlar sustular. Asım b. Amr toprağı almak üzere kalkarak şöyle dedi:
- Onların en şereflileri benim. Ben bütün bunların efendisiyim, diyerek toprağı omuzuna aldı ve bineğine doğru gitti.
Yezdücürd de:
- Doğru mu söylüyor? diye sorunca heyettekiler, evet, dediler. Yezdücürd, toprak yükünü Asım'm boynuna yükledi. Onu sarayından çıkardı. Asım da yükünü bineğine yükledi. Aceleyle hareket etti. Arkadaşlarından önce komutan Sa'd'm yanına gitti. Kadis kapısından geçti. Kapıyı geride bıraktı ve askerlere: "Komutana zafer müjdesi verin. İn-şaallah muzaffer olacağız." dedi. Sonra gidip toprağı deliğe boşalttı. Dönüp Sa'd'm makamına gitti. Haberi ona bildirdi. "Müjatler olsun size!
Allah size, Farslarm memleketlerinin anahtarlarını verdi." dedi. Oradakiler de Farslılarm memleketlerini ele geçireceklerine bu olayı bir işaret saydılar. Gerçekten de ondan sonra gün be gün Sahabelerin durumu iyileşip kuvvetleri arttı. Şeref ve üstünlükleri fazlalaştı. İranlıların durumu ise alçaldı. Zelil ve gevşek oldular.
Rüstem, hükümdarın yanma gidip Müslümanlardan gördüğü şeylerin açıklanması hususunda görüş sordu. Hükümdar, Müslüman heyetin akıl ve fesahatleri ile keskin cevaplarını anlattı. Neredeyse yakında elde edecekleri bir iddiaları olduğunu ifade etti. Onların en şereflilerine toprak yüklediğini, onu ahmak saydığını, toprağı yüklenen Müslü-manm, şayet dileseydi o yükü başka bir Müslümana yükleyebileceğini söyledi. Rüstem, ona dedi ki: Hayır, o ahmak değildi. Kavminin en şereflisi de değildi. Ancak kendini feda ederek kavmini kurtarmak istedi. Allah'a yemin ederim ki onlar memleketimizin anahtarlarım götürdüler.
Rüstem, astrolojiden anlayan bir adamdı. Sonra peşlerinden bir adam gönderdi. Ve ona şöyle dedi:"Eğer toprak yüküne kavuşursan onu al ki, elden kaçırdığımız şeyleri telafi edelim. Şayet o toprak yükünü komutanlarına ulaştırmışlarsa demek ki, onlar diyarımızda bize galip olacaklardır." O adam, toprak yükünün peşine düştü. Ancak heyete ulaşamadı. Onlar, kendisinden önce toprağı, komutanları Sa'd'a ulaştırmışlardı. Farslılar buna üzüldüler ve şiddetle öfkelendiler. Kralın görüşünü de anlamsız buldular

