El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hasan-ı Basri

Ebu SâîdTcünyesi ile tanınır. Basralıdır. Fakih ve meşhur bir iüiamdîr. Tabiilerin büyüklerinden olup kıymetli bir şahsiyettir. İlim amel ve ihlas bakımından tanınan büyük bir insandır. •; İbn Ebi'd-Dünya, onun şöyle …

Ebu SâîdTcünyesi ile tanınır. Basralıdır. Fakih ve meşhur bir iüiamdîr. Tabiilerin büyüklerinden olup kıymetli bir şahsiyettir. İlim amel ve ihlas bakımından tanınan büyük bir insandır. •; İbn Ebi'd-Dünya, onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: ?]'r «Kişi, yirmi sene müddetle ibadet eder, komşusu onun farkında bile olmaz. Ama bir başka kişi de var ki, bir gece veya bir gecenin bir Kısmında ibadet eder, sabah olunca da komşusuna zulmeder. Her ne kadar millet onun etrafında toplanıp zikir halkası oluştursa da, gözünden yaşlar aksa da ve o yaşlan elinden geldiğince geri çevirmeye çalışsa da arkadaşlarının yanından kalktığında yine haksızlığa devanı eder.»

Bir defasında Hasan-ı Basrî, şöyle bir olay anlatmıştı:

«Adamın biri, Ömer b. Abdülaziz'in yanında nefes aldı. Ömer, onu yumrukladı ve: "Onun bu nefes alışında fitne vardır." dedi.»

Taberanî, Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Mağfiret ve rahmet ümidi bazı kimseleri oyaladı. Nihayet dünyadan çıkıp gittiler, ama salih amelleri yoktu, onlardan biri şöyle der: "Ben, Allah hakkında hüsn-ü zan sahibiyim. O'nun rahmetini ümid ederim." der, ama yalan söyler. Eğer Allah hakkında hüsn-ü zan sahibi olsaydı Allah için güzel ameller işlerdi. Eğer Allah'ın rahmetini ümid etseydi, o rahmeti salih ameller işleyerek talep ederdi. Azıksız ve susuz olarak çöle doğru sefere giden kimse, kısa zamanda helak olur.»

İbn Ebi'd-Dünya, Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Şu kalplerle konuşun, çünkü bunlar, çabucak zeval bulacaklardır. Şu nefisleri de azarlayın. Çünkü bunlar kötü gayeye doğru gitmektedirler.»

Malik b. Dinar şöyle bir rivayette bulunmuştur:

«Hasan-ı Basrî'ye sordum:

- Âlim kişi dünyayı severse cezası ne olur?

- Kalbi Ölür, âlim kişi dünyayı severse, dünyayı ahiret ameli işleyerek elde etmeye çalışır, böyle olunca da ilminin bereketi gider, sadece harfleri kalır.»

Fitenî, babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hasan-ı Basrî, bir hastayı ziyaret etti. İyileştiğini gördü, ona şöyle dedi: "Ey adam, Allah seni andı, sen de onu an, hatanı bağışladı, ona şükret. Hastahk, âlicenâb ve şerefli hükümdarın kırbaç darbesidir. Hastalanan kişi, iyileştikten sonra ya iyi koşan bir at olur, ya da hantal ve tökezleyen bir eşek olur."»

Utbî, babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hasan-ı Basrî, Ferkad'a şu mealde bir mektup gönderdi:

«İmdi Allah'a karşı takvalı olmanı, onun sana öğrettiği ilimle amel etmeni, onun azabına karşı hazırlıklı olmanı sana tavsiye ederim ki, onun azabını geri çevirmeye kimsenin gücü yetmez. O azab indiğinde pişmanlığın faydası olmaz, başındaki gafillik perdesini çıkarıp at. Cahiller uykusundan uyan, paçanı sıva, zira dünya, bir yarış alanıdır. Hedef ya Cennet, ya da Cehennem'dir. Allah Teâlâ, beni ve seni bir makamda sorgulayacaktır. O makamda benden ve senden en küçük, en gizli, en büyük, en açık amellerimizi soracaktır. Benden ve senden soracağı sorular arasında kalplerin vesvesesi, gözlerin bakışları, kulakların dinleyişleri olacaktır. Bunların hesabını sağlamca vereceğimizden emin değilim.»

îbn Kuteybe'nin rivayetine göre Hasan-ı Basrî, İbn Hübeyre'nin kapısına gitmiş. Fakihlerin kapıda oturmakta olduklarını görünce onlara şöyle demiş: «Ayakkabılarınızı toz ve toprakla doldurdunuz, elbiselerinizi ağarttınız, sonra koşarak bunların kapılarına geldiniz, öyle mi?» Böyle dedikten sonra da arkadaşlarına şöyle dedi: «Şu hizadaki adamlar hakkında zannınız nedir? Bunlarla aynı mecliste oturmak, takvalı kimselerin meclisinde oturmak sayılmaz. Bunların meclisleri, karşılıklı şartların ve zorba güvenlik görevlilerinin bulunduğu meclistir.»

Haraitî'den rivayet olunduğuna göre Hasan-ı Basrî, bir eşya satın aldığı zaman o eşyanın fiyatında küsurat varsa, o küsuratı bütünle-yerek sahibine öderdi. ,

Hasan, buçukları tamamlayarak mal sahibine parayı tam öderdi. Mesela, bir malı bir dirhemden birkaç kuruş eksiğine satın alacak olursa, sahibine tam bir dirhem öderdi veya dokuz buçuk dirheme satın aldığı mali; sahibine on dirhem ödeyerek alırdı. Bunu da mürüvvet ve âlicenâblığın gereği olarak yapardı.

Abdü'1-A'lâ es-Simsar dedi ki: Hasan-ı Basrî, bana şöyle dedi:

- Ey Abdü'1-A'lâ, sizden biri, kardeşine bir elbiseyi iki veya üç dirhem eksiğine satar mı?

- Hayır, vallahi bir kuruş eksiğine dahi satmaz.

- Bu ne ahlaktır? Şu halde mürüvvet diye birşey kalmamış. Hasan-ı Basrî, «Din, mürüvvetsiz olmaz.» derdi.

Hasan-ı Basrî, bir katırını satıyordu. Müşteri, ona dedi ki:

- Ey Ebu Said, fiyattan biraz indirmeyecek misin?

- Sana elli dirhem indirim yaparım, istersen fiyatı daha da indi-

reyim, ne dersin?

- Hayır, razı oldum.

- Öyleyse Allah sana mübarek etsin.

İbn Ebi'd-Dünya, Hamza el-A'ma'nın şöyle dediğini rivayet etmiş tir:

«Annem, beni Hasan-ı Basrî'nin yanına götürdü ve ona şöyle dedi-"Ey Ebu Said, oğlumun senin yanında kalmasını istedim, umarım ki Allah, senin sayende ona faydalar verir."

Ben de sık sık Hasan-ı Basrî'nin yanma gitmeye başladım. Bir gün bana dedi ki: "Ey oğulcuğum, ahiretin hayrı için sürekli hüzünlü ol. Böyle yaparsan belki ahiretin hayrına kavuşursun. Gecenin ve gündüzün saatlerinde ıssız yerlerde ağla, umulur ki, Mevlam senin durumuna vakıf olur. Bu nedenle akıttığın gözyaşlarına acıyıp sana merhamet eder ve sen de kurtuluşa erenlerden olursun."

Hasan'ın evine girdiğimde onun ağlamakta olduğunu görürdüm. Bazen yanma girdiğimde namaz kılmakta olduğunu görürdüm, namazda dahi ağlayıp inleyişini işitirdim. Bir gün ona: "Çok ağlıyorsun." dedim. Bana şu karşılığı verdi: "Ey oğulcuğum, mü'min kişi ağ-lamayıp ne yapsın? Ey oğulcuğum, ağlamak, Allah'ın rahmetine vesile olur. Ömrün boyunca ağlayabiliyorsan ağla ki, Allah sana rahmet etsin. Sana rahmet edince de Cehennem ateşinden kurtulursun. Kişi, mutlaka bir diyara gidecektir, ya Cennete, ya da Cehennem'e. Üçüncü bir diyar yoktur.

Duyduğumuza göre Allah'tan korktuğu için ağlayan kimsenin gözlerinden akan her gözyaşı damlası, onun Cehennem'den azad olmasına vesile olur.

Bir adam Allah'tan korktuğu için bir topluluk arasında ağlayacak olursa, o topluluktaki insanların tümü Allah'ın rahmetine mazhar olurlar. Her amelin bir ölçüsü ve tartısı vardır, ancak Allah korkusundan ötürü ağlamak bunun dışındadır. Allah, kendisinden korkulduğu için ağlayanların ağlayışlarına hiçbir değeri denk tutmaz. Bir kul ağlayınca mutlaka kalbi onun doğruluğuna ya da yalancılığına şahitlik eder."»

İbn Ebi'd-Dünya, "Kitabu'l-Yakîn"de Hasan-ı Basrî'nin şu sözünü rivayet eder:

«Müslüman kişinin alametleri şunlardır: Dininde kuvvetli, yumuşaklığında akıllı, yakininde imanlı, ilminde hikmetli, merhametinde Ölçülü, hakkı vermekte eli açık, zenginlikte iktisatlı, yoksullukta ta-hammüllü, güçlülükte ihsan sahibi, nasihatle birlikte itaatkar, rağbetinde ve arzularında takvalı, sıkıntıda sabır ve iffet sahibi, arzu ve rağbetlerinin onu çukurlara yuvarlamaması, dilinin onu kötülüklere sevketmemesi, gözünün haramlara bakmaması, tenasül organının haramlara buluşmaması, hevesinin onu haramlara meylettirmemesi, dilinin onu rezil rüsvay etmemesi, hırsının onu hafife almaması, niyetinin onu kusurlu kılmamasıdır.»

Yine aynı eserde Hasan-ı Basrî'nin şu sözü rivayet edilmiştir:

«Ey Ademoğlu, senin elinde bulunan şeylere Allah katındaki şeylerden daha fazla güvenip bel bağlaman, inancının zayıflığından dolayıdır.»

İbn Ebi'd-Dünya, Hasan-ı Basrî'den rivayet etti ki; Lokman, oğluna şöyle nasihat etmiştir:

«Ey oğulcuğum! Amel işlemek, ancak yakinî inançla mümkün olur. Yakinî inancı zayıf olan kimsenin amelide zayıf olur.

Ey oğulcuğum! Eğer şeytan, şek ve şüphe tarafından sana gelirse, sen onu yakinî inanç ve nasihatla mağlub et. Eğer tembellik ve bıkkınlık tarafından sana gelirse, sen onu kabir ve kıyameti anarak mağlub et. Eğer rağbet ve korku tarafından sana gelirse, sen, dünyanın terkedilecek bir yer olduğunu ona bildir.»

Hasan-ı Basrî dedi ki: «Bir kul, Cennet ve Cehennem'in varlığına kesin olarak inanırsa mutlaka Allah'tan korkup solar. İstikamet üzere olur. Ölünceye kadar da iktisatlı olur.»

«Cennet, yakini inanç ile talep edilir ve yine yakinî inanç sayesinde Cehennem ateşinden kurtulabiliriz. Yakinî inanç ile farizalar en mükemmel şekilde eda edilir, yakini inançla hak yolda sabır ve sebat gösterilir. Allah'ın verdiği afiyette çok hayırlar vardır. Vallahi onların afiyette birbirleriyle yardımlaş tıklarını, bela inince de birbirlerinden ayrılıp koptuklarını gördük.

İnsanlar afiyet zamanında eşit durumdadırlar, ama bela inince, işte yiğit adamlar o zaman ortaya çıkar ve belli olurlar.

Bela indiğinde Allah'a ibadet edenlerle etmeyenler anlaşılırlar.

Bela indiğinde mü'min kimse, imanına sığınır, münafik ise münafıklığına doğru gider.»

"Kur'ân'm Faziletleri" adlı eserde Feryabî, Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Doğrusu şu Kur'ân'ı köleler ve çocuklar okudular, onların Kur'ân teşvili hakkında bilgileri yoktur. Bu işin başına daha önceleri gelmiş değiller ve buna işin başından beri el atmış değillerdir. Aziz ve Celil olan Allah, bu hususta şöyle buyurmuştur: «Ey Muhammedi Sana indirdiğimiz bu kitab mübarektir. Ayetlerini düşünsünler, aklı olanlarda öğüt alsınlar.» (Sâd, 29.) Kur'ân'm ayetlerini ancak Kur'ân'a tabı olan kimseler düşünürler. Kur'ân'ı düşünmek, onun harflerini ezberlemek, ya da hadlerini zayi etmekle olmaz. Hatta bazı kimseler: «Ben Kur'ân'm tümünü ezberledim, bir harfini bile düşürmedim.» derler. Allah'a yemin ederim ki öyleleri, Kur'ân'm tümünü düşürmüşlerdir.

Kur'ân, onun ahlakında ve amelinde görülmez. Bazı kimseler derler ki: «Vallahi ben Kur'ân sûrelerinden birini bir nefeste okuyorum.» Hayır vallahi o, okuyucu, kurra, âlim, hakim ve takvah bir kimse değildir. Kur'ân okumak, ne zamandan beri bu şekilde mubah olmuştur? Veya o kimse nasıl böyle birşeyi söyleyebilir? Allah, böylelerini insanlar arasında çoğaltmasın.»

Hasan-ı Basrî, Cündeb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hüzeyfe, bize: «Hiçbir şeyden korkmuyor musunuz?» diye sorduğunda ben kendisine şu cevabı verdim: «Vallahi, sen ve adamların insanlar arasında bizim için en basit kimselersiniz.» Bu cevabım üzerine şöyle dedi: «Ama canım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, sizin başınıza bir bela gelecek olursa mutlaka bizden taraf gelecektir.»

Bununla beraber başka bir grup ortaya çıktı ki, bu ümmetin ahirinde olup Kur'ân'ı okurlar. Onu, hurmaları dağıtır gibi dağıtırlar. Okuyuşları kürek kemiklerinden aşağı inmez, kalblerine tesir etmez. Okuyuşları imanlarım geride bırakır.»

İbn Ebi'd-Dünya, gıybeti kötülemek için Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Vallahi, kurtçukların bedeni çürütmelerinden daha hızlı bir şekilde gıybet, mü'min kimsenin dinini çürütür.»

Hasan-ı Basrî, şöyle derdi: «Ey ademoğlu, insanlar sende bulunan bir ayıbı ortaya çıkarmadıkça sen imanın gerçeğine varamazsın. Sen kendindeki kusuru düzeltmeye başlamadıkça ve bu işi kendiliğinden yapmadıkça yine imanın gerçeğine varamazsın. Böyle yaptığın takdirde bu seni kendi nefsindeki taatla meşgul eder. Allah'ın, en çok sevdiği kullar, bu halde olan kullardır.»

«Ey Ademoğlu! Seninle fasık kişi arasında hürmet yoktur.»

«Bid'atçı kimsenin kötülüklerim anlatmak, gıybet sayılmaz.»

Aslet b. Tarif dedi ki: Hasan-ı Basrî'ye şöyle bir soru sordum:

- Günahım açıkça işleyen facir kişinin yaptıklarını başkalarına anlatmak gıybet sayılır mı?

- Hayır, böyle kimselerin saygınlığı ve kerameti yoktur. Bir kim, senin günahı açığa çıkınca onun kötülüklerini anlatmak gıybet sayılmaz. Üç kişinin gıybetini yapmak haram değildir. Onlar da şu kimselerdir:

1- Açıkça günah işleyen,

2- Zulmeden devlet başkam,

3- Bid'atçı kimse.

Adamın biri, Hasan-ı Basrî'ye dedi ki: «Bazı kimseler, sendeki hataları bulup aleyhine delil olarak kullanmak amacıyla senin meclisine katılıyorlar.» Hasan-ı Basrî ona dedi ki:

«Yavaş ol bakalım ey adam, ben kendi nefsimi canana yönelttim, o da yöneldi. Nefsimi Cehennem ateşinden kurtarmak için gerekli yola yönelttim, o da yöneldi. Nefsimi insanlardan kurtulma yönüne yönelttim, ama bunun çaresini bulamadım. İnsanlar, yaratıcılarından ve rezzaklarmdan memnun olmadılar. Kendileri gibi bir yaratıktan nasıl memnun olacaklar? İnsan, kendi kardeşine, tevbe etmiş olduğu bir suçu nedeniyle kötüleyici ifadeler kullanırsa, kendisi de o günahı işlemedikçe ölmez.»

Hasan-ı Basrî, Lokman (a.s.)'m kendi oğluna şöyle öğüt verdiğini söylemiştir:

«Ey oğulcuğum! Yalandan sakın, çünkü yalan, serçe eti gibi iştahlı birşeydir, ama az bir süre sonra sahibini ateşte kavurur.»

Hasan-ı Basrî dedi ki: «İnsanları amelleriyle değerlendirin, sözlerini önemsemeyin. Zira Aziz ve Celil olan Allah, kişinin söylediği her sözü karşılığında o sözü doğrulayan ya da yalanlayan bir amelini delil kılar. Bir kişiden güzel bir söz işitirsen, hemen hükmünü verme. Eğer o kişi, güzel sözünü doğrulayan bir amel işlerse bu onun için güzel birşey olur. O güzel sözle güzel amel, ne güzel iki kardeş olurlar. Ama kişinin sözü ameline ters düşerse, artık onun durumu sence açıktır, öyle değil mi? Ondan sakınki ademoğlunun aldanışı gibi seni aldatmasın, senin de hem sözün, hem amelin olsun. Amelin sözünden daha uygun olmalıdır. Senin gizli ve açık hallerin vardır, gizli halin açık halinden daha muteberdir. Senin acil dünyan ile sonradan gelecek ahiretin olacaktır, ahiretin dünyandan daha önemlidir.»

İbn Ebi'd-Dünya, Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Yaşlandığında beyaz saçlı, sivri dilli, keskin bakışlı, kalbi ve ameli ölü bir kimse ile karşılaşırsan, onu kendi nefsinden daha iyi görür ve tanırsın. Onun bedeni var ama kalbi yok olarak görürsün, sesini işitirsin ama dostu va arkadaşı yoktur. Dili verimlidir, kalbi ise kıt verimlidir. Onlardan biri kendi malından başkasının malım yer ve amellerine ağlar. Karın sancısı ve hazımsızlık rahatsızlığı onu yakalayınca cariye veya kölesine: "Bana hazmı kolaylaştırıcı bir ilaç getirin." der. Ey miskin, böyle yapmakla sen ancak dinini hazmedip eritiyorsun, öyle değil mi?

Elbisesi incelen kimsenin dini incelir, bedeni yağlanan ve şişmanlayan kimsenin dini zayıflar, yiyeceği lezzetli olan kimsenin kazancı pis ve kokuşuk olur.»

Acurî, Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Mü'minin sermayesi dinidir. O nereye giderse dini de onunla beraber gider, onu yolda, eşyalarının arasında bırakmaz; bırakmamalıdır. Dinini başkalarına emanet etmemelidir.»

Hasan-ı Basrî, «Nedamet çeken nefse yemin ederim ki...» ( me, 2.) ayet-i kerimesini tefsir ederken şöyle demiştir:

«Mü'mini gördüğünde mutlaka o kendi nefsini kınar ve: "Ben bu kelimeyi söylemek istememiştim, bu yiyeceği yemek istememiştim bu mecliste oturmak istememiştim..." der. Facir ve günahkar kimseye gelince, o kötülüğe doğru adım adım ileri gider, ama kendi nefsini asla kınamaz.

Sabredin, azminizi bileyin, bu dünya ancak sayılı birkaç gün ve geceden ibarettir. Sizlerde yakında çağrılacak, çağrıya icabete edecek ve arkanıza dönüp bakmadan gidecek olan yolcularsınız. Bu dünyada salih amelleri işlemeye yönelin, doğrusu şu hak, insanları yordu. Onlarla şehvet ve arzularının arasına bir engel olarak girdi, şu hakka karşı ancak faziletini ve akıbetini bilen kimse sabreder.

Kul, kendi nefsinden va'zu nasihat aldığı sürece hayır içindedir. Kendini muhasebeye tabi tuttukça iyiliktedir.»

İbn Ebi'd-Dünya, nefis muhasebesi ile ilgili olarak Hasan-ı Basrî'-nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Mü'min kişi, nefsine hakimdir. Nefsini Aziz ve Celil olan Allah için muhasebeye tabi tutar. Dünyada iken nefislerini muhasebeye tabi tutan kimselerin hesabı, kıyamet gününde hafif tutulur. Dünyada iken nefislerini muhasebeye tabi tutmayan kimselerin kıyamet gününde hesapları zor olur. Mü'min kişi aniden gördüğü ve beğendiği birşeye: «Vallahi sen benim ihtiyacımsm ve sana arzu duyuyorum ama vallahi sana ulaşamıyorum, ne yazık ki seninle benim aramda engel var.» der. Yine mü'min kişinin elinden birşey kaçar ve bir firsa-tı değerlendiremezse kendi nefsine dönüp: «Allah dilediği takdirde ben bu şeyi isterim.» der. Müminler, Kur'ân tarafından sıkıca bağlanan kimselerdir. Kendileri ile helakleri arasında engel vardır. Kur'ân sayesinde helakten korunurlar. Mü'min kişi dünyada tutsaktır, boynunu tutsaklık zincirinden kurtarmaya çalışır. Aziz ve Celil olan Allah'ın huzuruna varıncaya kadar hiçbir şeyden emin olmaz. Zira o; gözü, kulağı, dili ve tüm azalarından ötürü sorguya çekileceğini bilir. Rıza, çok zor birşeydir, mü'minin dayanağı sabırdır. Ey Ademoğlu, nefsini iyilik yaparak yen, eğer Cehennem ateşine girersen artık iflah olamazsın.»

İbn Ebi'd-Dünya, Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Mü'min kişi, dünyada garib insan gibidir, başkalarıyla rekabete girmez, dünyanın zilletinden ötürü sabırsızlık gösterip sızlanmaz. Onun durumu ile diğer insanların durumu farklıdır. İnsanlar, ondan yana rahattırlar, o kendi nefsi ile meşgul olur. Eğer bela ve imtihan olmasaydı, sayılı az günlerde kişiyi helak edecek şeyler meydana gelmezdi.

Ben bu ümmetin ilklerini ve seçkinlerini gördüm. Onlar arasında uzun bir ömür yaşadım. Allah'a yemin ederim ki, onlar Cenab-ı Al-lah'-ın kendilerine helal kıldığı şeylerden o kadar çok çekinirlerdi ki, sizin haramlardan çekindiğinizden daha fazla çekinirlerdi. Onları, Rablerinin kitabı ile amel edip peygamberlerinin sünnetine tabi olarak gördüm. Onlardan hiçbiri fazla bir elbiseyi dürüp bohçaya koymadı ve yer altına da birşey gizlemedi. Ailesine de yemek yapmasını emretmedi. Onlardan biri kendi evine girer, kendisine yemek takdim edilirse yer, takdim edilmezse susar ve hiç konuşmazdı.

Münafık kişi namaz kılarsa, gösteriş için ya da insanlardan korkup utandığı için kılar. Namaz kılarken dünya gam ve tasalarını düşünür, namazın vaktini kaçırırsa pişman olmaz, vakti kaçtı diye üzülmez.»

"en-Nüket" adlı kitabın sahibinin rivayetine göre Hasan-ı Bas-rî şöyle demiştir:

«Allah'a yaptığı hamdi, nimetler için kale ve korunak yapan; zekat ödemeyi mal için bir koruyucu duvar kılıp bekçi yapan; ilmi de kendisi için rehber ve delil kılan kimse, yan yolda düşüp yığılmaktan emin olur ve rütbelerin en yücesine ulaşır. Malı avlayan, mali hakları ödemeyen, malı kendisini Allah'a taattan alıkoyup meşgul eden kimse, kendi nefsine yazık etmiş ve kendi eliyle de kalbini yaralamış olur. Ayrıca Cenâb-ı Allah, onu malının üstüne yağmacı ve ihtilasçı olarak musallat kılar. Diğer arzu ettiği şeylere giderken yarı yolda yığılıp kalmaktan da emin olmaz.»

Zayıf bir rivayette anlatıldığına göre bu sözler, Hasan-ı Basrî'den başkasına aittir. Doğrusunu Allah bilir.

Hasan-ı Basrî dedi ki: «Bir kimsede şu dört hususiyet bulunursa, Cenâb-ı Allah, sevgisini onun üzerine bırakır, rahmetini onun üzerine saçar: Kişinin ebeveynine karşı ince ve merhametli olması, kölesine acıyıp şefkat göstermesi, öksüzü koruma altına alması, zayıfa yardımcı olması.»

Hasan-ı Basrî'ye münafıklığı sordular. O da şöyle tanımladı:

«Kişinin içi ile dışının aynı olmaması, girdiği yerle çıktığı yerin farklı olmasıdır. Münafiklıktan ancak mü'min kişi korkar, münafıklıktan ancak münafık kişi korkmaz ve emin olur. Yemin ederim ki, mü'min kişi ölse de, hayatta kalsa da münafiklıktan korkar. Münafik kişi ise, ölse de hayatta kalsa da münafiklıktan korkmaz.»

Ömer b. Abdülaziz, Hasan-ı Basrî'ye mektup yazarak sordu:

- Dirhem ve dinarlara olan sevgin nasıldır?

- Ben onları sevmem.

- Öyleyse kadılığa geç. Çünkü sen adaletli birisin.

İbrahim b. İsa dedi ki: «Hasan-ı Basrî'den daha uzun boylu hü-zünlenen bir kimse görmedim. Onu

her gördüğümde mutlaka bir musibete maruz kaldığını sandım.»

Mesma' dedi ki: «Eğer Hasan-ı Basrî'yi görseydin, "Bütün yaratıkların hüznü onun üzerine

saçılmıştır." derdin.»

Yezid b. Havşeb dedi ki: «Hasan-ı Basrî ile Ömer b. Abdülaziz'den daha hüzünlü kimse görmedim.

Sanki Cehennem ateşi sırf o iki kişi için yaratılmıştı.»

İbn Esbat dedi ki: Hasan-ı Basrî, otuz sene müddetle hiç gülmedi. Kırk sene müddetle de hiç şaka

yapmadı ve şöyle dedi: «Yaratıklar kıyamet günü gibi ağlayan bir göz ve açığa çıkan gizli yerleri

duymadılar. Ey ademoğlu! Yarın kıyamet gününde sen ameline bakacaksın amelinin iyisi, kötüsü

tartılacaktır. Bütün serlerden sakın, serlerden hiçbirini hafife alma- Yarın amel terazisinde o serden

sakınmış olduğunu gördüğün zaman sevinirsin.

Dünya gitti, ameliniz boyunlarınızda gerdanlık gibi kaldı.

Ey ademoğlu! Dünyanı verip ahiretini al, böylece hem dünyada hem ahirette karlı çıkarsın. Sakın

ahiretini veripte dünyayı almaya kalkışma. Aksi takdirde hem dünyayı hem de ahireti kaybedersin.»

Bu sözleri, Lokman (a.s.)'ın kendi oğluna söylediği nakledilir.

Hasan-ı Basrî dedi ki: «Adamın kırmızı ve beyaz elbiseler giyinmiş olduğunu ve "Gelin bana

bakın." dediğini görürsün. Ey fasıkların en fasıkı, seni gördük, sana ehlen ve sehlen demiyoruz.

Dünya ehline gelince, onlar sana bakarak dünyalarına olan aşırı tutkunlukları nedeniyle kazanç

sağladılar. Karınlarında ye sırtlarında zenginliğin şehvet ve arzularına karşı cüretkar oldular. Ahiret

ehline gelince onlar, senden hoşlanmadılar ve sana öfke duydular. Her ne kadar beygirler onları

süratle sırtlarında götürseler de katırlar onları üzerlerinde taşısalar da, adamlar peşlerinden

yürüyerek izlerini takip etseler de günah ve masiyetlerin zilleti onların boyunlarından ayrılmaz.

Cenâb-ı Allah, kendisine isyan edenleri mutlaka alçaltır.»

Ferkad dedi ki: Hasan-ı Basrî, yanımıza geldi, kendisine şöyle ıdeP dik: Ey Ebu Said, Muhammed b. Ahtem'in durumuna şaşmıyop'mu-sun? - Ona ne olmuş ki?

- Az önce yanma gittik, can çekişiyordu. Bize: "Şu sandi

kın." dedi. Böyle derken evinin bir tarafındaki sandığı zünü şöyle sürdürdü: "Bu sandıkta 80.000

dinars (Veya^dirheitf^Vardır. Bunun zekatını ödemedim, bununla bir âkrabâyanyît*kte; bulun-

madım, bir muhtaç da bundan asla yiyemedi:Biz de kendisine şöyle dedik:

«Ey Abdullah'ın babası, sen bu malı kim için biriktirdin? O da bize şu cevabı verdi:

- Zamanın beklenmedik korkulu halleri, akranların para pul yarışma girmeleri ve sultanın cefası

durumunda harcamak için biriktirdim.

- Bakın hele, şeytan onu hangi yoldan gelerek aldatmış. Onu zamanın beklenmedik korkulu

halleriyle, akranlarının para pul yarışında bulunmalarım düşündürerek ve sultanın cefada bulunacağı

ihtimalini aklına getirerek korkutmuş. Ey varis, dün iki arkadaşının yaptığı gibi sende hilekarlık yapma, sen el emeği sarfetmeksizin bu mal sana geldi, alın teri akıtmadan bu mala kondun. Kimsenin el uzatamıyacağı malları bulunan kimseden bu mal sana miras kaldı. Bu malı batıl yolla kazandı, biriktirdi, hakkım vermedi.

Sonra Hasan-ı Basrî, sözünü şöyle devam ettirdi: «Doğrusu kıyamet günü pişmanlıklar günüdür. Kişi malı toplar, sonra Ölüp o malı başkalarına bırakır. Allah, o mirasçıya salihliği nasib eder ve o malı hayır yollarına sarfeder, malın asıl sahibi olan kişi ise, kendi malını kıyamette başkasımn terazisinde görür.»

Hasan-ı Basrî, günün başlangıcında şu beyti okurdu:

«Dünya hiçbir diri için kalıcı değildir. Hiçbir diri de dünya üzerinde kalıcı değildir.»

Günün sonunda şu beyti okurdu:

«Asıl civan odur ki, daha Önce yaptığı takvalı işlerden ötürü memnun olur.

Kendisini öldüren hastalığı anladığı zaman.»

Hasanlı Basrî, Ömer b. Hattab'ın halifeliği döneminde doğdu. Onu alıp Ömer b. Hattab'a götürdüler. Ömer de onun için dua etti ve damağına tatlı birşeyler sürdü. Hasan-ı Basrî, hicretin 110. senesinde Basra'da vefat etti. Doğrusunu, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah daha bilir.