Vehb b. Mühebbih, birkaç sahabeye ulaştı. İbn Abbas, Cabir ve Numan b. Beşir'e senetleri ulaştırarak hadisler rivayet etti. Muaz b. Cebel, Ebu Hüreyre ve Tavus'tan da rivayetlerde bulundu. Tabiilerden bazıları da kendisinden rivayetlerde bulundular.
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Amel etmeyeceği bir ilmi öğrenen kimse, yanında şifa iksiri bulunup da onunla tedavi olmayan tabibe benzer.»
Fadl b. Ebi Ayyaş'm azatlısı Münir'den şöyle rivayet edilmiştir: «Vehb b. Münebbih'in yanında oturmaktaydım. Adamın biri gelip ona şöyle dedi: «Ben falan adamın yanından geçiyordum. O sana sövüyordu.» Vehb öfkelendi ve: «Şeytan senden başka bir elçi bulamadı mı?» dedi. O adam yanında oturmakta iken kendisine sövdüğünü iddia ettiği adam geldi. Vehb'e selam verdi. Vehb de selamını aldı. Elini uzatıp onunla tokalaştı ve yanıbaşma oturttu.»
İbn Tavus'tan şöyle rivayet edilmiştir: Vehb'in şöyle dediğini işittim: «Ey ademoğlu, dinin için gayret sarfet. Zira rızkın sana gelecektir.»
Vehb dedi ki: «Cehennemlikler elbise giyindiler, ama çıplaklık onlar için daha hayırlı idi. Yemek yediler, ama açlık onlar için daha,ha-yırh idi. Kendilerine hayat verildi- Oysa ölüm onlar, için daha hayırlı idi.»
Vehb'in rivayetine göre Davud peygamber şöyle demiştir: «Allah'ım, bir yoksul kişi bir zenginden birşey ister de zengin ona kulak vermezse, dilerim ki o zengin sana dua edip de birşeyler isterse, duasına icabet etmeyesin. Senden birşey istediği zaman ona vermeye-sin.»
Vehb'den şöyle rivayet edilmiştir: Allah'ın kitablanndan birinde Şöyle bir ibare okudum: «Ey ademoğlu! Bilgisizce amel etmende senin için hayır yoktur. Bildiğin şeyle amel etmemende de senin için hayır yoktur. O zaman senin durumun, odun toplayıp da yük yapan ve taşımaya kalktığında bu yükü taşıyamayan, buna rağmen o yüke biraz daha odun ekleyen adama benzer.»
Vehb dedi ki: «Allah'ın 18.000 âlemi vardır. Dünya, bu âlemlerden sadece biridir. Harabeler arasındaki bir mamure, çöldeki bir çadıra benzer.»
Taberanî, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Allah'ın taatı ile amel etmek istediğin zaman başkalarına nasihat vermeye ve Allah rızası için çalışmaya gayret sarfet. Çünkü başkalarının iyiliği için nasihat vermeyen kimsenin ameli kabul edilmez. Nasihat da ancak Allah'a taatla olgunlaşır. Tıpkı kokusu ve rengi güzel olan hoş bir meyve gibidir. Allah'ın taatı işte böyledir. Nasihat onun kokusu, amel de tadıdır. Sonra sen taatım yumuşak huyluluk, akıllılık, fakihlik ve amel ile süsle. Sonra da nefsini sefihlerin ve dünya kullarının ahlakından yüksek tut.
Nefsini peygamberlerin ve ilmi ile amel eden âlimlerin ahlakıyla ahlaklandır. Hikmet sahibi kimselerin fiillerini yapmaya alıştır. Kendini şaki kimselerin amelini yapmaktan geri tut. Nefsini takva sahibi kimselerin yolundan yürüt; habis kimselerin yolundan uzalaştır, fazla malın olursa maddeten senden düşük durumda olan kimselere yardımcı ol. Maddeten senden düşük durumda olan kimselere yardımcı ol ki, onları da kendi seviyene ulaştırasm.
Hikmet sahibi kimse odur ki, fazla mallarını toplar ve kendisinden düşük durumda olanlara verir. Kendisinden düşük durumda olan kimselerin eksikliklerini tesbit eder, ona takviye olur, onu ümitlendirir ve nihayet kendi seviyesine çıkarır. Eğer fakihse fıkhını -şayet kendisine arkadaşlık etmek ve yardımcı olmak istiyorsa- ona aktarmalıdır. Malı varsa malı olmayanlara vermelidir. Islah edici bir kimse ise, günahkarın günahının bağışlanması için mağfiret diler ve tevbesini ümid eder.
İyiliksever bir kimse ise, kendisine kötülük yapana iyilikte bulunur. Böylece sevabı hakeder. Fiili güzel oluncaya kadar söze itibar edip aldanmaz. Fiilini güzel yaptığı zaman Allah'ın lütfuna ve ihsanına bakar. Birşeyi yapmadan, yapacağım diye kuruntuya girmez. Allah'ın taatında belirli bir seviyeye ulaştığında ulaşmış olduğu bu seviyeden Ötürü Allah'a hamdeder, sonra da ulaşamadığı daha yüksek • seviyelere ulaşmaya talib olur. Bir günahı hatırladığında onu insanlardan gizler ve onu bağışlamaya muktedir olan Allah'tan mağfiret
diler.
Hikmetten birşey öğrenirse onunla yetinmez. Hikmet alanında daha yüksek seviyelere çıkmaya talib olur. Sonra yalana sığınmaz-Yalandan yardım istemez. Çünkü yalan, bedene musallat olan kurtçuk gibidir. Kısa sürede bedeni yeyip tüketir, ya da ağaca musallat olan kurtçuk gibidir. Ağacın dışı hoş görünür, ama içi çürür, dışardan görenler aldanırlar. Nihayet bir gün ağaç kırılır ve kendisine aldananlarda helak olur, konuşurken yalan söylemek de böyledir. Sahibi hep yalana güvenip aldanır, yalanın kendisini destekleyeceğini, ihtiyacını elde etme hususunda kendisine yardımcı olacağını, arzuladığı şeye ulaşabilmek için kendisine kılavuzluk yapacağını zanneder. Nihayet onun yalancı olduğu anlaşılır. Akıl sahipleri onun yalanma aldandığını anlarlar. Fakihler onun içinde gizlediği şeyleri açığa çıkarırlar. Bu duruma vakıf olduklarında haberini yalanlarlar, şahitliğini hükümsüz kılarlar, doğruluğunu itham ederler, şanım tahkir ederler. Onun bulunduğu yerde oturmaktan hoşlanmazlar, gizliliklerini ondan saklarlar, ona sır vermezler. Sözlerini onun yanında konuşmazlar, emanetlerini ondan başkalarına teslim ederler. İşlerini ondan gizlerler, din ve dünyaları hususunda ondan sakınırlar, toplantılarına onu dahil etmezler. Onu kendilerine sırdaş etmezler ve bu hususta ona güvenmezler, aralarında geçen anlaşmazlıkları çözümlemek için onu hakem tayin etmezler.»
AbdülmünÜm b. İdris, Vehb'den rivayet etti ki; Lokman (a.s.), kendi oğluna şöyle demiştir: «Zikir ehli, nur gibidir. Gaflet ehli de karanlık gibidir.»
Vehb dedi ki: «Tevrat'ta peşpeşe dört satır okudum, orada şunlar yazılıydı:
Allah'ın kitabını okuyup da Allah'ın kendisini bağışlamıyacağını zanneden kişi, Allah'ın ayetleriyle alay edenlerdendir.
Başına gelen bir musibetten ötürü şikayetçi olan kişi, ancak Aziz ve Celil olan Rabbini şikayet etmiş olur.
Dünyada kaçırdığı fırsatlardan ötürü üzülen kimse, Aziz ve Celil olan Rabbinin yargısına kızmıştır. Bir zengine yaltaklanmak için boyun eğen kimsenin dininin üçte biri gider.»
Vehb dedi ki: Ben Tevrat'ta şunları okudum: «Bir ev ki, zayıfların emek ve gücüyle inşa edilmiştir. O evin akibeti harab olmaktır. Bir mal ki, helal olmayan yerden toplanmıştır. O malın sahipleri çabucak yoksullaşırlar.»
Abdullah b. Mübarek, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Bir kitabta Cenâb-ı Allah'ın şu ayetine rastladım: "Kulum bana itaat ederse, o bana dua etmeden önce kendisine icabet ederim. O benden istemeden önce kendisine veririm. Kulum bana itaat ederse, göklerin ve yerin halkı onun üzerine çullansalar bile onun için bir çıkış yolu yaratırım. Ama kulum bana isyan ederse, onun sema kapılarındaki yollarını kapatırım, onu havada boşlukta bırakırım. Yaratıklarından biri ona bir kötülük yapmak isterse, kendini ona karşı koruyamaz."»
İbn Mübarek, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Cenâb-ı Allah, İsrail oğullarının âlimlerini kınayarak onlara şöyle demiştir: «Siz fikhı, dini amaçtan başka amaçla öğreniyorsunuz. İlmi, amel etmemek için öğreniyorsunuz. Ahiret ameli ile dünya satm alıyorsunuz. Kuzu postu giyiyorsunuz ama kurt şahsiyeti taşıyorsunuz. İçeceğinizi içerek gıdalanıyor ve dağlar misali haramları yutuyorsunuz. İnsanların sırtına dağ gibi dini emirleri yüklüyorsunuz. Sonra da serçe parmağınızı dahi oynatarak onlara yardımcı olmuyorsunuz. Namazı uzatıyor, elbiselerinizi beyaz kumaşlardan seçip giyiniyorsunuz. Bunu yaparakta yetim ve dulların haklarını eksiltiyorsunuz. Onur ve izzetime yemin ederim ki, başınıza Öyle bir fitne getiririm ki, o fitnenin içine düşen görüş sahibi kimsenin görüşü, hikmet sahibi kimsenin de hikmeti dahi dalalete düşer, yolunu kaybeder.» Taberanî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Doğrusu Cenâb-ı Allah, herhangi bir kimseyi, kendisine yaptığı itaattan ötürü Övmez ve hiçbir kimse de ilahi rahmet olmaksızın kendi işlediği amellerle Allah'tan hayra ulaşamaz. Allah, insanların hayrını beklemeyeceği gibi şerlerinden de korkmaz. Allah insanlara ancak kendi rahmetiyle şefkat gösterir. Ama insanlar ona tuzak kurmak isterlerse, tuzaklarını boşa çıkarır. Ona hile yapmak isterlerse, hilelerini kendi başlarına döndürür. Ona karşı yalan uydururlarsa yalanlarını başlarına geçirir. Eğer yüz çevirirlerse köklerini kazır. Eğer kendisine yönelirlerse, yönelişlerini kabul eder.
Yaptıkları hileleri, tuzakları, aldatmaları, öfkeleri, gazapları ve boğuşmaları kabul etmez. Hayır, ancak Cenâb-ı Allah'ın rahmeti ile gelir. Allah'ın rahmeti cihetinden hayır taleb etmeyen kimse, girebileceği herhangi bir kapıyı göremez. Cenâb-ı Allah'a ancak taatta bulunarak hayrına ulaşılır. Kendisine boyun eğip ibadette bulunmalarından ötürü ancak Cenâb-ı Allah, insanlara şefkat gösterir. Tazarru ve ihtiyaçlarını karşılar. Kul, Cenâb-ı Allah'tan ancak bu yolla rahmet elde edebilir.
Kulların boyun eğip ibadet etmeleri ve yalvarıp yakarmaları olmadan Allah'ın rahmetine ulaşılacak bir yol yoktur. Aziz ve Celil olan Allah'ın rahmeti, onun tarafından gelecek bütün hayırların kapısıdır. Bu kapının anahtarı da Aziz ve Celil olan Allah'a niyazda bulunup kulluk göstermektir. Anahtarı elde etmeyen kimseye kapı açılmaz. Anahtarı getiren kimseye kapı açılır. Kapı anahtarsiz nasıl açılabilir? Bütün hayır hazineleri Allah'ındır. Bu hazinelerin kapıları ise, Allah'ın rahmetidir. Allah'ın rahmet kapısnm anahtarları da; boyun eğip yalvarıp, yakarmak ve Allah'a muhtaç olduğumuzu arzet-mektir. Bu anahtarı ele geçiren kimseye hazinelerin kapılan açılır ve o kimse hazinelerin içine girer. Orada nefislerin arzuladığı, gözlerin bakmaktan hoşlandığı şeyler vardır. Oraya dilediğiniz ve istediğiniz herşey güvenli bir makamdadır. Oraya giren kimse artık çıkmaz. Oradakiler hiçbir şeyden korkmazlar, yorulmazlar. İhtiyarlamaz, inuhtaç olmaz ve ölmezler. Ebedi bir nimet, büyük bir sevap ve yüce bir ecir içredirler ki, bu da bağışlayan ve esirgeyen Allah katından onlara sunulan bir konukluktur.»
Süfyan b. Uyeyne, Vehb'in şöyle dediğini riveyet etmiştir:
«Din hususunda ahlakın insana en fazla yardımcı olanı, dünyada zahidlik yapmaktır. Dini insandan çabucak gideren ahlak ise, heveslere tabi olmak, mal sevmek ve şeref tutkunu olmaktır. Mal ve şeref sevgisi nedeniyle insan haramları hiçe sayar. Haramları hiçe saymak, Rabbi gazablandırır. Rabbin gazabına karşı ise tedavi edici hiçbir ilaç yoktur. Cenâb-ı Allah, kitaplarından birinde İsrail oğullarını kınayarak şöyle buyurmuştur:
"Bana itaat edilirse razı olurum. Razı olursam, malınıza bereket koyarım. Benim bereketimin sonu yoktur. Ama bana isyan edilirse, gazablanınm, gazablamnca da lanet ederim. Benim lanetim, kişinin yedinci zürriyyetine kadar ulaşır."»
Yine Vehb dedi ki: «İsrailoğullarında Aziz ve Celil olan Allah'a 200 sene süreyle isyan eden bir adam vardv Bu adam ölünce ayağından tutup cesedini bir çöplüğe attılar. Cenâb-ı Allah, Musa peygambere: «Git, onun cenaze namazım kıl.» diye vahyetti. Musa peygamber ise: «Ya Rab, İsrailoğulları onun 200 sene müddetle sana isyan ettiğine şahitlik ederler. Ben onun namazını nasıl kılarım?» diye sorunca Cenâb-ı Allah, şöyle cevap verdi: «Evet öyle oldu, ancak o adam Tevrat'ı her açıp içinden Muhammed (s.a.v.)'in adını gördüğünde o' adın yazılı olduğu kısmı öper ve gözlerinin üzerine koyup salavat getirirdi. İşte ben onun bu iyiliğine karşı teşekkür edip günahlarını bağışladım ve ona yetmiş huri verdim.»
Bu rivayette illet vardır. Böyle bir rivayet sahih olamaz. Bunun senedinde gariblik, metninde de şiddetli bir münkerlik vardır.
İbn İdris, Vehb'den rivayet etti ki, Musa (a.s.), şöyle demiştir:
- Ya Rab, insanların benim aleyhimde konuşmalarına imkan verme, onların dillerini tut.
- Ey Musa, ben bunu kendim için yapmadım. Senin için hiç yapmam.
Yusuf (a.s.), Mısır Aziz'inin huzuruna çağrıldığında kapıda durup şöyle dua etti: «Dünyalık elde etmektense dinim bana yeter. Ey Rab-bim, senin şanın yücedir. Övgün yüksektir. Senden başka ilah yok-
tur.» Böyle dedikten sonra Aziz'in huzuruna girdi. Aziz, onu görünce tahtından indi ve Yusuf un önünde secdeye kapandı, sonra onu alıp tahtta, yanında oturttu ve; "Bugün senin yânımızda önemli bir yerin ve güvenilir bir durumun vardır." dedi.» (Yûsuf, 54.) Yusuf da ona şöyle dedi:
«Beni memleketin hazinelerine memur et. Çünkü ben korumasını ve yönetmesini bilirim.» (Yûsuf, 55.) Bu kıtlık senelerini geçirmeyi ve bana emanet ettiğin mallan muhafaza ederim. Yanıma gelen herkesin dilinden anlarım.
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Cenâb-ı Allah, balığa, Yunus peygambere zarar vermemesini ve onu yaralamamasını emredince şöyle buyurdu:
«Eğer Allah'ı teşbih edenlerden (daha önce ibadet edenlerden) olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı.»
(es-Sâffat, 143.)
Cenâb-ı Allah, onun önceki ibadetlerini hatırladı. Yunus peygamber, denizden çıkınca kıyıda uykuya daldı. Cenâb-ı Allah, onun yani-başında kabak ağacı bitirdi. Yunus uyanıp o ağacın kendisini gölgelemekte olduğunu ve yemyeşil olduğunu görünce hoşuna gitti. Sonra tekrar uyudu. Uyandığında bu defa kabak ağacı kurumuştu. Buna üzüldü. Kendisine denildi ki: «Sen onu yaratmadın, ona su vermedin, onu bitirmedin, ama kuruduğu için üzülüyorsun. Oysa ben ateşten 100.000 veya daha çok can yarattım. Sonra onlara rahmet ettim, bu -durum sana ağır geliyor.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Nuh peygambere her canlıdan bir çifti alıp gemiye koyması em-redildiğinde şöyle dedi:
- Ya Rab, aslanla sığırı, oğlakla kurdu, eşekle kediyi nasıl bir arada tutacağım?
- Peki bunları birbirine kim düşman kıldı?
- Sen ya Rab.
- Öyleyse ben onları birbirlerine ısındırırım ki, birbirlerine zarar vermesinler.»
Vehb b. Münebbih, Atâ el-Horasanî'ye dedi ki:
«Yazıklar olsun sana ey Atâ. «Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.» {ei-Gâfir, 60.) diye buyuran zatın kapısını bırakıp sana karşı kapısını kilitleyen, yoksulluğunu izhar eden, zenginliğini gizleyen kimsenin kapısına mı geliyorsun? Yazıklar olsun sana ey Atâ, sana yetecek şey, seni müstağni kılıyorsa, dünyadaki en basit ve en az şey sana yeterli olur. Ama sana yetecek kadar şeyler seni müstağni etmiyorsa, o halde dünyada sana yetecek hiçbir şey yoktur. Yazıklar olsun sana ey Atâ, senin karnın ancak denizlerden bir deniz, vadilerden bir vadidir ki, onu topraktan başka hiçbir şey dolduramaz.»
Biri kunutu ve sessizliği uzun süren, diğeri de secdesi uzun süren namaz kılmakta olan iki adamın durumunu ve bunlardan hangisinin daha faziletli olduğunu Vehb'e sorduklarında şu cevabı verdi: «Bunlardan hangisi Aziz ve Celil olan Allah için mü'minlere daha fazla nasihat veriyorsa o, diğerinden daha faziletlidir.»
Vehb şöyle demişti: «Övülmeyi sevmesi, yerilmekten de hoşlanmaması münafık kimsenin huyundandır. Yani yapmadığı iyiliklerle övülmeyi sevmesi ve yaptığı kötülüklerden ötürü yerilmekten de hoşlanmaması münafık kimsenin huyundandır.»
Vehb'in rivayetine göre Lokman (a.s.), kendi oğluna şöyle öğüt vermiştir: «Ey oğulcuğum, kendini Allah'a karşı frenle. Çünkü insanların en akıllısı, kendini Allah'a karşı frenleyip haramlarını aşmayan ve çiğnemeyendir. Doğrusu şeytan, akıllı kimseden kaçar ve ona tuzak kuramaz.»
Vehb, yanında oturmakta olan meclis arkadaşlarından birine şöyle dedi:
- Öğrenmekte tabiplerin zorlanmayacağı bir tıbbı, öğrenmekte fı-kıhçılann zorlanmayacağı bir fıkhı, öğrenmekte yumuşak huylu kimselerin zorlanmayacağı bir ilmi sana öğreteyim mi?
- Evet, öğret ey Abdullah'ın babası.
- Öğrenmekte tabiplerin zorlamayacağı tıb şudur: Bir yemek yiyeceği zaman başlarken besmele çek, sonunda da Allah'a hamdet.
Öğrenmekte fıkıhçıların zorlanmayacağı fıkıh ise şudur: Sana birşey sorarlar da o şey hakkında bilgin varsa, cevabını bildiğine göre ver. Eğer o hususta bilgin yoksa, «Bunun hükmünü bilmiyorum.» de.
Öğrenmekte yumuşak huylu kimselerin zorlanmayacağı ilme gelince, o da şudur: Sana birşey sorulmadıkça konuşma ve suskunluğunu devam ettir.
Vehb dedi ki: «Çocukta haya ve korku gibi iki huy bulunursa, o çocuğun reşit olması, yani doğru yolu bulması ümid edilir.»
«Zülkarneyn, güneşin doğduğu yere varınca orada bulunan bir hükümdar kendisine şöye dedi:
- Bana insanları anlat.
- Akılsız kimse ile konuşma, ölülere şarkı okuman gibidir. Akılsız kimse ile konuşman, sert kayayı yumuşatman için ıslatmaya benzer. Akılsız kimse ile konuşman, katık yapıp yemek amacıyla demiri pişirmeye benzer. Akılsız kimse ile konuşman, mezardaki ölüleri için sofra kurmaya benzer. Dağ başlarından taş taşıyıp getirmek, akılsız kimse ile konuşmaktan daha kolaydır.»
«Kitablardan birinde okuduğuma göre her sabah dördüncü gök katında bir münadi şöyle seslenirmiş:
- Ey kırklı yaşlarındaki insanlar! Siz olgunlaşan ekinler gibisiniz, hasad mevsimiz yaklaştı. Ey ellili yaşlarındaki insanlar! Bugüne kadar hangi salih amelleri işlediniz? Ey altmışlı yaşlarındaki insanlar! Artık sizin mazeretiniz yoktur. Keşke yaratıklar yaratılmış olmasalardı. Keşke onlar yaratıldığında yaratılış gayelerini bilmeselerdi. Vaktiniz geldi, tedbirinizi alın.»
Vehb b. Münebbih'ten rivayet olunduğuna göre Danyal (a.s.), şöyle demiştir: «Vah o zamana ki, salih kimseler aranacaklar, hiçbiri bulunamayacaktır. Ancak ekini biçen kimsenin arkasında rastlanılan tek tuk başaklar gibi salih kimselerde çok seyrek bulunacaktır. Ya da meyve devşiren kimselerin arkalarında kalan tek tuk meyve taneleri gibi nadiren görüleceklerdir. Onlarında yakın zamanda üzerlerine ağıtçıları ağlayacaktır.»
Abdürrezzak, Vehb b. Münebbih'in, «Kıyamet günü doğru teraziler kurarız.» (ei-Enbiyâ, 47.) ayetiyle ilgili olarak şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Amellerin ancak hatimeleri yani sonuçları tartılır. Cenâb-ı Allah, bir kula hayır dilerse, onun en son amelini hayırlı kılar. Yani son nefesinde hayır amel işlemesini nasib kılar. Bir kula da kötülük dilerse, onu son nefesinde kötü amel işler halde vefat ettirir.»
Vehb dedi ki: «Doğrusu, yüce Allah, yaratıkları yaratma işini tamamladıktan sonra onlara, yer üzerinde yürürlerken nazar etti ve şöyle buyurdu: «Ben, kendisinden başka ilah bulunmayan Allah'ım, sizi yarattım ve sizi gerçek yargım ve hükmümle yok edeceğim. Yani sizi öldürdükten sonra tekrar ilk yaratılış halinize döndüreceğim ve sizi yok edeceğim. Nihayet yalnız başıma kalacağım. Çünkü hakimiyet ve ebediyet ancak bana yaraşır. Yaratıklarımı çağırır ve hükmümle onları toplarım, düşmanlarımı hasrettiğim günde onları ö-nümde toplarım. Kalbler benim heybetimden korkup titrer. Kulların beni bırakıp kendilerine taptıkları diğer tanrılar uzaklaşıp giderler.» Vehb dedi ki: «Cenâb-ı Allah, yaratıkları yaratma işini cuma gününde tamamladıktan sonra cumartesi günü kendi nefsini layıkı veçhiyle övdü. İsmetini, cebbarlığım, büyüklüğünü, metanetini, kudretini, hükümranlığını ve Rabliğini anlattı. Herşey onun huzurunda sustu ve boyun eğdi. Sonra şöyle buyurdu:
- Ben kendisinden başka hükümdar bulunmayan hükümdarım, geniş rahmetin ve esma-i hüsnanm sahibiyim. Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah'ım. Şerefli Arş'ın ve yüce sıfatların sahibiyim. Ben kendisinden başka ilah bulunmayan Allah'ım. Büyük lütuf ve nimetlerin sahibiyim, ben kendisinden başka ilah bulunmayan Allah'ım, gökleri ve yeri benzeri olmaksızın yoktan var edip yarattım, herşeye ululuğumu ve azametimi doldurdum. Hükümranlığım herşe-yi kabzası altına aldı, kudretim herşeyi kuşattı. İlmim herşeyi kapsamına aldı, rahmetim herşeyi kapladı, lütfum herşeye ulaştı.
Ey yaratıklar topluluğu, ben Allah'ım. Mekanımı bilin. Göklerde ve yerde benden başka birşey yoktur. Yaratıklarımın tümü ancak benim varlığımla kaim ve daim olurlar, benim kudret pençemde dolaşırlar, rızkımla yaşarlar. Ölümleri, yaşamları, beka ve yok oluşları benim elimdedir. Onların benden kaçmalarına imkan yoktur. Benden başka sığınakları da yoktur, bir an için onları bırakırsam hepsi harab olur ve yıkılır. Ben, değişmez dahil üzereyim, bu benden hiçbir şeyi eksiltemez, mülkümden de birşeyi noksanlaştıramaz.
Ben güçlülüğün, hükümranlığın, nurumun burhanı, gücümün fazlalığı, mekanımın yüceliği, şanımın azameti ile kendime yetmekteyim ve hiçbir şeye ihtavacım yoktur. Benim benzerim de mevcut değildir. Benden başka ilah yoktur. Yarattığım birşeyin bana denk olması uygun olmaz ve yarattığım şeylerin beni inkar etmeleri de layık olmaz. Kendi bilgimle yarattığım günde kendisini yaratmış olduğum bir varhk, nasıl olur da beni inkar eder? Hükümranlığımın kudreti altında bulunan ve ezilen bir varhk, nasıl olur da bana karşı büyüklük taslar? Perçemi kudret elimde bulunan bir yaratık, nasıl olur da beni aciz bırakabilir?
Kendisini yaşattığım, cismini hasta kıldığım, aklını noksanlaştır-dığım, canını aldığım, yarattığım, eskittiğim, ihtiyarlattığım ve bütün bunlara karşı bana kendini savunamayan bir varlık nasıl olur da bana denk olmaya kalkışır? Böyle biri nasıl olur da benim kulluğumu yapmaktan geri çekinir? Kulumdur, kulumun oğludur, ya da cariyemin oğludur, bir yaratıcıya mensub olmayan var mıdır?
Kainata benden başka varis olacak yoktur. Günlerin kendisini yıprattığı, ecelinin kendisini yok ettiği bir kul, nasıl olur da benden başkasına ibadet eder? Böyle birinin ecelini gece ve gündüzün peşpe-şe gelişi sona erdirir. Gece ile gündüz, benim saltanatımın küçük birer şubesidirler. Ey ölüm ve yok oluş ehli kimseler, bana gelin, bana! Benden başkası yoktur. Ben kullara rahmet etmeyi, kendi nefsim için bir vazife bildim. Mağfiret dileyen kimselere af ve mağfireti kendim için borç saydım. Benden af dileyen kimselerin irili ufaklı bütün günahlarını bağışlarım. Bu benim için zor ve büyük bir görev değildir. Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın.
Rahmetimden ümit kesmeyin. Çünkü rahmetim, gazabımı geride bırakmıştır. Bütün hayır hazineleri elimdedir. Yaratıklardan herhangi birini kendisine olan ihtiyacım nedeniyle yaratmış değilim. Aksine ben onları, kudretimi ortaya koymak için yarattım. Bakanlar,'benim hükümranlığıma ve mülküme baksınlar. Hikmetim üzerinde düşünsünler, bana hamdederek tesbihatta bulunsunlar, bana kulluk etsinler. Hiçbir şeyi bana ortak koşmasınlar? Bütün yüzler bana boyun eğsin ve bana itaat etsin.»
Eşres, Vehb'den rivayet etti ki, Davud (a.s.), Rabbine şöyle demiştir:
- İlahi, seni nerede bulurum?
- Benden korktuklarından ötürü kalpleri kırık kimselerin yanında bulursun.
İsrailoğullarından bir adam, yetmiş hafta süreyle oruç tuttu. Haftada sadece bir gün orucunu açıyordu. Cenâb-ı Allah'tan, şeytanın insanları nasıl baştan çıkardığını kendisine göstermesini diledi. Bu dilekte bulunuşundan uzun süre geçti, fakat dileğine icabet edilmedi. O zaman kendi kendine dedi ki: «Eğer ben kendi günahlarıma ve hatalarıma baksam Rabbimle aramdaki ilişkileri düzeltsem, istediğim bu şeyden daha hayırlı olur benim için.» Böyle dedikten sonra kendi nefsine yöneldi ve şöyle dedi: «Ey nefis, dileğimin kabul edilmeyişine neden olan şey, sensin. Eğer Cenâb-ı Allah, bende bir hayır olduğunu bilseydi ihtiyacımı karşılar, dilediğimi yerine getirirdi.» Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, onların yani İsrailoğullarının peygamberine şu buyruğu iletsin diye bir melek gönderdi. Falan abide de ki: «Kendi nefsini horlaman ve kendi nefsine söylemiş olduğun sözler daha önce yapmış olduğun ibadetlerden daha çok hoşuma gitti. Allah, senin dileğini yerine getirdi, gözünü açtı, şimdi etrafına bir bak.»
Adam etrafına bakınca iblisin tuzaklarının yeryüzünü kuşatmış olduğunu gördü. Ademoğullarının her birinin çevresinde kara sinekler gibi şeytanların vızıldadığını gördü ve şöyle dedi:
- Ya Rab, bü şeytanlardan kim kurtulabilir?
- Sükunetli ve yumuşak, kalbi selim sahibi kimseler kurtulabilir.
Vehb dedi ki: «Seyyahlardan bir adam, bir salatalık tarlasının yanından geçiyordu. Canı salatalık yemek istedi, ama nefsini cezalandırdı, oracıkta üç gün süreyle namaza durdu. Yanından bir adam geçerken güneşten ve rüzgardan âdeta kavrulmuş olduğunu farketti, dönüp kendisine bakınca: «Fesübhanallah, sanki şu adam ateşte kavrulmuş gibi.» dedi. Seyyah, ona şöyle cevap verdi: «Ateş korkusu beni bu hale getirdi, ya ateşe girseydim nasıl olurdum?»
Önceki kavimlerden bir adam bir günah işledi ve: «Cehennem ateşinden berat ettiğime dair haber
bana gelmedikçe Allah'a söz veriyorum ki, hiçbir damın tavam altına girmeyeceğim.» dedi. Çöle
gitti, sıcak soğuk günler demeden hep çölde kaldı. Adamın biri, yanından geçerken sıkıntılı ve zor
durumda olduğunu görünce: «Ey Allah'ın kulu, seni bu hale getiren şey nedir?» diye sordu. Adam
da şu cevabı verdi: «Cehennem'i hatırlamak beni bu hale getirdi, ya Cehennem içine düşseydim ne
hale gelirdim, onu düşün.»
Vehb dedi ki: «Boşta gezen adam ve serseri olan kimse, asla hikmet sahibi olamaz. Göklerin
melekutu yani yüce âlemlerde yaşayan üstün varlıklar, zinakarlara varis olmazlar.»
Vehb, bir mev'izesinde şöyle demişti: «Bugün mutlu kişi, vaaz ve Öğüt verir, akıllı kimse ondan çok
faydalar sağlar. Ey ademoğlu, sen bugünün faydalarını, üzerindeki cahillik zararını gidermek için
top-ladın, hidayet kandilini bugünde yaktın ki, içine düştüğün durumdan ayılıp kurtulasın. Bugün
gibi aydınlığını kaybeden ve şaşkın hale düşen bir gün görmedim. Bugünde sağlıklı kimseler tedavi
ediliyor. Ey ademoğlu, yaratıcıdan daha güçlü, yaratılandan daha zayıf bir kimse yoktur. Ey
ademoğlu, bugün artık sana geri dönmeyecek şey elinden çıkıp gitmiştir ve geçip gidici olan şey
senin yanında kalmıştır. Bu kaçınılmaz duruma düştüğünden ötürü ne diye sızlanıp sabırsızlanı-
yorsun? Elde etmeye ümit bulunmayan şeye ne diye tamahlanıyor-sun? Elinden çıkıp gidecek olan
şeyin ebedi olmasına ne diye çaba sarfediyorsun? Ey ademoğlu, elde edemeyeceğin şeyin peşine
düşme, ulaşamayacağın şeyi taleb etmeye kalkışma, bulunmayan şeyi arama. Eşyalar senden
koptuğu gibi sen de kendinden ümidi kes ve şunu da bil ki, taleb edilen nice şeyler taleb eden kimse
için şerlidir.
Ey ademoğlu, sabır ancak musibet zamanında gösterilir. Musibet karşısında yaratıkların kötü ahlak
sergilemeleri, musibetten daha büyüktür. Ey ademoğlu, zamanın hangi gününe ümit beslersin? Bazı
günler olur ki, o günün bir an evvel sana gelmesini istersin, bazı günler de olur ki, bir an önce sona
ermesini istersin. Öyle değil mi? Şu zamana bak, zamanın üç günden ibaret olduğunu anla. Bir
günün geçip gitmesinden sonra onun geri döneceğini artık ümid etmezsin, bir günün de mutlaka
sana geleceğini bilirsin. Diğer gününün ise gelmesinden emin olmazsın. Geçen gün senin aleyhinde
şahitlik yapacak olan ve şahidliği kabul edilecek bir gündür, emaneti ödeyecek bir gündür, edebli
bir hikmet sahibidir. Seni kendi nefsi ile şaşkına döndürdü, feci hale düştün. Hikmetini sende
bıraktı.
Bugünün ise seninle vedalaşacak olan bir dostundur. Artık seninle uzun bir süre ayrı kalacaktır,
çabucak göçüp gidecektir, gidecek ve sana gelmeyecektir. Ondan önceki gün de sana karşı adil bir
şahittir, o günde senin lehine bir şefaat olacaksa, şahadetlerini senin lehinde yapmalarına güvenin
olsun. Ey ademoğlu, dünya ehli kimseler seferidirler, bineklerinin üzerindeki yüklerinin bağını
dünyadan başka bir yerde yani ahirette çözeceklerdir. Kabahat ve suçlarla yetiniyorlar, °ysa nimet
sahibine şükretmek ne güzeldir. Ahirete teslim olmak güzeldir. Ey ademoğlu, herşeyin bir misli vardır ve bizden önce geçip gitmiştir. Kökler geride kalmıştır.
Bizler ise o köklerin dallarıyız, kök gittikten sonra dal hiç kalır mı? Ancak kök kalınca dal da
kalabilir. Ey ademoğlu, yakinî inancı kaybedip amelinde hata yapan kimsenin aklı, büyük bir
musibete maruz kalmış demektir. Ey insanlar, ebediyet ancak bu gani dünyadan sonradır. Biz
yoktan var edildik, mezarlarda çürüyecek, ondan sonra yine hayata döneceğiz. Dikkat edin! Bugün
kabahat işlersiniz, yarın musibetle karşılaşırsınız. Dikkat edin, yakın zamanda sevablarımız aşırı bir şekilde elimizden alınıp götürülecek, ya da bize bol bağışta bulunulacaktır. Ayrılıp gideceğiniz bu dünyada iken hayırlı ve salih ameller işleyin.
Ey insanlar, sizler bu dünyada ümitlerin ve arzuların kendilerine doğru yarıştıkları birer hedefsiniz. Sizler bu dünyanızda musibetlerin yağmaladığı şeylersiniz. Bu dünyada bir nimeti bırakmadıkça başka bir nimete ulaşamazsınız. Yaşayan biriniz, ecelinin bir kısmını tüketmeden ömür süremez, daha önceki rızkının bir kısmını sarfetmeden malını fazlalaştıramaz, bir eseri ölmeden başka bir eseri vücut bulamaz. Yüce Allah'tan, bize ve size bu öğütlerden bereketler ihsan etmesini diliyoruz.»
Vehb b. Münebbih dedi ki:
«Aziz ve Celil olan Allah, hikmetinin gereği olarak yaratıkları tip ve miktar bakımından farklı yaratmıştır. Yaratıkların bir kısmı dünya durdukça var olacaktır. Günler onları eksiltmez, ihtiyarlatmaz, çürütmez ve öldürmez. Yaratıkların bir kısmı yemez ve rızıklanmaz, yaratıkların bir kısmı yer ve rızıklanırlar. Cenâb-ı Allah, onları yaratırken beraberlerinde rızıklarını da yaratmıştır. Sonra Cenâb-ı Allah, yaratıkların bir kısmını karada, bir kısmını da denizde yaratmıştır. Denizde ve karada yarattığı yaratıklar için rızıklar da yaratmıştır, ama deniz hayvanlarına, kara hayvanlarının rızkı fayda vermez. Kara hayvanlarına da deniz hayvanlarının rızkı fayda vermez. Denizdeki karaya çıkacak olursa ölür, karadaki denize girecek olursa ölür.
Rızıkların taksimi ve geçimi hususunda düşünüp bu konuyla ilgilenen kimseler için Cenâb-ı Allah'ın karada ve denizde yarattığı hayvanlar üzerinde ibretler vardır. Ademoğlu, Allah'ın taksim ettiği rızıklardan ibret alsın. Çünkü bu rızıklar, ancak yüce Allah'ın kendi yaratıkları arasında taksim ettiği şekilde paylaşılır. Hiçbir kimsenin bu miktarı değiştirmeye ve miktarları birbirine karıştırmaya gücü yetmez. Nitekim kara hayvanlarının, deniz hayvanlarının erzakıyla; deniz hayvanlarının da kara hayvanlarının erzakıyla yaşamaya gücü yetmez. Eğer bunlar birbirlerinin rızıklanyla yaşamak mecburiyetinde kalırlarsa hepsi ölürler.
Kara ve deniz hayvanlarından her biri, kendisine verilen rızkı normal bir şekilde elde ederse bu, onun için yararlı olur ve kendisi hayatta tutar, aynı şekilde ademoğlııda istikrar bulup Allah'ın kendisine pay olarak verdiği rızkıyla yetinirse bu rızkı onu hayatta tutar ve ona yarar sağlar. Başkasının rızkına el uzatacak olursa, bu onun için bir noksanlık olur. Kendisine zarar verir ve rüsvay olur.»
Vehb b. Münebbih, Atâ el-Horasanî'ye şöyle demişti: «Sizden önceki âlimler, başkalarının dünyalarına ilgi göstermeyip kendi ilimleriyle başbaşa oluyorlardı. Dünya ehline iltifat etmiyorlardı. Dünya ehli kimselerin ellerindeki mallara da itibar göstermiyorlar di. Dünya ehli kimseler, onların ilmine rağbet gösterdiklerinden ötürü dünyalıklarım onların uğruna sarfediyorlardı. Ama bugün, aramızdaki ilim ehli kimseler, dünyaya rağbetlerinden ötürü ilimlerini dünya ehli kişilerin önüne peşkeş çekiyorlar. Bu nedenle dünya ehli kimseler de âlimlerimizde ilmin kötü durumda olduğunu gördükleri için ilimlerine pek rağbet göstermiyorlar. Sultanların kapılarında bulunmaktan sakın, ey Atâ! Çünkü onların kapılarında, tıpkı develerin, çöktüğü yerlerdeki gibi fitneler vardır. Sen onlardan dünyalık olarak birşey elde edersen, onlar da senin dininden bir o kadarını elde ederler.»
İbrahim el-Cüneyd, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Alimin biri, ilimde kendisinden daha üstün başka bir âlime uğradı ve ona sordu:
- Namazın nasıldır?
- Cennet ve Cehennem'in adını duyup bir anını dahi namazsız geçiren bir kimse bulunacağını sanmıyorum.
- Ölümü anman nasıldır?
- Bir ayağımı kaldırıp diğerini indirmeden öleceğimi düşünürüm. Ya senin namazın nasıldır ey adam?
- Ben namaz kılarım, gözyaşlarınıdan yerde ot "bitinceye dek ağlarım.
- Günahlarını itiraf edip gülmen, ilminle gururlanıp ağlamandan daha hayırlıdır. Çünkü ilmiyle gururlanan kimsenin hiçbir ameli Allah katma yükselmez.
- Bana tavsiyelerde bulun, ben seni hikmet sahibi bir adam olarak görüyorum.
- Dünyada zahid ol, dünyalık hususunda dünya ehli kimselerle çekişme. Dünyada hurma ağacı gibi ol, meyven yenildiğinde hoşça yenilsin, bırakıldığında da hoşça bırakılsın. Düşman üzerine düşersen onu kırma. Köpeğin, sahibine vefalı ve samimi oluşu gibi sen de Allah'a vefalı ve samimi bir şekilde yaklaş. Sahipleri köpeği aç bırakır, kovar ve döverler, ama o yine de onların çevresinde dolaşır ve bekçiliklerini yapar, onlar için samimi olur.»
Vehb b. Münebbih, bu hadisin anlatıldığı esnada şöyle dedi: «Ey ademoğlu! Köpeğin sahibine vefalı ve samimi olması kadar sen Aziz ve Celil olan Allah'a vefalı ve samimi olamazsan vay haline.»
Başka bir rivayette anlatıldığına göre âlim kişi, kendisinden daha yüksek ilimlere sahip olan adama şu cevabı vermiş:
- Ben ayaklarım şişinceye kadar namaz kılarım.
- Geceyi tevbe ile geçirip sabaha pişmanlık ve nedametle girmen, senin için geceyi namaz ile geçirip sabaha gururlu bir şekilde girmenden daha hayırlıdır.
Osman b. Ebi Şeybe, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Adem peygamber, Cennet'ten çıkarılıp yeryüzüne indirildiğinde
meleklerin seslerini duyamadığından ötürü yalnızlık hissetti. Cebrail
(a.s.) inip yanma gitti ve ona şöyle dedi:
- Ey Adem! Sana, dünya ve ahirette yarar sağlayacak birşeyi öğreteyim mi?
- Evet, öğret.
- Şu duayı oku: Allah'ım, nimeti benim için tamamla ki, yaşamım kolay ve rahat olsun. Allah'ım, son nefesimi hayırla kapat ki, günahlarını bana zarar vermesin. Allah'ım, beni dünya külfetlerinden ve kıyametteki korkulu hallerden kurtar ki, beni afiyetle Cennet'e koya-sın.»
Abdürrezzak, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Bazı kitablarda okudum ve Cenâb-ı Allah'ın şöyle buyurduğuna rastladım: "Ey ademoğlu, sen bana karşı insaflı davranmadm. Beni başkalarına hatırlatıyorsun ama kendin beni unutuyorsun. İnsanları bana davet ediyorsun ama kendin benden kaçıyorsun, iyiliklerim senin üzerine iniyor ama senin kötülüklerin benim huzuruma çıkıyor. Ecelini noktalıyacak kıymetli bir melek sana gelecektir. Ey ademoğlu! Senin en çok hoşuma giden tarafin ve seni bana en çok yaklaştıran tutumun; sana taksim ettiğim rızka razı olmandır. Beni en çok kızdıran tarafın ve seni benden en çok uzaklaştıran tutumun; senin için taksim ettiğim rızka kani olmayıp kızmandır. Ey ademoğlu! Sana verdiğim emirler hususunda bana itaat et, senin yararına olacak şeyleri bana öğretmeye kalkışma, çünkü ben yaratıklarımı bilirim. Arzettiğin ihtiyaçlarını ben senden daha iyi bilirim. Ben ancak bana ikramda bulunana ikram ederim, emirlerimi önemsemeyeni de küçümserim, kul benim hukukuma riayet etmedikçe, ben onun hukukuna riayet etmem."»
Vehb dedi ki: «Cenâb-ı Allah'ın kitablarmdan doksan küsurunu okudum. Hepsinde de şu hükme rastladım: Meşiet ve irade hususunda birşeyi kendi nefsine havale eden kişi kafir olur. Yani iradeyi kendi nefsine bırakan, ilahi iradeyi itibar etmeyen kişi kafir olur.»
Yine Vehb dedi ki: «Ademoğlu sakin olmuyor, oysa rızıkları farklı ve değişik miktarlarda taksim eden Allah'ın kendisidir. Ademoğlu, rızkını azımsarsa, Allah'a olan rağbetini daha da fazlalaştırsın ve: «Eğer Allah benim durumumdan haberdar olsaydı bu miktarı değiştirirdi.» demesin. Zira Cenâbı Allah, yaratıp takdir ettiği şeye nasıl vakıf olmaz! Ademoğlu, rızık taksimi dışında da insanoğullarmın farklı bedenlere sahip olduklarını düşünmüyor mu? Cenâb-ı Allah; beden, mal, renk, akıl ve düşünce hususunda da insanları farklı yaratmıştır.
Ademoğlu, başkalarına kendisinden daha fazla rızık verilmiş olmasına alınmasın. Başkalarına kendisinden daha fazla ilim, akıl, din ve düşünce verilmiş olmasına da alınmasın. Ömrünün üç zamanında kendi çaba ve kazancı olmaksızın kendisini rızıklandıran zatın, ömrünün dördüncü zamanında da kendisini rızıklandıracağım bilmiyor mu? Ademoğlu, ömrünün ilk zamanlarında ana kanundaydı..Allah onu orada yarattı, kendi kazancı olan malla değil, başka bir malla onu rızıklandırdı ki, o zaman o, sağlam bir yerde, ana rahminde bulunuyordu; sıcaklık, soğukluk, keder, üzüntü ve hiçbir şey onu rahatsız etmiyordu. Ana rahmindeyken tutan eli, yürüyen ayağı, konuşan dili yoktu; ama oradayken Cenâb-ı Allah, ona rızkım eksiksizce, rahatça ve afiyetle gönderdi. Sonra Aziz ve Celil olan Allah, onu ana rahminden alıp başka bir yere sevketmek istedi. Yani doğmasını irade buyurdu, doğunca da ömrünün ikinci zamanı başlamış oldu.
Bu ikinci zamanında anası vasıtasıyla ona yetecek miktarda rızık verdi. Bu rızık, insanın çaba ve kuvveti, tutması ve yürümesi olmaksızın bilakis Allah'ın lütfü olarak insana verildi.
Sonra Cenâb-ı Allah, onu ikinci zamandan üçüncü zamana nakletmek istedi. Sütten kesilip diğer erzakla geçinip büyümeye başladı. Bu erzakı da ebeveyninin kazancıyla temin etti. Ebeveyninin kalble-rine onun şefkatini yerleştirdi ki; ebeveyni, onu kendi nefislerine tercih etsinler ve güçlerinin yetebildiğince temin ettikleri en hoş ve en lezzetli gıdalarla onu beslesinler, ebeveyni onu beslerlerken kendisi hiç çalışmıyor ve hiç kazanç sağlamıyordu. Nihayet insan büyüyüp akıllanınca rızkını kendi çabası, gayreti ve kazancıyla temin ettiğim düşünmeye başladı.
İşte ömrünün bu dördüncü zamanında Aziz ve Celil olan Rabbıne suizanda bulundu. Maişetini temin etmek, malını fazlalaştırmak hususunda Allah'ın emirlerini hiçe saydı, kendi benzeri olan diğer insanlara bakıp dünyalık talebi hususunda onlarla yarışa ve rekabete girişti. Böylece de yakini inancı ve imam zayıfladı. Kalbine yoksulluk ve diğer eşyalarla birlikte fakirlik korkusu girdi. Bu nedenle de kalbi öldü, aklını yitirdi, belaya uğradı.
Eğer ademoğlu marifet ve akılla bakıp düşünecek olursa, dördüncü zamanında da kendisini daha önceki üç zamanda rızıklandırıp müstağni kılan Allah'ın rızıklandırıp müstağni kılacağını anlar, Ömrünün bu dördüncü zamanında yaptığı hatalardan ve işlediği günahlardan ötürü kendini savunabilmesine ve mazeret beyan etmesine imkan yoktur. Meğer ki Allah, ona rahmet ede. Doğrusu ademoğlu çok şüphelidir, bu nedenle de kendisinin hükmü ve ilmi, Allah'ın hükmü ve ilmi karşısında kısır kalır. Allah'ın emirlerini düşünemez* düşünse anlar, anlasa bilir. Bilir ki, Allah'ı tanıtan alamet, onun yaratmış olduğu mahlukattır. Sonra onun mahrukatım rızıklandırması-dır ve onların rızıklarını ölçülü olarak vermesidir.»
Atâ el-Horasanî dedi ki: Yolda Vehb'e rastladım, kendisine şöyle söyledim:
- Bana şurada bir söz söyle ki ezberleyeyim, kafama yerleştireyim, sözü de kısa tut.
- Aziz ve Celil olan Allah, Davud (a.s.)'a şöyle vahyetmişti: «Ey Davud! izzetime ve azametime yemin ederim ki, kullarımdan biri mahrukatıma karşı benden yardım ister de ben bunu onun niyetinden anlarsam, yedi kat göklerle oradaki varlıklar ve yedi kat yerlerle oradaki varlıklar ona karşı tuzak kurmaya kalksalar bile o kulumu onlardan kurtarmak için bir çıkış yolu yaratırım. Ama yine izzetime ve celalime yemin ederim ki, kullarımdan biri benden başka bir mahluka sığınacak olurda ben onun niyetini anlarsam göklerin sebeplerini onun elinden koparırım. Yeri de onun altında basılamıyacak kadar yumuşak hale getiririm. Yürürken yere batar ve onun hangi derede öldüğüne de aldırış etmem.»
Ebu Hilal el-Eş'arî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Kitaplardan birinde şöyle bir ibareye rastladım. Yüce Allah, buyuruyor ki: «Kulum benim taatımda olursa malı kendisine yeter, benden istemeden önce ben kendisine veririm, dua etmeden önce duasına icabet ederim, ben onun ihtiyacını kendisinden daha iyi bilirim.»
Vehb dedi ki: «Kitaplardan birinde şöyle birşeyi okudum: Şeytanın boğuşmakta en çok zorlandığı kişi akıllı mümindir. Çünkü mü'-min kişi, akıllı ve basiretli olursa sağır kayalardan oluşan yüksek dağlardan daha çok şeytana ağır gelir. Bu durumda şeytan, akıllı mü'minle boğuşur, fakat onu mağlub edemez. O zaman onu bırakıp cahil mü'mine yönelir. Ona emirler verir, emrini tutunca da onu hükmü altına alır ve dilediği gibi gütmeye başlar.»
Vehb dedi ki: «Musa (a.s.), ayağa kalktı. İsrailoğullan onu görünce kendileri de ayağa kalktılar. Onlara: "Yerinizde durun." dedi, sonra Tur dağma gitti. Dağda beyaz bir nehir gördü, nehirde kum tepecikleri iriliğinde kokulu kafur gördü. Görünce çok hoşuna gitti, nehi-girip yıkandı, elbiselerini de yıkadı. Sonra çıkıp elbiselerini kuruladı tekrar suya döndü, elbiseleri iyi kuruyuncaya kadar suda kaldı. Elbiseleri kuruduktan sonra alıp giyindi. Tur'un üzerindeki diğer te-oeciğe doğru gitti. Orada iki kişinin bir mezar kazmakta olduklarını görünce yanı başlarında durup; "Size yardım edeyim mi?" dedi. Onlar da- "Olur." dediler. İnip kazmaya başladı ve onlara şöyle dedi: "Mezarını kazmakta olduğunuz adamın beden ölçüsü nasıldır?" Onlar da: "Bedeni seninki kadardır." dediler. Adamlar mezarın bedene uyup uymayacağına karar versinler diye Musa (a.s.), mezarın içine uzandı. Uzanınca da toprak kendiliğinden üzerine kapandı. Musa (a.s.)'ın mezarını ancak bir akbaba gördü. Cenâb-ı Allah da onu sağır ve dilsiz yaptı.»
Vehb'den rivayet olunduğuna göre Aziz ve Celil olan Allah, şöyle buyurmuştur: «Eğer ölülerin kokuşmasına hükmetmemiş olsaydım, insanlar onları kendi evlerinde alıkoyarlardı. Eğer etin bozulmasına hükmetmiş olmasaydım, zenginler onu yoksullara vermezler ve onları mahrum bırakırlardı.»
Vehb dedi ki: «Abidin biri, bir rahibe uğradı ve ona şöyle bir soru sordu:
- Ne zamandan beri bu manastırdasın?
- Altmış seneden beri buradayım.
- Altmış sene müddetle burada nasıl sabrettin?
- Zaman geçiyor, dünya da geçiyor.
- Ey rahip, ölümü anman nasıldır?
- Allah'ı tanıyan bir kulun üzerinden, ölümü anmadığı bir an geçmez. Ben böyle sanıyorum, ayağımı kaldırıp yere indirmeden öleceğimi sanırım, ayağımı indirip tekrar kaldırmadan öleceğimi sanırım. Bu cevap karşısında abid kişi ağladı. Rahib, ona sordu:
- Ağlayışı gördüm, peki halvette kalınca ne yaparsın?
- İftar esnasında ağlarım, gözyaşlarımı içerek orucumu açarım, uyku beni mest edip yere yıkar, o zaman ben de yatağımı gözyaşla-nmla ıslatırım.
- Günahını itiraf ederek gülmen, işlediğin salih amellerle Allah'a karşı nazlanıp ağlamandan daha hayırlıdır senin için.
- Bana bir tavsiyede bulun.
- Dünyada hurma ağacı gibi ol, yenildiğinde hoşça yenilir. Bırakıldığında da hoşça bırakılır, birşeyin üzerine düştüğünde de ona zarar vermez. Dünyada eşek gibi olma, eşeğin tek amacı karnını doyurmak, sonra da kendini toprağa atıp yuvarlanmaktır. Köpeğin sahibine vefalı ve samimi oluşu gibi Allah'a vefalı ve samimi davran, sahipleri köpeği aç bırakır ve kovarlar, ama o yine de evin önünden ayrılmaz. Sahiplerini koruyup bekler.»
Ebu Abdurrahman Eşres dedi ki: «Bu hadis, kendisine anlatıldığında Tavus ağlar ve şöyle derdi: "Aziz ve Celil olan Rabbimize karşı vefa ve samimiyetimiz karşısında köpeğin kendi sahihlerine karşı daha vefalı ve samimi olması doğrusu çok ağrımıza gitmiştir."»
Vehb b. Münebbih dedi ki: İsa peygamberin zamanında rahibin biri, kendi manastırında halvete girdi. İblis, onu baştan çıkarmak istedi ama beceremedi. Her ne yoldan onu aldatmayı denediyse de onunla başedemedi. İsa peygamberin kılığına bürünerek rahibin yanına geldi. Manastırın kapısı önünde ona şöyle seslendi:
- Ey rahip, hele başını pencereden dışarıya uzat ki, seninle konuşayım. Ben İsa Mesih'im.
- Eğer sen İsa Mesih isen sana ihtiyacım yoktur. Sen bize ibadet etmemizi emretmedin mi? Bize kıyametin kopacağı vaadinde bulunmadın mı? Haydi işine git, sana ihtiyacım yoktur.
Şeytan, eli boş ve üzgün olarak oradan ayrılıp gitti. Tekrar geri dönmedi. Başka bir yolla anlatılan bu hadisede ravi şöyle demektedir: İblis, manastırında bulunan bir rahibin yanma gitti. Kapıyı açmasını söyledi. Kahip ona sordu:
- Sen kimsin?
- Ben Mesih'im.
- Vallahi sen iblissin, seninle başbaşa konuşacağım, eğer sen Mesih isen bu gün sana ihtiyacım yoktur. Seninle ne iş yapacağım? Sen bize Aziz ve Celil olan Rabbinin risaletini tebliğ ettin. Biz de kabul ettik, bize bir din getirdin, biz de o dinin üzereyiz. Haydi işine git, sana kapıyı açacak değilim. - Doğru söyledin, ben iblisim, ama bugünden sonra artık seni saptırmak istemiyorum. Sormak istediğin birşey varsa sor, sana anlatayım.
- Sen doğru cevap verecek misin?
- Bana her ne sorarsan sor, sana mutlaka doğru cevap vereceğim.
- Ademoğlunu yoldan çıkarma hususunda en çok hangi huyuna güvenirsiniz?
- Uç huyuna güveniriz: Hiddet, cimrilik ve sarhoşluk.
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Musa peygamber, Cenâb-ı Allah'a şöyle bir soru sordu:
- Ya Rab, en çok hangi kuluna kızarsın?
- Öğütlerin kendisine fayda vermediği, yalnız başına kalınca da beni zikretmeyen kuluma kızarım. - İlahi, seni hem dili hem de kalbiyle anan kulunun mükafatı nedir?
- Kıyamet gününde onu Arş'ımın gölgesi altında gölgelendirir ve onu himayeme alırım.»
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Âlimin biri, ilimce kendisinden daha Üstün başka bir âlimle karşılaştı, ona şöyle bir soru sordu:
- Allah sana rahmet etsin, israfsız bina nedir?
- Seni güneş ışıklarına ve yağmura karşı koruyan binadır.
- İsrafsız yemek nedir?
- Açlık ile tokluk arasında olan ve tekellüfsüz hazırlanan yemektir.
- İsrafsız giyecek nedir?
- Ayıp yerleri örten, vücudu soğuğa ve sıcağa karşı koruyan, renksiz ve çeşitleri çok olmayan giyecektir.
- İsrafsız gülmek nedir?
- Yüzünü aydınlatan ve sesini başkalarına duyurmayan gülümsemedir.
- İsrafsız ağlamak nedir?
- Aziz ve Celil olan Allah'tan korku duyarak ağlamaktan hiçbir zaman usanma, ama dünya için de ağlama.
- Amelimin ne kadarını gizleyeyim?
- İyi amel işlemediğini başkalarına zannettirecek kadar gizle.
- Amelimin ne kadarını açığa çıkarayım?
- İyiliği emredip kötülüğü menetme amelini açığa vur. Haris bir kimsenin sana uymasını sağlayacak kadar olan amelini de açığa vur. İnsanların durumuna bakmaktan sakın. Herşeyin iki ucu ve bir de ortası vardır. Uçlardan birini tutarsan diğeri eğilir, ama ortadan tutarsan dengeyi sağlarsın. Herşeyin ortasını tutmaya bakın.»
Vehb dedi ki: «Tevrat'ta şu dört cümleye rastladım: Başkasıyla istişare yapmayan pişman olur. Kendini muhtaç görmeyen kimsenin ihtiyacı karşılanır. Fakirlik, kızıl ölümdür, ameline göre karşılık görürsün, ticaret yapan günaha saplanır.»
Abdullah b. Mübarek, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Kendi zamanında insanların en faziletlisi olan bir adam vardı. İnsanlar onu ziyarete gelirler, o da onlara öğüt verirdi. Bir gün etrafında toplandıklarında onlara şöyle dedi:
«Biz dünyadan çıktık, mal ve aile efradını, taşkınlıktan korktuğumuz için terkettik, ama bu durumumuzda da taşkınlık ve azgınlığın, mal sahihlerinin uğradıkları beladan daha çok bize musallat olmasından korkuyoruz. Hükümdarların maruz kaldıkları belalardan daha çok belalara uğramaktan korkuyoruz. Çünkü bizlerden her bin, ihtiyacının karşılanmasını çok istiyor, birşey satın alacağı zaman dindarlığı nedeniyle kendisine ayrıcalık tanınmasını istiyor. İnsanlarla karşılaştığında dindarlığından.ötürü, saygı görmek istiyor...»
Böyle diyerek âlimlerin ve abidlerin başlarına gelen afetleri saymaya başladı. Dindarlıklarını öne sürerek şeref ve saygı görmeyi arzulama belasını anlattı.
O abidin bu konuşması çevreye yayıldı. Nihayet o beldelerin hükümdarı da duydu, onu çok beğendi. Devlet erkanına; «Bu adamı ziyaret etmek gerekir.» dedi. Bir gün onu ziyarete gitmek için sözleştik, sözleşilen gün gelince hükümdar, ziyaretine gidip selam vermek için o abidin bulunduğu yere doğru harekete geçti. Abid, bulunduğu mabetten başım dışarı çıkardığında aşağıdaki arazinin ziyaretçi atlarıyla ve süvarilerle tıka basa dolduğunu gördü. Gerçekten ilmi güzeldi, ilmin ve amellerin afetlerini ve nefsin desiselerini bilirdi. Kalabalık ziyaretçi topluluğunu görünce: «Bu nedir?» diye sordu. Kendisine: «Hükümdar gelip sana selam vermek ve seni ziyaret etmek istiyor. Çünkü senin güzel konuşmalarım duymuş.» dediler. Bunun üzerine abid: «İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn. Biz onunla ne yapacağız? Mahvolduk. Allah'a yemin ederim ki, bu adama karşı ilahi hüccetleri ileri sürüp kendisine telkinatta bulunmazsak, mahvolduk demektir. O zaman kızarak yanımızdan ayrılıp gider.» dedi. Sonra hizmetçisine sordu:
- Yemek var mı?
- Evet.
- Getir sofrayı kur.
- Biraz ağaç meyvesi, biraz bakla, biraz da zeytin var.
- Getir onları buraya.
Hizmetçi yemeği getirdi, sofrayı kurdu. Abid, cemaatına emir verdi, gelip yemeğin çevresinde toplandılar. Onlara şu talimatı verdi: «Şu hükümdar, buraya gelirse hiçbiriniz dönüp ona bakmasın, kıyamda bulunmayın, oburca yemek yeyin ve hiçbiriniz başını kaldırmasın. Böyle yaparsak belki o bize kızar ve Cenâb-ı Allah da onu buradan uzaklaştırır. Çünkü buraya gelir ve bizden memnun olursa, korkarım ki fitneye maruz kalırız. Şöhretimiz yayılır, kalbimiz de fitne ve şöhretle dolar. O zaman da ancak Cehennem ateşinde yanarak bu beladan kurtuluruz.» Bu sözlerine karşı çevresindeki adamlar ağladılar. Kendisi de ağladı. Hükümdar, bulundukları dağa yaklaşınca beraberindeki devlet erkamyla birlikte atlarından indiler ve dağa tırmanmaya başladılar. Hükümdar, onların bulunduğu yere yaklaşınca abid ve adamları oburca yemek yemeye başladılar. Onlar bu haldeyken hükümdar yanlarına girdi, başlarını kaldırıp ona bakmadılar, o faziletli âlim de baklayı zeytinle birlikte dürüm yaparak büyük bir ekmek parçasına sardı ve ağzına tıkıştırmaya başladı. Hükümdar, onlara selam verdi ve: «Abid hanginiz?» diye sordu. Abidi gösterdiler. Hükümdar, ona şöyle dedi:
- Bu ne hal ey adam?
- Diğer insanlar gibi bir insanım (Böyle derken oburca yemeye devam ediyordu.).
- Sende hayır yokmuş.
Böyle dedikten sonra hükümdar dönüp oradan çıktı ve giderken de: «Bu adamda ilim diye birşey yok.» dedi. Hükümdar, dağdan aşağıya inerken abid, bulunduğu odanın penceresinden ona bakıp şöyle dedi: «Ey hükümdar, seni benden Öfkelenmiş halde buradan uzaklaştıran Allah'a hamdolsun.» Başka bir rivayette anlatıldığına göre o abid kişi, daha Önce hü-kümdarmış, dünyadan el etek çekip hükümdarlıktan feragat etmiş. Çünkü hükümdarlığı zamanında cennetliklerin ve salih amel işleyenlerin hayatta kalanlarından birinin yanına gitmiş, ona öğüt vermişti, hükümdar da onunla arkadaş olmaya ve Cennet'te bir araya gelmeye söz vermişti. Ahiret yurdundaki mükafatlara talip olduğu için hükümdarlıktan feragat edeceğini söylemişti, oğullarından, aile efradından ve devlet erkanından oluşan bir grup onun bu kararına muvafakat ettiler. Hep birlikte saraydan ayrılıp gittiler. Nereye gittiklerini kimse bilememektedir. Hükümdar, adalet ve iyilik sahibi idi. Aziz ve Celil olan Allah'tan korkardı, memleketi genişti, mal ve adamları çoktu, saraydan çıkıp yola koyuldular. Memleketin sınırında bir dağa vardılar. Dağda çok ağaçlar ve sular vardı. Bir süre orada ikamet ettiler, adamlarına şöyle dedi: «Eğer burada uzun süre ikamet edersek memleketimizdeki insanlar bizim burada olduğumuzu anlar ve bizi rahat bırakmazlar. Başka bir memlekete gitmeyi teklif ediyorum. Orada insanlardan uzak bir yere konaklarız. Böyle yaparsak belki biz onlardan, onlar da bizden kurtulurlar.»
O dağlardan da ayrılarak bilmedikleri beldelere doğru yola çıktılar. Yabancı ülkelerden birinde insanlardan uzaktaki bir dağa gittiler. Dağda çok sular ve ağaçlar vardı. Geçitleri azdı, dağın tepesinde akar su ve geniş bir alan buldular, dileyen orada ekin de ekebilirdi, oraya konakladılar. Mesken ve ibadet için binalar yaptılar. O akar sudan yararlanarak katıkta kullanmak için bazı tahılları ve zeytin ağaçlarını ektiler. Bakımını elleriyle yaptılar, ürünleri yediler. Ancak oraya yakın beldelerdeki insanlar, onların durumlarından haberdar oldular, gelip onları ziyarete başladılar. Nihayet önceki sayfada nak-letiğimiz sözleri, o âlim zat söyledi ve bu sözleri etrafa yayıldı. Bunun
üzerine hükümdar, onları ziyarete geldi...» Doğrusunu Allah bilir.
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Her ne kadar dünyaya karşı tutkulu ise de insanların dünyadaki en
zahidi; emanetleri muhafaza etmekle birlikte sadece helal ve temiz kazanca razı olan kimsedir. Her
ne kadar dünyadan yüz çevirmekte ise de insanların dünyaya en çok ragbet edeni; kazancını nereden
elde ettiğine, elde ettiği şeylerin helal veya haram olduğuna aldırış etmeyen kimsedir. İnsanlar,
başka hususlarda kendisini cimri görseler de insanların dünyadaki en cömerdi; Aziz ve Celil olan
Allah'ın hakkını vermek hususunda cömert davranandır. Her ne kadar başka hususlarda insanlar
kendisini cömert görseler de dünyada insanların en cimrisi; Aziz ve Celil olan Allah'ın haklarını
vermekte cimri davranandır.»
Taberanî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Aziz ve Celil olan Allah, 1.000 makamda Musa (a.s.)'la konuştu. Onunla konuştuğunda da Musa
(a.s.)'m yüzünde üç gün süreyle nur görünürdü. Musa (a.s.), Aziz ve Celil olan Rabbiyle
konuştuğundan itibaren hiçbir kadına el sürmedi.»
Osman b. Ebi Şeybe, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Doğrusu, peygamberliğin ağır yükleri vardır, o yükleri ancak güçlü adamlar taşıyabilirler. Yunus
b. Meta, salih bir kuldu, yalnız biraz tahammülsüzdü. Peygamberlik yükünü omuzlayınca altında
zorlandı. Tıpkı devenin ağır yük altında zorlanışı gibi, bu yükü bir tarafa attı ve bulunduğu yerden
kaçıp gitti. Yüce Allah da Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e şöyle buyurmuştur: «Ey Muhammed!
Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret.» {ei-Ahkâf, 35.)
«Ey Muhammed! Sen Rabbinin hükmüne kadar sabret, balık sahibi Yunus gibi olma. O, pek üzgün
olarak Rabbine seslenmişti.» (ei-
Kalem, 48.)
Yunus b. Bükeyr, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Cenâb-ı Allah, rüzgara emir verdi ki, yeryüzündeki yaratıklardan herhangi biri birşey söylerse, o
sözü mutlaka Süleyman peygamberin kulağına eriştirsin. İşte bu nedenle Süleyman peygamber, ka-
rıncanın konuşmasını işitti.»
Süfyan, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«İsrailoğullarından bir adam kırk sene müddetle ibadet ederse, kendisine keşif kapıları açılır ve
yaptığı amellerin kabul edildiğine dair alametler gösterilirdi. Yine İsrailoğulları arasında Rebia
kabilesinden bir adanı kırk sene müddetle ibadet etti. Ama birşey göremedi ve şöyle dedi: "Ya Rab,
ben iyilik yapmışım ama ebeveynim kötülük yapmışlarsa, benim suçum ne?" Bunun üzerine başka
abidlerin gördükleri şeyler kendisine de gösterildi.»
Başka bir rivayette anlatıldığına göre o abid şöyle demiştir: «Ya Rab, eğer ebeveynim kötü işler
yapmışlarsa, benim bundaki sorumluluğum ne?»
Yine başka bir rivayette anlatıldığına göre aynı abid şöyle demiştir: «Ya Rab, eğer ebeveynim
kötülük yapmışlarsa senin ihsanından ve iyiliğinden ben niye mahrum kalayım?» Böyle demesi
üzerine Cenâb-ı Allah, bir bulutu göndererek o abidi gölgelendirmişti.
Abdullah b. Mübarek, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Dünya ile ahiret, iki kuma gibidirler. Birini razı edersen diğerini kızdırırsın.»
«Allah katında şirkten sonra günahların en büyüğü büyücülüktür.»
Abdürrezzak, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«İnsan oruç tutunca gözleri kayar, ama tatlı şev^e iftar ederse
tekrar eski haline döner.»
Abdullah b. Mübarek, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Abid bir adam, başka bir abide uğradı, onun düşünceli olduğunu
gördü ve ona şöyle sordu:
- Neyin var, sana ne olmuş?
- Falan adama şaşıyorum, o kadar çok ibadet yaptı, sonra da dünyası onu yoldan çıkardı.
- Yoldan çıkan kimsenin nasıl çıktığına şaşma, aksine doğru yola giren kimsenin nasıl doğru yola girdiğine şaş!»
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«îsrailoğullarmın başına büyük bir musibet ve şiddet geldi, peygamberleri şöyle dedi: «Rabbimizi neyin razı edeceğim bilseydik de o şeyi yapsaydık »
Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, ona şöyle vahyetti: Kavmin diyorlar ki: «Herkesin razı olduğu şeye ben de razıyım. Herkesin kızdığı şeye ben de kızıyorum.» (Böyle demesinler, başkalarına bakmasınlar, gerçeğe baksınlar.)
Yine Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Isa peygamber,-bir mezar başında durdu, beraberinde havariler veya arkadaşlarından birkaç kişi vardı. Mezara bir cenaze sarkıtılıyordu. Arkadaşları mezarın darlığını ve karanlığını anlattılar. İsa peygamber onlara şöyle dedi: "Siz daha önce bundan daha dar bir yerdeydiniz... annelerinizin rahimlerindeydiniz. Eğer Cenâb-ı Allah, genişletmek isterse genişletir."»
Abdullah b. Mübarek, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Seyyahlardan abid bir adamı, şeytan baştan çıkarmak istedi, şehvet, rağbet ve gazab cihetinden ona geldi, ama onu bir türlü nıağ-lub edemedi. Şeytan, bir yılan kılığına girdi, yanma gitti, ama o namaz kılmaktaydı; namazına devam etti, dönüp şeytana bakmadı.
Şeytan, onun ayağına sarıldı; yine ona dönüp bakmadı, elbiselerinin arasına sokuldu, yakasının ucundan başını dışarı çıkardı, abid yine ona bakmadı. Namazından da geri durmadı. Secdeye varmak istediğinde onun secde yerinde kıvrılıp durdu, secde etmek için başını yere koymak istediğinde yılan ağzını açtı ki, abidin başını yutsun; ama abid başını secdeye koydu; alnı ile secde yerini açtı ve böylece yere secde yapma imkanı buldu. Şeytan daha sonra bir adam kılığına girerek abidin yanına gitti ve ona şöyle dedi:
- Seni korkutan yılan bendim. Şehvet, gazab ve rağbet cihetinden sana geldim. Canavarlar ve yılanlar kılığına bürünerek sana gelen yine bendim, ama seni mağlub edemedim, artık seninle samimi dost olmayı uygun gördüm, bu günden sonra namaz kıldığın esnada sana gelmeyeceğim.
- Beni korkutmak istediğin günde korkmuş değildim ve bu günde senin dostluğuna ihtiyacım yoktur.
- Dilediğini bana sor, sana cevabım vereyim.
- Sana ne sorayım ki?
- Malını sormayacak mısın? Malını bırakıp geldikten sonra malına ne yapıldı, malın ne oldu sormayacak mısın?
- Eğer malımı düşünseydim ondan el çekip ayrılmazdım.
- Aileni sormayacak mısın; onlardan kim öldü, kim hayatta kaldı demeyecek misin?
- Ben onlardan önce ölmüşüm.
- İnsanları nasıl saptırdığımı bana sormayacak mısın?
- Sen onları en sapığısın, zaten. Ama ademoğullannı saptırma yollarından hangisine daha çok güvenirsin, onu bana söyle.
- Üç huy, ademoğlunu saptırabilmem için bana çok yardımcı âlur. O huylar şunlardır: Cimrilik, hiddet ve sarhoşluk. Kişi eğer cimri ise, malını gözünde azaltırız ve onu başkalarının mallarına göz diker hale getiririz. Kişi eğer sinirli ve hiddetli ise, çocukların küreği oynattıkları gibi onu da kendi aramızda elden ele oynatırız, duasıyla ölüleri diriltecek olsa bile yine de onu baştan çıkarmaktan ümidimizi kesmeyiz, onun yaptığı her şeyi yıkarız. Bizim sözümüz birdir, kişi eğer sarhoş ise onu her türlü şerre, rüsvaylığa, rezalete ve alçaklığa kediyi kulağından tutup sürüklediğimiz gibi sürükleriz!»
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Eyyüb peygamber, yedi sene müddetle hastalık çekti. Yusuf peygamber, yedi sene müddetle zindanda kaldı. Buhtü'n-Nasır, yedi sene müddetle canavar kılığında kaldı.»
Vehb b. Münebbih'e dinar ve dirhemleri sorduklarında şu cevabı verdi: «Dirhem ve dinarlar, âlemlerin Rabbinin mühürleridir. Yeryüzü, ademoğlunun geçimini sağlayacağı yerdir, orada yer ve içer. Ama yeryüzünün kendisi ne yenilir ne de içilir. Âlemlerin Rabbinin mühürleri olan dirhem ve dinarlarla nereye gidersen ihtiyacını karşılarsın ama dirhem ve dinarlar münafıkların yularıdır. Münafıklar, onlarla şehvetlere sevkedilirler.»
Davud b. Ömer ed-Dabbî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Amelsiz dua eden kişi, kirişsiz ok atan kişiye benzer.»
Abdullah b. Mübarek, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Hikmet sahiplerinden biri şöyle demişti: "Sırf Cennet'i elde etmek ümidiyle Aziz ve Celil olan Allah'a ibadet etmekten utanırım. Çünkü o zaman ben kötü bir köle gibi olurum ki; korktuğunda çalışır, serbest bırakıldığında ise çalışmaz. Allah sevgisinin benden çıkardığını başka hiçbir şey benden çıkaramaz."»
Sırrî b. Yahya dedi ki: Vehb b. Münebbih, Mekhul'e şöyle bir mektup gönderdi:
«Sen insanlar nezdindeki İslâmî ilmin zahir olanını sevgi ve şeref için kazandın, ama Allah katındaki İslâm ilmini Allah tarafından sevilmek ve ona yakın olmak amacıyla taleb et, şu iki sevgiden birinin diğerine engel olduğunu da bil.»
Zafir b. Süleyman, Vehb b. Münebbih'ten rivayet etti ki, Lokman (a.s.), kendi oğluna şu öğütleri vermiştir:
«Ey oğulcuğum! Allah'a taatı, dünya ve ahiret kazancını elde etmeye vesile olan bir ticaret edin. İman, üzerinde taşınmakta olduğun gemindir. Allah'a tevekkül, o geminin yelkenleridir, dünya senin denizindir. Günler denizdeki dalgalarındır, salih amellerin ise onlar sayesinde kazanç umduğun ticaretindir. Bağışlar ise, keramet ve onurunu onun vasıtasıyla elde etmeyi umduğun hediyendir. Hırs ise bu kerametini elinden çıkarıp uzaklaştırır, nefsi heva ve heveslerinden menetmek, bu geminin demiridir. Ölüm ise denizin kıyışıdır. Allah, dünyanın hükümdarıdır, varacağın yer Allah katıdır. Allah katında tüccarların en saygılısı, en faziletlisi ve ona en yakın olanı; mal ve sermayesi çok, niyeti saf, gidişatı da ihlaslı olandır. Allah katında en sevilmeyen tüccar ise, mal ve sermayesi az, gidişatı bozuk, kalbi kötü olandır. Ticaretin güzel oldukça kazancın artar, gidişatın halisane oldukça şereflenirsin.»
Başka bir rivayette anlatıldığına göre Lokman (a.s.), oğluna şöyle Öğüt vermişti:
«Ey oğulcuğum! Allah'a taatı sermaye edin ki, her taraftan sana kazanç gelsin. Allah'a karşı takvalı olmayı kendin için gemi edin, o geminin iç kısımları ve kamaraları Allah'a tevekküldür. Yelkeni Allah'a imandır. Denizin ise faydalı ilim ve salih ameldir. İşte bu yolu tutarsan belki kurtuluşa erersin, ama kurtuluşa ereceğini de sanmıyorum.»
Abdullah b. Mübarek, adamın birinin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Malın taşkınlık verişi gibi ilmin de insana taşkınlık verişi ve azdırışı vardır.»
Taberanî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Aziz ve Celil olan Allah, sevabları insanlara sunmuştur, ama çalışmayan ve salih amel işlemeyen kimse sevabı hak etmez. Onu aramayan bulamaz, ona bakmayan onu göremez. Allah'ın taatı, rağbet eden kimselere yakındır, ilgilenmeyen kimselerden ise uzaktır. Ona tutkun olan ona ulaşır. Onu sevmeyen onu bulamaz. Ona ulaşmak için çabalayan kimseyi başkaları geride bırakamaz, ama ağır davrananlarda ona ulaşamaz. Allah'ın taatı, kendisini üstün tutan kimseyi şereflendirir, kendisini zayi eden kimseyi ise küçültür. Allah'ın kitabı, ilahi taat yolunu gösterir. Allah'a iman, insanı ilahi taata teşvik eder.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb b. Münebbih'ten rivayet etti ki; Davud (a.s.), şöyle demiştir:
- Ya Rab, kullarından en çok hangisini seversin?
- Güzel suretli, güzel amelli mü'mini severim.
- Ya Rab, kullarından en çok hangisine kızarsın?
- Güzel suretli kafire çok kızarım, ister küfretsin ister şükretsin. Ahmed b. Hanbel'in naklettiği başka
bir rivayette anlatıldığına
göre Davud (a.s.), Rabbine şöyle sormuştur:
- Ya Rab, kullarından en çok hangisini sevmezsin?
- Bir işi yapmak için bana istiharede bulunan ve hayırlı yolu kendisine gösterdiğim halde
gösterdiğim yola razı olmayandır.
İbrahim b. Cüneyd, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Allah'a ibadet eden bir abid vardı, iblis bir insan suretine bürünerek ona gitti, güya kendisi de
Allah'a ibadet ediyormuş gibi bir tavır takındı, kendini fazlaca ibadete verdi. Abid, onu ibadetteki
gayretinden ötürü sevmeye başladı. Namazgahında iken şeytan, ona şöyle bir teklifte bulundu: "Gel
seninle şehire gidelim, insanlar arasına katılalım, onların eziyetlerine katlanalım, iyilikleri emredip
kötülükleri menedelim. Böyle yaparsak sevabımız daha da çoğalır." Abid, onun bu teklifine olumlu
baktı ve kabul etti. Abid, ayaklarından birini bulunduğu mekandan dışarı çıkardı ki, onunla birlikte
şehire doğru gitsin. Tam dışarı çıkarken görünmezlerden bir şada geldi: "Bu şeytandır, seni fitneye
düşürmek istiyor." Abid de şöyle dedi: "Allah'a isyan etmek, şeytana itaatta bulunmak amacıyla bu
mekandan dışarı çıkan bir ayağım artık bir daha benimle birlikte bu mekana geri dönmeyecektir."
Böyle dedi ve tam o esnada vefat etti. Cenâb-ı Allah, onun adını kitaplarından birine, "Ayak sahibi"
diye geçirdi.»
Vehb b. Münebbih dedi ki: Kendi zamanının en faziletlilerinden bir adam, insanları domuz eti
yemeye mecbur kılan ve böylece onları fitneye düşüren bir hükümdarın yanına gitti. İnsanlar, o
âlime saygı gösterdiler, onun da domuz etini yiyeceğini düşünerek endişeye kapıldılar. Ancak
hükümdarın muhafiz kuvvetleri komutanı, o âlime gizlice şöyle dedi: «Ey âlim, yenmesi sana helal
olan bir oğlak kes, sonra onu bana teslim et ki, onu pişireyim ve domuz eti yemen erare-dildiği
zaman onu getirip senin önüne koyayım. Böylece helal et yersin, hükümdar ve insanlar da senin
domuz eti yediğini sanırlar.» Âlim, bir oğlak kesti, sonra onu muhafiz kuvvetleri komutanına teslim
etti. Komutan da oğlak etini mutfakçılara vererek: «Şu âlime domuz eti getirin dediğimiz zaman siz
kendisine şu oğlağın etini getirin.» dedi.
İnsanlar toplandılar, âlimin domuz eti yeyip yemiyeceğini görmek istediler ve: «Eğer o yerse biz de
yeriz, yemezse biz de yemeyiz.» dediler. Hükümdar geldi, toplanan insanlara domuz eti
getirilmesini emretti. Etler getirilip insanların önlerine konuldu. Alimin önüne ise, usulüne uygun
kesilmiş helal oğlak eti getirilip konuldu. Cenâb-ı Allah, o âlime ilhamda bulundu, kalbine ve
düşüncesine hakikati yerleştirdi. Alim şöyle dedi: «Peki, ben helal olduğunu bildiğim şu oğlak etini
yiyeceğim ama bilmeyenlere ne diyeceğim ve ne yapacağım? İnsanlar, benim yeyişime bakacaklar,
beni örnek alacaklar, onlar benim domuz eti yemediğimi bilmiyorlar. Oğlak eti yediğim halde do-
muz eti yediğimi sanarak bana uyacaklar ve kendileri de domuz eti yiyecekler. O zaman ben
kıyamet gününde bunların günahlarını da taşıyanlar arasında olacağım. Hayır vallahi, öldürülsem
de, ateşte yakılsam da bu eti yemeyeceğim.» Böyle dedi ve önüne konulan oğlağın etini yemedi.
Muhafiz kuvvetleri komutanı ona kaş göz işareti yaparak yemesini emretti ve önündeki etin oğlak
eti olduğunu ima etti ama o yine de yemedi. Sonra hükümdar oıi£, yemesini emretti. Ama âlim yine yemedi. Israr ettiler, ısrarlara karşı direndi. Hükümdar, muhafiz kuvvetleri, komutanına onu öldürmesini emretti. Âlimi öldürmek için alıp götürdüklerinde muhafiz kuvvetleri komutanı ona şöyle dedi; «Kendi kestiğin ve bana teslim ettiğin oğlak etini niçin yemedin? Sana başka et getirerek bana güvendiğin hususta sana ihanet edeceğimi mi sandın? Hayır vallahi, ben böyl# <%pacak biri değilim.» Âlim ona dedi ki: «Senin samimi olduğunu biliyordum. Ama insanların bana uymalarından korktum. Onlar, benim eti yememi bekliyorlardı, önümdeki etin domuz eti olduğunu sanıyorlardı. Oğlak eti olduğunu sadece ben biliyordum. Ben o etten yeseydim, herkes önündeki domuz etini yiyecekti ve bundan sonraki zamanlarda da herkes yiyecekti. 'Falan âlim yedi' diyerek domuz etini helal sayacaklardı. Böylece ben onlar için bir fitne sebebi olacaktım.» Böyle dedi ve sonra da öldürüldü. Allah ona rahmet etsin. Âlim kişinin kusurlardan ve ayıp şeylerden sakınması, mahzurlu şeylerden uzak durması gerekir. Onun hatası ve kusuru başkalarınca görülür ve cahiller ona uyarlar.»
Muaz b. Cebel dedi ki: «Hikmet sahibi kimsenin ayak sürçmesinden ve hatasından sakının.» Başkası da şöyle demiştir: «Âlimin hatasından sakının, çünkü o hata yaparsa, onun hatası nedeniyle büyük bir Jilem de hata yapar. Âlimin -küçük de olsa- hatayı önemsememesi uygun değildir. Âlimlerin ihtilafa düştükleri ruhsatlı işleri de yapmaması icab eder. Çünkü âlim, halk tabakasından kalp gözü kör olan kimselerin kılavuzu ve değneğidir. O değnekle hakka hücum edilir ve cahiller: "Falan âlimin şöyle yaptığını gördüm.» derler. Âlim kişi, kişisel alışkanlıklarından uzak durmalıdır. Çünkü o, alışkanlık nedeniyle bazı şeyleri yapar, cahil kişi de onun yaptığı bu işin caiz veya sünnet veya vacib olduğunu zanneder. Nitekim denilmiş ki: «Âlime sor, sana doğru cevap versin, ama onun garib fiillerini örnek edinme. Ona sor ki, sana doğru cevap versin, eğer dindar ise.»
Zamanının âlimlerinin çoğuna bakmakla bakışın bozuldu, bu halktan biridir, onlarla birarada oturup kalkarsan daha nasıl bozulursun, bu bilinemez, ama yüce Allah, şöyle buyurmuştur:
«Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptı-nrsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.» (ei-Kehf, 17.) '
Muhammed b. Abdülmelik b. Zenceveyh, Abdürrezzak'ın babası-, nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Vehb b. Münebbih'e dedim ki:
- Sen rüya görüyor ve gördüğün rüyayı bize anlatıyorsun, çok geçmeden rüyanın gerçekleştiğini görüyoruz.
- Ben kadılığa geçtikten beri bendeki bu hal yok oldu. , Abdürrezzak diyor ki: Ben bunu Mamer'e anlattım. O da şöyle cevap verdi: «Hasan-ı Basrî kadılığa geçtikten sonra insanlar onun anlayışını övmediler. Ey şehr! Senden sonra artık âlimlere kim güvenir? Hele şu zamanda dünya pislikleri içinde boğulan âlimlerin, özellikle Timurlenk fitnesinden sonraki âlimlerin durumu nasıl olacaktır? Çünkü kalpler dünya sevgisiyle dolmuştur. Orada ilme yer bulamazsın, onların meclislerinin başlangıç ve sonucunu görmek istiyorsan, âlimlerden dilediğinin meclisine katıl, gördüğün şeyleri küçümseme. Çünkü işler ancak sonuçları ile önem kazanırlar.
«Allah, kendisine karşı gelmekten sakının kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir. Allah'a güvenen kimseye O yeter.» (et-Talâk, 3.)
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Bukağının hayvana bağlı oluşu gibi bela da mü'mine bağlıdır.»
Ebu Bilal el-Eş'arî, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Belaya uğrayan kimseyi o bela, peygamberler yoluna götürür.»
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Havarilerden birinin kitabında şunu okudum: "Bela ehlinin yoluna koyulursan rahat ol, çünkü o yol, seni peygamberlerin ve salih-lerin yoluna götürür."»
İmam Ahmed b. Hanbel, Osman b. Bezdeveyh'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Arefe gününde Vehb ve Said b. Cübeyr'le birlikte İbn Amir hurmalığının ağaçlarının birinin altında oturuyorduk. Vehb, Said'e şöyle sordu:
- Ey Abdullah'ın babası! Haccac'dan korkup saklandığın günden beri ne kadar zaman geçti?
- Karımı terkettiğimde karım hamileydi, karnındaki çocuk doğdu, büyüdü, yanıma geldiğinde sakalları çıkmıştı.
- Sizden önceki ümmetlerden birinde bir kimseye bela gelirse, o belayı bir ümit kapısı sayardı, rahatlığa ve bolluğa erince de onu bir bela sayardı.»
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğim rivayet etmiştir:
«Kitaplarından birinde Cenâb-ı Allah'ın şöyle buyurduğuna rastladım:
«Sihir yapan veya yaptıran, kahinlik yapan veya yaptıran, kuşların uçmasından fal tutan veya tutturan kimse, benim kullarımdan değildir. Böyle yapan kimse benden başkasına ibadet etsin, ancak o ve bütün yaratıklar benimdir. Benim yarattığım kimselerdir.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginlerin Cennet'e girmelerinden daha kolaydır.»
Ben derim ki: Hesabın şiddetli oluşu ve zenginlerin kıyametteki sıkıntılı yerde uzun süre bekleyecek olmalarından dolayı Vehb böyle demiştir. Nitekim şiddetli haller için misal verilirken de bu misal kullanılır. Doğrusunu noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah daha iyi bilir.
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Yapılan iyiliğe karşılık vermemek de, ölçü ve tartıyı eksik yapmak gibidir.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«İbadet eden kimsenin kuvveti artar, tembellik yapan kimsenin vücudundaki gevşeklik artar.»
Başkası dedi ki: «Soğuk bir kış gecesinde uyumakta iken Havra adındaki kadın, rüyada gelip ona şöyle dedi: "Haydi kalk namaz kıl, namaz, bedenini gevşeten uykudan daha hayırlıdır senin için," Bu hususta bir hadis de gcrdüm, ama şimdi aklıma gelmiyor, ibadetin bedeni zindeleştirip esnek kıldığı, uykunun ise bedeni tembelleştirip hantallaştırdığı tecrübe ile sabit olan bir gerçektir.»
Seleften birinin anlattığına göre kendisi, Sıla b. Eşyem'i takib etmiş, Sıla geceleyin bir ormanlığa girmiş ve sabaha dek namaz kılmış, sabah olunca da sanki yumuşak yatakta uyumuşcasına vücudu zinde kalmış, kendisi ise tembelleşmiş ve vücudu gevşemiş olarak sabaha girmişti. Vücudundaki tembellik ve gevşekliğin derecesini ancak Aziz ve Celil olan Allah bilirdi.
Hasan-ı Basrî'ye şöyle bir soru soruldu:
- İbadet eden kimselerin yüzleri neden güzel oluyor?
- Çünkü onlar, Aziz ve Celil olan Allah'la başbaşa kalıyorlar. O da onlara kendi nurundan bir nur giydiriyor.
Yahya b. Ebi Kesir dedi ki: «Bir adam, kendi karısıyla gerdeğe girip onunla hoşça vakit geçirir ve kendini tatmin ederse elbetteki sevinir, ama onun sevinci, Rabbi ile başbaşa kalıp münacatta bulunan kimsenin sevincinden daha fazla olamaz.»
Atâ el-Horasanî dedi ki: «Geceleyin namaz kılmak, bedeni canlandırır, kalbi nurlandırır, yüzü aydınlatır, gözün ferini fazlalaştırır, bütün organları güçlendirir. Kişi, geceleyin namaz kıldığı takdirde sevinç ve ferah içinde sabahlar, geceleyinde gamlı bir şekilde uykuya dalıp geceyi uykuyla geçirirse, sabahleyin hüzünlü ve kalbi kırık bir şekilde güne başlar, sanki birşeyini kaybetmiş gibi olur. Oysa o, kendisi için en fazla yararlı olacak şeyi kaybetmiştir.»
İbn Ebi'd-Dünya, Bilal'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur:
«Geceyi namaz kılarak geçirmeye bakın. Çünkü bu, sizden önceki salih kimselerin âdetidir, geceyi namaz kılarak geçirmek,- insanı yüce Allah'a yaklaştırır, günahtan alıkoyar, kötülüklere kefaret olur. Şeytanı da bedenden uzaklaştırır.»
Ebu Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur:
«Sizden biriniz uykuya dalarken şeytan onun ensesine üç düğüm vurur, vurduğu düğümlerden her birinin üzerine: «Uzun bir gecen olsun, uyu bakalım» der. O kişi uyanıp Allah'ı zikredince düğümlerden biri çözülür. Abdest aldığında bir düğüm daha çözülür, namaz kıldığında ise düğümlerin üçüncüsü de çözülür ve o kişi gönlü rahat ve zinde bir şekilde sabahlar. Aksi takdirde gönlü rahatsız ve tembel olarak sabaha girer.»
Cenâb-ı Allah'ın bildirdiğine göre Hud peygamber, kendi kavmine şöyle demiştir: «Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yoktur.» (el-Mü'minûn, 32.) Sonra da şöyle demiştir:
«...Kuvvetinize kuvvet katsın.» (Hûd, 52.) Bu kuvvet, bütün kuvvetleri kapsamına alır. Cenâb-ı Allah, kendisine ibadet eden kimselerin imanlarını, yakînlerini, dinlerini ve tevekküllerini kuvvetlendirir, buna benzer daha başka kuvvetlerini de artırır; kulaklarını, gözlerini, bedenlerini, mallarım, evlatlarını ve diğer şeylerini kuvvetlendirip fazlalaştırır. Doğrusunu noksanlıklardan münezzeh olan, yüce Allah daha iyi bilir.
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Kişi sadaka verir, bunun kendisi için önceden göndermiş olduğu bir mal olduğunu bilir. Geride bıraktığı ise kendisinin değil, başkalarının malı olur.»
Ben derim ki: Bu husus, şu hadiste de ifade buyrulmuştur:
Rasûlullah (s.a.v.), sahabelere şöyle sordu:
- Hanginizin mirasçısının malı, kendi malından daha çok hoşuna gider?
- Hepimiz kendi malını mirasçısının malından daha çok severiz.
- Kişinin kendi malı, Önceden gönderdiği (sağlığında sadaka olarak verdiği) malıdır. Mirasçısının malı ile (ölüm) sonrasına bıraktığı malıdır.»
Vehb b. Münebbih'in minberde şöyle dediğini işittim: «Benden üç şeyi öğrenin ve bunları aklınızda tutun: Hevesinize uymayın, kötü arkadaş edinmeyin, kendi nefsinizi beğenmeyin.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Şeytanın en çok sevdiği insan, çok uyuyan ve çok yemek yiyendir.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Aziz ve Celil olan Allah, salih kul sebebiyle insanlann hükümdarlarını muhafaza eder.»
Yine İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«İnsanlardan her birinin başına musallat olmuş bir şeytan vardır. Kâfir kişi, şeytanıyla birlikte yeyip içer, onunla birlikte yatağa girer, mü'min kişi ise, şeytandan uzak durur, şeytan onun dalgınlık anını gözetler, şeytanın en çok sevdiği insan, çok uyuyan ve çok yiyendir.» Muhammed b. Galib, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Peygamberlerden birine gökten inen bir kitabta şöyle bir ibareye rastladım: Yüce Allah, İbrahim peygambere şöyle sormuş:
- Biliyor musun, seni niçin halil (dost) edindim?
- Hayır ya Rab, bilmiyorum.
- Huzurumda namaza durduğunda boyun eğdiğin için seni dost edindim.»
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Davud oğlu Süleyman peygamberin 1.000 evi vardı. Bunların en yüksekteki billurdandı, en alttaki de demirdendi. Süleyman peygamber, bir gün rüzgara bindi ve bir tarla işçisinin yanından geçti. İşçi ona bakınca Süleyman peygambere verilen mülkü ve hükümdarlığı gözünde çok büyüttü ve: «Davud ailesine büyük bir mülk ve hükümranlık verilmiştir.» dedi. Rüzgar onun bu sözünü Süleyman'a iletti, Süleyman da rüzgara emir verdi, rüzgar durdu. Sonra inip yürüyerek tarla işçisinin yanına gitti ve ona şöyle dedi: «Söylediğin sözü işittim, yürüyerek yanma geldim ki; benim güç yetiremeyeceğim ancak Allah'ın lütuf ve ihsan olarak bana nasib olan bu mülkü temenni etme-yesin. Çünkü Cenâb-ı Allah, beni bu mülkün başına geçirdi ve bu hususta bana yardım etti. Allah'a yemin ederim ki, yüce Rabbin kabul edeceği bir teşbih, Davud ailesine verilen mülk ve hükümdarlıktan daha hayırlıdır. Çünkü Davud ailesine verilen mülk ve hükümranlık fanidir, kalıcı olan ise teşbihtir, kalıcı olan şey, fani olandan daha hayırlıdır.»
Bunun üzerine tarla işçisi, Süleyman peygambere: «Sen benim kederimi giderdiğin gibi Allah da senin kederini gidersin.» diye dua etti.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Aziz ve Celil olan Allah, Musa peygambere bir nur verdi. Harun ona:
«Ey Musa, bu nuru bana hibe et.» dedi. Musa da ona hibe etti. Harun, kendisine hibe edilen nuru kendi oğluna verdi.
Beyt-i Makdis'te peygamberlerin ve hükümdarların saygı gösterdikleri bir kap vardı. Harun'un oğulları, o kaptan içki içiyorlardı. Gökten bir ateş inerek Harun'un oğullarını kapıp göğe götürdü. Harun, bu durumdan korktu ve imdat dileyerek yüzünü göğe çevirdi; dua etti, niyazda bulundu, yalvarıp yakarmca Aziz ve Celil olan Allah, ona şöyle vahyetti: «Ey Harun, bana taatta bulunan kimselerden biri asi olunca ona böyle yaparım, ya bana isyanda bulunanlardan biri asi olursa ne yapacağım, bunu düşün.»
Hakem b. Ebban dedi ki: San'ah bir adam yanıma konuk olarak geldi. Bana: Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini işittim dedi: «Aziz ve Celil olan Allah'ın yedinci kat gökte beyda adında bir evi vardır, o evde mü'minlerin ruhları toplanırlar, dünyadan bir kişi ölünce ruhlar onun istikbaline çıkar, onu karşılar ve ona gurbetteki kimsenin henı-şerisine sorduğu gibi dünya haberlerini sorarlar.»
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Bir kimse, şehvetini ayak altına alırsa şeytan onun zulmünden korkar. Bir kimse, ilmini hevesine galip kılarsa, işte galip olan âlim odur.»
Fudayl b. İyaz dedi ki: Cenâb-ı Allah, peygamberlerinden birine şöyle vahyetti: «Benim rızam uğruna tahammül edenler, rızamı kazanmak için zorluklara göğüs gerenler, benim gözüm önünde ve himayem altındadırlar. Hele bunlar benim diyarıma gelirler ve nimetlerimin ortasına yerleşirlerse, durumları nasıl olacak, siz düşünün. Amellerini Allah rızası için az görenler, size müjdeler olsun orada. Yakınınızda olan sevgilinize bakacak ve onu seyredeceksiniz. Ben sizin amellerinizi unutur muyum sanıyorsunuz?
Ben büyük lütuf sahibiyim, benden yüz çevirenlere bile cömertçe davranırım. Bana yönelenlere nasıl muamele edeceğimi siz düşünün. Bir günah işleyipte o günahını benim affını yanında çok büyük gören kimseye kızdığım kadar hiçbir şeye kızmış değilim. Eğer bir kimseyi cezalandırmakta çabuk davranacak olsaydım veya acelecilik benim huyum olsaydı, rahmetimden ümid kesenleri acilen cezalandırırdım. Mü'min kullarım kendilerine haksızlık edenlere ceza vermemek için haksızlıklarını affetmelerini isteyişimi sonra da kendilerine Cen-net'te ebedi kalma nimetimi bahsedişimi görseler, benim lütfumu ve keremimi suçlarlar. Ben, kendisine isyan etmenin helal olmadığı hükümdarım, bana taatta bulunan, rahmetimle taatta bulunur. Huzurumda durmaktan korkan kimseyi alçaltmaya ihtiyacım yoktur. Kullarım kıyamet gününde bakanların gözlerini kamaştırıp şaşkına döndürecek sarayları nasıl yükselttiğimi görecek olurlarsa: «Bu saraylar kim için yapılmış?» diye bana sorarlar. Ben de derim ki: Benim hatırıma bir suçu affeden ve bana isyan etmiş olmayan, rahmetimdende ümid kesmeyen kimseler içindir bu saraylar. Ben övgüye mükafat veririm. Öyleyse beni övün.»
Seleme b. Şebib, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Meryem oğlu İsa, beraberinde havarilerde olduğu halde bir kasabaya uğradı. Kasabadaki ins, cin, haşerat, hayvan ve kuşların hepsi ölmüştü. Bir süre orada durdu, kasabayı seyretti. Sonra kendi arkadaşlarına dönüp şöyle dedi: «Buradaki bütün canlılar, Allah katından gelen bir azab ile öldüler. Eğer böyle bir azab gelmeseydi, ayrı ayrı ve muhtelif zamanlarda öleceklerdi.» Daha sonra İsa peygamber, oradaki ölülere şöyle seslendi: «Ey kasaba halkı!» Ölüler arasından biri: «Buyur ey Allah'ın ruhu.» diye cevap verdi. Sonra İsa peygamber, ona sordu:
- Suçunuz ve helak sebebiniz neydi?
- Tağuta ibadet etmek ve dünyayı sevmekti.
- Tağuta ibadetiniz nasıl oldu?
- Masiyet ehli kimselere itaat etmek, tağuta ibadet etmek demektir.
- Dünyaya olan sevginiz nasıldı?
- Çocuğun annesine olan sevgisi gibiydi. Dünya bize yöneldiğinde sevinirdik. Bize arka çevirdiğinde üzülürdük. Ayrıca uzun emel sahibi olup Allah'a taattan yüz çevirdik. Onu gazablandıracak şeylere yöneldik.
- Helakiniz nasıl oldu?
- Bir gece afiyetle uykuya daldık, sabahleyin Çukura yuvarlandık.
- Çukur dediğin şey nedir?
- Siccin'dir.
- Siccin nedir?
- Ateş közüdür ki, dünya katları iriliğindedir. Ruhlarımız oraya defnedildi.
- Arkadaşlarına ne olmuş, onlar niçin konuşmuyorlar?
- Konuşamazlar.
- Neden?
- Çünkü onların ağızlarına ateşten gemler vurulmuştur.
- Peki, nasıl oldu da onlar arasında sadece sen konuşabildin benimle?
- Ben onlar arasındaydım, azab onlara isabet ettiğinde ben onlardan biri değildim. Onlar gibi kötü ameller işlemiyordum ama bela gelince beni de onlar arasına kattı. Ben azab çukurunda bir tüyle bağlıyım. Bilemiyorum zincire bağlı olarak mı yürüyeceğim, yoksa kurtulacak mıyım?
O anda İsa (a.s.), arkadaşlarına dönüp şöyle dedi: «Size gerçeği söylüyorum, arpa ekmeği yeyip saf su içmek, çöplükte uyumak, bunun yanısıra dünya ve ahiret afiyetine sahip olmak, çok büyük bir nimettir.»
Taberanî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Kişi, Aziz ve Celil olan Allah'a itaat etmedikçe hikmet sahibi olamaz. Hikmet sahibi kimse, Allah'a isyan etmemiştir. Allah'a, ahmaktan başkası isyan etmez. Gündüz, nasıl ancak güneş ışığıyla tamamlanıp mükemmelleşir ve gece de ancak karanlık ile tamamlanıp mü-kemmelleşirse, işte aynı şekilde hikmet de, ancak Aziz ve Celil olan Allah'a taatta bulunmakla tamamlanıp mükemmelleşir. Hikmet sahibi kişi, Allah'a isyan etmez. İki kanadı olmaksızın nasıl ki kuş uça-mazsa, kanadı olmayan kuş nasıl ki uçmayı beceremezse, aynı şekilde salih amel işlemeyen kimse de Allah'a itaat etmiş olmaz. Allah'a itaat etmeyen kimse, Allah için salih amel işlemeye muktedir olmaz. Nasıl ki ateş suyun içinde duramaz ve sönerse, aynı şekilde riyakarlıkla yapılan ameller de fazla kalamaz ve yok olur. Zinakarın gizlice yaptığı iş, nasıl ki açığa çıkar ve pis işi onu rüsvay ederse, aynı şekilde kendi meclisinde oturunca güzel sözler söyleyen ama o güzel sözlerle kendisi amel etmeyen kimsenin de kötü fiili ortaya çıkar ve rezil rüsvay olur. Hırsızlık yapan kimsenin ortaya sürdüğü mazeret, hırsızlığın ispatlanması halinde nasıl yalanlanırsa, Allah için yapılması gereken kıraati başka amaçla okuyan kimsenin de mazereti yalanlanır.»
Taberanî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Davud ailesinin mezamirinde şöyle bir ibareye rastladım:
«Boşta gezer adamlarla aynı mecliste oturmayıp oduncuların yolundan giden kimseye ne mutlu. İmamların yoluna koyulup Rabbinin ibadetinde müstakim olan kimseye ne mutlu. Böyle biri, su kanalı üzerine dikilen ağaca benzer, sürekli diri ve yemyeşil olur.»
Yine Taberanî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Kıyamet koptuğunda taşlar, kadınlar gibi figan ederler, dikenlerden de kan damlar.»
Rivayet olunduğuna göre Vehb şöyle demiştir: «Herşey mutlaka küçük olarak ortaya çıkar, sonra büyür, ancak musibet bunun tersinedir. O, büyük olarak ortaya çıkar, sonra küçülür.»
Rivayet olunduğuna göre Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: Dilencinin biri, Davud (a.s.)'un kapısında durup şöyle dedi:
- Ey peygamber ailesi, bize bir sadaka verin. Allah size kendi ailesi içinde ikamet eden tacirin rızkını versin.
Davud (a.s.), hane halkına şöyle dedi:
- Şuna birşeyler verin, nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, onun söylediği bu söz, Zebur'dadır.
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Yalancılıkla tanınan kimsenin doğru söylediği söze de inanılmaz. Doğrulukla tanınan kimsenin sözüne inanılır. Bir kimse, çokça gıybet eder ve başkalarına öfke duyarsa, onun verdiği nasihatlara güvenilmez. Bir kimse facirlik ve hilekarlıkla tanınırsa, mihnet anında ona güven duyulmaz. Bir kimse, kendi boyunu aşacak işlere kalkışırsa, kadri ve kıymeti inkar edilir. Başkalarında çirkin görülen şeyler tabii ki sende de güzel görülmez.»
Davud b. Amr, Abdullah b. Osman b. Haysem'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Vehb, yanımıza, Mekke'ye geldi, hep Zemzem suyundan içip ab-dest aldı, başka suya yönelmedi. Kendisine sordular:
- Niçin başka tatlı sulara yönelmiyorsun?
- Mekke'den çıkıp gidinceye kadar hep Zemzem'den içecek ve onunla abdest alacağım, başka suya yönelmeyeceğim. Siz, Zemzem suyunun ne olduğunu bilmiyorsunuz. Canım kudret elinde bulunan zata yemin ederim ki, Allah'ın kitabında anlatıldığına göre Zemzem suyu; aç kişinin yiyeceği, hasta kişinin de şifasıdır. Bereketini elde etmek amacıyla bir kimse, Zemzem suyuna gelip kana kana içerse mutlaka vücudundaki bir hastalık gider ve ona şifa ihsan edilir. Zemzem suyuna bakmak ibadettir. O suya bakmak, insan üzerindeki günahların yere dökülmesine vesile olur.»
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Buhtunnasr, aslan şekline döndürüldü. Bu halde iken o, yırtıcı hayvanlara hükümdar oldu, sonra kartal şekline dönüştürüldü. Bu halde iken o, kuşlara hükümdar oldu, sonra sığır şekline dönüştürüldü. Bu halde iken o, diğer hayvanlara hükümdar oldu. Ama bütün bu hallerinde o, insan aklına sahip olup, insan gibi düşünüyordu. Hükümdarlığı devam ediyor ve idaresini sürdürüyordu. Sonra Cenâb-ı Allah, ona ruhunu iade etti ve insan haline döndürdü. Bundan sonra o, insanları Allah'ı birlemeğe davet etti ve şöyle dedi: "Semadaki dışında bütün ilahlar batıldır."
Vehb'e sordular:
- Buhtunnasr, mü'min olarak mı vefat etti?
- Bildiğim kadanyla Ehl-i Kitap onun imanı hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bazıları, onun ölmeden önce iman ettiğini söylemişler, bazıları ise şöyle demişlerdir: O, peygamberleri öldürdü, kitabları yaktı, Beyt-i Makdis'i yaktı ve tevbesi kabul edilmezdi.»
Vehb b. Münebbih dedi ki: Mısır'da bir adam vardı. Halktan üç gün süreyle yiyecek istedi, ama kimse ona yiyecek vermedi. Dördüncü günde vefat etti, onu kefenleyip defnettiler. Sabah olduğunda kefenin, mihraplarında durduğunu ve üzerinde şöyle bir yazı yazılmış olduğunu gördüler: «Siz onu diri iken öldürdünüz ama ölü iken de ona iyilik yaptınız, iyi olduğunu söylediniz. Bu nasıl iştir?»
Yahya dedi ki: «Ben o adamın vefat ettiği köyü gördüm, oradaki zengin, yoksul herkesin mutlaka bir misafirhanesi vardı. O köy halkı, bu hatalarım itiraf ediyorlardı. Bu nedenle yaptıkları kötülükten korktukları için herkes kendi evinde bir misafirhane yaptırmıştı.»
Abdürrezzak, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hediye kapıdan içeri görerse, hak da pencereden dışarı çıkar.»
İbrahim b. Cüneyd, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Peygamberlerden biri, dağdaki bir mağarada bulunan bir abide uğradı. Ona yaklaşıp selam verdi ve şöyle sordu:
- Ey Allah'ın kulu! Ne zamandan beri buradasın?
- 300 seneden beri buradayım.
- Geçimini nasıl temin ediyorsun?
- Ağaç yapraklarını yiyerek geçiniyorum.
- Ne içiyorsun?
- Kaynak sularını içiyorum.
- Kışın nerede oluyorsun?
- Şu dağın altında oluyorum.
- İbadete sabrın nasıldır?
- Nasıl sabretmiyeyim ki, benim günüm bu geceye kadardır, dün ise içindeki şeylerle birlikte geçip gitti, yarıria gelince p henüz gelmemiştir.
Peygamber, onun: «Benim bugünüm ancak geceye kadardır.» şeklindeki sözünü beğenip takdir etti.»
Yine aynı senedle rivayet olunduğuna göre abidlerden bir adam, kendi muallimine şöyle demiş:
- Ben heveslerden koptum, artık dünyaya hiç hevesim kalmadı.
- Sen ikisini bir arada gördüğünde kadınlarla hayvanları birbirlerinden ayırd edebiliyor musun?
- Evet.
- Dirhemleri, dinarları ve çakıl tanelerini birbirlerinden ayırd edebiliyor musun?
- Evet.
- Ey oğulcuğum, sen heveslerden kopmuş değilsin, ama heveslerini frenlemişsin, sakın onları serbest bırakma.
Gavs b. Cabir b. Gaylan b. Münebbih, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Dinin üç alanında çalış, zira dinin üç alanı vardır ki, bunlar sa-lih amelleri toplamak isteyen kimse için salih amellerin bir araya gelip toplandığı yerlerdir:
1- Sabah akşam gelen bulutlardan kaynaklanan çok nimetler, görünen görünmeyen lütuflar, eski yeni ihsanlar için Allah'a şükret. Çünkü mü'min kişi, bunların verilişleri nedeniyle Allah'a şükreder ve bunların tamamlanmalarını umar.
2- Pahası biçilmeyen, benzeri olmayan Cennet'e rağbetli ol, sefih ve facir, münafık veya kafir kimseden başkası Cennet'e rağbetsizlik etmez. Onun için çalışmamazlık etmez.
3- Kimsenin katlanamayacağı, kimsenin geri çevirmeye gücünün yetmeyeceği ve onun musibeti gibi başka bir musibetin düşünülemeyeceği ve onun doğuracağı hüzün gibi başka hiçbir şeyin hüzün doğu-ramıyacağı Cehennem ateşinden kaçıp kurtulmak için salih amel işle. Çünkü Cehennem'in haberi büyüktür. O, çok korkuludur, ahiret hüznü gerçekten büyük bir hüzündür. Cehennem ateşinden kaçıp Allah'a sığınmak için sefih ve ahmak kimseden başkası çalışmayı ihmal etmez ve gaflete düşmez. Böyleleri ziyandadır:
«Böyleleri dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur.» (el-Hacc, 11.)»
İshak b. Rahaveyh, Muhammed b. Said b. Rumane'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Babamın bana haber verdiğine göre Vehb b. Münebbih'e şöyle bir soru sorulmuş:
- Cennetin anahtarı "La ilahe illallah" sözü değil midir?
- Evet odur, ama bilirsiniz ki her anahtarın dişleri vardır. Bir kimse bir kapıya elindeki bir anahtarla gelir ve anahtarın dişleri kilitteki dişlere uyarsa kapıyı açabilir ama elindeki anahtarın dişleri kapıdaki kilidin dişlerine uymazsa kişi o kapıyı açamaz.»
Muhammed, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Bir hükümdarın oğlu kendi ordusundaki askerlerden bir kısmı ile sefere çıktı. Yaşı gençti, atından yere düştü, boynu kırıldı ve bir köyün yakınında öldü. Babası gazablandı ve yakınında öldüğü köy halkının tümünü baştan sona öldürmeye, onları fillerin ayakları altında çiğnetmeye, geride kalanları da atların ayakları altında çiğnetmeye, yine geride kalan olursa onlarıda erkeklerin ayakları altında çiğnetmeye yemin etti. Fillere ve atlara içki içirdikten sonra üzerlerine doğru yola koyuldu ve adamlarına; «Şunları fillerin ayakları altında çiğnetin. Geride kalan olursa onları da atların ayakları altında çiğnetin, yine çiğnenmeyen olursa onları da adamların ayakları altında çiğnetin.» diye talimat verdi.
O köy halkı, bunu duyunca ve hükümdarın kendilerini yok edeceğini anlayınca hep birlikte köyden dışarıya çıktılar. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah'a yalvarıp yakardılar. O zalim hükümdarın şerrini kendilerinden uzaklaştırması için yalvarıp yakardılar. Hükümdar ve askerleri bu minval üzere yollarına devam etmekte ve köy halkıda yüce Allah'a niyaz edip yalvarmakta ve yakarmakta iken gökten bir süvari geldi ve hükümdarın askerleri arasına düştü. Filler kaçıştılar, atlara hücum ettiler, atlar da adamlara hücum ettiler, hükümdar ve beraberindeki askerleri fillerin ve atların ayakların altında ezilip öldüler. Allah'ta o köy halkını hükümdar ve askerlerinin zulmünden ve şerrinden kurtardı.»
Abdürrezzak, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Cenâb-ı Allah, Beyt-i Makdis'teki kayaya şöyle dedi: "Arş'ımı senin üstüne koyacağım. Halkımı senin üzerinde hasredeceğim. Davud, bir gün süvari olarak sana gelecektir."»
Semmak b. Mufaddal, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Ben ahlakıma bakıyorum, ama ahlakımda hoşuma gidecek bir husus yoktur.»
Abdürrezzak, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Sabah namazını çoğu kez yatsı abdestiyle kıldım.»
Bakiyye b. Velid, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Nuh peygamber, zamanının en yakışıklılarından idi. Başörtüsü takardı. Gemide iken acıktılar, ama Nuh peygamber onlara tecelli edince doydular.»
Vehb b. Münebbih, İsa peygamberin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Size gerçeği söylüyorum: Sizin musibetlere karşı en sabırsız olanınız, dünyayı en çok seveninizdir.»
Cafer b. Berkan dedi ki: Duyduğumuza göre Vehb b. Münebbih şöyle demiş: «Başkalarının ayıbına değilde kendi ayıbına bakan kimseye ne mutlu. Meskenete düşmeksizin Allah rızası için alçakgönüllülük eden kimseye ne mutlu. Zillet ve meskenet sahiplerine acıyan, günah olmayan yollardan mal toplayıp insanlara sadaka veren, ilim, hikmet ve yumuşak huyluluk sahipleriyle bir arada oturan, sünnete uyup bid'atlara sapmayan kimseye ne mutlu.»
Seyyar, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Davud'un Zebur'unda şöyle Duyurulduğunu okudum: "Ey Davud, Sırattan en hızlı geçecek insanın kim olduğunu biliyor musun? Onlar ki, benim hükmüme razı olurlar; dilleri beni zikretmekle ıslanır."»
Denildiğine göre abidin biri, Cenâb-ı Allah'a elli sene süreyle ibadet etmişti. Cenâb-ı Allah, o abidin kavminin peygamberine şöyle vahyetti: «Ben o abidi bağışladım.» Peygamber, Cenâb-ı Allah'ın bu vahyini o abide bildirdi. Abid de şöyle dedi: «Ya Rab, benim hangi günahımı bağışlayacaksın?» Böyle dedikten sonra boğazına bir kemik parçası sürdü ve boğazına vurdu, uyuyamadı, o kemiğin verdiği ağrı dinmedi. O gecede de namaz kılmadı, sonra ağrı dindi. Bunu gidip peygambere şikayet etti ve şöyle dedi: «Boğazıma sürdüğüm o kemiğin acısı beni rahatsız etti, sonra dindi.» Peygamber de ona şöyle cevap verdi: «Yüce Allah, senin hakkında şöyle buyurdu: "Senin elli sene süreyle yaptığın ibadet, işte şu ağrının dinmesi nimetine bile denk değildir."»
Vehb b. Münebbih dedi ki: «Nimetin başı üçtür; birincisi İslâm nimetidir ki, nimetler ancak onunla tamamlanır. İkincisi afiyet nimetidir ki, hayat ancak onunla hoş olur. Üçüncüsü de zenginlik nimetidir ki, hayat ancak onunla tamamlanır.»
Vehb b. Münebbih; a'ma, cüzzamlı, kötürüm, çıplak ve alacalı bir illetlinin yanma gitti. İlletli adam: «Nimetlerinden dolayı Allah'a hamdolsun.» diyordu. Vehb'in yanında bulunan bir adam da o illetliye şöyle dedi: «Sende ne nimet kalmış ki, ondan dolayı Allah'a ham-dedesin?» İlletli adam, ona şu cevabı verdi: «Gözünü şu şehir halkına bir fırlat bakalım, ne kadar kalabalık olduklarını gör, ben Allah'a hamdediyorum. Çünkü bu halk arasında benden başka onu tanıyan yoktur.»
Vehb dedi ki: «Mü'min kişi, ilim öğrenmek için halk arasına karışır, belalardan kurtulmak ve salim kalmak için susar, Halka dini bilgileri öğretmek için konuşur, yerinde dursun diye halvete çekilir, mü'min kişi tefekkür eder; Allah'ı zikre devam eder. Allah'ı o kadar zikreder ki, huzur ona galib olur, sakinleşir, tevazu eder. Kimseyi itham etmez. Şehvetleri ve arzuları reddeder, özgür olur. Üzerindeki hasedi atar, sevgi ona zahir olur, fani olan herşeyle alakasını keser, aklını olgunlaştım*, kalıcı olan herşeye rağbet edip yönelir. Marifeti anlar, kalbi düşüncesi ile bağlantılıdır. Düşüncesi hep ahiretle ilgilidir. Dünya ehli kimseler sevindiklerinde o sevinmez, aksine sürekli hüzünlüdür, başkalarının gözleri kapandığında ve herkes uykuya daldığında o, Allah'ın kitabım okur, kitabı kalbine yerleştirir. İşte o zaman sevinir, kalbi bazen ürker, gözleri bazen yaşarır, gecesini Allah'ın kitabım okuyarak geçirir. Gündüzünü de halvete ve uzlete çekilerek geçirir. Hep kendi günahlarını düşürür. İşlediği salih amelleri küçümser, işte kıyamet gününde böylelerine o kadar kalabalık halk arasından şöyle seslenilir: Ey şerefli adam, kalk ve Cennet'e gir.»
İbrahim b. Said, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Vay sizin halinize ki, insanlar sizi salih kimseler olarak adlandırırlar ve sizi bundan ötürü sayarlar, ikramda bulunurlar.»
Taberanî, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ey oğulcuğum! Gizlice Allah'a ihlaslı ve samimi bir şekilde taat-ta bulun ve bunu zahiren yaptığın fiillerin doğrulasm. Zira bir kişi, hayırlı bir amel işler, sonra onu gizlice Allah'a havale ederse, yerli yerince bir iş yapmış ve o amelini sağlam bir muhafaza teslim etmiş olur. Bir kimse sadece Allah'ın haberi olacak şekilde gizlice salih bir amel işlerse, o amelden ancak Allah haberdar olur ki, bu da ona yeter. O kişi, bu amelinin sevabını zayi etmeyecek bir muhafıza teslim etmiş olur.
Ey oğulcuğum! Gizlice salih amel işleyen kimsenin sevabının Allah tarafından zayi edileceğinden ve bu amelinin haksız yere hiçe sayılacağından korkma, aleniyetin gizlilikten daha faydalı olacağım da sanma. Çünkü aleniyet ile gizlilik, ağacın yaprağı ile kökündeki damarlara benzerler. Alenilik, ağacın yaprağı, gizlilik ise kökündeki damarlarıdır. Bu damarlar yanarsa ağacın tümü yok olur. Eğer bu damarlar düzgün olurlarsa, ağaç da düzgün olur, hem meyvesi hem de yaprakları hoş olur. Zira zaman olur ki yapraklar kuruyup ufalanır
ve rüzgarlar tarafından savrulur, ama kökteki damarlar öyle değildir.
Kökteki damarlar, göze görülmeyecek şekilde toprak altında gizli olduğu sürece ağacın görünen kısmı hep sağlam durumda olur. İşte din, ilim ve amel de böyledir. Kişi gizlilikte salih ameller işler ve aleniyetteki fiilleri onun bu gizlilikteki salih amelini doğrularsa, salih bir insan olarak kalmakta devam eder. Çünkü aleniyet, salih ameler-le dolu olan gizlilikle ancak insana fayda verir, ama gizlilikte kötü ameller işlenirse aleniyetteki amellerin insana faydası olmaz, tıpkı ağacın kökündeki damarların dallara hayat verişi gibi ve dalların hayatı da kökteki damarlara bağlıdır. Dallar, ancak o kökteki damarların süs ve zinetidir, gizlilikteki ameller, dinin kıvamıdır. Ancak bu kıvamla beraber aleniyetteki fiiller, dini süsleyip güzelleştirir, kişi ancak bu ameliyle Aziz ve Celil olan Rabbinin rızasını amaçlarsa böyle olur.»
Heysem b. Cemil, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hikmette okuduk ki: «Küfrün dört rüknü vardır: Gazab, şehvet, tamah ve korku.»
Vehb dedi ki: Cenâb-ı Allah, Musa peygambere şöyle vahyetti: «Bana dua ettiğin zaman korkulu ve ürkek ol, yanağına toprak sür, yüzünün ve ellerinin en kıymetli yerlerini toprağa sürerek bana secde et, benden bir dilekte bulunduğunda kalbin korkulu ve ürkek olsun, hayatın günlerinde hep benden kork. Cahillere nimetlerimi anlat. Kullarıma de ki: "Azgınlık ve sapıklıkta devam etmesinler. Çünkü benim yakalamam, elem verici ve şiddetlidir."»
Vehb dedi ki: «Vali zulme yönelir veya zulmederse memleketindeki ahaliye noksanlık dahil olur. Ticaret, ziraat, hayvancılık ve hayvanların memelerinde bereket azalır, memlekete kıtlık girer. Cenâb-ı Allah, o valinin şahsına ve mülküne zilleti sokar ama vali adalete ve iyiliğe yönelirse, bunun tersi olur, hayırlar çoğalır, bereket fazlala-şır.»
Vehb dedi ki: İbrahim (a.s.)'in mushafinda şunları okudum: «Ey belaya uğrayan hükümdar! Ben dünya malını üstüste koyup biriktirmen, binalar yapman için seni göndermedim. Aksine ben, mazlumun bedduasını bana iletmen için seni gönderdim. Mazlum kişi kafir de olsa onun çağırışını geri çevirmem.»
İbn Ebi'd-Dünya, Vehb b. Münebbih'ten rivayet etti ki; Zülkar-neyn, hükümdarlardan birine şöyle demiştir:
- Acaba nedendir; milletiniz birlik ve beraberlik içindedir, yolunuz da dosdoğrudur?
- Çünkü biz birbirimizi aldatmayız, birbirimizin gıybetini de yapmayız.
İbn Ebi'd-Dünya, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Bir kimsede cömertlik, eziyetlere karşı sabır ve konuşurken güzel kelimeler sarfetme hususları bulunursa, o kişi iyiliğe ve hayra ulaşmış olur.»
İbn Ebi'd-Dünya, Vehb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «İsraüoğullarında iki adam vardı. Bunlar, ibadetleri sayesinde su üzerinde yürüyecek hale gelmişlerdi. Bir ara deniz üzerinde yürümektelerken bir adamın havada yürümekte olduğunu gördüler. Ona şöyle sordular:
- Ey Allah'ın kulu! Ne yaptın ki, bu yüksek mertebeye ulaştın?
- Az iyilik yaparak ve az kötülüğü de terkederek... yani nefsimi şehvetlerden alıkoydum. Beni ilgilendirmeyen şeyleri söyledim, yaratıcının beni davet ettiği şeye rağbet gösterdim. Susmaya devam ettim. İşte bu sayede bu mertebeye ulaştım. Allah'a yemin verecek olursam, Allah yeminimin gereğini yapar, ondan birşey istersem istediğimi bana verir.»
İbn Ebi'd-Dünya, Ezd kabilesinden bir adamdan rivayet etti ki; Adamın biri Vehb b. Münebbih'e gelerek: «Bana öyle birşey öğret ki, Allah o sayede beni faydalandırsın.» dedi. Vehb de ona şöyle karşılık verdi:
«Ölümü çokça an, emelini kısalt, birşey daha var ki, eğer onu elde edersen son mertebeye ulaşır ve büyük ibadeti elde edersin.» Adam, o şeyin ne olduğunu sorunca Vehb: «O da tevekküldür.» diye cevap verdi.

