Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib el-Kureşi el-Haşimî. Zeynelabi- adıyla tanınmıştı. Annesi Seleme adında bir ümmû veledtir. Ali da kendisinden büyük başka bir kardeşi de vardı. Babasıyla bir-"kte öldürüldü.
Biyografisini anlatacağımız bu Ali ise, babasından, amcası Hasan b- Aliden, Cabir'den, İbn Abbas'tan, Misver b. Mahreme'den, Ebu Hü-reyre'den, Safıye'den, Aişe'den ve Ümmü Seleme'den (ki bunlar Peygamber zevceleriydiler.) hadis rivayet etmiştir.Aralarında kendisinin oğulları Zeyd, Abdullah, Ömer, Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. Kar, Zeyd b. Eşlem, Tavus (ki bu onun akranlarındandır.), Zührî, Yahya b. Said el-Ensârî, yine yaşıtlarından olan Ebu Seleme'nin de bulunduğu bir cemaat da kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.
İbn Hallikan dedi ki: Ümmü Seleme, Fars hükümdarlarının sonuncusu Yezdücürd'ün kızıydı. Zemahşerî'nin, "Rebiü'l-Ebrar" adlı kitabında anlattığına göre Yezdücürd'ün, Hz. Ömer zamanında esir düşen üç kızı vardı. Bunlardan birisi, Abdullah b. Ömer'in payına düştü ve bu kadın, Abdullah b. Ömer'e Salim adında bir erkek çocuk doğurdu. Diğeri de Muhammed b. Ebi Bekir es-Sıddık'ın payına düştü. O kadın da ona Kasım adında bir erkek çocuk doğurdu. Üçüncüsü de Hüseyin b. Ali'nin payına düştü. O da Hüseyin'e, biyografisinden bahsetmekte olduğumuz şu Ali Zeynelabidin'i doğurdu. Bu çocukların üçü de teyze çocuklarıydılar.
İbn Hallikan dedi ki: Kuteybe b. Müslim, Yezdücürd'ün oğlu Fey-ruz'u öldürünce, onun iki kızını Haccac'a gönderdi. Haccac, bunlardan birini kendine ayırdı. Diğerini Velid'e gönderdi. Velid'e gönderdiği de Yezid en-Nakıs'ı doğurdu.
İbn Kuteybe'nin, "Maarif adlı kitabta anlattığına göre Zeynelabi-din'in annesi, Sindli Selame idi. Gazale olduğu da söylenir. Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, Kerbela'da babası Hz. Hüseyin'le beraberdi. Yaşının küçüklüğünden (veya hastalığından) Ötürü kendisini öldürmediler. O zaman kendisi yirmiüç yaşındaydı. Daha büyük olduğu da söylenmiştir. Ubeydullah b. Ziyad, onu öldürmek istedi, ama Cenâb-ı Allah, ona bu imkanı vermedi. Bazı facirler, Muaviye oğlu Yezid'e, Zeynelabidin'i öldürmesini tavsiye ettilerse de Cenâb-ı Allah, ona da bu imkanı vermedi. Ondan sonra Yezid, Zeynelabidin'e saygı gösterir, onu kendi meclisinde yanında oturturdu. Onsuz hiç yemek yemezdi, sonra onları Medine'ye gönderdi. Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, Medine'de çok saygı gördü.
İbn Asakir'in ifadesine göre Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in kendi adına nisbet edilen camisi, Dımaşkta'dır ve tanınan bir mescittir.
Ben derim ki: îbn Asakir'in sözünü ettiği yer, Dımaşk camiinin doğu tarafındaki şehitliktir.
Abdülmelik b. Mervan, ikinci kez onu Şam'a getirtmiş ve Bizans hükümdarının kendisine sikke ve kağıtlarla ilgili sorduğu sorulara karşı vereceği cevap hususunda fikrini sormuştu.
Zührî dedi ki: Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'den daha takvalı ve daha faziletli bir Kureyşli görmedim. Babası Hz. Hüseyin'in şehadeti zamanında yanındaydı. Yirmiüç yaşındaydı, aynı zamanda hastaydı. Ömer b. Sa'd, onu kastederek: "Şu hastaya sataşmayın." demişti.
Vakidî dedi ki: «Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, insanların en takva-hlarından, en abidlerinden ve Allah'tan en çok korkanlarmdandı. Yürürken elini kolunu sallamazdı. Beyaz bir sarık takar ve sarığın ucunu arka taraftan sarkıtırdı.
Künyesi Ebu Hasen'di. Ebu Muhammed, Ebu Abdillah olduğu da
söylenir.»
Muhammed b. Sa'd dedi ki: Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, sika, güvenilir, çok hadis rivayet eden, şahsiyetli, takvalı, vera sahibi bir kimseydi. Annesi, Gazale idi. Hz. Hüseyin'den sonra azatlısı Zebid onunla evlendi ve bu evlilikten Abdullah b. Zebid doğdu. Ona, Aliy-yü'1-Asğar denirdi. Aliyyü'lEkber ise, babası Hz. Hüseyin'le birlikte Öldürülmüştü. Birden fazla ravi böyle demişlerdir.
Said b. Müseyyeb, Zeyd b. Eşlem, Malik ve Ebu Hazim'in ifadelerine göre ehî-i beyt arasında Zeynelabidin'in misli yoktu.
Yahya b. Said el-Ensârî dedi ki: Haşimilerin en faziletlisi olan ve kendisine kavuştuğum Ali b. Hüseyin'in şöyle dediğini işittim: "Ey insanlar, bizi İslâm sevgisiyle sevin. Bize olan sevginiz, nihayet utanç haline geldi."
Başka bir rivayete göre de şöyle demiştir: "Nihayet bizi insanlara karşı sevimsiz kıldınız."
Asmaî dedi ki: Hz. Hüseyin'in nesli, ancak Ali b. Hüseyin vasıtasıyla devam etti. Ali b. Hüseyin'in nesli de ancak amcası oğlu Hasan vasıtasıyla devam etti.
Mervan b. Hakem, ona şöyle demişti: "Birkaç cariye satın al da çocukların çoğalsın." O da: "Cariye satın alacak param yok." cevabını vermiş, bunun üzerine Mervan, ona 100.000 dirhem ödünç vermişti. O da gidip bu parayla cariyeler satın almıştı. Böylece çocukları doğmuş ve nesli çoğalmıştı. Sonra Mervan, hastalandığı zaman çocuklarına, Ali b. Hüseyin'e vermiş olduğu ödünç parayı almamalarını vasiyet etti. Hüseynilerin tümü, Ali b. Hüseyin Zeynelabidin neslinden-dır. Allah, ona rahmet etsin.
Ebu Bekir b. Ebu Şeybe dedi ki: Zührî'nin sahih olan senetleri; Alı b. Hüseyin, onun babası ve onun dedesi vasıtasıyla gelen rivayetlerin senetleridir.
Anlatıldığına göre kendisi namaz kılmaktayken içinde bulunduğu oda yanmıştı. Namazı tamamladıktan sonra kendisine: "Niçin namazı bırakıp da evden dışarı çıkmadın?" diye sorduklarında şu cevabı ver-mıŞtı: Cehennem ateşini düşündüğümden şu yangın ateşini hatırlamadım ve farkında olmadım."
Au b. Hüseyin Zeynelabidin, abdest alırken rengi sararırdı. Namaza dururken de vücudu tiril tiril titrerdi. Ona bunun sebebi sorul-gunda şöyle cevap verirdi: "Kimin huzuruna duracağımı ve kiminle konuşacağımı bilmiyor musunuz?"
Hacca gittiğinde telbiye getirmek isteyince vücudu sarsılmaya ve titremeye başladı, şöyle dedi: "Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, dediğim zaman bana "lâ lebbeyk" denilmesinden korkuyorum (Yani, buyur Allah'ım buyur, dediğim zaman bana; senin çağrına icabet edilmeyecektir, denilmesinden korkuyorum)." Arkadaşları, onu telbiye getirmeye teşvik edip yüreklendirdiler, ancak telbiye getirince bayılıp bineğinden düştü.
Her gün ve gecede 1.000 rekat namaz kılardı.
Tavus dedi ki: «Onun Hatim'de namaz kılıp secde halinde iken şöyle dediğini işittim: "Ey Rabbim! Kulların senin avlundadırlar. Senden dilenenler, senin avlundadırlar. Sana muhtaç olan fakirlerin de senin avlundadırlar."
Allah'a yemin ederim ki, ben sıkıntıya düştüğüm zaman bu duayı okduğumda mutlaka sıkıntım gideriliyordu.»
Anlatıldığına göre Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, geceleyin çok sadaka verirdi ve şöyle derdi: "Geceleyin verilen sadaka, Rabbin gazabını söndürür, kalbi ve mezarı nurlandırır. Kıyamet gününde kulun maruz kalacağı karanlıkları giderir ve Allah, onun sadaka olarak verdiği malın karşılığını iki kez verir."
Muhammed b. İshak dedi ki: "Medine'de bazı kimseler vardı. Bunların geçimleri sağlanıyordu, ama geçimlerini kimin sağladığını bilmiyorlardı. Ali b. Hüseyin Zeynelabidin vefat edince bunlara erzak getiren kimse kalmadı. Böyle olunca da geceleyin kendilerine erzak getiren kişinin o olduğunu anladılar. Vefat ettiği zaman sırtında ve omuzlarında dağarcık taşıma nedeniyle bazı izler gördüler. O, dağarcığı sırtına vurup dulların, düşkünlerin evlerine erzak taşırdı. Anlatıldığına göre o, Medine'de yüz hane halkının geçimini sağlardı ve onlar, onun vefatına kadar bu erzakların kendilerine nereden geldiğini, kimin getirdiğini bilmiyorlardı."
Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, Muhammed b. Üsame b. Zeyd'in yanına gitti. Hastalığı nedeniyle onu ziyaret için gitmişti. Muhammed b. Üsame, ağlamaya başladı. Ali b. Hüseyin, ona sordu:
- Niçin ağlıyorsun?
- Borçluyum.
- Borcun ne kadar?
- 15.000 dinar (Başka bir rivayette anlatıldığına göre 10.000 dinar demiştir.).
- Borcunu Ödemek bana ait olsun.
Ali b. Hüseyin Zeynelabidin dedi ki: "Rasûlullah'm (s.a.v.) sağlığında Ebu Bekir ile Ömer ne mertebede idiyseler, onun vefatından sonra da aynı mertebede idiler.1'
Bir gün adamın biri, Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'e sövdü, ancak Ali duymazdan geldi. Duymuyormuş gibi davrandı. Adam ona: "Seni kastediyorum, sana sövüyorum." deyince Ali, ona: "Ben de seni görmezden geliyorum." diye cevap verdi.
Bir gün Ali b. Hüseyin, mescitten çıkınca adamın biri ona sövdü. Çevredekiler, Ali'nin yardımına geldiler. Ali: "Bu adama ilişmeyin." diye nasihat verdi. Sonra söven adama dönüp şöyle dedi: "Allah'ın senden gizlediği daha birçok ayıplarımız var. Senin bir ihtiyacın yok mu? Sana yardımcı olalım." Adam utandı. Ali de gömleğini onun üzerine attı ve ayrıca 1.000 dirhem parayı ona vermeleri için adamlarına emir verdi. Bundan sonra o adam kendisini görünce: "Doğrusu, sen peygamber evladındansm." derdi.
Dediler ki: Ali b. Hüseyin Zeynelabidin ile Hz. Hasan'ın oğlu Hasan tartıştılar. Aralarında bir rekabet vardı. Hz. Ali'nin torunu Hasan b. Hasan, ona sövdü ama o sustu. Gece olunca Ali b. Hüseyin, onun evine gitti ve şöyle dedi: "Ey amcaqğlu, eğer sen doğru söylediysen Allah beni affetsin, eğer yalan söylediysen Allah seni bağışlasın ve sana selam olsun." Böyle dedikten sonra dönüp evine gitti. Hz. Hasan'ın oğlu Hasan, bunun üzerine hemen gidip onunla barıştı.
Kendisine sordular:
- İnsanların en büyük pay sahibi olanı kimdir?
- Dünyayı kendi nefsi için pay olarak görmeyendir. Yine şöyle demişti:
"Düşünce, aynadır. Kişi bu aynada kendi iyiliklerini ve kötülüklerini görür.
Dostları kaybetmek, gurbete düşmek demektir. Bazı kimseler, korkularından ötürü Allah'a ibadet ederler ki, bu kölelerin ibadetidir. Bazı kimselerde rağbetlerinden ötürü Allah'a ibadet ederler ki, bu da tüccarların ibadetidir. Bazı kimseler ise, sevgi ve şükürlerinden ötürü Allah'a ibadet ederler ki bu, seçkin ve hür kimselerin ibadetidir."
Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, oğluna şöyle demişti: «Ey oğulcuğum! Fasık kimseyle arkadaşlık yapma. Çünkü o, bir lokma karşılığında veya daha az birşey karşılığında seni satar ve o şeyi elde etmek ister. Ama sonra da onu elde edemez. Cimri kimseyle de arkadaşlık etme. Çünkü o, en çok muhtaç olduğun bir zamanda palını senden esirger ve sana yardım etmez. Yalancı kimseyle de araşlık etme. Çünkü o, serap gibidir, uzağı sana yakın gösterir, ya-mı da senden uzaklaştırır. Ahmak kimseyle de arkadaşlık etme. Vünkü o, sana fayda vermek istediği halde zarar verir. Akrabalık bağlarını koparan kimselerle de arkadaşlık etme. Çünkü o, Allah'ın itabında lanetlenmiştir. Zira yüce Allah, şöyle buyurmuştur:
"Geri dönerseniz yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve akrabalık bağlarını kesmeniz beklenmez mi sizden? İşte, Allah'ın lanetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği bunlardır."» (Muhammed, 2223.)
Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, mescide girdiği zaman insanların omuzlarından atlayarak ilerler ve nihayet Zeyd b. Eslem'in ilerideki halkasına dahil olup otururdu. Nafî b. Cübeyr b. Mut'im, ona: "Allah seni affetsin, sen insanların efendisisin. Gelip ilim halkalarım ve Ku-reyşlilerin meclislerinden geçerek şu siyahi kölenin meclisine dahil olup oturuyorsun, niçin böyle yapıyorsun?" diye sorunca Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, ona şu cevabı vermişti: "Kişi, ancak faydalandığı yerde oturur. İlim ise, her nerede olursa olsun oraya gidip talep edilir."
A'meş, Mesud b. Malik'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ali b. Hüseyin Zeynelabidin dedi ki:
- Beni, Said b. Cübeyr ile bir araya getirebilir misin?
- Onunla ne işin var?
- Ona, Allah'ın bize fayda vereceği bazı şeyler soracağım. Yoksa herhangi bir hakarette bulunacak değilim. Çünkü şu kimselerin (böyle derken Irak'ı gösterdi.) iftira ettiği şeyler bizde mevcut değildir."
İmam Ahmed b. Hanbel, Zer b. Ubeyd'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben, İbn Abbas'ın yanındaydım. Ali b. Hüseyin Zeynelabidin geldi. İbn Abbas, ona şöyle dedi: "Sevgili oğlu sevgiliye merhaba."
Ebu Bekir b. Muhammed b. Yahya es-Solî, Ebu Zübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Biz, Cabir b. Abdullah'ın yarımdaydık. Oraya Ali b. Hüseyin,Zeynelabidin gelince Cabir, bize şöyle dedi: Ben, Rasûlullah (s.a.v.)'m yanında iken Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyin oraya geldi. Rasûlullah, onu bağrına basıp öptü ve yanına oturttu. Sonra şöyle dedi: "Şu oğlumun Ali adında bir oğlu doğacaktır. Kıyamet günü olunca Arş'ın ortasında bir ünleyici: "Abidlerin efendisi ayağa kalksın." diye ünleyecek ve işte şu oğlumun doğacak olan Ali adındaki oğlu ayağa kalkacaktır."
Bu, İbn Asakir tarafından rivayet edilen ve cidden garip bir hadistir.
Zührî dedi ki: "En çok Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'le otururdum. Ondan daha fakih bir kimse görmedim. Hadis rivayet ederdi, aile efradı arasında en faziletli ve en güzel taatta bulunan kimseydi. Onlar arasında Mervan ile oğlu Abdülmelik tarafından en çok sevilendi. Kendisine Zeynelabidin adı verilirdi."
Cüveyriye b. Esma dedi ki: "Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, Rasûlullah (s.a.v.)'a olan akrabalığını vesile edinerek herhangi bir kimseden bir dirhem dahi yemedi. Allah, ona rahmet etsin ve ondan razı olsun."
Muhammed b. Sa'd, Makberî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Muhtar, Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'e 100.000 dirhem gönderdi. Bunu kabul etmek istemedi. Geri vermekten de korktu, bu nedenle parayı yanında alıkoydu. Harcamadı. Muhtar öldürülünce Abdülmelik b. Mervan'a şöyle bir mektup gönderdi: "Muhtar, bana 100.000 dirhem göndermişti. Bunu kabul etmek istememiştim. Reddetmekten de korkmuştum. Bu paraları teslim alacak birini yanıma gönder."
Abdülmelik de ona: "Ey amcaoğlu! O paraları al, ben onları sana helal ettim." diye mektup gönderince Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, bu paraları kabul etti.»
Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, şöyle demişti: "İnsanların dünyadaki efendileri, cömert ve takvalı olan kimselerdir. Ahiretteki efendileri de dindarlar, faziletliler, ilim ve takva sahibi olan kimselerdir. Zira â-limler peygamberlerin mirasçılarıdırlar.'1
Bir defasında da şöyle demişti: "Kardeşlerimden birini görüp de onun için Allah'tan Cennet'i isteyip de dünya malını ona verme hususunda cimrilik etmekten yüce Allah'tan utanırım. Çünkü kıyamet günü olduğunda bana şöyle denilir: "Eğer Cennet senin elinde olsaydı onu vermekte de cimrilik ederdin, daha cimri olurdun, daha cimri olurdun."
Anlatıldığına göre Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, çok ağlarmış. Kendisine bunun sebebini sorduklarında şöyle cevap vermiş: "Yakup peygamber, Yusuf peygamber için ağladı. Nihayet gözleri ağardı, üstelik Yusuf un öldüğünü de bilmiyordu. Oysa ben, aile efradımdan on küsur kişinin aynı günün sabahında boğazlandıklarını gördüm. Bu nedenle onlara olan üzüntümün kalbimden silinip gideceğini mi sanıyorsunuz?"
Abdürrezzak dedi ki: Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in cariyelerinden biri', abdest alırken Ali b. Hüseyin'in eline su döküyordu. O esnada cariyenin elindeki ibrik düşüp Ali b, Hüseyin'in yüzüne değdi ve yaraladı. Ali b. Hüseyin, başını kaldırıp cariyeye hışımla bakınca cariye şöyle dedi: Yüce Allah buyuruyor ki: "Öfkeyi yutanlar...." Bunun üzerine Ali b. Hüseyin: "Öfkemi yuttum." dedi. Cariye ise: "İnsanları affedenler...." mealindeki ayeti okudu. Ali b. Hüseyin de: "Allah, seni affetsin." diye cevap verdi. Cariye, bu defa ayetin son kısmını okudu: "Allah, ihsan edenleri sever." Ali b. Hüseyin de şöyle dedi: "Sen, yüce Allah'ın rızası için özgürlüğüne kavuştun, seni azad ettim." Zübeyr b. Bekkar, Muhammed'in babası Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Iraklılardan bazı kimseler bir araya gelip oturdular ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'den bahsettiler. Onların aleyhlerinde ağır sözler sarfettiler. Sonra Hz. Osman'dan bahsettiler. Ali, onlara şöyle dedi: - Söyleyin bakalım, sizler şu ayette sözü edilen ilk Muhacirlerden misiniz? "Onlar ki, yurtlarından ve mallarından edilmişlerdir. Allah'tan bir lütuf ve rıza dilerler. Allah'ın dinine ve peygamberine yardım ederler." (ei-Haşr, 8.)
Onlar da, "Hayır." diye cevap verince bu defa Ali, onlara şöyle dedi:
- O zaman sizler, şu ayette sözü edilen kimseler misiniz? "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip geleni severler." (ei-Haşr, 9.)
Onlar yine: "Hayır." diye cevap verince bu sefer Ali, şöyle dedi:
- Sizler, ne Muhacirlerden ne de Ensâr'dan olmadığınıza dair ikrarda bulundunuz. Ben de şahitlik ediyorum ki, yüce Allah'ın kendilerinden şu ayette söz ettiği üçüncü gruptan da değilsiniz: "Onlardan sonra gelenler: "Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla. Kalbimizde mü'minlere karşı kin bırakma." (ei-Haşr, ıo.)
- Haydi öyleyse, yanımdan kalkıp gidin. Allah, sizi mübarek kılmasın. Evlerinizi de birbirine yaklaştırmasın. Sizler, İslâmiyet'le alay ediyorsunuz. İslâm ehli de değilsiniz.»
Adamın biri gelip ona şöyle bir soru sordu:
- Hz. Ali, ne zaman dirilecek ve dünyaya dönecek?
- Vallahi o, kıyamet gününde dirilecek ve kendi başının çaresine bakacak.
Ibn Ebi'd-Dünya, Ebu Hamza es-Sümalî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ali b. Hüseyin Zeynelabidin evinden dışarı çıkarken şöyle derdi: Allah'ım, ben bugün ırzıma sövene hakkımı helal ediyorum."
Ibn Ebi'd-Dünya'nm rivayetine göre tandırda birşey pişirmekte olan bir kölenin elindeki şiş, Ali b. Hüseyin'in çocuğunun başına düştü ve çocuk öldü. Ali b. Hüseyin de koşarak olay yerine gitti. Köleye baktı, sonra da şöyle dedi: "Sen kasıtlı yapmadın, sen hürsün, seni a-zad ettim." Böyle dedikten sonra da oğlunun cenaze hazırlıklarına başladı.
Medainî dedi ki: Süfyan'ın şöyle dediğini işittim: Ali b. Hüseyin Zeynelabidin şöyle derdi: "Alçalarak, zillete katlanarak kızıl tüylü davarlara sahib olmak benim hoşuma gitmez."
Kendi nefsi aleyhinde aşın giden, çok günah işleyen bir oğlu vefat edince bir adam, onun aşırılıklarından ötürü üzüntüye boğuldu. Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, oğlu ölen adama şöyle dedi: "Senin oğlunun gerisinde üç şey kalmıştır: Allahtan başka ilah bulunmadığına şahadet etmek, Rasûlullah'ın şefaatta bulunması ve Aziz ve Celil olan Allah'ın rahmeti."
Medainî dedi ki: Zührî, bir günah işledi. Bundan ötürü insanlar arasından çıkıp bir kenara çekildi. Dağlara düştü, aile efradım ve malını terkedip gitti. Ali b. Hüseyin, onunla görüştükten sonra kendisine söyle dedi: "Ey Zührî! Allah'ın herşeyi kapsayan rahmetinden ü-mit kesmen, senin işlediğin günahtan daha büyük bir günahtır." Ali'nin bu sözüne karşılık Zührî de şu ayet-i kerimeyi okudu: "Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir." (ei-Enâm, 124.)
Başka bir rivayette anlatıldığına göre Zührî, bir adamı hataen öldürmüş, Ali b. Hüseyin de tevbe edip istiğfarda bulunmasını ve maktulün ailesine diyet göndermesini Zührî'ye tavsiye etmiş, o da bu tavsiyeyi yerine getirmişti.
Zührî, şöyle derdi: "Ali b. Hüseyin, insanlar arasında beni en çok minnet altında bırakan kimsedir." Süfyan b. Uyeyne, Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in şöyle dediğini nakletmiştir:
"Bir adam, bir başkası hakkında bilmeden iyi şeyler söylemesin. Aksi takdirde o adam hakkında bilmeden kötü şeyler söylemeye yakın bir hale gelir. İki kişi, masiyet ve günah işlemek üzere arkadaşlık edip bir araya geldiklerinde mutlaka Allah'ın taati dışında birbirlerinden ayrılırlar."
Anlatıldığına göre Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, kendi kölelerinden birinin karısıyla evlenmek istemiş, kölenin karısı olan cariyeyi a-zad edip onunla evlenmişti. Halife Abdülmelik, ona kmayıcı bir mektup göndermiş, o da Abdülmelik'in mektubuna şu cevabı vermişti:
"Ey inananlar! Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir." (el-Ahzâb, 21.)
Rasûlullah (s.a.v.), Safiye'yi azad etmiş ve onunla evlenmişti. Azatlısı Zeyd b. Harise'yi de halası kızı Zeynep binti Cahş'la evlendir-mişti.
Dediler ki: Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, kışın elli dinar değerinde ibrişimden yapılma siyah bir elbise giyerdi. Yaz geldiğinde de onu sadaka olarak verirdi. Yazın ise ondan daha düşük değerde, yamalı bir elbise giyer ve şu ayeti okurdu: «De ki: "Allah'ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?"» (ei-Arâf, 32.)
Solî, Cerirî ve birden fazla ravinin anlattıklarına göre Hişam b. Abdülmelik, babasının ve kardeşi Velid'in hilafetleri döneminde hacca gitmiş, Ka'be'yi tavaf etmişti. Hacer-i esvedi istilam etmek istediği zaman izdihamdan ötürü imkan bulamamıştı. Nihayet kendisi için oraya bir minber kurulmuş, minbere çıkarak hacer-i esvedi istilam etmişti. Sonra da minbere oturmuş, Şamlılar da gelip çevresinde ayakta durmuşlardı. Bu sırada Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, Ka'be'ye gelmiş, tavafa başlamış, hacer-i esvedi istilam etmek için yaklaştığında insanlar ona saygı ve tazimden Ötürü yer vermişlerdi. Kendisi de güzel bir görüntüde ve göz alıcı bir şekilde idi. Şamlılar, Hişam'a onun kim olduğunu sorduklarında Hişam, onu küçük düşürmek, horlamak maksadıyla ve Şamlıların da ona yönelmelerini engellemek için: "Tanımıyorum." diye cevap vermişti. Bunun üzerine orada hazır bulunan şair Ferezdak: "Onu ben tanıyorum." diye cevap vermişti. Şamlılar, "O kimdir?" diye sorunca Ferezdak, onu göstererek şöyle demişti:
"Şunun bastığı yerleri, Batha (Mekke vadisi) tanır. . Şunu Ka'be, Harem ve Harem dışı yerler de tanır. Bu, Allah'ın kullarının en hayırlısının oğludur. Bu; takvah, seçkin, temiz ve bilinen şahsiyettir. Kureyşliler, bunu gördüklerinde sözcüleri şöyle dedi: Bunun ahlaki üstünlüğüne hiçbir ahlak sahibi ulaşamadı. Bu, onur ve üstünlüğün doruk noktasındadır. Bu noktaya İslâm'ın Arapları da Acemleri de ulaşamadılar. İstilam etmeye, el sürmeye geldiğinde Hatim'in duvarları, Nerede ise onun avuç içlerini yakalamak üzeredir. Bazen utandığından, bazen de heybetinden ötürü gözlerini yu-
mar.
Ancak gülümsediği zamanda konuşur.
Elinde bir haziran vardır ki, kokusu çok güzeldir.
Eli çok parlaktır, burnundan da güzel kokular saçılır.
Bunun kaynağı, Rasûlullah'ın bedeninden gelmektedir.
Vücudunun parçaları, huy ve güzellikleri de çok hoştur.
Güneş doğduğunda nasıl ki, bulutlar açılır ve kaybolurlarsa,
Bunun alnının ışığından da hidayet nurları bile kaybolup giderler.
Rezalet irtikab eden kavmin günahlarım bu yüklenir.
Şemaili tatlıdır, nimetler de onun yanında tatlılaşır.
Bu, -eğer kendini tanımıyorsan- Fatıma'nın oğludur!
Allah'ın peygamberlerinin halkaları, bunun dedesiyle son buldu.
Fazilet ve üstünlük hususunda diğer peygamberler, onun dedesine ulaşamadılar.
Fazilet ve üstünlük hususunda da diğer ümmetler, bunun dedesinin ümmetine ulaşamadılar. İyilik ve ihsanı, bütün yeryüzüne yayıldı.
Sapıklık, fakirlik ve zulüm, o sayede kaybolup gitti.
İki elinde de medet ve yardım vardır. Faydası, her tarafa yayılmıştır.
Ellerinde hayır vardır. Yokluk, ellerinde görülmemiştir.
Ahlakı yumuşaktır, fevri hareketlerinden korkulmaz.
Yumuşak huyluluk ve cömertlik güzelliği, onu süsler.
Sözünü asla yerine getirmezlik etmez.
Onun yokluğunda da çöllerin genişliğinde bereket vardır.
O azmettiği zaman çöllerde hareket görülür.
Onların sülalesini sevmek, dinin ta kendisidir. Onlara öfke duy-maksa küfürdür.
Onlara yakın olmak, kurtuluştur.
Onları sevmekle, kötülük ve belalar defedilir.
Yine onları sevmekle, ihsan ve nimetler artar.
Allah'ı andıktan sonra onlar anılır.
Her hükümde böyledir ve söz onlarla nih ay etlendirilir.
Eğer takva sahipleri sayılacak olursa bunlar, takva sahiplerinin önderleridirler.
Ya da "Yeryüzünün en hayırlı insanı kimdir?" diye sorulduğunda, "bunlardır" diye cevap verilir.
Hiçbir cömert, bunların cömertliğine ulaşamaz.
Ne kadar eli açık olsalar da, hiçbir topluluk,
Cömertlik hususunda bunların derecesine ulaşamaz.
Kıtlık görülse de cömertler bunlardır.
Savaş aslanları bunlardır, güç bunlardan kaynaklanır.
Kötülük ve yergi, bunların sahasına inemez.
Cömertlerin huyu ve nimet saçan eller,
Bunların sahasına kötülemenin inmesine engel olur.
Bunların ihsanlarında ve avuçlarında yokluğa yer yoktur.
Zengin olsalar da yoksul olsalar da her zaman ihsan ederler.
Bunun evveliyatından ötürü veya nimetlere sahip oluşundan Ötürü, diğer yaratıklar bunların boyunları üzerinde değildir.
Senin "tanımıyorum" demen buna zarar vermez.
Senin tanımadığın kimseyi Araplar da Acemler de tanırlar.
Allah'ı bilen kimse, bunun evveliyatını bilir.
Diğer bütün ümmetler, dine, bunun ailesi vasıtasıyla kavuştular."
Hişam, bu şiiri dinleyince öfkelendi ve Ferezdak'm Usfan'da hapsedilmesine emir verdi. Bilindiği gibi Usfan, Mekke ile Medine arasında bir yerdir. Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, bu olayı duyunca Ferez-dak'a 12.000 dirhem para gönderdi. Ancak Ferezdak, bu parayı kabul etmedi ve şöyle dedi: "Ben, söylediklerimi Aziz ve Celil olan Allah rızasını kazanmak, hakka yardım etmek, Rasûlullah'ın zürriyetinin
hakkını vermek için söyledim. Bunun karşılığında birşey alacak değilim."
Ali b. Hüseyin de ona şu mesajı gönderdi: "Senin bu hususta samimi olduğunu, niyetinin doğruluğunu Allah da biliyor. Allah hakkı !Çin du parayı kabul et," Bunun üzerine Ferezdak, kendisine gönderilen parayı kabul etti. Sonra da Hişam'ı yerdi ve şöyle dedi:
"Sen beni, Medine ile insanların gönüllerinin yöneldiği Mekke a-rasında (Usfan'da) hapsediyorsun. Sonra da liderlere mahsus olmayan bir başı, gövdenin üzerinde taşıyorsun. Ayrıca ayıpları açıkça görünen iki şaşı göze de sahipsin."
Rivayete göre Ali b. Hüseyin, bir cenaze gördüğü zaman şu iki beyi ti okurmuş:
"Cenazelerle karşılaştığımızda korkarız, onlar geçip gidince yine eğlenceye dalarız.
Yırtıcı hayvanların saldırısına uğrayan koyun sürüsünün korkusu gibi.
Yırtıcı hayvanlar gidince, tekrar koyunlar otlamaya başlarlar."
Hafız İbn Asakir'in rivayetine göre Zührî, şöyle demiştir: Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in kendi nefsini hesaba çektiğini ve Rabbine şöyle münacatta bulunduğunu işittim:
«Ey nefis, daha ne zamana kadar bu dünyada kalacaksın ve bu dünyanın şenliğine yöneleceksin? Geçen atalarının ölümlerinden ve toprak altında kaybolan dostlarının gidişinden, kardeşlerini yitirişinden ibret almadın mı? Senin o akranların hep toprak altına göçtüler. Yaşadıktan sonra kara toprağın bağrına gittiler.
Onların güzellikleri orada çürüyüp yok oldu, diyarları boşaldı. Arsalarında kimse kalmadı. Kaderler, onları ölüme doğru şevketti. Dünyadan ve dünyalık olarak biriktirdikleri şeylerden el çekip gittiler. Çukurlar, onları toprağın altında bağırlarına bastılar. Ölümün pençeleri, nesilleri peşpeşe koparıp götürdü. Onları çürüterek yeryüzü ne kadar değişti. Çeşit çeşit insanlar yaşadıktan sonra toprakta kayboldular. Onların hepsi çürümeye mahkum oldular. Sonra da toprak onlardan vazgeçerek iflas etmiş kimselerin ameline döndü. Sense dünyaya yönelmiş, olanca gücünle dünyalık için çalışıyorsun. Tutkulusun, mal biriktirmeye çabalıyorsun.
Tehlikeli bir yoldasın, ama farkında değilsin, düşünsene hangi yoldasın! Kişi, sürekli olarak dünyası için çabalar, ama ahiretini unutursa şüphesiz o ziyandadır.
Daha ne zamana kadar dünyaya ikbal göstereceksin? Onun şeh-vetleriyle meşgul olacaksın? Saçların ağardı, ölüm habercisi sana geldi. Seni kovalayan ecelden haberin yok. Bu günün lezzetiyle meşgul olduğun için yarınını unutuyorsun. Oysa şehvetperestlerin, toprak altına göçtüklerini gördün. Başlarına gelen musibetleri de müşahede ettin. Kişi, ölüm korkusunu, mezarını ve çürümeyi hatırlayınca dünya eğlencelerinden ve lezzetlerinden kendini alıkoyabilir.
Kırk yaşının yaklaşmasından sonra saçlar ağarmca, daha neyi beklersin? Bu, yaşlanan kimseyi uyarır.
Sen, sanki zarar veren şeye yöneliyorsun, bunu kendi nefsinin a-leyhine kasıtlı olarak yapıyor ve doğru yola şaşıyorsun. Geçen milletlere ve yok olan hükümdarlara bir bak! Günlerin peşpeşe gelişi, onları nasıl da koparıp götürdü? Ölüm, onları nasıl yakaladı? Dünyadaki izleri silinip gitti, sadece dünyada haberleri kaldı. Haşre ve kıyamete dek toprakta çürümüş kemikler olacaklar.
Çürüyüp toprağa karıştılar. Meclislerinde oturamaz oldular. Köşkleri ıssız kaldı.
Öyle bir diyara göçtüler ki, kendilerini ziyaret eden yoktur. Birbirlerine uğrayamazlar, mezar sakinleri nasıl ziyaretleşebilirler?
Ancak mezarların tavanlarının üzerlerine toplandığını görürsün. O mezar tavanlarının üzerlerinden asırlar geçip gider.
Nice güçlü, kudretli sultanlar vardı ki, onların askerleri ve ava-neleri vardı. Dünyada iktidar sahibi oldular.
Dünyada arzuladıkları şeyleri elde ettiler, orada köşkler ve büyük köyler inşa ettiler. Orada mallar ve zahireler biriktirdiler, güzel cariyelere ve kadınlara sahip oldular.
Ölüm geldiğinde ölümün pençesini, onun biriktirdiği zahireleri geri çeviremedi.
İnşa ettikleri ve çevresini nehirlerle büyük köylerin kuşattığı kaleleri de kendisini ölüme karşı koruyamadı.
Hiçbir hile, ölümü ondan uzaklaştıramadı. Askerleri de onu Ölüme karşı korumaya meyletmedi.
Allah'ın geri çevrilmez takdiri ona geldi. Asla reddedilemiyecek hükmü onun üzerine indi. Hüküm sahibi, sonsuz güce sahip olan Allah, yücedir. O, en büyüktür, güçlü ve kahredicidir. Zorbaları helak edici, büyüklük taslayanları da mahvedicidir. O, öyle bir sultandır ki, onun gücü karşısında bütün sultanlar boyun eğerler. Bütün hükümdarlar, onun kuvveti karşısında helak olurlar.
O, öyle güçlü bir hükümdardır ki, hükmü geri çevrilemez.
Hikmet sahibi ve bilgilidir, emri geçerli ve kahredicidir.
Bütün güç ve izzet sahihleri, onun zatının izzetine yöneldi.
Nice güçlü ve muktedirler, o kuvvet sahibi Allah'ın önünde küçülürler.
Zorba hükümdarlar bile, Arş-ı A'la'nın sahibinin izzeti karşısında boyun eğip teslim olur ve güçsüzleşirler.
Dünyadan ve dünyanın tuzaklarından kaçının. Onun size karşı burduğu tuzaklardan uzak durun. Sizin için hazırladığı süs ve ziynetlere yaklaşmayın. Size izhar ettiği güzelliklerinden ve ibraz ettiği şehvetlerden ve ayrıca sizden gizlediği öldürücü ve helak edici tehlikelerinden kendinizi koruyun.
Dünyanın, gördüğün feci hallerinden uzak dur. Ö halleri defetmeye dua et. Allah, seni zahid olmakla memur kılmıştır.
Gayret göster, gafil kalma, uyanık ol. Şenlendiren kimse, az bir zaman sonra bu diyarı terkedecektir. Paçaları sıva, gevşeme. Ömrün sona erecektir.
Sen de daimi diyara gidicisin.
Dünyayı isteme, çünkü elde etsen de,
Dünya nimetlerinin tümü sana zarar verir.
Akıllı kimse, dünya için hırs gösterir mi? Ya da akıllı kimse, dünya nimetleriyle mutlu olur mu? Oysa akıllı kişi, dünya nimetlerinin ve dünyanın faniliğine kuvvetle inanmıştır. Dünyanın bakiliğine timi t beslemez.
Gecelemekten korkan kimsenin gözleri nasıl uykuya dalar? Bütün işlerinde ölümü bekleyen kimsenin gönlü nasıl rahatlar?
Dikkat edin, elbetteki hayır, ama bizler nefislerimizi aldatıyoruz.
Korktuğumuz ve çekindiğimiz şeye karşı lezzetler bizi meşgul edip aldatıyor.
Sırların ortaya çıktığı günde, adalet divanında duracak olan kimse hayattan nasıl lezzet alabilir?
Sanki hasredilmeyeceğiz ve bizler başıboş bırakılmışız da ölümden sonra hesap yerine götürülmeyeceğiz?
Nasıl olur da dünyadaki insan, dünya lezzetlerini elde eder ve dünyanın güzellikleri ile bir hoş olur? Oysa dünyada çok çeşitli tuhaflıklar ve insana darbe vuran feci haller vardır. Dünyanın musibetlerinde de, dünyanın elde edilmesi.için duyulan talebte de çok azap vardır. Dünyada hastalıklar, musibetler, yorgunluk ve elemler vardır.
Her gecede ve günde görmüyor muyuz ki, dünya bizi harcıyor ve ertesi sabah tekrar hayata döndürüyor.
Dünyanın afetleri ve kederleri, peşpeşe üzerimize geliyor.
Bu haldeki kimse, dünyanın kendisi için kalıcı olduğunu nasıl düşünebilir?
Böyle bir kimse, dünyasından emin değildir, dünyaya imrenme-melidir.
Oysa dünya onun canını alma talebinden asla vazgeçmemektedir.
Dünya, kendisinde ebedi kalmak isteyen nice kimseyi aldatmıştır. Kendisini elde etmeye çabalayan ve üzerine yumulan nice kimseyi yere yıkmıştır. Böyleleri tökezledikleri için kurtulamamışlardır. Yere düştükten sonra da kendilerini toparlayamamış ve ayağa kalkama-mışlardır. Dünyanın verdiği elemden kurtulamamış, hastalıklardan şifa bulamamış ve darbelerden de kurtuluş yolu bulamamışlardır.
Aksine dünya, güç ve iktidardan sonra onları kötü hallere düşürmüştür ki, artık dönüp kurtulamamışlardır.
Böyleleri kurtuluşun kalmadığını ve kendisinden sakınılması imkansız olan ölümü görünce pişman olmuşlardır.
De ki, o zaman pişmanlık fayda vermemiştir. İşledikleri büyük günahlara da ağlamışlardır.
Geçmiş günahlarına ağlamışlar, geride bıraktıkları dünya için hasret çekmişler ve günahlarından ötürü mağfiret dilemişlerdir. Ancak o zaman mağfiret dilemek, kendilerine fayda vermemiştir. Özür dilemeleri ve mazeret beyan etmeleri de onları kurtaramamıştır, ölümün geldiği ve belanın çöktüğü esnada.
Ölümün keder ve hüzünleri onu kuşattı.
Kaderler onu aciz bıraktığı zaman da şaşırdı.
Ölüm sıkıntısından onun için kurtuluş yoktur.
Sakındığı şeyden de kendisi için bir yardımcı yoktur.
Ölüm korkusu, onun nefsini canından çıkardı.
Küçük dilini yuttu ve kendi hançeresi titremeye başladı.
İşte o esnada ziyaretçileri korktu ve azaldı. Ailesi ve çocukları, onu kaderin hükmüne teslim etti. Öleceği esnada çevresindeki insanlar, vaveylalarını yükselttiler. Hasta yatağında artık onun iyileşmesinden ümit kestiler. Ölünce de kendi elleriyle gözlerini kapattılar. Kendisi de canım verdikten sonra ayağını uzattı, dostları yanından ayrıldılar. Müşfik arkadaşı da onu terketti.
Nice sancı çeken kimse var ki, musibete uğrayan kimse, onun için ağlar.
Nice sabırdan ümit bekleyen kimse var ki, kendisi sabredemez.
Nice kendisi için Allah'a dua edip ihlasla "İnnâ lillâh ve innâ iley-hi râciun" diyen kimse var ki,
Zikrettiği her kelimeyi sayar.
Onun vefatından ötürü nice sevinen ve müjdelenen kimse vardır, ama,
Az bir süre sonra onlarda onun gideceği yere gideceklerdir.
Ölümünden sonra kadınları yakalarını yırtarlar. Cariyeleri yüzlerini tokatlarlar. Kaybe dili sinden ötürü komşuları vaveyla koparırlar, yokluğundan ötürü kardeşleri üzüntüye boğulurlar ama sonra da onu teçhiz etmeye yönelirler, onu defnetmek için paçaları sıvarlar. Sanki o, daha önce aralarında kıymetli ve uğruna can feda edilen bir kimse değildi. Her haliyle ortada olan bir sevgili değildi.
Yakınında bulunan ve kavmi arasında kendisini en çok seven ki-Şi,
kefenlemek için başkalarım da çalışmaya sevkedip teşvik eder,
Yanında bulunanlar, onu yıkamak için paçaları sıvarlar.
Canını verir vermez kazıcıyı mezara gönderirler.
Kendisi de iki bez parçası ile kefenlenir, kardeşleri ve aşireti et-rafinda toplanıp onu mezara götürürler.
Onun çocuklarından en küçüğünü görürsen bakarsın ki, üzüntü onun kalbini kaplamıştır. Babasına olan üzüntüsünden ötürü kendisinin de ölümünden korkulur. Gözyaşları, onun gözlerini kaplamıştır. Babasına ağlar ve şöyle der:
Eyvah, vay babacığım!
Ölümün çirkin bir manzarasını gördüm, gayet korkunçtu. Bir ayna gibi idi. Bakan "kimse ondan ürkerdi.
Ölenin en büyük çocukları, üzüntüden ölmek üzeredirler. Oysa ki, küçük çocukları babalarını unutmak üzeredirler.
Kadınları onun için çok üzülürler.
Gözyaşları, yanaklarının üzerinde derin izler meydana getirir.
Sonra ölüyü köşkünün genişliğinden çıkarıp mezarının darlığına götürürler. Mezara konulunca kerpiçler üzerine kapatılır. Amelleriyle başbaşa kalır. Günahları onu kuşatır, gördüğü manzaradan ötürü sıkılır. Sonra yakınları, kendi elleriyle onun üzerine toprak atarlar. Üzerine çok ağlar ve feryad ederler. Sonra üzerinde bir saat kadar bekler ve ona bakmaktan bıkıp usanır, hayata dönmesinden ümid keserler. Sonra da onu işlediği günahlar ve taleb ettiği şeylerle başbaşa bırakıp dönerler.
Şiddetli bir hüzünle onun üzerine eğildiler. Hepsi de, sakıngan bir şekilde, kardeşiyle karşılaşan kimseyi andırırlar.
Tıpkı güven içinde otlayan koyunlar gibi ki,
Derileri yüzen kişi, elindeki bıçağı ile paçalarım sıvamış olarak karşılarına çıktığında,
Ürküntüye kapılırlar, çok otlamadan geri dönerler.
Eli bıçaklı kişi, oradan uzaklaşınca tekrar otlamaya ve meralarına dönüp otlamaya başlarlar. Daha önce kardeşlerinin başına gelen musibeti unuturlar.
Bizler de koyunlara mı benzeyeceğiz, onların âdetine mi uyacağız? Çürüme diyarı olan mezara göçen kişiyi an, onun toprak altındaki yerinden ibret al. Gördüğün gibi korkunç hallere maruz kalan kimsenin durumundan ders al.
Mezarında yalnız kaldı. Mirasçıları, çocukları ve hısımları da malını paylaştılar.
Malının üzerine çullanıp paylaştılar. Mirasçılardan hiçbiri de onu övmedi ve ona teşekkür etmedi.
Ey dünyayı imar eden ve ey dünya için çalışıp çabalayan kişi!
Ey başına musibetler gelmesinden emin olan kişi, sen de bu hale geleceksin. Nasıl emin olabiliyorsun kendinden? Seni ölüme götüren bir binek olan hayatını nasıl heba ettin? Teneşir tahtasına baktığın halde yediğin yemeklerle nasıl doyarsın? Afet ve musibetlere götüren bir binek olan şehvetlerle nasıl mutlu olabilirsin? Yaklaşan göç için azık hazırlamadın. Sen sefere çıkmak üzere olan bir yolcu durumun-
dasın.
Eyvah! Tevbemi daha ne zamana kadar erteleyeceğim?
Ömrüm sona ermek üzeredir. Ölüm çukuru da bana bakmaktadır.
Bütün işlediğim ameller deftere kayıtlıdır.
Hükmü adil ve muktedir olan zat, amellerimin karşılığını verecektir
Daha kaç kez dünyanı ahiretinle yamalayacaksın. Kendi heves ve azgınlık atına bineceksin? Seni zayıf inançlı biri olarak görüyorum. Ey dünyasını bu dine tercih eden adam! Rahman sana bunu mu emretti? Yoksa Kur'ân, bunun için mi nazil oldu? Önündeki şiddetli hesabı hatırlamıyor musun, zorlu akibeti düşünmüyor musun? Mal toplayıp servet sahibi olan, binaları yükseltip süsleyen ve şenlendiren kimsenin durumunu hatırlamıyor musun? Bunların hepsi Ölmediler mi, şimdi yerleri mezar değil midir?
Baki kalan ahiretini harab ediyor, fani olan dünyayı imar ediyorsun.
Oysa dünya sana kalıcı değildir. Şenlenmez, ahiretini de kazanamadın.
Ölüm, ansızın sana geldiğinde hayır işlememiş isen Allah katında nasıl bir mazeretin olacak?
Dinin noksan, malın çok olduğu halde hayatının sona ermesine razı olur musun?»
Tarihçiler, Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in hangi senede vefat ettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Cumhur'dan nakledilen meşhur görüşe göre o, hicretin doksandördüncü senesinin başında ellisekiz yaşında vefat etmiştir. Cenaze namazı Baki'de kılınmış ve aynı yere def-dil
Fellas dedi ki: "Ali b. Hüseyin, Said b. Müseyyeb, Urve ve Ebu i b. Abdurrahman, hicretin doksandördüncü senesinde vefat et-
Ravinin biri dedi ki: "Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, hicretin doksa-niKinci veya doksanüçüncü senesinde vefat etmiştir."
Medainî'nin ifadesine göre Ali b. Hüseyin, hicretin doksandoku-zuncu senesinde vefat etmiştir. Ancak bu kavil garip karşılanmıştır, doğrusunu Allah bilir.
Hafs b. Giyas, Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in-şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir beden hastalanmadığı takdirde şımarır, şımaran bir bedende de hayır yoktur."
Ebu Bekir b. el-Enbarî, Ali b. Hüseyin'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Dostları kaybetmek, gurbettir."
Ali b. Hüseyin, şöyle de demişti: "Allah'ım, gözlere görünen açık halimin güzel olmasından, ama kimsenin görmediği zamanlarda ve yerlerde de gizli halimin çirkin olmasından sana sığınırım. Allah'ım, ben kötülük yaptıysam da sen bana iyilik yaptın. Tekrar kötülüğe dönersem, sen de bana iyilik yapma. Allah'ım, senin verdiğin geniş rızkını kendilerine kıstığın kimselerin iyiliğim bana nasib et."
Ali b. Hüseyin, oğluna şöyle demişti: "Ey oğulcuğum, tuvalete gitmek için ayrı bir elbise edin, çünkü ben tuvalette pisliğin üzerine sineklerin konduğunu, sonra o sineklerin kalkıp elbisemin üzerine konduklarını gördüm." Sonra ayılmış ve: "Ama Rasûlullah (s.a.v.)'ın ve ashabının sadece birer elbiseleri vardı." demiş ve önceki kararından vazgeçmişti.
Ebu Hamza es-Sümalî'den şöyle rivayet edilmiştir:
«Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in kapısına gittim, seslenmek istemedim, kapı önünde oturdum. Dışarı çıkıncaya kadar bekledim. Çıkınca kendisine selam verdim ve kendisi için dua ettim. O da selamımı aldı ve bana dua etti, sonra bir duvarın yanına gitti ve şöyle dedi:
- Ey Hamza, şu duvarı görüyor musun?
- Evet.
- Bir gün ben üzüntülü iken şu duvara sırtımı dayamıştım. Karşıma güzel yüzlü, güzel giysili bir adam çıktı, bana bakıyordu. Sonra bana şöyle dedi:
- Ey Ali b. Hüseyin! Seni dünya için üzüntülü görüyorum, oysa dünya, hazırdaki bir rızıktır. İyi kişiler de, kötü kişiler de o rızıktan yerler.
- Ben dünya için üzülmüyorum, çünkü dünya, senin anlattığın gibidir.
- Öyleyse ahiret için mi üzülüyorsun? Ahiret gerçek bir vaattir. Orada muktedir bir hükümdar hükmedecektir.
- Ben ahiret için de üzülmüyorum, çünkü ahiret de senin anlattığın gibidir.
- Öyleyse neye üzülüyorsun?
- İbn Zübeyr fitnesinden korkuyorum.
- Ey Ali! Sen, Allah'tan birşey istediği halde Allah'ın kendisine istediği o şeyi vermediği bir kimse gördün mü hiç?
- Hayır.
- Sen, Allah'tan korktuğu halde Allah'ın kendisini korumadığı biri gördün mü hiç? _ Hayır.
Aramızdaki bu konuşmadan sonra o adam yanımdan çekip gitti e kayıplara karıştı. Bana denildi ki: Ey Ali, sana gelen o adam Hızır'dı.»
Taberanî, Ömer b. Haris'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, vefat edip de kendisini yıkadıkları zaman sırtında bazı siyah lekeler gördüler. Bu lekelerin ne olduğunu sorduklarında şöyle cevap verildi: "Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, geceleri Medine fakirlerine vermek üzere sırtında un çuvalları taşırdı. İşte bu lekeler, o çuvalların izidir."»
İbn Aişe dedi ki: Ben, Medinelilerin şöyle dediklerini işittim: "Ali b Hüseyin Zeynelabidin, vefat edinceye kadar gizli sadaka alırdık, o-nun vefatından sonra bize gizlice sadaka veren kimse görmedik."
Abdullah b. Hanbel, Ebu Minhal et-Taî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, bir düşkün kimseye sadaka vereceği zaman, Önce onu öper, sonra sadakayı verirdi." Taberî, Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in kendi oğluna şu öğüdü verdiğini rivayet etmiştir:
"Ey oğulcuğum! Musibetler karşısında sabret. Başkalarının hukukuna tecavüz etme. Sana vereceği zararın, vereceği faydadan çok olması durumu dışında kardeşini hiçbir durumda ziyana sokma."
Taberanî1 den şöyle rivayet edilmiştir:
"Ali b. Hüseyin, bir cemaat arasında oturmaktaydı. Kendi evinden bir çığlık duydu. Kalkıp evine gitti, sonra tekrar aynı meclise dönüp geldi, kendisine sordular:
- Evde bir olay mı oldu ki çığlık sesi geldi?
- Evet!
Bunun üzerine mecliste bulunanlar, onu teselli ettiler ve gösterdiği sabra da şaştılar. Ama kendisi şöyle dedi: "Biz öyle bir aileyiz ki, hoşlandığımız hususlarda Aziz ve Celil olan Allah'a itaat ederiz, hoşlanmadığımız durumlarda da ona hamdederiz."
Taberanî'nin rivayetine göre Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, şöyle demiştir:
«Kıyamet günü olduğunda bir münadi şöyle seslenir:
"Fazilet ehli kimseler ayağa kalksınlar." Bunun üzerine bir grup insan ayağa kalkar ve harekete hazır hale gelir, kendilerine: "Haydi Cennet'e gidin." denilir. Cennet yoluna koyulduklarında melekler kendilerini karşılar ve onlara şöyle sorarlar:
- Nereye gidiyorsunuz?
- Cennet'e gidiyoruz.
- Hesap görmeden önce mi gidiyorsunuz?
- Evet.
- Siz kimlersiniz?
- Biz fazilet ehli kimseleriz.
- Faziletiniz neymiş?
- Bize karşı cahillik yapıldığında tahammül ederdik, bize haksızlık yapıldığında sabrederdik, bize kötü davramldığında bağışlardık.
- Öyleyse Cennet'e girin. Cennet, amel sahibi kimseler için ne güzel bir mükafattır.
Sonra bir münadi şöyle seslenir: "Sabırlı kimseler ayağa kalksınlar." Bir grup insan ayağa kalkar ve harekete hazır hale gelirler. Kendilerine: "Haydi Cennet'e gidin." denilir. Cennet yoluna koyulduklarımda melekler onları karşılar ve kendilerine aynı soruyu sorarak: "Nereye gidiyorsunuz?" derler. Onlar da şu cevabı verirler:
- Biz sabırlı kimsleriz.
- Sizin sabrınız nasıldı?
- Biz, Allah'a taat hususunda kendi nefsimizi sabra alıştırdık. Ona karşı günah işlememek hususunda da nefsimizi sabra alıştırdık. Belalar karşısında da nefsimizi sabra alıştırdık.
- Öyleyse Cennet'e girin. Cennet, amel sahibi kimseler için ne güzel bir mükafattır.
Sonra bir başka münadi de şöyle seslenir: "Bu diyarda Allah'ın komşuları olacak kimseler ayağa kalksınlar." Bir grup insan ayağa kalkar ve harekete hazır hale gelirler, ama sayıları azdır. Kendilerine şöyle denilir:
- Haydi Cennet'e gidin.
Cennet yoluna koyulurlar. Melekler kendilerini karşılar ve nereye gittiklerini sorarlar. Sonra da melekler, sorularına şunu eklerler:
- Bu diyarda Aziz ve Celil olan Allah'a komşu olmayı nasıl haket-tiniz?
- Bizler Allah rızası için ziyaretleşirdik. Allah rızası için meclis kurup otururduk. Allah rızası için malımızı harcar, fedakarlık yapardık.
- Öyleyse Cennet'e girin. Cennet, amel sahibi kimseler için ne güzel bir mükafattır.»
Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, şöyle demişti: "Doğrusu Cenâb-ı Allah, günah işleyen, sonra da tevbe eden mü'mini sever.
iyiliği emretme ve kötülüğü menetme görevini yapmayan kimse, Allah'ın kitabını arkasına atmış gibi olur. Ancak kötülük yapan kimselerden sakınanlar hariç."
Kendisine sordular:
- Sakınmak nasıldır?
- İnatçı ve zorba kimseden korkulur. Böyle bir kimsenin, iyiliği
emredip kötülüğü meneden kimseye karşı taşkınlık yapıp zarar vermesinden korkulur. İşte bu durum hariç."
Adamın birisi, Said b. Müseyyeb'e şöyle dedi:
- Falan adamdan daha takvalı birini görmedim.
- Sen Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'i gördün mü?
- Hayır.
- Ben de işte ondan daha takvalı birini göremedim. Süfyan b. Uyeyne, Zührî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ali b. Hüseyin Zeynelabidin'in yanma gittim, bana şöyle dedi: _ Ey Zührî, neredeydiniz? Ne işle uğraşıyordunuz?
- Oruç konusunu müzakere ediyorduk. Arkadaşlarımızla birlikte şu karara vardık ki; ramazan ayı orucu dışında farz olan başka bir oruç yoktur.
- Ey Zührî, ama bu sizin dediğiniz gibi değildir. Orucun kırk vec-hi vardır. Onu, ramazan ayı orucu gibi farzdır, onu da haramdır. On-dört tanesine gelince kişi, bunları tutup tutmamakta serbesttir. Dilerse tutar, dilerse tutmaz. Nezir orucu vacibtir, itikaf orucu vaciptir.
- Ey Rasûlullah'ın oğlunun oğlu, bunları açıkla.
- Farz olan oruç, ramazan ayının orucudur, bir de hataen adam öldürüp de azad edecek köle bulamayan kimsenin peşpeşe iki ay müddetle tutacağı oruçtur. Yoksullara yedirecek yiyecek bulamayan ve yemin keffaretiyle yükümlü olan kimsenin tutacağı üç günlük oruçtur. Başı traş etme nedeniyle tutulan oruçtur. Kesecek kurban bulamayan ve temettü haccı yapan kimsenin tutacağı oruçtur. Avlanma yasağına riayet etmediği için kişinin tutacağı ceza orucudur. Bu kişi, avladığı hayvanın kıymetini takdir eder, sonra bu kıymeti buğdayla karşılar.
Kişinin tutup tutmamakta serbest olduğu oruçlar ise şunlardır: Pazartesi ve perşembe günleri tutulan oruç, ramazan ayından sonra şevval ayında tutulan altı günlük oruç, arefe günü tutulan oruç ve aşure günü tutulan oruçtur. Kişi, bu oruçları tutup tutmamakta serbesttir.
izne tabi oruçlara gelince, bunlar da şunlardır: Kadın, kocasının izni olmadan nafile oruç tutamaz. Köle ve cariye de böyledir. Bunlar da ancak efendilerinin izni ile nafile oruç tutabilirler.
Haram olan oruçlarsa şunlardır: Kurban bayramında ve ramazan
bayramında tutulan oruç. Teşrik günlerinde ve yevm-i sekte tutulan
oruç. Yevm-i sekte ramazan için oruç tutmaktan menedilmişiz. Ara
vermeksizin tutulan oruç anlamına gelen visal orucu haramdır. Hiç
konuşmamak anlamındaki sumt orucu haramdır. Günah işlemeyi
aamak için tutulan oruç haramdır. Senenin bütün günlerini de oruç-
u geçirmek haramdır. Misafirin oruç tutmasına gelince bu kişi, ev sahibinin izni olmaksızın nafile oruç tutamaz. Bu hususta Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: "Bir kimse, bir kavme misafir olduğunda onların iznini almaksızın nafile oruç tutmasın."
Mubah oruca gelince, bir kişi oruçluyken unutarak bir şey yer yada içerse orucu bozulmaz. Hasta ve misafir kimsenin oruç tutmasına gelince bazı fikıhçılar, bunların oruç tutabileceğini, bazılanysa oruç tutamayacaklarını söylemişlerdir. Diğer bazı fıkıhçılarsa şöyle demişlerdir: "Dilerse tutar, dilerse tutmaz." Bize gelince biz deriz ki: Hastalar ve misafirler (seferi kimseler), oruç tutmazlar. Kişi, yolculukta veya hastalıkta oruç tutsa bile geçersiz olduğundan ötürü, o günlerdeki oruçlara kaza etmesi gerekir."

