El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Sed Kıssası

tbn Cerir'in anlattığına göre Şehr Beraz, Bab şehrinde yanına gelen Abdurrahman b. Rebia'ya bir adam gösterip şöyle demiş: "Ey komutan, şu adamı sed tarafına göndermiş, ona bol miktarda azık vermiş ve hükümdarlara …

tbn Cerir'in anlattığına göre Şehr Beraz, Bab şehrinde yanına gelen Abdurrahman b. Rebia'ya bir adam gösterip şöyle demiş: "Ey komutan, şu adamı sed tarafına göndermiş, ona bol miktarda azık vermiş ve hükümdarlara hitaben bir mektup yazıp kendisine vermiştim ki, hükümdarlar bir konuda bana destek versinler ve yardımcı olsunlar, ayrıca kendilerine hediyeler de göndermiştim. Onlara mektubumda demiştim ki: Şu adamı Zülkarneyn şeddine ulaşması için kendilerinden sonraki mıntıkalarda bulunan diğer hükümdarla gönderip tavsiye etsinler ve bu adam da gidip Zülkarneyn şeddine baksın ve onunla ilgili haberi bize getirsin.

Bu adam yola çıkıp Zülkarneyn şeddinin bulunduğu diyarın hükümdarına vardı. Hükümdar da onu, şeddin bulunduğu şehrin valisine gönderdi. Vali, bununla beraber Bazyar'ı sed tarafına gönderdi. Baz-yar'm yanında kartalı da vardı. Bunlar, şeddin yanma vardıklarında iki dağla karşılaştılar ki, o iki dağın arasında kapalı bir sed vardı. Dağların tepesine çıktıklarında şeddin gerisinde uzaklığından ötürü gece karanlığından daha siyah ve sarp bir hendek gördüler. Hendeğe baktı düşünmeye başladı. Oradan tam geri dönecekken Bazyar ona:

- Yavaş ol bakalım, dedi.

Sonra yanında bulunan bir et parçasını alıp havaya fırlattı. Kartal da o et parçasına koştu. Bazyar: "Eğer kartal yere düşmeden önce bu et parçasını havada yakalarsa, anormal bir durum yok. Ama yere düşünceye kadar havada yakalayamazsa anormal bir durum var demektir. Kartal, et parçasını havada yakalayamadı. Nihayet et parçası hendeğin dibine düştü. Kartal, hendeğin dibine indi. Et parçasını çıkardı ama etin üzerinde şu sana gösterdiğim yakut vardı." dedikten sonra Şehr Beraz ,o yakutu Abdurrahman, b. Rebia'ya verdi. Abdurrahman baktıktan sonra yakutu ona geri verdi. Geri verince Şehr Beraz sevinip şöyle dedi:

- Vallahi bu yakut, şu Bab el-Ebvab şehrine sahib olmaktan daha hayırlıdır. Allah'a yemin ederim ki, sizler bugün bana Kisra hanedanından daha sevimlisiniz. Eğer ben onların hakimiyeti altında bulunsay-dım ve onlar bu yakuttan haberdar olsalardı, bunu benden zorla ahrlar-dı. Allah'a yemin ederim ki, sahip olduğunuz şeylerden hiçbiri elinizdeki şu büyük hakimiyet kadar değer taşımaz.

Bundan sonra Abdurrahman b. Rebia, Şehr Beraz'm Zülkarneyn şeddine gönderdiği elçisine yönelerek şöyle dedi:

- Şu Zülkarneyn şeddinin durumu nedir? O, hangi evsaftadır? Elçi de üzerinde bulunan kızıl ve mavimsi renkteki elbiseyi göstererek:

- tşte şuna benzer, dedi. Orada bulunan adamlardan biri .de Ab-durrahman'a:

- Vallahi doğru söyledi. O, orayı gözüyle gördü, dedi. Abdurrahman da şu karşılığı verdi:

- Evet, demir ve tuncun evsafim verdi. Zira yüce Allah, bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Bana demir kütleleri getirin, dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "körükleyin" dedi. Demirler ak kor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi. (el-Kehf, 96.)

Ben, Zülkarneyn şeddinin evsafim tefsirimizde ve şu kitabın baş kısımlarında anlattım.

Buharî de sahihinde rivayet eder ki, adamın biri Peygamber (s.a.v.)'e şöyle demiş:

- Ben şeddi gördüm.

- Onu nasıl gördün?

- Onu süslü ve desenli bir aba gibi gördüm.

Abdurrahman b. Rebia, daha sonra Şehr Beraz'a şöyle bir soru sordu:

- Senin o hükümdarlara gönderdiğin hediyen ne, kadardı?

- Gönderdiğim hediyelerin değeri benim beldelerimde 100.000 dirhem, onların beldelerinde ise 3.000.000 dirhem tutarında idi.

Hocamız Ebu Abdullah ez-Zehebî, hicri yirmiikinci senenin hadiseleri meyanmda şunu nakletmiştir: "Mesâlikül-Memalik" adlı kitabın sahibi, Selam Tercüman'm kendisine şunu yazdırdığını söylemiştir: Halife Vasık bi Emrillah b. Mutasım, rüyasında Zülkarneyn şeddinin fethedildiğini görünce Selam'ı, şeddin bulunduğu yöreye göndermişti. Ona bir mektup da vermişti. Mektubunda yöre hükümdarlarının ona iyi davranmaları tavsiyesinde bulunmuştu. Ayrıca ona 2000 katır yükü erzak vererek o yörelere göndermişti. Selam ve beraberindekiler, Samar-radan yola çıkarak Tiflis'e vardılar. Tiflis hükümdarı îshak da, ona bir mektup verdi. Mektubunda Şerir valisinin onlara iyi davranmasını tavsiye etti. Yanına vardıkları Şerir valisi de Lam hükümdarlarına bir mektup yazarak Selam'a iyi davranması tavsiyesinde bulundu. Lâm hükümdarına vardıktan sonra oranın hükümdarı da Kaplan Şah'a bir mektup yazarak Selam'a yardımcı olmasını tavsiye etti. Kaplan Şah da Hazar hükümdarına bir mektup yazarak Selam'a yardımcı olması tavsiyesinde bulundu. Ayrıca Kaplan Şah, Selamla birlikte beş oğlunu da gönderdi. Bunlar yirmialtı gün boyunca yol gittiler. Sonra pis kokan siyah bir araziye vardılar. Öyle ki, burunlarına sirke kokusu gelmeye başladı. O pis kokulu arazide de on gün boyunca gittiler.

Nihayet harap şehirlere vardılar. Oraların mesafesi de yirmiyedi günlük yoldu. Orada Ye'cûc ve Me'cûc vardı. Onlar, o şehirleri harap etmişlerdi. O şehirler, günümüze kadar da harap durumdadırlar. Selam ve beraberindekiler, Zülkarneyn şeddine yakın bir kaleye vardılar. Orada Arapça ve Farsça bilen ve Kur'ân'ı ezberleyen mektep ve mescidleri bulunan bir halkla karşılaştılar. Onların bu hallerine şaştılar ve nereden geldiklerini onlara sordular. Onlar da emirül-mü'minin Vasık tarafından buraya gönderildiklerini anlattılar. Onu tam olarak tarif edemediler. Heyet, daha sonra kaygan ve üzerinde yeşillik bulunmayan bir dağın yanma vardı. Orada demirden kerpiçlerin tunç içine gömüldüğünü ve böylece bir şeddin yapılmış olduğunu gördüler. Sed, gerçekten yüksekti. Gözler, onun üst tarafim göremiyordu.

Demirden balkonları da vardı. Ortasında iki kanatlı ve ikisi de kilitli büyük bir kapı vardı. Kapı kanatlarından her birinin genişliği yüz zira, derinliği de beş zira' idi. Üzerinde bir asma kilit vardı ki, uzunluğu yedi zira, kalınlığı da bir kulaçtı. Orada nöbetçiler vardı. Asma kilidin yanında bekliyorlardı. Her-gün oraya yeni nöbetçiler dikilirdi. Bundan sonra rahatsız edici kuvvetli bir ses duyuyorlardı ki, O ses; "Şu kapımn gerisinde nöbetçi ve muhafiz-lar vardır" diyordu. O kapının yakınında iki büyük kale vardı ki, kalelerin arasında tatlı su pınarı vardı. Kalelerden birinde halâ yapıların kalıntıları vardır. Kepçeler ve demir kerpiçlerle diğer eşyalar vardır. Bir kerpicin uzunluğu bir buçuk zira, eni de bir buçuk zira idi. Kalınlığı ise bir karış kadardı. Anlatıldığına göre o beldelerin ahalisine Ye'cûc ve Me'cûc'ten herhangi bir kimseyi görüp görmedikleri sorulmuş, onlarsa günün birinde balkonların üzerinde bazı şahıslar gördüklerini, ancak rüzgar esince o şahısların kendiliklerinden yere düştüklerini, Ye'cûc ve Me'cûc kabilesinden olan adamlardan birinin boyunun bir, yada yarım karış kadar olduğunu söylemişlerdir.

Doğrusunu Allah bilir.

Vakidî dedi M: Hicretin yirmiikinci senesinde Muaviye, Bizans illerinden Saife'ye hücum etti. Beraberinde Hammad ile diğer sahabeler de vardı. Bunlar, ganimet elde edip salimen geri döndüler. Bu senede Muaviye'nin oğlu Yezid ile Mervan'm oğlu Abdülmelik doğdu.

Bu senede Hz. Ömer, insanlara hacc ettirdi. Onun beldelere tayin etmiş olduğu valileri, önceki senenin valileriydi. Hiçbiri değiştirilmemişti.

Anlatıldığına göre Hz. Ömer, bu senede Ammar'ı ahalinin şikayeti üzerine Küfe valiliğinden azletmiştir. Kûfeliler, Ammar'm kendilerini iyi yönetmediğini söylemişler. Hz. Ömer de bunun üzerine onu görevden alıp yerine Ebu Musa el-Eş'arf yi atamıştı. Kûfeliler, onu istemediklerini söyleyerek oğlundan şikâyetçi olmuşlar, bunun üzerine Hz.Ömer de:

- Bırakın da ben bu işin üzerinde biraz düşüneyim, demişti. Sonra oraya kimi vali olarak atayacağını düşünmek için mescitteki bir grup insanın yanma gitmişti. Üzüntüden ötürü uykuya dalmış, o esnada Muğire gelip yanında durmuş, uyanıncaya kadar onu beklemiş ve ona şöyle demişti.

- Ey mü'minlerin emiri! Basma gelen şu iş gerçekten büyük bir iştir.

- Şu Kûfelilerle ne yapacağım. Kûfe'nin nüfusu 100.000 Hiçbir valiyi beğenmiyorlar. Hiçbir vali de onlardan razı olmuyor.

Bundan sonra Hz. Ömer, sahabeleri toplayarak onlarla istişare yaptı. Kûfelilere güçlü ve sert bir adamı mı, yoksa zayıf, takvalı bir adamı mı vali olarak ataması gerektiğini sordu. Muğire b. Şube, ona şöyle dedi:

- Ey mü'minlerin emiri! Güçlü adamın gücü hem senin, hem de Müslümanların lehinedir. Sertliği de kendi nefsine fayda verir. Zayıf ve takvalı kimseye gelince, onun zayıflığı senin ve Müslümanların aleyhine olur. Takvalı oluşu ise, kendi şahsına yarar verir.

Bunun üzerine Hz. Ömer, Muğire'nin görüşünü beğenip ona şöyle dedi:

- Git, seni Kûfe'ye vali olarak atadım.

Hz. Ömer, kendisine zina iftirasında bulunan kimselerin şahitliği yüzünden Muğire'yi Küfe valiliğinden azlettikten sonra iftiraları sabit olan o şahitlere had tatbik etmiş ve Muğire'yi yine Küfe valiliğine atamıştı. Bu husustaki kesin bilgi, Aziz ve Celil olan Allah katmdadır.

Ebu Musa el-Eş'arî, Basra'ya haber göndermiş ve görevden azledilen Ammar'a şu soruyu sordurmuştu:

- Görevden azledilmek seni üzdü mü?

- Valiliğe atanmak beni sevindirmedi, ama görevden azledilmek beni üzdü.

Bir rivayette anlatıldığına göre Ammar'a bu soruyu soran Hz. Ömer (r.a.) imiş. Sonra Hz. Ömer, Muğire'nin yerine Sa'd b. Ebi Vakkas'ı Kûfe'ye vah olarak göndermek istemiş, ancak ileride de açıklanacağı gibi hicretin yirmiüçüncü senesinde Sa'd, Kûfe'ye gitmeden önce ölüm onu yakalamıştı. Bu sebeple Sa'd için buhususta Hz. Ömer'in vasiyeti olmuştu.

Vakidî dedi ki: Hicretin yirmiikinci senesinde Ahnef b. Kays, Horasan illerine gazaya gitti. Farslıların hükümdarı Yezdücürd'ün içinde bulunduğu şehre yöneldi.

Ibn Cerir dedi ki, Seyf b. Ömer'in iddiasına göre Horasan illerine yapılan gaza, hicretin onsekizinci senesinde olmuştur.

Ben derim ki: Meşhur olan birinci rivayettir. Doğrusunu Allah bilir.