El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hicretin Doksanaltıncı Senesi

Bu senede Kuteybe b. Müslim, Çin diyarından Kaşgar'ı fethetti. Allah ona rahmet etsin. Çin hükümdarına da elçiler göndererek onu tehdit edip korkuttu ve beldelerine ayak basıp hükümdarlarına ve eşrafına kölelik mührü …

Bu senede Kuteybe b. Müslim, Çin diyarından Kaşgar'ı fethetti. Allah ona rahmet etsin. Çin hükümdarına da elçiler göndererek onu tehdit edip korkuttu ve beldelerine ayak basıp hükümdarlarına ve eşrafına kölelik mührü vurmadan geri dönmeyeceğine Allah adıyla ye-nam etti. Onlardan cizye alacağını ya da İslâm'a girmelerini sağlayacağını söyledi. Elçiler, Çin ülkesinin en büyük hükümdarının huzuru-na girdiler. Hükümdar, büyük bir şehirde oturuyordu. Anlatıldığına göre o şehri kuşatan surlarda doksan kapı vardı. Hanbalık denen o Şehir, Çin'in en büyük, en verimli, en zengin ve alışverişi en çok olan Şehirlerindendi. Çinliler, çok mal ve eşyaya sahip oldukları için başka ülkelere gitme ihtiyacım hissetmezlerdi. Başka ülkelerin insanları onlara muhtaçtı. Çünkü onlar, çok eşyaya ve geniş bir iklime sahiptiler. Diğer ülkelerin hükümdarları, Çin hükümdarına haraç öderlerdi. Çünkü Çin hükümdarı, güçlü, zorba, askeri ve teçhizatı çok bir hükümdardı.

Kısaca demek istediğimiz şudur ki; Kuteybe'nin elçileri, Çin hükümdarının yanına gittiklerinde başkentinin ve ülkesinin büyük olduğunu, ülkede çok nehirlerin, pazarların, güzelliklerin ve kıymetli şeylerin bulunduğunu gördüler. Büyük bir kalede ve müstahkem bir mevkide bulunan hükümdarın huzuruna vardılar. Kale, büyük bir şehir büyüklüğündeydi. Çin hükümdarı, başlarında Hübeyre'nin bulunduğu 300 İslâm elçisine tercümanı vasıtasıyla şöyle dedi: "Siz nesiniz kimsiniz ve ne istiyorsunuz?" Elçiler de şöyle dediler: "Biz Kuteybe b' Müslim'in elçileriyiz. O, seni İslâm'a davet ediyor. Eğer İslâm'a girmezsen cizye ödemen gerekecek. Cizye de ödemezsen seninle savaşacağız." Hükümdar kızdı ve elçilerin zindana atılmalarım emretti. Ertesi sabah onları huzuruna getirterek: "Siz tanrınıza nasıl ibadet e-dersiniz?" diye sordu.

Onlar da normal veçhiyle namaz kıldılar. Rükû ve secdeye kapandıklarında hükümdar onlara güldü ve: "Siz evlerinizde nasıl olursunuz?" diye sordu. Onlar da gündelik elbiselerini giyindiler. Hükümdar, daha sonra huzurundan çıkıp gitmelerini emretti. Ertesi sabah tekrar yanına çağırdı ve: "Hükümdarlarınızın huzuruna nasıl girersiniz?" diye sordu. Onlar da takkelerim, sarıklarını, hırkalarını, abalarını giyerek hükümdarın huzuruna girdiler. Hükümdar, onları görünce: "Geri dönün." dedi. Onlar da huzurdan çıkıp geri döndüler. Hükümdar, kendi adamlarına: "Bunları nasıl gördünüz?" diye sorduğunda, onlar şu cevabı verdiler: "Şimdiki kıyafetleri, erkek kıyafetine daha çok benzemiştir. Bunlar işte onlardır." Üçüncü gün olduğunda hükümdar, yine haber gönderdi ve huzuruna geldiklerinde: "Düşmanlarınızı nasıl karşılarsınız?" diye sordu.

Onlar da silahlarını kuşandılar. Miğferlerini taktılar, kılıç ve oklarını ellerine alıp atlarına binerek harekete geçtiler. Çin hükümdarı, onlara baktı, dağların kendisine doğru ilerlemekte olduklarını sandı. Hükümdara yaklaştıklarında mızraklarını diktiler, sonra paçalarını sıvayarak ona doğru ilerlediler. Onlara: "Geri dönün." dedi. Çünkü Çinlilerin kalblerine Müslüman korkusu girmişti. Müslüman elçiler de geri dönüp atlarına bindiler, mızraklarını ellerine alarak atlarını koş-tururcasına sürdüler. Hükümdar, kendi adamlarına: "Bunları nasıl görüyorsunuz?" diye sorduğunda onlar: "Bunlar gibisini asla görmedik!" diye cevap verdiler. Akşam olunca hükümdar, onlara haber gönderip: "Liderinizi ve en üstün olanınızı bana gönderin." dedi. Onlar da Hübeyre'yi hükümdara gönderdiler. Hükümdar, huzuruna girdiğinde Hübeyre'ye şöyle dedi:

- Ülkemin büyüklüğünü gördün, hiç kimse sizi bana karşı koruyamaz. Sizler, avucumdaki bir yumurta gibisiniz. Ben sana birşey soracağını, doğru cevap verirsen ne âlâ, aksi takdirde seni öldürürüm.

- Sor bakalım.

- Birinci günde bir kılık, ikinci günde ikinci bir kılık, üçüncü günde ise bambaşka bir kılıkla huzuruma geldiniz, bunun sebebi neydi?

- Birinci gündeki kılığımız, ailemiz ve çocuklarımız arasında giydiğimiz elbise ve kılığımızdır. Bununla onlar arasında rahat oluruz. İkinci gündeki kılığımız ise, hükümdarlarımızın huzuruna girerken giydiğimiz elbise ve kılıklarımızdır. Üçüncü gündeki kılıklarımız ise, düşmana karşı çıkıp savaştığımızda giydiğimiz elbise ve kılıklarımızdır.

- Zamanınızı ne güzel idare ediyorsunuz. Arkadaşınız Kuteybe'nin yanma dönün ve ona deyin ki, ülkemden ayrılıp gitsin. Ben onun hırsını ve adamlarının azlığını öğrendim. Eğer ülkemden ayrılıp git-mezseniz sizi baştan sona kırıp geçirecek, mahvedecek ve askerlerimi üzerinize göndereceğim. - Sen bunu Kuteybe'ye mi söylüyorsun? Süvarilerinin bir başı senin ülke topraklarında, diğer ucu da zeytin yetişen mıntıkada olan bir kumandanın askerleri mi azdır diyorsun? Gücü yettiği halde dünyayı arkasında bırakan ve senin ülkene gazaya gelen bir adam nasıl haris olabilir? Bizi korkutmana gelince biz ölümden korkmuyoruz, bir ecelimiz olduğunu biliyoruz. Ecelimiz tamam olduğunda en iyisi şehid edilmemizdir. Biz ölümden korkmuyoruz ve ölmek istemiyen kimselerde değiliz.

- O halde adamınızı nasıl razı edeceğim?

- O senin topraklarına basmadıkça, valilerini köle diye mühürle-medikçe, sonunuzu getirmedikçe, ülkenden cizye almadıkça geri dönmemeye yemin etmiştir.

- Ben onun yeminini yerine getiririm. Ona kendi ülkemden biraz toprak veririm. Ayrıca hükümdar çocuklarından dördünü gönderirim. Çok miktarda altın ve ipek kumaş da gönderirim ki, bunların kıymetini kimseler takdir edemez.

Böylece Hübeyre ile Çin hükümdarı arasında çok konuşmalar geçti. Neticede şu antlaşmaya vardılar: Hükümdar, kendi ülkesinin toprağını altın bir tepsi içinde gönderecek. Kuteybe'de o toprağa ayağıyla basacak. Ayrıca kendi evladından ve hükümdarların çocuklarından birkaçım gönderecekti ki, Kuteybe onların boyunlarına kölelik mührünü vursun. Yine Kuteybe'nin yeminini yerine getirmiş olmak için de bol miktarda mal gönderdi.

Çin hükümdarı, kendi çocuklarından ve diğer hükümdarların çocuklarından 400'ünü Kuteybe'ye göndermiştir. O, Çin hükümdarının gönderdiği mallar, paralar ve çocuklar kendisine ulaştığında bu armağanları kabul etti. Çünkü Kuteybe, mü'minlerin emiri Velid b. Ab-dülmelik'in ölüm haberini almış, morali bozulmuş ve şevketi kırılmıştı. Kuteybe b. Müslim el-Bahilî, Süleyman b. Abdülmelik'e bey'at etmemeye karar vermiş, maiyetindeki askerlerin kendi halifeliğini kabul etmeleri için çağrıda bulunmak istemişti. Fakat, ülke ve beldeleri fethetme ile meşgul olduğundan bu .imkanı bulamamıştı. Sonra bu senenin (hicri doksanaltıncı senenin) sonunda öldürülmüştü. Allah ona rahmet etsin. Anlatıldığına göre onun elinde hiçbir bayrak yere düşmedi. Allah yolunda cihad eden mücahitlerdendi, başka hiçbir komutanın toplayamayacağı miktarda çok asker toplamıştı.

Hicretin doksanaltıncı senesinde Mesleme b. Abdülmelik, yaz mevsiminde gazaya gitti. Abbas b. Velid de Rum ülkesine gazaya gitti, oralarda Tolas ve Merzubaneyn'i fethetti.

Bu senede Şam'daki Emevi camisinin inşaatı, banisi halife Velid b. Abdülmelik b. Mervan tarafından tamamlandı. Allah ona rahmet etsin ve ona hayır mükafat versin. Bu caminin yerinde daha önce Yunanlılar ve Keldanîler tarafından yapılmış bir mabet vardı. Kelda-nîler, Şam'ı şenlendirip imar etmişlerdi. Oraya ilk olarak onlar mabet inşa etmişlerdi. Keldanîler, yedi gezegene taparlardı. Bu gezegenler şunlardır:

1- Dünya semasındaki Ay,

2- ikinci gök tabakasındaki Utarit,

3- Üçüncü gök tabakasındaki Zühre,

4- Dördüncü gök tabakasındaki Güneş,

5- Beşinci gök tabakasındaki Merih,

6- Altıncı gök tabakasındaki Müşteri,

7- Yedinci gök tabakasındaki Zuhal.

Keldanîler, Şam'ın her bir kapısının üzerine bu yedi gezegenden birinin resmini yapmışlardı. Şam'ın yedi kapısı vardı. Sırf bu maksatla Şam'a yedi kapı yapmışlardı. Yedi heykel dikmişler, bu heykellerden her biri bir gezegene aitti. Her sene de bir defa olmak üzere bu kapılardan birinin yanında bayram şenlikleri düzenlerlerdi.

Rasathaneleri,

Keldanîler

kurmuşlardı.

Bunlar,

yıldızların

hareketlerinden,

birbirlerine yaklaşmalarından ve birleşmelerinden bahsederlerdi. Bunlar, Şam'ı kurmuşlar ve şehri kurmak içinde o iki dağ arasından akan suyun kıyısını seçmişlerdi. O iki dağ arasından gelen suyu kanallara aktararak şehir içindeki evlerin avlularından geçirmişlerdi. Şam, onların zamanında şehirlerin en güzellerinden biri idi. Hatta şehirlerin en güzeli idi. Çünkü orada insanı şaşkına döndürecek acaip tasarruflarda bulunmuşlardı. Emevi camiinin yerindeki o mabedi inşa ettiler. O mabet, bugünkü Emevi camiinin kuzey kısmına bakan bölümünde bulunuyordu.

Keldanîler, kuzey kutbuna yönelerek ibadet ederlerdi. Mihrabları da o yöne bakar, mabedlerinin kapısı, kıble tarafına açılırdı. Yani bugünkü mihrabın arka tarafına düşüyordu. Nitekim bunu gözümüzle görmüşüzdür. Mihrabları, kuzey kutbu yönündeydi. Gördüğümüz ka-üi ise, nakışlı taşlarla inşa edilmiş güzel bir eserdi. Üzerinde kendi yazılarıyla yazılmış bir kitabe de vardı. Kapının sağında ve solunda da iki küçük kapı daha vardı. Mabedin batı tarafında cidden yüksek bir köşk vardı. Posta kapısındaki bu sütunlar, o köşkü taşımaktaydılar. Mabedin doğu kısmında da hükümdar Ciron'un köşkü vardı. Ciron, onların hükümdarıydı. Orada iki büyük evde vardı ki, onlar kendilerinden önce Şam'a hükmeden kimselerin evleriydi.

Anlatıldığına göre mabedle birlikte hükümdarlara mahsus üç büyük ev vardı. Bu evleri ve mabedi yüksek bir sur kuşatmaktaydı. Bu sur, büyük yontma taşlarla yapılmıştı. Sözünü ettiğimiz üç evden biri mutfak, biri tavla idi. Diğeri de Muaviye'nin inşa etmiş olduğu yeşil köşkün yerindeki bir evdi. Öncekilerden nakillerde bulunan İbn Asakir dedi ki: Yunanlılar, Şam şehrinin ve bu mekanların yerini tesbit etmek ve inşaata başlamak için onsekiz sene müddetle yıldız falına baktılar. Duvarların temellerini kazdıklarında istedikleri iki yıldız doğdu. Onlar, inşa edecekleri mabedin asla harab olmamasını ve ibadetsiz kalmamasını, inşa edecekleri şehrin devamlı saltanat ve hükümdarlık merkezi olmasını amaç edinmişlerdi.

Ben derim ki: Mabede gelince orası her zaman ibadet edilen bir yer oldu. Asla ıssız kalmadı.

Ka'bü'l-Ahbar dedi ki: "Orası kıyamete dek ıssız kalmayacak ve içinde hep ibadet edilecektir. Yeşil köşkün bulunduğu hükümdar evine gelince, Muaviye o binayı yeniledi. Bilahare hicretin kırkaltmcı senesinde yakıldı. Nitekim bunu ileride anlatacağız. O bina harab oldu. Miskin, zayıf ve düşkün kimselerin meskeni haline geldi ve bu zamana kadar da o haldedir.

Kısaca anlatmak istediğimiz şudur ki; Yunanlılar, Şam'da bu anlattığımız şekilde uzun süre kaldılar. Oradaki kalışları 4.000 seneden fazladır. Hatta denildiğine göre o mabedin dört duvarını, ilk olarak Hud peygamber inşa etmiştir. Hud peygamber, İbrahim peygamberden uzun zaman önce yaşamıştı. İbrahim Halil peygamber, Şam'a git-miş, Şam'ın kuzeyinde Berze mevkiine yerleşmiş, orada düşmanlarıyla savaşmış, onları mağlub etmiş, düşmanlarına karşı Allah ona yardım etmişti. Berze mevkiinde düşmanlarıyla savaştığı için İbrahim Halil peygamberin orada bir makamı vardır. Bu makamın ona ait olduğu, önceki kitaplarda katiyyetle ifade edilmektedir ve bu, atadan oğula nakledilen bir hakikattir. Zamanımıza kadar da ulaşmıştır. Doğrusunu Allah bilir.

Şanı, o zamanlarda sakinleri olan Yunanlılar tarafından şenlendirilmiş, mamur hale getirilmişti. Orada yaşayan Yunanlı Keldanîler çok kalabalık idiler, ibrahim peygamberin düşmanlarıydılar. İbrahim Peygamber, -puta taptıkları, yıldızları rab edindikleri için- onlarla tartışmıştı. Nitekim bunu tefsirimizde de anlatmışız dır. Yine bu kitabımızın "İbrahim Peygamberin Kıssası" bölümünde de ani atmışız dır. Hamd, Allah'adır. Yardım Allah'tan dilenilir.

Kısaca demek istediğimiz şudur ki, Yunanlılar, Şam'ı imar ettiler. Orada ve kazaları olan Havran, Bika Baalbek ve diğer yerlerde göz alıcı, garip, insanı şaşkına çevirici, muazzam binalar inşa ettiler. Hatta İsa peygamberden 300 sene kadar sonra Şamlılar, İstanbul'u (Kostantiniyye'yi) inşa eden hükümdar Kostantin b. Kostantin vasıtasıyla Hristiyanlığa geçtiler. Bu hükümdar, onlar için kanunlar koydu. İlk olarak o ve milleti ile yeryüzü halkının .çoğu Yunanlı idiler. Hristi-yan patrikleri, onun emri ile uydurma bir din ortaya koydular. Bu din, Hristiyanlığın aslından yapılan alıntılar ile putperestlik karışımı birşeydi. Bu uydurma din nedeniyle doğuya yönelerek ibadet ettiler, orucu artırdılar. Domuzu helal kıldılar. Kendi iddialarına göre çocuklarına büyük emaneti öğrettiler. Aslında bu büyük emanet değildi. Büyük bir hıyanet ve hakir denecek çok kötü bir cinayetti. Bununla birlikte bunun hacmi küçüktü. Önceki kısımlarda bundan bahsetmiş ve gerekli açıklamayı yapmıştık.

Hristiyanların melekî grubunun mensub olduğu bu hükümdar, Şam'da ve diğer yerlerde büyük kiliseler inşa ettirdi. Denildiğine göre 12.000 kilise inşa ettirmiş, bu kiliseler için gelirli vakıflar kurmuştu. Bu kiliselerden biri, Beytü'1-lahm kilisesi idi. Diğeri de Ümmü Heyla-ne elGandakaniyye'nin inşa ettirdiği Kudüs'teki Kumame kilisesi idi. Meşhur kiliseler bunlardı. Bunlardan başka daha binlerce kiliseler inşa ettirmişti.

Hülasa diyeceğimiz şudur ki; Hristiyanlar, Yunanlılara göre muazzam bir mabet olan Şam'daki o meşhur mabedi, Yuhanna kilisesine dönüştürdüler. Şam'da başka birçok kiliseler de inşa ettiler. Hristiyanlar, Şam'da ve diğer yerlerde 300 senelik bir süre daha dinlerini devam ettirdiler. Nihayet yüce Allah, Muhammed (s.a.v.)'i peygamber olarak gönderdi. Bu kitabın siyer bölümünde anlattığımız işler, Muhammed (s.a.v.) tarafından gerçekleştirildi. Ayrıca kendi zamanında Bizans hükümdarı Heraklius'a mektup ve elçi göndererek onu Aziz ve Celil olan Allah'a imana davet etti. Heraklius da Ebu Süfyan'la karşılıklı olarak bu hususta konuştu.

Bundan sonra Rasûlullah (s.a.v.), üç emiri Zeyd b. Harise, Cafer ve İbn Kevaha'yı Şam sınırındaki Belka'ya gönderdi. Bizanslılar da onlara karşı büyük bir ordu gönderdiler. Yapılan savaşta bu üç emiri ve beraberlerindeki askerlerin bir kısmını şehid ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Tebük senesinde Bizanslılarla savaşmaya ve Şam'a girmeye karar verdi. Ancak sıcakların şiddetli, durumun zayıf ve insanların sıkıntıda oluşundan ötürü o sene geri döndü. Sonra Ebu Bekir esSıddık, orduları tüm Şam mıntıkasına gönderdi. Bu mıntıkalar arasında Dımışk şehri ve kazaları da vardı. Bu hususu, Şam'ın fethinden bahsederken detaylıca anlatmıştık.

Şam mıntıkasında İslâmiyet güçlenince ve Cenâb-ı Allah, rahmetini oraya inzal edip ihsanlarını yağdırınca ordunun komutanı Ebu Ubeyde (veya Halid b. Velid), Dımışk ahalisine bir emanname yazdı. Şam'daki ondört kilise Hristiyanların elinde bırakıldı. Ancak Maryu-hanna adını verdikleri o meşhur kilisenin yarısını Hristiyanlardan aldılar. Çünkü Halid b. Velid, Şam'ı kılıç zoruyla doğu kapısından fet-hetmişti. Hristiyanlar da Ebu Ubeyde'den eman almışlardı. Ebu Ubeyde ise, Cabiye kapısından sulh yoluyla şehre girmişti. İhtilaf ettiler. Sonra şehrin yarısının sulh yoluyla, yarısının da kılıç zoruyla alınmış olduğu hususunda anlaştılar. Doğudaki bu kilisenin yarısını aldılar. Ebu Ubeyde, bu yarı kısmı Müslümanların namaz kıldığı bir mescit haline getirdi. Burada ilk olarak Ebu Ubeyde, sonra da diğer sahabeler namaz kıldılar ki, buraya sahabe mihrabı denilir. Ancak Maryuhanna mihrabmdaki kapı açık değildi. Müslümanlar, o mübarek yerde namaz kılıyorlardı. Açıkça anlaşıldığına göre kıble duvarındaki mihrablan açan kişi Velid'dir.

Ben derim ki: Bu mihrablar yenilenmişlerdir. Velid'in açtığı mih-rablar, onlar değildir. Eğer yapmış ise, o bir tek mihrab açmıştır. Belki de hiç yapmamıştır. Halife, o mihrabta namaz kılardı. Diğer mih-rablara gelince onlar yakın zamanda açılmışlardır. Her bir imamın; yani Şafiî'nin, Hanefî'nin, Malikî'nin ve Hanbelî'nin birer mihrablan vardı ki, bunlar da Velid'den bir süre sonra yapıldılar. Selef ulemasının çoğu bu şekilde mihrabların yapılmasını hoş karşılamadılar ve bunu ortaya atılan bid'atlardan saydılar. Müslümanlar ve Hristiyanlar, bu mabede bir kapıdan girerlerdi ki, bu da kıble tarafındaki yüksek mabet kapısıdır. Bugünkü maksure içinde bulunan büyük mihrabın mekanıdır. Hristiyanlar batı tarafına kiliselerine, Müslümanlar da sağ tarafa mescitlerine giderler; Hristiyanlar kendi kitaplarını aşi-are ve yüksek sesle okuyamazlar ve çanlarını çalamazlar. Sahabele-*K ^aygılannc*an> korkularından ve onlardan çekindiklerinden ötürü ibadetlerini sessizce ifa ederler. d /?am Valiliği zamanında Muaviye, Sahabeler mescidinin kıblesin hukümet konağı yaptırmış, bu konak dahilinde yeşil bir kubbe de

inşa ettirmişti. Bu konağın tümü, yeşil kubbe adıyla tanınmıştı. Mua-viye, orada kırk sene yaşamıştı. Bunu önceki kısımlarda da anlatmıştık. Şam'daki o meşhur mabed, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında ortaklaşa kullanıldı. Bu durum, hicretin ondördüncü senesinden sek-senaltmcı senesinin zilkade ayına kadar devam etti.

O sırada halifeliğe Velid b. Abdülmelik geçti. Velid, bu mabedin kalan kısmını da Hristiyanların elinden alıp Müslümanların mescidine eklemeye karar verdi ve mabedin tümünü tek bir mescit haline dönüştürdü. Çünkü bazı Müslümanlar, o mabedde Hristiyanların İncil okuyuşlarını işitmeleri ve ibadetleri esnasında seslerini yükseltmeleri dolayısıyla rahatsız oluyorlardı. Bu nedenle Velid, Hristiyanları Müslümanlardan uzaklaştırmak ve mabeddeki bölümlerini Müslümanların mescidine katmak istedi. Böylece Müslümanların mescidi genişleyecek ve mabedleri tek bir mescit haline dönecekti. Hristiyanlardan mabedi boşaltmalarını istedi ve buna karşılık onlara çok arazileri ik-ta olarak vereceğini, ayrıca ellerinde -antlaşmaya dahil edilmemiş-dört kilisenin bırakılacağım söyledi. Bu dört kilise şunlardı: Meryem kilisesi, doğu kapısı dahilindeki Haçlı kilisesi, Telcibin kilisesi ve sakal yolundaki Hamid b.

Dürre kilisesi. Ancak Hristiyanlar, onun bu teklifini şiddetle reddettiler. Velid de: "Sahabeler zamanında size verilmiş antlaşma metnini bana getirin." dedi. Metni getirdiler. Metin Velid'in huzurunda okunduğunda nehir kıyısındaki Torna kapısı dışında bulunan Torna kilisesinin antlaşmaya dahil edilmediği görüldü. Anlatıldığına göre Torna kilisesi, Maryuhanna kilisesinden daha büyüktü. Velid: "Ben o kiliseyi yıkıp mescide dönüştüreceğim." deyince Hristiyanlar: "Hayır, mu minlerin emiri, onu kendi haline bıraksın, diğer kiliselere de karışmasın. Bu mabedin bize ait bölümünü Müslümanlara vermeye gönül rızasıyla taraftar oluyoruz." dediler. Bunun üzerine Velid de diğer kiliseleri Hristiyanların elinde bıraktı ve meşhur mabeddeki kendilerine ait bölümü ellerinden aldı. Bu hususta anlatılan bir kavil budur.

Başka bir rivayette anlatıldığına göre Velid, Hristiyanlara mahsus bölümü alıp Müslümanların mescidine katma düşüncesine kapılınca konuyu Hristiyanlara açtı. Ancak onlar, bunu kabule yanaşmadılar. Bundan sonra Müslümanlardan bazıları Velid'in yanma giderek doğu kapısı ile Cabiye kapısından itibaren ölçüm yapmasını teklif ettiler. Şam'ın doğu kapısı ile Cabiye kapısından itibaren ölçüm yapıldığında meşhur mabedin yansının Reyhan pazarına dahil olduğu, bu nedenle meşhur kilisenin zorla fethedilen araziler kapsamına girdiği ortaya çıktı. Velid de orayı Hristiyanlardan zorla aldı.

Velid'in azatlısı Muğire'nin bu konudaki rivayeti ise şöyledir: "Velid'in huzuruna girdim. Tasalı olduğunu gördüm ve kendisine söyle dedim:

- Ey mü'minlerin emiri! Neyin var, niçin düşüncelisin?

- Müslümanların sayısı çoğaldı. Mescide sığmaz oldular. Hristi-yanları huzuruma çağırdım. Şu kilisedeki bölümlerini vermeleri karşılığında kendilerine bolca para teklif ettim, ne varki kabul etmediler. Verselerdi orayı mescide katacaktım, böylece Müslümanların mescidi genişleyecekti.

- Ey mü'minlerin emiri, senin tasanı giderecek çareyi biliyorum.

- Nedir o çare?

- Sahabeler Şam'ı aldıklarında Halid b. Velid, doğu kapısından kılıç kullanarak şehre girdi. Şehir halkı, bu olayı duyduklarında korkup Ebu Ubeyde'nin yanma gittiler ve ondan eman dilediler. O da kendilerine eman verdi. Bunun üzerine onlar kendisine Cabiye kapısını açtılar. Ebu Ubeyde de o kapıdan sulh yoluyla şehre girdi. Biz de onlarla pazarlık yaparız. Kılıç kuvveti nereye kadar uzanmış ise, orayı onların elinden alırız. Sulh yoluyla alman yerlere gelince, oraları da ellerinde bırakırız. Öyle sanıyorum ki, bu kilisenin tamamı zorla fethedilen yerler kapsamına girmektedir. Böyle olunca da orayı mescide katarsın.

- Beni rahatlattın, bu işi kendin yap.

Muğire bu işi üstlendi ve Şam'ın doğu kapısından Cabiye kapısına, oradan da Reyhan pazarına kadar ölçüm yaptı. Ölçüm neticesinde kılıç yoluyla fethedilen yerlerin büyük köprüyü dört küsur zira geçtiğini ve böylece meşhur kilisenin zorla fethedilen araziler kapsamında olduğunu tesbit etti. Böylece kilise, mescid dahiline girdi ve mescide dönüştü. Velid bu durumu Hristiyanlara bildirdi ve: "Bu kilisenin tümü, zorla fethedilen araziler kapsamındadır. Böyle olunca da o sizin değil, bizim mülkümüzdür." dedi. Onlar da şu karşılığı verdiler: "Daha Önce sen bize mal ve para vermeyi, arazileri ikta olarak vermeyi teklif ettin, ancak biz kabul etmedik. Eğer mü'minlerin emiri, bu hususta bizimle sulh olursa bu onun bir ihsanıdır ve bu dört kilise elimizde kalır. Diğer meşhur kilisenin kalan bölümünü de sana bırakırız." Velid, diğer dört kilisenin Hristiyanların ellerinde kalması şartıyla sulh yaptı." Doğrusunu Allah bilir.

Başka bir rivayette anlatıldığına göre Velid, bu meşhur kilisenin kalan bölümünü vermeleri karşılığında Hristiyanlara Feradis kapısı yanındaki Kasım hamamı bitişiğinde bulunan kiliseyi verdi. Hristi-yanlarda bu kiliseye, kendilerinden alman kilisenin adını vererek Maryuhanna kilisesi dediler. Eski kilisenin papaz kürsüsünü de alıp bu yenisine yerleştirdiler. Doğrusunu Allah bilir.

Velid, daha sonra yıkım aletlerinin getirilmesini emretti. Emirler ve halkın ileri gelenleri gelip yanında toplandılar. Hristiyan piskoposu ve keşişleri de gelip: "Ey mü'minlerin emiri! Kitaplarımızda gördüğümüze göre bu kiliseyi yıkan kişinin delireceği söylenmektedir." dediler. Velid de onlara: "Allah yolunda delirmeyi isterim. Allah'a yemin ederim ki, burada benden önce hiç kimse bir yeri yıkmayacaktır." dedi. Sonra saat kulesi diye bilinen doğu kısmındaki yivli kuleye çıktı orada bir rahip bulunuyordu. Velid, rahibe oradan inmesini emretti. Ancak rahip, bunun büyük bir günah olduğunu söyledi. Velid de ensesinden tutup iterek kuleden aşağı indirdi. Tekrar en yüksek yere, yani en büyük mihrabın üzerine çıktı. Orası kilisenin üzerinde bir timsal gibiydi. Rahipler ona: "Bu timsale yaklaşma." dediler. O da: "Buraya ilk olarak ben baltamı vuracağım." dedi. Sonra tekbir aldı, darbeyi vurup orayı yıktı. Velid'in üzerinde sarı bir kürk vardı. Kürkün eteklerini kuşağına sokmuştu. Sonra baltayı eline alıp kilisenin en üstündeki taşa vurdu ve onu aşağı fırlattı, artık diğer emirler de yıkmaya başladılar.

Müslümanlar, üç kere tekbir aldılar. Hristiyanlar da Ciron yolunda toplanıp feryad ü figan etmeye başladılar. Velid de muhafız kuvvetleri komutanı Ebu Nail Riyah el-Gassanîyi, Hristiyanları oradan kovması için gönderdi. Gerekirse onları dövmesini emretti. O da bu emri yerine getirdi. Velid ve diğer emirler, bu mabedde, Hristiyanla-rın yeniledikleri mihrabları, kemerleri ve binaları tümüyle yıktılar. Öyle ki, mabedin yeri, kare bir alan halinde bomboş olarak ortaya çıktı. Sonra Velid, yeni bir fikirle, güzel ve göz alıcı bir şekilde Emevi camiini inşa etmeye başladı.

Velid, Emevi camimin inşaatında çok sayıda sanatkar, mühendis ve işçi çalıştırdı. Onu bu camiyi inşa etmeye teşvik eden kişi, kardeşi ve kendisinden sonraki veliahdı Süleyman b. Abdülmelik idi. Anlatıldığına göre Velid, Bizans hükümdarına mektup yazarak mermerci ve diğer sanatkarları kendisine göndermesini istemişti ki, bu mescidin inşaatında onlardan yararlansın. Ayrıca bu sanatkarları göndermediği takdirde ülkesine asker çıkararak kendisiyle savaşacağı ve ülkesindeki tüm kiliseleri, hatta Kudüs'teki Kumame kilisesini, Urfa kilisesini ve diğer Bizans eserlerini tahrib edeceği tehdidinde bulundu. Bizans hükümdarı da ona 200 usta gönderdi. Ayrıca bir mektupla ona şunları bildirdi: "Eğer baban senin şu yaptığın eseri yapmak gerektiğini anlamış da yapmamışsa, bu durumda baban senin için bir utanç vesilesidir. Eğer o bunu yapmak gerektiğini anlamamış da sen anlamış isen bu, onun için bir ayıp vesilesidir."

Bu mektup Velid'e ulaştığında Velid cevap vermek istedi. İnsanlar, cevap yazması için onun yanında toplandılar. Toplananlar arasında şair Ferezdak'da vardı. Ferezdak dedi ki:

- Ey mü'minlerin emiri, Bizans hükümdarına ben Allah'ın kitabı ile cevap vereceğim.

- Vereceğin cevap nedir? Vay sana!

- Yüce Allah, bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Süleyman'a bu meselenin hükmünü bildirmiştik; her birine hüküm ve ilim verdik." (ei-Enbiyâ, 79.) Süleyman, Davud'un oğludur. Allah, babasına öğretmediği şeyi ona öğretti.

Velid, Ferezdak'ın bu cevabım beğendi ve bunu Bizans hükümdarına bir cevap olarak bildirdi. Ferezdak, bu hususta şöyle bir şiir söyledi:

"Kiliselerinde Hristiyanlarla Müslüman abitleri seher vakitlerinde birbirinden ayırdın.

Onlar ibadet ederlerken bir aradadırlar ama yönleri başka taraflaradır. Kami Allah'a, kimi de puta secde eder.

Hristiyanların çaldıkları nakus ile Kur'ân okuyucuları nasıl bir araya gelir, bu olmaz.

Ben bu yönü değiştirmek gerektiğini anladım. Mabedi Hristiyan-lardan alayım dedim.

Nitekim Davud ile Süleyman da ekinler ve koyunlar hakkında kendilerine başvuran kimselere hüküm verdiler.

Davud ve hidayet yolundaki hükümdar-peygamber olan Süleyman,

Kendilerine müracaat eden davacılar için şu hükmü verdiler:

Koyunların yavruları ve sırtlarındaki yünler, hak sahiplerine verilecekti.

Hristiyanların kilisesini mescide dönüştürmek gerektiğini Allah sana anlattı.

Öyle bir mescid ki, onda güzel kalem okunur.

Yeryüzünde yaşayan ve kendisinden daha hayırlı bir baba bulunmayan Velid!

Senin evladın da hayırlıdır, senin verdiğin hükümden daha iyi bir hüküm de yoktur."

Hafız Abdurrahman b. İbrahim Duhaym ed-Dımışkî dedi ki: "Velid, mescid duvarları dahilindeki kısımları inşa etti. Duvarları biraz daha yüksek tuttu."

Hasan b. Yahya el-Huşemî dedi ki: "Şam mescidinin kıble duvarı-nı inşa eden zat, Hud peygamberdi."

Başkaları dediler ki: "Velid, revaklar ortasındaki kartal kubbesini inşa etmek istediği zaman, bu kubbenin temellerini kazdı. Adamları, o kadar derine indiler ki, çıkan tatlı suyu içtiler (Bu kubbeye kar-ai ^bbesi adını vermelerinin sebebi, kubbenin kartal şeklini andırmaşıydı. Çünkü revaklar, sağ ve soldan o kubbe için birer kanat gibiydiler.). Sonra suyun üzerine üzüm ağaçlarının fazlalıklarını koydular. Bunun üzerini taşla Örttüler, duvarlar yükselince de üzerine kubbeyi inşa ettiler. Ancak kubbe yıkıldı. Velid, mühendislerden birine: "Bu kubbeyi senin yapmanı istiyorum." dedi. Mühendis de: "Benden başkasının bu kubbeyi yapmayacağına dair bana Allah adına söz ve teminat vermen şartıyla bu kubbeyi ben yaparım." diye cevap verdi ve kubbeyi yapmaya başladı. Önce duvarları ördü, sonra o duvarları hasırla örttü ve tam bir sene ortadan kaybolup gitti. Velid, onun nereye gittiğini bilmiyordu. Aradan bir sene geçince mühendis tekrar dönüp geldi. Velid onu yakalayıp cezalandırmak istedi. Yanında da insanların önde gelen büyükleri vardı, duvarların üzerindeki hasırlan açtı. Duvarların yükseldikten sonra tekrar yere yıkıldıklarını ve yerle bir olduklarını gördü. Mühendis: "İşte bundan ötürü geldim." dedi, sonra binayı tekrar yaptı ve sağlam oldu.

Ravilerden biri dedi ki: Velid, kubbenin -binanın şanını yüceltmek amacıyla- som altından yapılmasını istedi. Mimar: "Senin buna gücün yetmez." deyince Velid, ona elli kırbaç vurdu ve şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana! Memleketin malları ve haracı toplanıp bana gönderildiği halde nasıl olur da ben buna güç yetiremem ve bu işi yapmaktan aciz olduğumu nasıl olur da iddia edersin?" Mühendis de ona şu karşılığı verdi:

- Bunu sana açıklayabilirim.

- Açıkla bakalım.

- Sadece bir tek kerpici altından dök, bak bakalım, ne kadar altın gidecek. Sonra bu kubbeye kaç kerpiç sarfedüecek? Bunu düşün bakalım.

Velid emir verdi. Bir kerpiç yapacak kadar altın getirildi. Bu kerpicin binlerce altından yapılabildiğini gördü. Sonra mühendis, ona şöyle dedi:

- Ey mü'minlerin emiri, işte şu kerpiç kadar binlerce kerpiç gerekiyor. Eğer yanında bana yetecek kadar altın varsa kubbeyi altından yaparız.

Mühendisin sözünün doğruluğu anlaşılınca Velid, onu 50.000 dinarla ödüllendirdi ve şöyle dedi: Senin dediğini yapmaktan aciz değilim, ama bu bir israftır ve gereksiz yere malı zayi etmektir. Bu kubbeye sarfedeceğimiz altınları, Allah yolunda sarfetmemiz gerekir. Bunu yoksul Müslümanlara verirsek daha hayırlı olacaktır.

Böyle dedikten sonra kubbeyi mimarın teklifine göre inşa ettirdi. İş tavana gelince Velid, tavanın deve hörgücü şeklinde yapılmasını, iç kısmının da altın merdivenleri andıran mukarnas şeklinde yapılmasını emretti. Yakınlarından biri ona şöyle dedi: "Kendinden sonra damlarını çamurlamaları hususunda insanları zora soktun. Çünkü bu mescidin damım her sene yeniden çamurlamak gerekiyor." Böyle demekle yakını; toprağın pahahlaşacağını, işçilerin pahalıya mal ola-caklannı ve bu masrafında her sene bu mescit için büyük bir yekûn tutacağını söylemek istedi. Bunun üzerine Velid, ülkesindeki kurşun-lann toplatılmasını emretti ki, toprak yerine kubbeyi kurşunla kaplasın ve bu, tavanı daha hafif tutsun. Şam'ın ve diğer beldelerin en ücra nahiyelerine kadar haber göndererek kurşun toplatılmasını emretti.

Görevliler araştırma yaptılar. Bir kadının yanında kantarlarca kurşun buldular, pazarlığa giriştiler. Kadın: "Bu kurşunlan ancak ağırlığınca gümüşe satanm." deyince görevliler bunu bir mektupla Velid'e bildirdiler. O da: "Ağırlığınca gümüş karşılığınca da olsa o kurşunlan satın alın." diye emir verdi. Görevliler, gümüşü verdiklerinde kadın: "Madem böyle, ben de bu kurşunlan Allah rızası için sadaka olarak veriyorum ki, mescidin tavanına konulsun." dedi. Görevliler de kurşun levhalannın üzerine: "Allah içindir." diye yazdılar. Anlatıldığına göre kurşunlan sadaka olarak veren kadın, İsrailli idi ve kurşun levhalannın üzerine kadından alındığını bildiren şu ibare yazıldı: "Bu kurşunlan İsrailli kadın vermiştir."

Muhammed b. Aiz dedi ki: Üstadlarm şöyle dediklerini işittim: Dımışk camiinin inşaatı; ancak emanetin edası sayesinde tamamlandı. Çünkü halktan veya işçilerden bir adamın yanında bir kuruş veya bir çivi fazla ise mutlaka getirir, o kuruşu veya çiviyi depoya bırakırdı.

Şamlı ihtiyarlardan bir dedi ki: Dımışk camiinde sadece iki düz beyaz taş vardı. Bunlardan biri Belkıs'm tahtından alınmıştı. Caminin diğer taraflan hep mermerdendi.

Ravinin biri dedi ki: Velid, kartal kubbesinin altındaki iki yeşil direği, Halid b. Yezid b. Muaviye'nin oğlu Harb'tan 1.500 dinara satın aldı.

Duhaym, Cenah'ın şöyle dediğim rivayet etmiştir: "Dımışk mescidinde 12.000 mermer vardı."

Ebu Kusay, Amr b. Muhacir el-Ensârî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"İlgililer, Şam camiinin kıble duvanndaki mozaikler için harcanan paranın 70.000 dinar olduğunu tesbit ettiler."

Ebu Kusay dedi ki: Şam camiine 400 sandık altın sarfedildi, her sandıkta 14.000 dinar vardı.

Başka bir rivayette anlatıldığına göre her sandıkta 28.000 dinar vardı.

Ben derim ki: Her sandıkta 14.000 dinar olduğunu ifade eden rivayete göre bu camiye 5.600.000 dinar sarfedilmiştir. İkinci rivayete göre ise 11.200.000 dinar sarfedilmiştir. Başka bir rivayette anlatıldığına göre bundan daha fazla altın sarfedilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.

Ebu Kusay dedi ki: Bir muhafız, Velid'e gelip şöyle dedi: Ey mü'-minlerin emiri, insanlar diyorlar ki: "Mü'minlerin emiri beytü'1-mal-daki paraları gereksiz ve haksız yere harcıyor." Bunun üzerine Velid insanların camide toplanmaları için çağrı yaptırdı. Çağrı sonunda insanlar gelip camide toplandılar. Velid, minbere çıkıp şöyle dedi:

"Duyduğuma göre sizler demişsiniz ki; Velid, beytü'l-maldaki paraları gereksiz ve haksız yere harcıyor! Ey Amr b. Muhacir! Kalk da beytü'l-maldaki paraları buraya getir."

Amr b. Muhacir, gidip beytü'l-maldaki paraları katırlara yükleyerek camiye getirdi. Sonra yere bir sergi serildi. Paralar, kartal kubbesinin altında serilen serginin üzerine döküldü. Som altınlar, halis gümüşler bir yığın oluşturdu. Öyle bir yığın ki, bir taraftaki adam ayağa kalktığında diğer tarafta ayakta duran adamı göremiyordu. Bu gerçekten çok büyük bir miktardı. Sonra iki kaban getirildi, altınlar ve gümüşler tartıldı. Görüldü ki, beytü'l-maldaki paralar üç sene boyunca halka yetecek miktardadır. Başka bir rivayette anlatıldığına göre beytü'l-maldaki paraların gelecek onaltı sene boyunca halka yeteceği anlaşılmıştı. Yani halk, hiçbir gelir sağlamasa bile bu müddet boyunca geçimini beytu 1-maldan sağlayabilecek durumdaydı. Velid, onlara dedi ki:

"Allah'a yemin ederim ki, bu mescidin inşaatına beytü'l-maldan bir tek dirhem dahi sarfetmedim. Bu cami masrafları tümüyle kendi malımdan karşılanmıştır." Velid'in böyle demesi üzerine halk sevinip tekbir aldı. Aziz ve Celil olan Allah'a bu nimetinden ötürü hamd ettiler. Halifeye hayır duada bulundular. Sonra teşekkür edip dualarda bulunarak ayrılıp gittiler. Velid, son olarak onlara şöyle demişti:

"Ey Şam halkı! Siz diğer insanlara dört şeyle; havanız, suyunuz, meyveleriniz ve hamamlarınızla övünüyorsunuz. Ben, bu övünç kaynaklarınıza beşinci birşeyi eklemek istedim ki, o da bu camidir." Ravinin biri dedi ki: Dımışk camiinin kıblesinde üç altın levha vardır. Bu levhalar halkasızdır, her birinde şu ibareler yazılıdır:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'tan başka ilah yoktur. O diridir, kendi zatıyla kaimdir. Onu uyku ve ımızganma tutmaz. Allah'tan başka ilah yoktur. O birdir, ortaksızdır. Ondan başkasına ibadet etmeyiz. Rabbimiz bir olan Allah'tır. Dinimiz İslâm'dır. Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)'dir. Bu mescidin yapılmasını ve daha önce içinde ibadet edilen kilisenin yıkılmasını, Allah'ın kulu ve mü'minlerin emiri Velid, hicretin seksenaltıncı senesinin zilkade ayında emretti."

Bu levhaların dördüncüsünde ise Fatiha, Naziât, Abese ve Tekvîr sûreleri yazılı idi. Anlatıldığına göre Me'mun'un Şam'a gelmesinden sonra bu levhalardaki yazılar silinmiştir. Rivayete göre bu camiin ze-mİni gümüşle, duvarları çok yükseklere kadar mermerle kaplıydı. Mermerler üzerine altından üzüm resimleri işlenmişti. Üzümler üzerinde de altın taşlar vardı ki, yeşil, kırmızı, mavi ve beyaz renkler işlenmişti- Duvarlara diğer meşhur beldelerin suretleri de nakşedilmişti. Mihrab üzerine Ka'be resmi yapılmıştı. Sağda ve solda diğer iklimlerin resimleri vardı. Ülkelerdeki güzel meyveli ve çiçekli ağaçların nakışlan da yapılmıştı. Tavan ise, altın mukarnasla işlenmiş, birbirine bağlı zincir figürleri yapılmıştı ki, bunların hepsi altın ve gümüştendi. Mumların ışıkları, mescidin her tarafına yayılmaktaydı.

Ravinin birinin anlattığına göre sahabeler mihrabında billurdan bir küpçük vardı. Kalile adı verilen bu küpçüğün mücevher ve incilerden imal edildiği de söylenir. Camideki kandiller söndürüldüğünde bu küpçüğün ışığı etrafa saçılırdı. Harun Reşid'in oğlu Emin hilafete geçince -ki o, billur ve cevheri seven bir kimseydi- Süleyman'a ve Şam muhafız komutanına haber yollayarak bu küpçüğü kendisine göndermelerini bildirdi. Şam valisi de halktan korktuğu için küpçüğü çalıp Emin'e gönderdi. Me'mun hilafete geçince bu küpçüğü Şam'a iade etti. Böyle yapmakla Emin'in itibarım düşürmek istedi.

İbn Asakir dedi ki: Daha sonra ben Emevi camiine gittiğimde o küpçüğün yerine camdan bir küpçük konulmuştu. Ben onunda bilahare kırıldığını ve yerine hiçbir şey konulmadığım gördüm.

Dediler ki: Sahn dahilindeki büyük kapıların üzerinde kilit yoktu, sadece kapılara perdeler asılmıştı. Üzerlerinde altın işlemeler bulunan duvarlara da perdeler sarkıtılmıştı. Sütunların başları som altınla kaplıydı, sütunların tepesi çepeçevre işlemeli idi.

Velid, kuzey taraftaki arus minaresini inşa ettirdi. Doğu ve batıdaki minarelere gelince bunlar çok önceleri yapılmıştı. Bu mabedin her köşesinde cidden yüksek kuleler vardı. Yunanlılar, bunları gözetleme kuleleri olarak inşa etmişlerdi. Daha sonra kuzeydeki kuleler yıkıldı, kıble tarafındaki kuleler ise zamanımıza kadar varlıklarını muhafaza ettiler. Doğu tarafındaki kulelerden biri, hicretin 740. senesinden sonra yakıldı. Bu kule yeniden Hristiyan parasıyla inşa edildi. Çünkü yangını Hristiyanların çıkardığı iddia edilmişti. Bu kule en güzel şekilde yeniden inşa edildi. Beyda minaresi de denilen bu kuleye ahir zamanda Deccal'in ortaya çıkmasından sonra Meryem oğlu Isa (a.s.) inecektir. Nitekim bu husus, "Sahih-i Müslim"de Nevvas b. oem an tarafından rivayet edilen bir hadiste sabittir.

Ben derim ki: Sonra bu minarenin üst tarafı yakıldı ve yeniden *nşa edildi. Üst tarafı ahşaptandı, hicretin 770. senesinin sonunda tamamı taşla inşa edildi.

Kısaca diyeceğimiz şudur ki, Emevi camiinin inşaatı tamamlandığında yeryüzünde ondan daha güzel bir cami ve bina yoktu. Ondan daha göz alıcı ve ondan daha zarif bir eser mevcut değildi. Öyleki bir kimse, o camiye veya bir tarafına veya bir kısmına veya bir mekanına baktığında caminin hüsn-ü cemalinden ötürü şaşkına dönerdi. Ona bakan kimse, bakmaktan usanmazdı. Aksine ona her baktıkça daha önce görmediği, hayret verici bir durumla karşılaşırdı. O camide Yunanlılar zamanından kalma tılsımlar vardı. Caminin bulunduğu kısma haşereler, yılanlar, akrepler, böcekler hatta serçeler dahi girmezdi. İnsanlara eziyet veren, insanları rahatsız eden güvercinler ve serçeler oraya girip yuva yapmazlardı. Bu tılsımların çoğu, ya da tümü bu mabedin tavanına konulmuştu. Bir asır sonra yani hicretin 461. senesinde Fatımi devleti hüküm sürerken şaban ayının ortasında ikindiden sonra çıkan yangında o tılsımlar da yanmıştı. Yunanlıların Şam'da yaptıkları bazı tılsımlar vardı ki, bunların bir kısmı zamanımıza kadar devam etmiştir. Doğrusunu Allah bilir.

Bu tılsımlardan biri, Arpacı çarşısında Ümmü Hakim köprüsü yanındaki direktir. Direğin başında küresel birşey vardır. O mekan bugün "Ulebiyyin" adıyla bilinmektedir. Şamlıların anlattıklarına göre idrar yapmakta zorluk çeken hayvanların idrar yapmasını kolaylaştırmak için Yunanlılar, bu direği oraya dikmişlerdir. İdrar yapmakta zorluk çeken bir hayvanı bu direğin etrafında üç kez döndürdüklerinde içi boşalır ve hayvan idrar yapmaya başlarmış. Bu, Yunanlılardan bu yana deneyle sabit bir durumdur.

Bu direkle ilgili olarak İbn Teymiye şöyle demiştir: "Bu direğin altında zorba ve inatçı bir ^cafir medfundur ki azab çekmektedir. Hayvanı bu direğin çevresinde döndürdüklerinde azap sesini duyar, korkusundan ötürü idrar yapıp etrafı pisler. Bu nedenledir ki, hayvanları Hristiyan, Yahudi ve kafirlerin mezarlarına götürürler. Oralarda azap çekenlerin seslerim duyduklarında idrar yapmaya başlarlar. Sözü edilen direğin herhangi bir sırrı yoktur. O direkte bir fayda veya zarar bulunduğuna inanan kimse, aşırı bir yanılgıya düşmüş olur."

Başka bir rivayette anlatıldığına göre o direğin altında bir hazine vardır. Sahibi de orada medfundur. Sahibi, tekrar dünyaya dönmeye inananlardandı. Böylelerinin şu görüşte olduklarını yüce Allah, bize şöyle haber veriyor: "Hayat ancak bu dünyadakidir. Ölürüz ve yaşarız, tekrar diriltilmeyiz." (eiMüminûn, 37.) Doğrusunu, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah daha iyi bilir.

Süleyman b. Abdülmelik, kardeşinin ölümünden sonra kendi hilafeti müddetince Emevi camiinin kalan kısımlarını tamamlamaya çalıştı ve camide kendisi için yeniden bir maksure yaptırdı.

Ömer b. Abdülaziz, hilafete geçince camii; içinde bulunan altınlardan temizlemek, içindeki altın zincirleri, mermer ve mozaikleri çıkarmak ve bütün bunları beytü'1-mala iade edip yerlerini çamurla sıvamak istedi.

Ancak Şamlılar, bundan rahatsız oldular ve bu durum çok ağırlarına gitti. Eşraf toplanıp Ömer b. Abdülaziz'in huzuruna çıktı. Halid b. Abdullah el-Kuserî, eşrafa: "Ben sizin sözcülüğünüzü yapacağım." dedi ve halife Ömer b. Abdülaziz'e şöyle dedi:

- Ey müminlerin emiri! Duyduğumuza göre şöyle ve şöyle yapa-cakmışsın.

- Evet.

- Bunu yapmaya hakkın yok, ey mü'minlerin emiri.

- Nedenmiş ey kafir kadının oğlu! (Halid b. Abdullah el-Kusa-rî'nin annesi, Bizanslı Hristiyan bir cariyş idi. Bu nedenle halife ona, ey kafir kadının oğlu, diye hitab etmişti.)

- Ey mü'minlerin emiri, şayet annem kafir idiyse de mü'min bir adam dünyaya getirtti.

- Doğru söyledin (Ömer utandı, sonra ona şöyle dedi): Peki niçin bana böyle diyorsun?

- Ey mü'minlerin emiri, çünkü mescitteki mermerlerin çoğunu Müslümanlar kendi paralarıyla başka ülkelerden satın alıp getirdiler. Bunlar beytü'l-malın değildir.

Ömer, başını önüne eğdi.

Dediler ki: O zamanda Bizans hükümdarının elçileri Şam'a geldiler. Emevi camiinin Berid kapısından içeri grip kartal kubbesi altındaki büyük kapının yanına vardıklarında ve akıllarını şaşkına çevirecek derecede caminin göz alıcı güzelliğini, misli görülmemiş zinetini gördüklerinde, büyükleri bayılıp yere düştü. Onu alıp evlerine götürdüler. Evlerinde günlerce ağır hasta olarak yattı. Durumu düzelip kalktığında başına gelen hadiseyi kendisine sordular. O da şöyle cevap verdi: "Müslümanların böyle bir binayı yapabileceklerini sanmıyordum. Bu binanın inşaatı bitmeden kısa sürede onların yıkılacaklarına inanıyordum." Ömer b. Abdülaziz bunu duyunca: "Öfke kafirleri mahvetti, onu kendi haline bırakın." dedi.

Ömer b. Abdülaziz'in zamanında Hristiyanlar kendisinden, Ve-lıd'in kendilerinden almış olduğu kilise konusunun tartışılacağı bir divan teşkil etmesini istediler. Ömer, adaletli bir kimseydi. Velid'in kendilerinden alıp Emevi camiine dahil ettiği kısmı kendilerine iade etmek istedi. Sonra konuyu araştırıp tahkik etti. Neticede gördü ki, Şehir dışındaki kiliseler, sahabelerin Hristiyanİara yazdıkları barış Delgesinin kapsamına dahil değildir. Örneğin Kasyon dağı eteğindeki eyri Merran kilisesi (Bu kilise Mazamiye köyünde idi.), Rahip kilisesi, Torna kapısı dışındaki Torna kilisesi ve Havaciz köylerindeki diğer kiliseler, sulh yoluyla fethedilen araziler dahilinde değillerdi. Bunun üzerine Ömer b. Abdülaziz, Hristiyanları, istedikleri şeyi elde etmeleri ve sözünü ettiğimiz diğer kiliseleri yıkma, yahut bu sözü edilen kiliseleri kendi halinde bırakıp Emevi camiine verdikleri arsayı gönül rızasıyla vermiş olma arasında muhayyer bıraktı. Onlarda üç gün sonra görüş birliğine vararak sözü edilen kiliselerin kendi halinde bırakılması ve bu hususta kendilerine bir eman yazısı yazılması hususunda antlaştılar. Emevi camiine daha önce verilerek cami kapsamına alınan mezkur arsayıda gönül rızasıyla Müslümanlara bıraktılar. Bunun üzerine Ömer b. Abdülaziz de bu hususta onlara bir eman mektubu yazdı.

Kısaca diyeceğimiz şudur ki, inşaatı tamamlandığı zaman Emevi camimin, güzellik ve göz alıcı manzarası bakımından dünyada başka bir benzeri yoktu. Şair Ferezdak, bu hususta: "Şamlılar, kendi beldelerinde Cennet köşklerinden bir köşktedirler." dedi. "Cennet köşkü" sözü ile Emevi camiini kasdetmişti.

Ahmed b. Ebi'l-Havarî, İbn Sevban'm şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Yeryüzünde Şamlılar kadar Cennet'e şiddetli bir arzu duyan başka kimselerin bulunmaması gerekir. Çünkü onlar, Şam'daki mescidin güzelliğini görmektedirler. Bu mescit, Cennet köşklerinden bir köşktür."

Dediler ki: Mü'minlerin emiri Mehdi, Kudüs ziyaretine giderken Şam'a girdiğinde Emevi camiine baktı, sonra katibi Ebu Ubeydullah el-Eş'arî'ye şöyle dedi: "Ümeyye oğulları üç hususta bizi geride bıraktılar. Biri bu mescittir ki, yeryüzünde bunun bir benzeri bulunduğunu bilmiyorum, ikincisi, kendilerine bağlı olan kimselerin asaleti, üçüncüsü ise, Ömer b. Abdülaziz'in mevcudiyetidir. Allah'a yemin e-derim ki, onların bizi geride bıraktıkları bu üç şey bizde asla mevcut olmayacaktır." Sonra Kudüs'e gittiğinde kayanın yanındaki mescide baktı. Orayı Abdülmelik b. Mervan inşa ettirmişti. Bakınca katibine: "İşte bu da Emevilerin bizi geride bıraktıkları şeylerden dördüncüsüdür." dedi.

Me'mun, Şam'a girip Emevi camiine baktığında yanında kardeşi Mutas'ım, kardeşi Yahya b. Eksem de vardı. "Bu camideki şeyler ne kadar da hayret vericidir." dedi. Kardeşi: "Şu içindeki altınlara bak." dedi. Yahya b. Eksem ise: "Şu mermerlere ve kemerlere bakın." dedi. Me'mun da: "Ben bu camiin daha önce misli ve benzeri görülmemiş binalarından hayrette kalıyorum." dedi. Sonra da Kasım et-Temma-re: "Bana güzel bir isim söyle de cariyeme o ismi takayım." dedi. Kasım: "Cariyene Şam camii adını tak. Çünkü bu ad, adların en güzeli air." dedi.

Abdurrahman, imam Şafiî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Dünyadaki harikalar beştir. Biri, sizin şu fenerinizdir (yani İskenderiye'deki Zülkarneyn Feneri.). İkincisi, Ashab-ı Kehf tir (Bunlar Rumlardan oniki kişiydiler.). Üçüncüsü, Endülüs'te şehrin giriş kapısındaki aynadır. Kişi bu aynanın altına oturduğunda yüz fersah uzaklıktaki arkadaşını görebilir. (Başka bir rivayette anlatıldığına göre: "İstanbul'daki arkadaşını görebilir." Başka bir rivayette anlatıldığına göre: "İstanbul'daki arkadaşını bile bu aynada görebilir." demiştir.). Dördüncüsü, Şam camiidir ve bu camiye yapılan masraflardır. Beşincisi, mermer ve mozaiktir. Bunun kaynağı bilinemez. Denildiğine göre mermer macundan yapılmıştır. Bu da onun ateşte erimesinden anlaşılmaktadır."

İbn Asakir, hicri 432. senede Şam'a gelen İbrahim b. Ebi'1-Leys adındaki yazarın bir risalesinde şöyle dediğim nakleder:

"Sonra yola devam etmemiz emredildi. Oradan güzellikleri tamamlanmış, içi dışı uyum içinde olan, sokaklarından güzel kokular saçılan, caddeleri geniş olan bir şehre geldim. O şehrin her neresinde yürüdüysem güzel kokular hissettim. Her nereye gittiysem hayret verici manzaralarla karşılaştım. Camiine vardığımda insanın anlatamayacağı, görenin hakikatini idrak edemiyeceği muhteşem şeyler müşahede ettim. Özetle, orası zamanın hazinesidir. Vaktin ender görülen şeyidir. Harika birşeydir. Hiçbir zamanda görülemiyecek garip bir varlıktır. Onur ve üstüklük sahibi yüce Allah, oranın devamlı dillerde dolaşan bir hatırasını sabit kılmıştır. Asla gizlenmeyen ve çürü-nıeyen bir ününü varetmiştir."

İbn Asakir dedi ki: Şam camii ile ilgili olarak muhaddislerden biri -Allah ömrünü uzun kılsın- bana şöyle bir şiir okudu:

"Şam ki, camiinin güzelliği dillerde dolaşır, her tarafa yayılır. Onun ihtiva ettiği şeyler anlatılır, köşeleri yüksektir.

kemalde eşi görülmemiş bir güzelliğe sahiptir. Gözler onun bedii sanatlarım algılayamaz.

Yeri hoş ve mübarektir. Bereket ve mutluluk vardır, şanslı bir yerdir.

Şam camii, bütün güzellikleri içinde toplamıştır. Böylece Şam, camiler hususunda diğer şehirlerden üstün olmuştur.

Binası sağlam yapılmıştır. Yerine oturmuştur.

Mimarının emeğini Allah boşa çıkarmasın.

O camiin üstünlük ve şehametini gören ve dinleyen kimseler için sadıkane eserler anlatırlar.

Yangından önce müthiş bir eserdi. Ama yangın ateşleri o camiin zeminini bambaşka bir hale döndürdü.

Yangın o camiin güzelliğini götürdü. Artık giden güzelliklerin geri geleceğini ummuyorum.

Duvarlardaki ziynet ve değerli taşları düşünecek olursan, o taşları dizen ustanın maharetini kesin olarak anlarsın.

Resimlerindeki ağaçlar hep meyve verirler. O meyvelerin rüzgardan etkilenmesinden korkulmaz.

Sanki onlar, külçe altından yapılmış bir yere dikilen zümrüt ağaçlarına benzerler. Faydalarıyla her tarafı kaplarlar.

O camide öyle meyve resimleri vardır ki, olgunlaşmak üzere olduklarını sanırsın.

Olgunlaşan meyvelerinin de bozulmasından korkulmaz.

O meyveleri bakışlarınla devşirirsin, elle değil. O meyveler satıcılar için devşirilmez.

Altında mermer levhaları vardır, o levhaları kesip yerleştiren eli Allah kesmesin.

O mermer levhaları sağlamca yerlerine yerleştirmiştir ustalar. Bu da o ustaların maharetini gösterir. Camiin kemerlerine ve tavanına bakıp düşünürsen,

Ustasının mahareti anlaşılır.

Kubbesinin güzelliğini seyredersen,

Kubbedeki yivler akıllara hayret verir.

Deliklerinden rüzgarlar girip çıkar. Fırtınalar karşısında bile kubbe, sağlamlığını koruyup güçlenir. Zemininde mermerler döşelidir. Oralara bakan gözler sevinçle parlar.

Orada güzel ilim meclisleri vardır. O topluluklara bakan kimsenin kalbi ferahlar.

Her kapıda ibrikler vardır. İnsanlar def-i hacet hususunda rahattırlar.

Herkes, o camiin kolaylık tesislerinden yararlanır. Oranın faydalarından istifade etmede kimse geri çevrilmez.

Sular, o camide açılan kanallardan sürekli akıp gider.

Camiin yanındaki çarşı hep kalabalıktır. Caddelerinde de insan kalabalığı vardır.

Çünkü o çarşılardaki meyveleri ve eşyaları almak isterler.

Orası sanki dünyadaki bir Cennet'tir. Keşke musibet ve afetler oraya gelmeseydi.

Salgınlara rağmen selametini devam ettirdi.

Allah orayı afetlerden korusun."