El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Fasıl

Halifeliğe geçtiğinde, önünde mızrakla yürümek ve daha önceki halifelerin âdetini devam ettirmek üzere gelen muhafız komutanına Ömer b. Abdülaziz: «Benimle ne işin var? Benden uzakla . Ben ancak Müslümanlardan biriyim.» …

Halifeliğe geçtiğinde, önünde mızrakla yürümek ve daha önceki halifelerin âdetini devam ettirmek üzere gelen muhafız komutanına Ömer b. Abdülaziz: «Benimle ne işin var? Benden uzakla . Ben ancak Müslümanlardan biriyim.» dedi ve halkla birlikte mescide gidinceye kadar yürüdü. Mescide girdikteki sonra minbere çıktı. İnsanlar, onun için camide toplandılar. Ömer, onlara şöyle hitab etti: «insanlar! Benim görüşüm, benim talebim ve bu hususta Müslümanlarla meşveretim olmadan bu halifelik işi bir imtihan olarak benim omuzlarıma yüklendi. Bana bey'at ettiğinize dair sorumluluğunuzu üzerinizden kaldırıyorum. Ben kemdimi bu işten azlettim. Siz kendiniz ve yönetiminiz için uygun gördüğünüz bir başkasını seçin.» **Öyle demesi üzerine Müslümanlar, hep birlikte çığlık atarak: «Biz hem kendimiz, hem de yönetimimiz için seni seçtik. Hepimiz buna va-z* olduk.» dediler. Sesleri kesilince bu defa Ömer, Allah'a hamd-ü senada bulunduktan sonra sözlerini şöyle sürdürdü.

«Allah'a karşı takvalı olmanızı size tavsiye ederim, zira Allah'a karşı takvalı olmak, herşeyin yerini doldurur. Ama hiçbir şey, Allah'a karşı takvalı olmanın yerini dolduramaz. Ölümü çokça anın. Çünkü o, lezzetlerin yıkıcısıdır. Başınıza gelmeden önce Ölüm için hazırlık yapın. Doğrusu bu ümmet, ne Rabbi, ne kitabı, ne de peygamberi hususunda ayrılığa düşmüş değildir. Bu ümmet, ancak dinar ve dirhem hususunda ayrılığa düşmüştür. Doğrusu, ben Allah'a yemin ederim ki, hiç kimseye haksız yere mal ve para vermem ve hiç kimsenin hakkım da vermekten geri durmam. Hiç kimseyi hakkından mahrum bırakmam.»

Sonra sesini yükselterek şöyle dedi:

«İnsanlar! Allah'a itaat edene itaat etmek vacib olur. Allah'a isyan edene ise itaat etmek gerekmez. Allah'a itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah'a isyan ettiğim takdirde üzerinizde bana itaat etmeniz için hakkım kalmaz.»

Böyle dedikten sonra minberden indi, evine kapandı. Üzerine perdeler sarkıtıimasını emretti. Halifelere mahsus giysilerin satılmasını buyurdu ve bunlar da satıldı. Bu paralar, beytü'1-mala konuldu. Sonra gidip öğle istirahatına çekildi. Oğlu Abdülmelik, yanma giderek: «Ey mü'minlerin emin, sen ne yapmak istiyorsun?» diye sorunca istirahat etmek istediğini söyledi. Bu defa oğlu: «Haksızlığa uğrayanların haklarını kendilerine iade etmeden önce mi istirahata çekiliyorsun?» diye sordu. Ömer de: «Ben dün Süleyman'ın işiyle uğraştığım için uykusuz kaldım. Öğle namazını kıldıktan sonra hak sahiplerinin haklarım iade ederim.» dedi. Oğlu da: «Öğleye kadar yaşayacağını kim sana garanti ediyor?» deyince Ömer: «Yaklaş bana ey oğlum.» dedi. Oğlu yaklaşınca tutup alnından öptü ve: «Zürriyetimden, dinim hususunda bana yardım edecek birini çıkaran Allah'a hamdolsun.» dedi. Sonra kalkıp öğle istirahatını terkederek evden çıktı. Münadisi-ne de: «Haksızlığa uğrayan her kim varsa bana müracaat etsin.» diye ilanat yaptırdı. Humuslu bir zımmi kalkıp yanma gitti ve şöyle dedi:

- Ey mü'minlerin emiri, senden Allah'ın kitabı ile hüküm vermeni istiyorum.

- Meselen nedir?

- Abbas b. Velid b. Abdülmelik arazimi gasbetti.

Abbas da orada oturmakta idi. Ömer b. Abdülaziz, ona şöyle dedi:

- Sen ne diyorsun bu konuda ey Abbas?

- Evet, bunun arazisini mü'minlerin emiri Velid, bana ikta olarak verdi ve bu konuda bana bir ferman da yazdı.

- Sen ne diyorsun ey zımmi?

- Ey mü'minlerin emiri, senden bu hususta Allah'ın kitabı ile hüküm vermeni istiyorum.

- Evet, Allah'ın kitabı, Velid'in fermanına nisbetle uymaya daha layıktır ve ondan daha önce gelir. Ey Abbas! Kalk, şu adamın arazisini kendisine geri ver.

Bu buyruk üzerine Abbas, arazisini o zımmiye iade etti. Sonra insanlar, şikayetlerini ona sunmak üzere sıraya girdiler. Bütün şikayetlerin gereğini yaptı. Haksızlığa uğrayanların haklarım iade etti. Gasbedilen mallar kendisinin de başkasının da elinde olsa, bu malları sahiplerine iade etti. Nihayet Mervanilerin ve diğerlerin ellerindeki gasbedilmiş malları sahiplerine iade etti. Mervanilerden her biri, eşrafa koşarak Ömer b. Abdülaziz nezdinde kendilerine şefaatçi ol-, masını istedilerse de bunun onlara hiç yararı olmadı. Nihayet halaları Fatıma binti Mervan'a giderek Ömer b. Abdülaziz'den gördükleri muameleden ötürü şikayetçi oldular. Ömer'in, ellerindeki malları aldığını, onun nezdinde tahkir edildiklerini, şikayetçilerin karşısında direnmediğini söylediler. Fatıma binti Mervan, izinsiz olarak halifelerin huzuruna girer ve hiçbir isteği geri çevrilmezdi.

Halifeler, ona ikramda bulunup saygı gösterlerdi. Halifelikten önce Ömer b. Abdülaziz de ona saygı gösterirdi. Fatıma, kalkıp bineğine bindi ve Ömer'in huzuruna gitti. İçeri girince Ömer, ona saygı gösterip ikramda bulundu. Çünkü Ömer'in halasıydı. Ömer, ona bir yastık verdi. Rahatça oturmasını söyledi. Onunla sohbete başladı ama Fatıma'nm anormal bir halde olduğunu ve sinirli olduğunu gördü. Ömer, ona: «Halacığım, neyin var?» diye sorunca Fatıma, şöyle karşılık verdi: «Kardeşim Ab-dülmelik'in oğulları ve torunları senin zamanında hakarete uğruyorlar, sen ellerindeki malları alıp başkalarına veriyorsun. Senin huzurunda onlara sövüyorlar, ama sen buna karşı çıkmıyorsun. Bu nasıl iştir?» Ömer, güldü ve Fatıma'nm kendisine karşı kışkırtıldığını gördü. Sonra sohbete başladı, ama Fatıma'nm öfkesi bir türlü dinmek bilmiyordu.

Ömer, onu bu halde görünce işi ciddiye aldı ve şöyle dedi:

- Ey halacığım, şunu bilesin ki, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz vefat edince insanları akar bir nehir üzerinde bıraktı. Sonra bir adam, hilafete geçti. O nehrin idaresini üstlendi ve ölünceye kadar o nehirden bir damla su eksiltmedi. Ondan sonra bir başka adam, o nehrin idaresini ele aldı. O da ölünceye kadar o nehrin suyundan bir damla dahi eksiltmedi. Onun ölümünden sonra bir başka adam, nehrin idaresini üstlendi ama bir sakalık suyu ondan kiraya verdi. İşte ondan sonradır ki, insanlar, o nehirden sakalarca su kiralamaya başladılar. Öyle ki, nehri kuruttular. İçinde bir damla su dahi kalmadı. Allah'a yemin ederim ki, eğer Allah beni yaşatacak olursa, bu nehri önceki haline getireceğim. Beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez. Eğer haksızlık yapanlar, valinin yakınları iseler ve vali de bu haksızlığı ortadan kaldırmıyor sa, uzaktaki adamların başına gelecek haksızlıkları nasıl ortadan kaldırabilecek?

- Bari Mervanilere senin yanında sövmesinler.

- Kim onlara sövmüş? Adamlar, onları şikayet ediyorlar, haksızlığa uğradıklarını ifade ediyorlar. Ben de Menvanilerden onların gas-bedilmiş mallarını görünce alıp kendilerine iade ediyorum.

İbn Ebi'd-Dünya, Ebu Nuaym ve diğerleri bunu böyle nakletmiş-lerdir. Müellif de buna gizli bir işarette bulunmuştur.

Meslenıe b. Abdülmelik dedi ki: «Hastalığı zamanında Ömer b. Abdülaziz'in ziyaretine gittim. Üzerinde kirli bir gömlek gördüm. Karısı Fatıma'ya: «Mü'minlerin emirinin gömleğini yıkamıyor musun?» diye sorduğumda o: «Vallahi, onun bundan başka gömleği yoktur.» dedi. Ömer ağladı. Fatınıa ağladı. Evdekilerin hepsi ağladılar, ama bunlar niçin ağladıklarını bilmiyorlardı. Gözyaşları dindiğinde Fatı-ma: «Ey mü'minlerin emiri, niçin ağladın?» diye sorunca Ömer, şu cevabı verdi: «Aziz ve Celil olan Allah'ın huzurunda insanların gruplara ayrılarak bir kısmının Cennet'e, bir kısmının da Cehennem'e sevkedi-leceklerini düşündüm.» Böyle dedikten sonra çığlık atıp bayıldı.

Bir defasında ona beytü'l-nıaldan misk getirerek koklatmak istediler, ama o, kokunun tekrar beytü'1mala iade edilişine kadar burnunu tıkadı. Niçin böyle yaptığını sorduklarında da: «Miskten tabii ki, çünkü onun kokusu ile yararlanılır.» dedi.

Vefat edeceği zaman çocuklarını huzuruna çağırdı. Erkek çocukları, ondan fazla idi. Onlara bakıp gözleri yaşardı. Sonra: «Gençliğe canım feda.» dedi.»

Ömer b. Abdülaziz, şu beyitleri çok defa kendine nümune-i imtisal edinirdi:

«Miskin görünür. O, kendisini meşgul eden işlerden ötürü halkla konuşmak istemez.

İlim, onu bütün cahilliklerden yana rahatsız eder. Bir şeyi bilen, bilmeyen gibi değildir.

Onları gördüğü zaman Ömer, cahillere yüz a*sar.

Cahillere karşı gülümseyen ve şakalaşan yanakları yoktur onun.

Hayatın geri kalan kısmını düşünerek ürktü.

Ahiret, onu dünya ile uğraşamaz hale getirdi.»

İbn Ebi'd-Dünya, Meyimin b, Mehran'ın şöyle dediğim rivayet'et-miştir:

«Ömer b. Abdülaziz'in huzuruna girdim. Yanında Sabık el-Ber-berî vardı, ona şiir okuyordu. Şiirini okurken şu beyitlere geldi:

«Ölümden korkusu olmayan ve emin bir durumda bulunan nice

cağhklı kimse vardı ki, geceleyin uykuya daldıktan sonra,

Ölüm ansızın ona gelir.

Ölüm ona ansızın gelince de ölümden kaçıp kurtulamaz, ona karsı kendini gücüyle savunamaz.

Sabah olunca da kadınlar peçeli olarak onun üzerine ağlarlar. Sesini yükseltse de seslenenin sesini duyamaz.

Mezarı yaklaştırılır, mezar onun istirahatgahı olur.

Dün biriktirdiği servetten, bugün el çekip ayrılır.

Ölüm, malı ve servetinden ötürü zengini bırakmadığı gibi,

İhtiyaç sahibi yoksulu da. geride bırakmaz. Hepsini alıp götürür.»

Reca b. Hayve dedi ki: «Mu minleri emiri Ömer b. Abdülaziz vefat edince ondan sonra Yezîd b. Abdülmelik halifeliğe geçti. Ömer b. Ve-lid b. Abdülmelik de yeni halife Yezid'in yanına giderek şöyle dedi:

«Ey mü'minlerin emiri, şu gösterişçi Ömer b. Abdülaziz, hainlik yaparak ele geçirebildiği kadar Müslümanların nefis mücevherlerini ve paha biçilmez incilerini alıp iki odaya doldurdu. Onlar şimdi o iki odada kilitlidir.»

Ömer b. Velid'in bu ihbarı üzerine Yezid, Ömer b. Abdülaziz'in karısı ve kendisinin de kız kardeşi Fatınıa binti Abdülmelik'e haber göndererek şöyle dedi: «Duyduğuma göre Ömer, geride kilitli iki oda dolusu mücevher ve inci bırakmıştır.»

Fatıma da haber göndererek şu cevabı verdi:

«Ey kardeşim, Ömer, bir tek kıl bırakmadığı gibi servet de bırakmadı. Ancak bütün bıraktığı, şu mendilin içindeki eşyadır.» Bu ceva-bıyla birlikte mendili ve içindeki eşyaları da kardeşi Yezid'e gönderdi. Yezid, ağzı kapalı mendili âçmca içinde yamalı ve kaba kumaştan dokunmuş bir gömlek, temiz bir aba, fersude olmuş, astarı çürümüş kaba kumaştan dokulu bir cübbe gördü. Bunun üzerine Yezid, mendili getiren adama dedi ki: «Fatıma'ya de ki: Benim ondan istediğim bu eşyalar değildir. Ben ondan, o iki odadaki inci ve mücevherleri istiyorum.» Adam gidip bu buyruğu kendisine iletince Fatıma, şu haberi gönderdi:

«Mü'minlerin emiri Ömer b. Abdülaziz'in ölüm musibetini başıma getiren yüce Allah'a yemin ederim ki, içerisine girmemden hoşlanmadığım bildiğim için kocam Ömer, halifeliğe geçtiğinden beri ben o iki odaya girmiş değilim. İşte o odaların anahtarlarını sana gönderiyorum.Gel, kendin aç, içindeki eşyaları da beytü'l-malma aktar.»

Yezid, Ömer b. Velid'i yanına alarak gitti. Ömer'in kilitli odaları kapısına vardı. Odalardan birini açınca içeride deri bir koltuk ve

0 tuğun yanında yere dizilmiş dört tuğla, bir de bakır bir ibrik gör Ömer b. Velid: «Allah'ım, beni bağışla.» dedi. Sonra Yezid, ikinci odayı da açınca içerisinin çakıl taşlarıyla döşenmiş bir mescit olduğunu, tavana asılı bir zincir bulunduğunu gördü. Zincirin ucunda insan başının girebileceği genişlikte tasmayı andıran bir halka buldu. Örner b. Abdülaziz, ibadet esnasında uykusu bastırdığı zaman ya da bazı günahlarını hatırladığında başını o halkaya koyar, öylece dururdu. Yine orada bir sandık buldular. Sandık kilitliydi. Açtıklarında içinde sofrayı andıran bir bez buldular. Bezi açtıklarında içinde bir zırh ve diz donu gördüler. Bu zırh ve diz donu, kaba kumaştan dokunmuştu. Yezid ve beraberindekiler ağladılar. Yezid: «Ey kardeşim Ömer b. Abdülaziz, Allah sana rahmet etsin. Doğrusu, senin gizliliğin de aşikar-lığın da tertemizdi.» dedi. Ömer b. Velid de mahcub bir halde oradan dışarı çıkarken: «Allah'ım, beni bağışla. Ben ancak bana söylenen sözleri söyledim.» dedi.»

Reca b. Hayve dedi ki: «Ömer b. Abdülaziz, can çekişirken şöyle demeye başladı: «Allah'ım, beni kazan ile razı et. Kaderimde de bana bereketler ve uğur nasib.et ki, hakkımda acilen verdiğin hükmün ertelenmesini veya ertelediğin hükmün çabuklaştırılmasını istemiye-yim.» Vefat edinceye kadar bu sözleri tekrarladı.»

Ömer b. Abdülaziz, şöyle derdi: «Ben işlerde ve yönetimde hevesime yer bırakmadım. Ancak Allah'ın bu işlerde verdiği hükme göre hareket ettim.»

Şuayb b. Safvan dedi ki: Salim b. Abdullah b. Ömer b. Hattab, halifeliğe geçtiği zaman Ömer b. Abdülaziz'e şöyle bir mektup gönderdi:

«İmdi ey Ömer, senden önce de halifeliğe ve hükümdarlığa başka kimseler geçmişlerdi. Gördüğüm gibi onlar, vefat edip gittiler. Daha önce topluluk iken, etraflarında hizmetçi ve muhafızlar var iken, sonra yalnız başlarına Allah'ın huzuruna çıktılar. Kaçmakta oldukları Ölümün acılarını çektiler. Lezzetlere bakmaktan bir an dahi geri durmayan gözleri oyuldu. Şimdi onların daha önce yumuşak yastıklara dayanan, sergi ve halılara uzanan, hizmetçi ve cariyelerle desteklenen boyunları, vücutları mezara defnedildi. Türlü nimetlerden, yiyeceklerden, mallardan ve paralardan doymayan karınları yarıldı. Daha önce dünya da hoş kokularla kokulanan bedenleri leşe dönüştü. Hatta bu dünyada iken onların tahkir ettikleri miskinler bile şimdi onların yanında dursalar, onlardan rahatsız olurlar ve kaçıp giderler. Halbuki daha önce o hükümdarlar ve halifeler, kendi hevesleri için güzel kokular sürünür, kıymetli ve yumuşak elbiseler giyer, heva ve hevesleri uğruna israf ederek mal ve para harcarlar, ama Allah'ın hakkı ve emri gereğince yapmaları gereken harcamaları kısarlardı. Şimdi sen, kıyamet gününde amelleriyle başbaşa bırakılan o kimselerin hapsedildiklerini görüp kendin hiçbir şeye bağlı olmaksızın, hapiste olmaksızın Allah'ın huzuruna çıkmak istiyorsan, bunun gereğini şimdiden yap. Allah'tan yardım dile. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. O, noksanlıklardan münezzeh ve yücedir.

Hiçbir hükümranlık yoktur ki, az bir süre sonra harab olmasın. Salim kalmaz, her ne kadar muhafızları ve koyucuları çok olsa da.

Kapısı sağlam ve kapıcıları bulunan kimsenin kapıcıları, az bir süre sonra kapıyı terkedecekler.

Ölümden başkası da olsa, o kapıcılar ve yardımcılar ile dost, seni bırakıp başkalarına yönelecekler. Öldükten sonra seni kıskanan herkes sevinecek ve arkadaşlarınla dostların seni mezara teslim edecek.»

Başka bir rivayette anlatıldığına göre bu beyitler, Salim b. Abdullah b. Ömer b. Hattab'tan başkasına aittir.

"el-İhlas" adlı kitabta İbn Ebi'd-Dünya, Meymun b. Mehran'm şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz, bir gün yanında kardeşlerinden bir cemaat oturmakta iken konuşmaya ve güzel öğütler vermeye başladı. Mecliste oturan ve gözleri yaşaran bir adama bakınca Ömer, konuşmasına son verdi. Ben, kendisine: «Ey mü'minlerin emiri, öğüt vermene devam et. Umarım ki Allah, bu Öğütleri duyan veya duyan kimselerin kendisine ulaştırdığı kimseye bu öğütler sayesinde lütufta bulunur.» deyince Ömer, bana şu cevabı verdi: «Bana karışma ey Ebu Eyyüb, konuşmakta insanlara fitne vardır. Bu fitneden, konuşan kimse de kurtulamaz. Oysa konuşmak yerine icraatta bulunmak mü'mine daha yaraşır.»

Ibn Ebi'd-Dünya, Ömer b. Abdülaziz'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Bazı kimseleri vali yaptık. Yöneteciliğe tayin ettik, onların iyi ve seçkin kimseler olduklarını sanıyorduk, ama onları tayin edince günahkar kimseler gibi amel ettiklerini gördük. Allah, onları kahretsin. Onlar, mezarların yanından geçip ibret almıyorlar mı?»

Abdürrezzak, Ma'mer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ömer b. Abdülaziz -kendisinden bazı nahoş şeyler duyduğu için- Adiy b. Er-tat'a şöyle bir mektup gönderdi:

«İmdi senin âlimlerle oturman, başına siyah sarık takman, sangının ucunu arka tarafa sarkıtman beni aldatmıştı. Sen zahiren güzel bir davranış sergiliyordun, ben de seni iyi bir insan sanmıştım ama senin yaptığın birçok işlerden Allah beni haberdar kıldı.»

Taberanî, Darekutnî ve birçok ilim ehli kimselerin rivayetlerine göre Ömer b. Abdülaziz, valilerinden birine şöyle bir mektup göndermistir:

«İmdi ben sana takvalı olmayı, Rasûlün sünnetine uymayı, onun emrinde orta yolu tutmayı, Rasûlullah'tan sonra bid'atçıların ortaya koyduğu bid'atları terketmeyi, onun sünnetiyle savaşanların uydurma âdetlerinden uzaklaşmayı, onun getirdikleri ile yetinmeyi tavsiye ediyorum. Sonra şunu da bil ki, ortaya atılan her bid'atm asılsızlığına ve batıllığına dair bir delil önceden geçmiştir. Sen, sünnete sarılmaya bak, bu sünneti ortaya koyan zat şunu bilmiştir ki; bu sünnete muhalefet etme durumunda kayma ve sapma vardır. Hata vardır, dalalete dalma ve ahmaklık vardır. Sünnete sarılan kimseler, işleri daha sağlamca keşfederler, sağlam iş yaparlar. Bunların işleri, aslanın işine benzer, eğer kendi nefislerinize yüklediğiniz şeylerde bir fazilet varsa, onlar buna daha layıktırlar, fazilet yoluna daha çabuk koşarlar. Çünkü onlar, her hayır ve iyiliğe önceden koşup giderler. Eğer bunlardan sonra bir bid'at ortaya çıkmış diyecek olursan, şunu bil ki, bu bid'atı, mü'minlerin yolundan başka yola tabi olan, onların hak yolundan sapan, kendini onlardan uzaklaştıran kimse ortaya koymuştur. Onlar, bu sünnet hususunda yeterince konuştular. Sadra şifa verecek nitelemelerde bulundular. Bunlardan geri kalan kişi taksirlidir, bunlardan daha fazlasını yapmaya kalkışan da iyi yapmış olmaz. Bazı kimseler, dinlerinde taksirat yaptılar, yalınayak kaldılar. Bunlardan başkaları da tamahkar oldular, kaybettiler.»

Allah, Ömer b. Abdülaziz'e rahmet etsin. Kalbten çıkan bu sözleri ne kadar da güzeldir. Onun kalbi, sahabelerin yoluna uyma ve onlara sevgi ile doluydu. Fıkıhçılardan ve diğerlerinden hangisi böyle sözler söyleyebilir?

Hatib Bağdadî, Ömer b. Abdülaziz'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.) ve kendisinden sonra gelen halifeleri, bazı sünnetler koydular. Bu sünnetlere sarılmak, Allah'ın kitabını tasdik etnıekdir, ona taatta bulunmaktır. Herhangi bir kimsenin, bu sünnetleri değiştirmeye hakkı yoktur. Bu sünnetlere muhalefet edenlerin görüşüne itibar edilmez. Her kim, Rasûlullah'ın ve halifelerinin sünnetine uyarsa, doğru yola girer. Her kim, basiretle buna ittiba ederse, doğru yolu bulur, her kim de buna muhalefet eder ve mü'minlerden başkalarının yollarına uyarsa, Allah, onu gitmek istediği yola iter ve de Cehennem ateşine atar, orası ne kötü bir dönüş yeridir.»

Bir gün Ömer b. Abdülaziz, münadisine emir vererek toplanmaları için halka duyuru yapmasını istedi. Münadi de: «Namaz için toplanın.» diye duyuruda bulundu. İnsanlar gelerek camide toplandılar.* Ömer, onlara bir hutbe irad etti. Hutbede şöyle dedi:

«Ben sizi sırf şunun için topladım: Sizlerden her kim yarın Al-

lah'ın huzuruna çıkmayı, ahiret yurduna varılacağını tasdik eder de bunun için çalışmaz ve gerekli hazırlığı yapmazsa, ahmaktır. Bunu yalanlayan da kafirdir.» Böyle dedikten sonra şu ayet-i kerimeleri okudu:

«Dikkat edin! Onlar, Rablerine kavuşmaktan şüphededirler. Dikkat edin, Allah şüphesiz her şeyi bilgisiyle kuşatandır.» (el-Fussiiet, 54.)

«Onların çoğu, ortak koşmadan Allah'a inanmazlar.» (Yûsuf, ıoe.)

İbn Ebi'd-Dünya'dan rivayet olunduğuna göre Ömer b. Abdülaziz, çocuklarını bir mürebbileri ile birlikte Taife göndermişti ki, orada nıürebbi, çocuklarına bazı bilgileri öğretsin. Bir süre sonra Ömer, o mürebbiye şöyle bir mektup göndermişti:

«Çocuklara hiç de iyi öğretmemişsin. Çünkü Müslümanların imanının önüne, niyeti bilmeyen bir çocuğu geçirmişsin.»

îbn Ebi'd-Dünya, bunu telifi olan "Niyet" kitabında anlatmıştır.

"er-Rika ve'1-Büka" adlı kitapta yine İbn Ebi'd-Dünya, Ömer b. Abdülaziz'in azatlılarından birini anlatırken, Ömer'in ona şöyle dediğini nakletmiştir:

«Ey oğulcuğum, senin sözünün dinlenmesi ve sana itaat edilmesi hayır değildir. Aslında hayır, Aziz ve Celil olan Rabbinden gafil kalıpta sonra ona itaat etmendir. Ey oğulcuğum! Bu gece sabaha varıncaya ve güneş bir miktar yükselinceye kadar kimseyi yanıma sokma. Çünkü yanıma gelenlerin sözlerini anlayamamaktan ve onların da benim sözlerimi anlayamamalarından korkuyorum.»

Azatlısı ona: «Efendim, dün seni şiddetli bir şekilde hıçkıra hıçkı-ra ağlarken gördüm. Daha önce o kadar şiddetli ağlamış değildin.» deyince Ömer, tekrar ağlamaya başladı, sonra şöyle dedi: «Ey oğulcuğum, yarın Cenâb-ı Hakk'ın divanına duracağımı hatırladım, onun için ağladım.» Böyle dedikten sonra tekrar bayılıp düştü ve güneş yükselinceye kadar ayılamadı. Artık bundan sonra vefat edinceye kadar Ömer'in gülümsediğini hiç görmedim.

Bir gün şu ayet-i kerimeyi okudu: «Ey Muhammedi Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dair Kur'ân'dan ne okursanız okuyun; ne yaparsanız yapın; yaptıklarınıza daldığınız anda, mutlaka biz sizi görürüz.» (Yûnus, 61.) Bu ayet-i kerimeyi okuduktan sonra o kadar yüksek sesle ve şiddetlice ağladı ki, hane halkı onun ağlayış ve feryadını duydular. Karısı Fatıma, yanına gelip oturdu. Onun ağlayışı nedeniyle kendisi de ağladı. İkisinin ağlamasını gören hane halkı da hep birlikte ağlamaya başladılar. Oğlu Abdülmelik, onlar bu halde iken yanlarına geldi, babasına: «Niçin ağlıyorsun?» diye sorunca babası Ömer, şu cevabı verdi: «Hayırdır evladım, keşke baban dünya ile tanışmasaydı. Allah'a yemin ederim ki ey oğulcuğum, ben helak olmaktan, cehennemliklerden olmaktan korktum.»

İbn Ebi'd-Dünya, Abdulala b. Ebi Abdillah el-Anberî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz'in, kirli giysilerle cuma günü evden çıktığını gördüm, arkasında bir Habeşli yürümekte idi. Halkın yanma vardığında Habeşli geri döndü. Ömer, iki adamın yanına vardığında: «İşte böyle, Allah size rahmet etsin.» diyordu. Böylece adamların önünden geçip camiye girdi, minbere çıkıp hutbe irad etti. Hutbede şu ayetleri okudu: «Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman...» (et-Tekvîr, ı.) Evet, o zaman güneşin durumu ne olacaktır? «Cehennem alevlendirildiği zaman; Cennet yaklaştırıldığı zaman...» (et-Tekvîr, 12-13.) Bu ayet-i kerimeleri okuduktan sonra hem kendisi ağladı, hem de mescitteki cemaat ağladı. Ağlama ve feryat sesinden mescit sarsıldı. Öyle ki, sanki mescidin duvarlarının da onunla birlikte ağladığını gördüm. O esnada bedevinin biri yanına gelip ona şöyle dedi:

- Ey mü'minlerin emiri, muhtaçlıktan ötürü sana geldim, artık dermanım kalmadı ve benim durumumu Allah sana soracaktır.

Adamın böyle demesi üzerine Ömer, ağladı ve ona şöyle sordu:

- Sen ve aile efradın kaç kişisiniz?

- Ben ve bir de üç kızım varız.

Ömer, ona 300 dirhem maaş bağladı. Kızlarından herbirine de yüzer dirhem daha verdi. Ayrıca kendi malından ona yüz dirhem daha vererek şöyle dedi:

- Haydi git, Müslümanların maaşı çıkıncaya kadar bu parayı ihtiyaçlarına sarfet, maaş çıkınca diğer Müslümanlarla birlikte sen de alırsın.»

Azerbaycanlı bir adam, Ömer b. Abdülaziz'in yanına gelip karşısında dikildi ve şöyle dedi:

«Ey mü'minlerin emiri! Yarın sen Allah'ın huzurunda nasıl dura-caksan işte ben de şimdi senin huzurunda öylece duruyorum. Yarınki durumunu hatırla. Mahlukattan çok davalaşan kimseler olmasına rağmen Allah, yine de seninle uğraşacaktır, o günde sen ameline gü-venemiyeceksin, günahlarından ötürü de beratın olmayacaktır. Sen ne yapacaksın o zaman?»

Adamın böyle demesi üzerine Ömer b. Abdülaziz, sarsıla sarsıla ağladı, sonra adama şöyle sordu:

- İhtiyacını söyle?

- Azerbaycan'daki valin bana haksızlık etti. Benden 12.000 dirhem alıp beytü'1-mala koydu.

Ömer, yanındaki görevlilere şu talimatı verdi: «Hemen o valiye mektup yazın. Şu adamın parasını geri versin.» Sonra bu mektubu özel bir ulakla valiye gönderdi.

Ibn Ayyaş'ın azatlısı Ziyad'dan şöyle rivayet edilmiştir:

«Kışın çok soğuk bir gecesinde Ömer b. Abdülaziz'in yanına gittim- Evindeki bir ocağın önünde ısınmaya başladım. Mü'minlerin emin olduğu halde Ömer de gelip benim yanımda benimle birlikte o ocağın önünde ısındı ve bana şöyle dedi:

- Ey Ziyad!

- Buyur ey mü1 minlerin emiri.

- Bana kıssa anlat.

- Ben kıssacı değilim.

- Konuş öyleyse.

- Ziyad mı senin huzurunda konuşacak?

- Bunun nesi var ki?

- Eğer Ziyad, Cennet'e girecek olursa, Cehennem'e girecek olanın ona zararı olmaz. Eğer Ziyad, Cehennem'e girecek olursa, Cennet'e girenin ona faydası olmaz.

- Doğru söyledin.

Böyle dedikten sonra Ömer, ocaktaki ateş sönünceye kadar ağladı.»

Ziyad el-Abdî, Ömer b. Abdülaziz'e şöyle dedi: «Ey mü'minlerin emiri, sen kendi nefsini vasfetme, onu içine düştüğü durumdan kurtarmaya çalış. Eğer vücudundaki kıllardan her biri, Allah'a hamdedip şükürde bulunarak ve O'nu överek konuşacak olsa, yine de içinde bulunduğun durumun sırrına eremezsin.»

Sonra Ziyad, ona şöyle dedi:

- Ey mü'minlerin emiri, hasmı çok çetin ve mücadeleci olan bir adamın durumu nice olur, onu bana anlat hele?

- O adamın durum çok fena olur.

- Peki, bir adamın çetin ve tartışmacı iki hasmı olursa, durumu nice olur?

- Daha fena bir halde olur.

- Ya hasmı üç kişi olursa, durumu nice olur?

- O adamın yaşamasında artık hayır kalmaz.

- Allah'a yemin ederim ki ey mü'minlerin emiri, şunu bilesin ki, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin her bir ferdi, mutlaka senin hasmındır.

Bunun üzerine Ömer, o kadar çok ağladı ki, keşke bunu kendisine anlatmış olmasaydım, dedim.»

Ömer b. Abdülaziz, Adiy b. Ertat'a ve Basrahlara şöyle bir mektup gönderdi:

«İmdi bazı kimseler var ki, şu şarap için ömürlerini tüketmiş ve ihtiyarlamışlardır. Şarap içip de akılları gittiğinde yasak olan işleri yaparlar. Haram olan kanı akıtırlar, haram olan cinsel organlara tecavüzde bulunurlar, haram mal yerler. Oysa Cenâb-ı Allah, helal içeçekler yaratarak sizleri şarap içmeye muhtaç bırakmamıştır. Her ni nebiz yapacak olursa, mutlaka deri tulumlar içinde yapsın ve Allah'ın helal kıldığıyla yetinip haram kıldığından uzak dursun. Allah'ın haram kıldığı içkiyi içen birini görürsek, onu şiddetle cezalandırırız. Allah'ın kendisine haram kıldığı şeyi hafife alan kimseye gelince, Allah onu daha şiddetli cezalandırıp azaplandıracaktır.»