Tabiilerden, çok rivayeti olan müfessirlerden, Rabbani âlimlerden, ilim talebi uğruna memleketleri dolaşan zatlardandı. Künyesi Ebu Abdillah'tı. Birçok sahabeden rivayetlerde bulunmuştur. İlim kapılarından biriydi, efendisi olan İbn Abbas'ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı.
Kendisi: «Kırk sene müddetle ilim taleb ettim.» demiştir. İkrime, beldeleri dolaşmış, İfrikiyye'ye, Yemen'e, Şam'a, Irak'a ve Horasan'a gitmişti. Oralarda ilmini yaymış, mükafatlar ve armağanlar kazanmıştı. Emirler onu ödüllendirmişlerdi.
İbn Ebi Şeybe, onun şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«İbn Abbas, ayağıma bukağı takar ve bana Kur'ân ile sünneti öğretirdi.»
Habib b. Ebi Sabit dedi ki: «Yanımda beş kişi toplandı ki, artık onlar gibi başka bir beş kişi benim yanımda bir araya gelemez. Onlar şu zatlardı: Atâ, Tavus, Said b. Cübeyr, İkrime ve Mücahid.»
Said ile Mücahid, îkrime'nin yanma gider, ona ayetlerin tefsirini sorarlardı. Hangi ayeti sorarlarsa sorsunlar, mutlaka onu onlara tefsir eder ve açıklardı. Sorulan tükenince de kendisi onlara: «Şu ayet şu konu için nazil oldu, şu ayet şu mesele için nazil oldu.» demeye başlardı, sonra geceleyin hamama girerlerdi.
Cabir b. Zeyd dedi ki: «İkrime, insanların en bilgilisi idi.»
Şa'bî dedi ki: «İkrime'den başka Allah'ın kitabım çok iyi bilen bir kimse kalmadı.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Katade'nin şöyle dediğim rivayet etmiştir: «İklime, insanlar arasında tefsiri en iyi bilendi.»
ikrime: «İki levha arasmdakini (Kur'ân'ı) tefsir ettim.» demiştir.
îbn Aliye, Eyyüb'ün şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Adamın birisi, bir ayet-i kerimeyi kendisine sorduğunda İkrime, şu cevabı verdi: «Sorduğun ayet, şu dağın eteği ile ilgili olarak nazil oldu.» Böyle derken de Sel1 dağım gösterdi.»
Abdürrezzak, babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir: «İkrime, orduya geldiği zaman Tavus, onu soylu bir deveye bindirdi ve: "Bu adamın ilmini satın aldım." demişti.»
Başka bir rivayette anlatıldığına göre Tavus, onu altmış dinar değerinde soylu bir deveye bindirmiş ve şöyle demişti: «Bu kulun ilmini altmış dinara satın almayalım mı?»
İkrime ile şair Küseyyir Azze aynı günde vefat ettiler. Cenazeleri mezara götürüldüğünde cemaat: «İnsanların en fakihi ve insanların en şairi vefat etti.» dediler.
İkrime'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: «İbn Abbas, bana dedi ki: "Haydi git bakalım, artık insanlara fetva ver, kendisini ilgilendiren şeyi sana soran adama fetvasını ver. Kendisini ilgilendirmeyen birşeyi sana soran adama ise fetva verme. Sen, insanların üzerindeki yükün üçte ikisini kaldırmış oluyorsun."»
Süfyan, Amr'uı şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«İkrime'nin savaşlardan bahsettiğini dinlediğimde sanki o, cephedeki adamları yüksekçe bir yerden seyrediyor, ne yaptıklarını ve nasıl savaştıklarım görüyordu.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Eyyüb'ün şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Hangi şehirde olursa olsun, İkrime'nin yanına gitmek istiyordum. Bir defasında ben, Basra pazarında iken merkeb üzerinde bir adam gördüm. "İşte bu İkrime'dir." dediler. İnsanlar etrafında toplandılar. Ben, ona birşey soracak gücü kendimde bulamadım. Bütün meseleler aklımdan gitti, her şeyi unuttum. Merkebinin yambaşına gidip durdum. İnsanlar ona sorular sormaya başladılar. Ben de sorduklarını ve onun verdiği cevapları aklımda tutmaya çalıştım.»
Şu'be'den şöyle rivayet edilmiştir: İkrime, kendisine soru sormakta olan bir adama: «Neyin var, aklını mı oynattın?» dedi.
Ziyad b. Ebu Eyyüb, Abdülaziz b. Ebi Ruvad'm şöyle dediğini ri^ vayet etmiştir:
«Nisabur'da İkrime'ye şöyle dedim: «Parmağında bir yüzük bulunan ve yüzüğünün üzerinde Allah adı yazılı bulunan bir adam, helaya gitmek isterse ne yapmalı?» İkrime, bu sorumu şöyle cevapladı: «Yüzüğünün kaşını elinin iç tarafına doğru çevirir, sonra da yumar ve öylece helaya gider.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Halid el-Hazza'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Herşeyde Muhammed b. Şirin vardır.» Bu söz, İbn Abbas'-tan sabit olarak gelmiştir. İmam Ahmed de bunu İkrime'den duymuştur. ikrime de Muhtar'm zamanında Kûfe'de İbn Abbas'la karşılaşmışta.» Süfyan-ı Sevrî dedi ki: «Hac menasikini ve ibadetini, Said b. Cübeyr, Mücahid ve İkrime'den öğrenin.»
Yine Süfyan-ı Sevrî demiş ki: «Tefsiri şu dört kişiden, Said b. Cübeyr, Mücahid, İkrime ve Dahhak'tan öğrenin.»
İkrime dedi ki: «Şu mescitte Rasûlullah (s.a.v.)'ın 200 sahabesine ulaştım.»
Muhammed b. Yusuf el-Meryabî, İkrinıe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Davud oğlu Süleyman peygamberi (namazı vaktinde kılmaktan) alıkoyan atlar, 20.000 tane idiler. Süleyman peygamber onlara sopa ile vurdu.»
Ebu Bekir b. Ebi Şeybe, İkrime'nin şu ayet-i kerimeleri şöyle tefsir ettiğini rivayet etmiştir:
«Allah, kötülüğü bilmeyerek yapıpda hemen tevbe edenlerin tev-besini kabul etmeyi üzerine almıştır» Dünyanın hepsi yakındır ve hepsi cahilliktir.
«Bu ahiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.» (el-Kasas, 83.) Yani dünyanın sultan ve hükümdarları nezdin-de böbürlenmeyi istemeyenlere, Aziz ve Celil olan Allah'a karşı masi-yet işlemeyenlere ahiret yurdunu veririz. Sonuç, yani Cennet de Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır. «Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, biz fenalıktan meneden-leri kurtardık ve zalimleri Allah'a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık.» (el-A'râf, 165.) Kendilerine verilen öğütleri terkettikleri zaman onları çok şiddetli bir azab ile yakaladık.
«Kendilerine edilen yasakları aşınca (yani yasakları çiğnemeye devam edip ısrarlı olmaları nedeniyle), onlara: "Aşağılık (tahkir edilmiş) birer maymun olun." dedik.» (el-A'râf, 166.)
«Bunu çağdaşlarına (geçmiş ümmetlere) ve sonradan geleceklere (hem zamanlarındaki ümmetlere hemde diğerlerine) bir ceza örneği ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara (şirk ve masiyet işlemekten uzak duranlara) öğüt olsun diye yaptık.» (ei-Bakara, 65-66.)»
İbn Abbas dedi ki: Kıyamet günü olunca Cenâb-ı Allah, dünyada iken aşırılığa gidenleri diriltip hasreder, emir ve yasaklara uymayanları hesaba çekip sorgular. Onlar, dünyada iyiliği emredip kötülüğü yasaklama görevini terkettikleri için ceza olarak maymunlara dönüştürülmüşlerdi.
Ikrime, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Allah'a yemin ederim ki, o kavmin tümü helak oldu.»
İbn Abbas dedi ki: İyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar kurtuldular, iyiliği enıretmeyip kötülüğü yasaklamayanlarsa, diğer masiyet sahibi kimseler arasında helak oldular. Bunlar, Eyle halkı idiler. Eyle, deniz kıyısında bir kasaba idi. Cenâb-ı Allah, îsrailoğullarma cuma günü için işten el çekip kendilerini ibadete vermelerini emretti. Ancak onlar: «Hayır, biz cumartesi günü kendimizi ibadete verip işten el çekeriz. Çünkü Cenâb-ı Allah da yaratma işini cumartesi günü sona erdirmişti ve o günde her şey hareketsiz oldu.» dediler.
Tarihçiler ve müfessirler, cumartesi günü sahiplerinin kıssasını, onlara avlanmanın yasaklanışını, balıkların gruplar halinde cumartesi günü onlara gelişini fakat diğer günlerde gelmeyişini, cumartesi günü o balıkları avlamak için tuzak kuruşlarını anlatmışlardır. Ama aralarından bir grup insan, asilere: «Cumartesi günü avlanmanıza müsaade etmeyiz.» demişler ve onlara çeşitli öğütler vermişlerdi. Diğer dalkavuk bir grup gelip onlara karşı çıkarak şöyle demişlerdi: «Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin Öğüt veriyorsunuz?» Bu karşı çıkanlara, haramları yasaklayanlar şu cevabı vermişlerdi: «Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir. Belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar.» (el-A'râf, 164.) Yani böyle yaparsak, belki onlar cumartesi günü avlanmaya son verirler.
İkrime'nin anlattığına göre kendisi, bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken İbn Abbas'a: «Dalkavuklar ve idare-i maslahatçılar da gafillerle beraber helak oldular.» dediğini ve İbn Abbas'ın kendisine iki elbise giydirdiğini söylemiştir.
Havsere, İkrime'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«İsrailoğullannda kadılar üç tane idi. Birisi ölünce diğeri yerine geçti. Bu kadılar, Allah'ın takdir ettiği bir müddetle kadılık yaptılar. Sonra Cenâb-ı Allah, at.üzerinde bir melek gönderdi. Bu melek, yanında buzağısı bulunan bir ineğe su vermekte olan bir adamın yanından geçti. Melek, buzağıya seslendi, buzağı da onun atının peşine takıldı. Sahibi geri götürmek için buzağının yanma geldi ve meleğe şöyle dedi:
- Ey Allah'ın kulu, bu benim buzağımdır, ineğimin yavrusudur.
- Hayır, bu benim buzağımdır ve atımın yavrusudur.
Melek, onunla tartıştı, nihayet buzağının sahibi cevap veremez oldu, aciz kaldı, meleğe şöyle dedi: - Öyle ise kadıya gidelim de aramızda hüküm versin.
- İşte buna razı olurum.
İkisi kadılardan birinin yanına gittiler. Önce buzağının sahibi söze başladı ve kadıya şöyle dedi:
- Bu adam at üzerinde yanımdan geçiyordu. Buzağımı çağırdı, buzağım da peşine takıldı, ama geri çevirmek istemedi.
Meleğin yanında üç inci vardı. İnsanlar, o inciler gibi kıymetli inci görmüş değillerdi. Bunlardan birini kadıya verdi ve şöyle dedi:
- Benim lehimde hüküm ver.
- Bu nasıl caiz olur?
- Buzağıyı atın ve ineğin peşine göndeririz. Hangisinin peşine ta-kıhrsa onun yavrusu sayılsın.
Böyle yaptılar, buzağı atın peşine takıldı ve kadı, meleğin lehinde hüküm verdi. Ancak buzağının sahibi bunu kabul etmeyip: «Ben hükme razı olmam, gel seninle benim aramdaki meseleyi diğer kadı çözümlesin.» dedi. Öyle yaptılar. İkinci kadıya gittiler. Melek, ona incilerden ikincisini verdi, ikinci kadı da meleğin lehinde hüküm verdi. Ancak buzağı sahibi, bu hükme de razı olmayınca üçüncü kadıya gittiler. Meseleyi ona anlattılar. Melek, üçüncü inciyi ona vermek istedi ama kadı kabul etmedi ve: «Bugün aranızda hüküm vermeyeceğim.» dedi. Sebebini sorduklarında da âdet görmekte olduğunu söyledi. Melek: «Fesübhanallah! Erkekler hiç âdet görürler mi?» diye sorunca kadı: «Fesübhanallah! Hiç at buzağı doğurur mu?» diye cevap verdi ve ineğin sahibi lehinde hüküm verdi. Bunun üzerine melek, onlara şöyle dedi: «Sizler imtihan edildiniz. Allah senden razı oldu ey kadı, ama diğer iki arkadaşına da gazaplandı.»
Ebu Bekir b. Ayyaş, İkrime'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hükümdarlardan birisi, memleketinde şöyle bir duyuruda bulundu: «Eğer herhangi bir kimsenin sadaka verdiğini görür veya duyarsam elini keserim.» Dilencinin birisi, bir kadına gitti ve şöyle dedi:
- Bana bir sadaka ver.
- Sana nasıl sadaka vereyim ki, hükümdar, sadaka verenlerin elini kesiyor.
- Allah rızası için bana bir sadaka vermeni istiyorum.
Kadın, o dilenciye iki ekmek verdi. Hükümdar, bunu duyunca adamlarını gönderip kadının ellerini kestirdi. Sonra o hükümdar, annesine şöyle dedi:
- Anacığım, bana güzel bir kadın bul ki evleneyim.
- Şuralarda güzel bir kadın var, onun gibi güzel başka bir kadın görmedim. Yalnız bir kusuru var.
- Neymiş o kusur?
- Elleri kesiktir.
- Ona görücüler gönder.
Görücüler gidip kadına baktılar. Hükümdarın annesine götürdüler, annesi onu görünce çok beğendi. Gerçekten güzel bir kadındı. Kadına şöyle dedi:
- Hükümdar, seninle evlenmek istiyor.
- Olur inşaallah.
Bundan sonra hükümdar, o kadınla evlendi ve ona çok kıymet verdi.
Nihayet hükümdarın düşmanlarından biri ayaklanıp isyan etti. Hükümdar da onunla savaşmak üzere saraydan çıkıp cepheye gitti, sonra da annesine şöyle bir mektup gönderdi: «Evlendiğim son kadına dikkat et, ona iyi davran, ona gerekli lütufta bulun.» Ulak, mektubu getirip kadının kumalarından birinin yanında misafir oldu. Kumalar, o kadını kıskanıyorlardı. Mektubu ulağın elinden alıp değiştirdiler ve hükümdarın annesine şu mealde bir mektup gönderdiler: «Son evlendiğim kadına dikkat et, duyduğuma göre bazı erkekler onun yanına geliyorlar ve onunla ilişki kuruyorlarmış. Onu evden çıkar ve ona çeşitli hakaretlerde bulun.»
Annesi, hükümdara: «Sen yalan söylüyorsun, bu dürüst ve doğru bir kadındır.» diye cevap yazdı. Bu cevabı alan elçiler, bu kadının kumalarından birinin yanına gittiler. Kumalar mektubu alıp değiştirdiler ve annesinin ağzıyla hükümdara şöyle yazdılar: «Gerçekten de son evlendiğim kadın facire ve günahkardır, zina yapıyor. Zinadan bir çocuğu da doğdu.»
Bunun üzerine hükümdar, annesine şu mektubu gönderdi: «Evlendiğim o kadına dikkat et, zinadan doğan çocuğunu boynunun üzerine koy, yakasını yırt ve evden kov.» Mektup, hükümdarın annesine gelince annesi bu mektubu alıp kadına okudu ve: «Sarayı terket.» dedi. Çocuğunu da sırtına bağladı. Kadın saraydan çıkıp gitti. Bir nehir kıyısına vardı, çok susamıştı. Su içmek için nehrin kenarına çöktü. Bu sırada çocuk, sırtında idi. İçmek için eğilince çocuk suya düştü ve boğuldu. Kadın, nehir kıyısında oturup ağlamaya başladı. İki erkek, yanına geldiler ve kendisine sordular:
- Niçin ağlıyorsun?
- Oğlum sırtımdaydı. Ellerim yoktu ki, avuçlayıp su içeyim. İçebilmek için ben eğilince sırtımdaki çocuğum suya düştü ve boğuldu.
- Allah'ın ellerini tekrar sana geri vermesini ister misin?
- Evet.
Adamlar, Rablerine dua ettiler, kadının elleri tekrar eskisi gibi sapasağlam oldu. Kadına tekrar sordular:
- Bizim kim olduğumuzu biliyor musun?
- Hayır.
- Biz, sadaka olarak verdiğin o iki ekmek parçasıyız.» İkrime, şu ayeti kerimeleri de şöyle tefsir etmiştir:
«Ebabil kuşları...» Bunlar, denizden çıkan kuşlardı. Başları canavar başı gibiydi. Ebrehe ordusuna sürekli taş attılar, öyle ki, derileri kabarıp şişti, çiçek hastalığına yakalandılar. O güne kadar çiçek hastalığı görülmüş değildi. O kuşlar da ne daha önce görülmüştü, ne daha sonra görüldü.
«Vay ortak koşanlara! Onlar zekat vermezler.» (ei-Fusaiiet, 6-7.) Onlar, "La ilahe illallah" demezler.
«Arınmış olan kurtuluşa erecektir.» (ai-A'lâ, w.) Yani "Lâ ilahe illallah" diyen kişi kurtuluşa erecektir.
«Arınmaya niyetin var mı?» (en-Nâziât, ıs.) "Lâ ilahe illallah" demeye niyetin var mı?
«..."Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da doğrulukta devam edenlere...» (el-Fussilet, 30.) Yani "Lâ ilahe illallah" şahadeti üzerinde müstakim olanlar...
«İçinizde aklı başında kimse yok mudur?» (Hûd, 78} Yani içinizde "Lâ ilahe illallah" diyen kimse yok mudur?
«Doğruyu söyleyecektir.» (en-Nebe1,38.) Yani "Lâ ilahe illallah" diyecektir.
«Sen şüphesiz sözünden caymazsın.» (Âh îmrân, 194.) "Lâ ilahe illallah" diyenlere verdiğin sözden caymazsan.
«Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.» (ei-Bakara, 193.) "Lâ ilahe illallah" diyenlere düşmanlık yoktur.
«Unuttuğun zaman Rabbini an.» {ei-Kehf, 24.) Yani öfkelendiğin zaman Rabbini an.
«Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar.» (ei-fetih, 29.) Yüzlerin-deki iz, geceleyin ibadet yaptıklarından ötürü uykusuzluk izidir.»
İbn Abbas'm azatlısı İkrime şöyle demiştir: «Şeytan, günahı kula hoş ve süslü gösterir, o günahı işledikten sonra şeytan ondan uzaklaşır. Bundan sonra kul, işlediği günahtan ötürü ağlayıp Rabbine yalvarır, niyazda bulunur, miskinlesin Nihayet Cenâb-ı Allah, onun işlediği o günahı ve önceki günahlarım bağışlar.
İkrime, Cebrail (a.s.)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Rabbim, birşeyi yapmak üzere beni gönderir ama gittiğimde o işin benden önce yapılmış olduğunu görürüm.»
İkrime'ye "Mâûn" kelimesinin manasını sorduklarında bunun "iğreti vermek" anlamına geldiğini söyledi. Ben de kendisine şöyle söyledim:
- Bir kişi, bir komşusuna veya dostuna istediği kalburu veya tencereyi veya tabağı veya ev eşyalarından herhangi birini vermezse, o cehennemlik olur mu?
- Hayır, ama o kişi, insanı namazdan men eder ve de komşusunun yahut bir dostunun iğreti olarak istediği ev eşyasını vermezse, işte o cehennemlik olur ama pek değersiz bir eşya için bu söz konusu değildir, verilmemesi de caizdir.»
İkrime, ayet-i kerimede geçen "Sâihûn" (seyahat edenler) kelimesi ile ilim talebelerinin kastedildiğini söylemiştir.
İkrime, şu ayet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle demiştir:
«İnkarcıların kabirde bulunan kimselerden umutlarını kestikleri gibi...» (ei-Mümtahine, 13.) Yani kafirler, mezara girdiklerinde ve Allah'ın kendileri için hazırladığı azabı gözleriyle müşahede ettiklerinde artık Allah'ın nimetinden ümitlerini keserler.
Başkaları ise bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmişlerdir. Yani ka-
firler, ölüm sonrası diriliş ve hayatı inkar edip ondan ümitlerini kestiler.
ikrime şöyle dedi: «İbrahim peygambere, "misafir babası" denilirdi. Köşkünün dört kapısı vardı ki, hiçbir misafir oraya uğramadan geçmesin.»
İkrime, ayet-i kerimede geçen "Enkâl" kelimesinin zincir, bukağı ve diğer bağlar manasına geldiğini söylemiştir.
Sebe' kahinini anlatırken de İkrime, şöyle demiştir: «Sebe' kahini, kendilerine azab yaklaştığı zaman kavmine şöyle dedi: «Uzak ve zorlu bir sefere gitmek isteyen, Umman'a gitsin. İçki ve diğer şeyleri elde etmek isteyen kimse, Şam'a gitsin. Bataklıklara, derin çukurlara düşmek ve mahalde ikamet etmek isteyen kimse hurmalık Yesrib'e gitsin.»
Böyle demesi üzerine bazıları Umman'a, bazıları da Şam'a gittiler. Şam'a gidenler, Gassanlılardı. Evsliler, Hazreçlüer -kî bunlar beni Ka'b b. Amr kolundan geliyorlardı- ve Huzaahlar, Yesrib'e gidip hurmalıklı yerlerde konakladılar. Batn-ı Mürre vardıklarında Huzaahlar: «İşte burası iyidir, buradan başka yere gitmek istemiyoruz.» deyip oraya yerleştiler. Bu nedenle onlara Huzaahlar denildi, çünkü onlar, kendi yol arkadaşlarından koptular. Evsliler ve Hazreçlüer ise gidip Yesrib'in içine yerleştiler.
Aziz ve Celil olan Allah, Yusuf peygambere şöyle dedi: «Ey Yusuf! Kardeşlerini affettiğin için zikredenler arasında senin şanını yücelttim.»
Lokman (a.s.) da oğluna şöyle dedi: «Ben çeşitli acıları tattım, ama fakirlikten daha acı birşey tatmış değilim. Bütün ağır yükleri taşıdım, ama komşunun kötülüğünden daha ağır bir yük görmedim. Eğer söz gümüş ise susmak altındır.»
Veki1 b. Cerrah, îkrime'nin şu ayet-i kerimeleri tefsir ederken şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Attığın zaman sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı.» (ei-Enfâi, 17.) Rasûlullah'm attığı taşlardan her biri, müşriklerden birinin gözüne isabet etmişti.
Nün sûresinde geçen "Zanîn" kelimesi, koyunun kesik kulağı ile tanınması gibi alçaklığıyla tanınan yaramaz ve adi kimse anlamına gelir.
«Allah'a ve Rasûlüne eziyet edenler.» (ei-Ahzâb, 57.) Bunlar, resim yapan kimselerdir.
«Yürekler ağızlara gelmiştir.» (ei-Ahzâb, ıo.) yani yürekler hareket edip yerlerinden ayrılacak olsalardı, vücutlarından dışarı çıkarlardı. Ama bu mecazidir, aslında burada korku ve panik kastedilmiştir.
«Kendinizi aldattınız.» (ei-Hadîd, u.) Yani kendinizi şehvetlerle al-
dattınız.
«Bize pusu kurdunuz.» (ei-Hadîd, 14.) Yani tevbe ile pusu kurdunuz.
«Sizi kuruntular aldattı.» yani tevbeyi ileriki zamanlara ertelemek sizi aldattı.
«Nihayet Allah'ın buyruğu geldi.» Ölüm geldi.
«Çok aldatan sizi ayarttı.» Şeytan sizi ayarttı.»
İkrime dedi ki: «Bir kimse, Yasin sûresini okursa o gün akşama kadar sevinç içinde olur.»
Seleme b. Şuayb, Eban'm babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Deniz kıyısında İkrime ile beraber oturmaktaydık. Meclisimizde bulunanlar, denizde boğulanlardan söz açtılar. İkrime de dedi ki: «Denizde boğulanların vücutlarındaki etleri balıklar paylaşırlar, geride sadece kemikleri kalır. Nihayet o kemikler de ufalanırlar, develer gelip o kemikleri yerler. Sonra geçip gider ve bir süre sonra o kemikleri kığ olarak dışarı atarlar. Bir müddet sonra bir grup insan gelir", o kığların bulunduğu yerde mola verir ve kığları toplayıp yakarlar, sonra da küle dönüşen o kığları rüzgar gelip yeryüzünde Allah'ın dilediği kara ve denizlere savururlar. Ölüm sonrası diriliş için İsrafil'in sura üfleyişi esnasında küle dönüşenlerle mezardakiler aynı şekilde ayağa kalkıp canlanırlar.»
İkrime'nin şöyle dediği rivayet edilir: «Cenâb-ı Allah, biri Cen-net'ten diğeri Cehennem'den iki kişiyi huzuruna getirtir, cennetlik olana der ki:
- Ey kulum, istirahatgahım nasıl buldun?
- Ya Rab, çok iyidir.
Sonra Cenâb-ı Allah, cehennemlik olan adama şöyle der:
- Ey kulum, istirahatgahım nasıl buldun?
- Kimsenin anlatamayacağı kadar çok kötüdür ya Rab!
Böyle dedikten sonra Cehennem'deki yılan, akreb ve arılarla çeşitli azabları anlatır. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, cehennemlik olan o adama şöyle der:
- Ey kulum, eğer seni Cehennem'den kurtarıp affedecek olursam bana ne verirsin?
- Ey Rabbim, benim yanımda sana verecek ne vardır?
- Eğer bir dağ büyüklüğünce altının olsaydı seni, Cehennem'den kurtarmam için bana verir miydin? -Evet.
- Yalan söylüyorsun, dünyada bundan daha az ve daha kolay olan birşeyi senden istemiştim. Bana dua edecektin, ben de duana icabet edecektim. Benden mağfiret dileyecektin, ben de seni bağışlayacaktım. Benden isteyecektin, ben de sana verecektim ama sen bunlan yapmadın, arkanı dönüp gittin.»
İkrime'nin şöyle dediği rivayet edilir: «Kıyamet gününde Aziz ve Celil olan Allah'ın hesab için yanına yaklaştırdığı her kul, mutlaka affedilmiş olarak Allah'ın yanından kalkıp gider.»
«Her şeyin esası vardır. İslâm'ın esasıda güzel ahlaktır.»
«Peygamberlerden birisi, açlık ve çıplaklığını Aziz ve Celil olan Allah'a şikayet etti. Allah da ona şöyle vahyetti: Açlık ve çıplaklıktan kaynaklanan şerrin kapısını sana karşı kapalı tutmuş olmama razı olmaz mısın?»
«Semada İsmail adında bir melek vardır. Eğer kulaklarından birini açmasına Cenâb-ı Allah izin verecek olursa ve Aziz ve Celil olan Allah'ı teşbih ederse, gökteki ve yerdeki herkes ölürler.»
Güneş, yer küreden üç kat büyüktür, ay ise yerin büyüklüğünce-dir. Güneş batarken Arş-ı A'la'nın altında bulunan bir denizde batar. Cenâb-ı Allah'a sabaha kadar teşbihte bulunur. Tekrar doğmamak için Allah'tan izin ister, ama Allah, ona bunun sebebini sorar -gerçi o bunun sebebini daha iyi bilirgüneş de: «Senden başkasına ibadet etmemek için buradan ayrılıp dünyaya doğmak istemiyorum.» der. Cenâb-ı Allah'ta ona şu karşılığı verir: «Doğ! Bu hususta senin için bir sakınca yoktur, onlara Cehennem yeter. Cehennem'i 13.000 melekle onların üzerine göndereceğim. Onlar da Cehennem'e gireceklerdir.»
Ancak burada anlatılanlar, sahih hadiste anlatılanlara ters düşmektedir. Çünkü sahih hadiste şöyle buyurulmaktadır:
«Cehennem'i 70.000 yularla sevkederler ve ortaya getirirler. Her yuları 70.000 melek tutar.»
Mendel, ikrime tariki ile İbn Abbas'tan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Haksız yere dövülen bir adamın yanında durmayın. Çünkü böyle birinin yanında durup da onu savunmayan kişilerin üzerine gökten lanet iner.
Haksız yere öldürülen bir adamın da yanında durmayın. Çünkü böyle birinin yanında durup da onu savunmayan kimselerin üzerine gökten lanet iner.»
Şu'be, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek şöyle demiştir:
«Rasûlullah (s.a.v.), hapşırdığı zaman elbisesini yüzüne kapatır ve ellerini de kaşlarının üzerine koyardi.»
Bakiyye, Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: «Yapacağını zannettiği halde bir kimseye yemin veren ama yemin verilen kimse, o yeminin gereğini yapmazsa bunun günahı, yeminin gereğini yapmayanın üzerine olur.»
Babasının "Müsned"inde, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, İkrime'den rivayet etti ki; Hz. Aişe şöyle demiştir:
«Peygamber (s.a.v.)'in üzerinde kaba dokumadan yapılmış Katar yapısı iki aba vardı. Hz. Aişe, ona dedi ki: "Ya Rasûlallah, senin şu elbiselerin kaba ve serttir. Bunların içinde terliyorsun ve sana ağır geliyor."
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Şam'dan kendisine abalar getiren bir adama haber göndererek veresiye iki aba satın almak istedi. Haberci, tüccara gidip Rasûlullah (s.a.v.)'m veresiye iki aba satın almak istediğini söyleyince tüccar şöyle dedi: "Vallahi, biliyorum ki Rasûlullah, benim bu elbiselerimi veresiye alacak ve borcunu ödemeyi de geciktirecektir."
Tüccarın böyle demesi üzerine haberci, Rasûlullah (s.a.v.)'a dönüp anlattı. Rasûlullah (s.a.v.) da şöyle dedi:
"Yalan söylüyor. Onlar da biliyorlar ki, ben onlardan daha çok Allah'tan korkarım ve onlardan daha çok emanete riayet ederim." Aynı günde yine şöyle buyurmuştu: "Sizden birinizin muhtelif yerleri yamalı bir elbiseyi giymesi, yamnda bulunmayan birşeyi veresiye satın almak istemesinden daha hayırlıdır."»
Doğrusunu, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah daha iyi bilir.

