El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Ömer B. Abdülazîzin Geleceğinin Bilinmesi Ve Bu Sebeble Gelişinin Beklenmesi

Ebu Davud et-Teyalisî, İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hayret ki hayret! İnsanlar, Hz. Ömer sülalesinden ve onun ameli gibi amel sahibi bir adam halife olmadan dünyanın sonunun gelmeyeceğini ve bu adamın da …

Ebu Davud et-Teyalisî, İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hayret ki hayret! İnsanlar, Hz. Ömer sülalesinden ve onun ameli gibi amel sahibi bir adam halife olmadan dünyanın sonunun gelmeyeceğini ve bu adamın da Bilal b. Abdullah b. Ömer olacağını sanıyorlardı. Onun yüzünde bir yara izi vardı ama o olmadı. Sonra beklenen adamın Ömer b. Abdülaziz olduğunu gördüler. Onun annesi, Asım b. Abdullah b. Ömer b. Hattab'm kızıydı.»

Beyhakî, Hz. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Benim soyumdan bir adam halifeliğe geçecek ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Onun yüzünde iki yara izi vardır.» Nafi de, Ömer'in halifeliğinden önce: «Bu adamın Ömer b. Abdülaziz'den başkası olacağını sanmıyorum.» demişti.» ibn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilir: «Hz. Ömer'in soyundan gelip yüzünde yara izi bulunan ve yeryüzünü adaletle dolduracak °lan adama ne mutlu.»

Vüheyb b. el-Verd şöyle demiştir: «Bir ara uyumakta iken şöyle pir rüya gördüm: Mescid-i Haram'm Beni Şeybe kapısından bir adam içeri girerek şöyle diyordu: "Ey insanlar, başınıza Allah'ın kitabı geç-k.' Ben de sordum: "Kim geçti?" Adam tırnağını gösterdi, tırnağının uzerinde Ömer adının harfleri olan "ayın", "mim" ve "ra" harfleri ya-zıhydı. Ben uyandıktan bir süre sonra Ömer b. Abdülaziz'e bey'at

edilmesi için Mekke'ye emir geldi.»

Bakiyye, Huzaî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ömer b. Abdülaziz, Ravza-ı Hadra'da Rasûlullah (s.a.v.)'ı rüyasında görmüş ve Rasûlullah (s.a.v.), ona şöyle demiş: «Sen, bu ümmetin idaresinin başına geçeceksin. Kan akıtmaktan uzak dur. Kan akıtmaktan uzak dur. Çünkü insanlar arasında senin adın Ömer b. Abdülaziz'dir, ama Allah katında Cabir (yani kırıklıkları gideren ve tedavi eden)'dir.»

Ebu Bekir b. el-Makarrî, Reyah b. Ubeyde'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz, namaza geldiğinde yaşlı bir adam onun eline tutunmuştu. Kendi kendime: «Bu ihtiyarın içi geçmiş.» dedim. Namazdan sonra yanına gittim ve: «Allah, emiri ıslah etsin, şu senin eline tutunan yaşlı adam kimdi?» diye sordum. O da: «Ey Reyah, sen onu gördün mü?» diye sorunca ben: «Evet.» dedim. O da bana şu karşılığı verdi: Ey Reyah, ben seni salih bir adam bilirim, yanıma gelen o adam kardeşim Hızır'dı. Bana bu ümmetin idaresinin başına geçeceğimi ve adaletle hükmedeceğimi bildirdi.»

Yakub b. Süfyan, Ebu Anbes'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Halid b. Yezid b. Muaviye'nin yanında oturmaktaydım. Üzerinde birkaç parçadan yapılmış kısa bir elbise olan bir genç gelip Halid'in elini tuttu ve: «Üzerimizde bir gözcü var mı?» diye sordu. Ben de: «İkinizin üzerinde de iyi gören bir gözcü ve iyi işiten bir kulak vardır.» dedim. Bunun üzerine o gencin gözleri yaşardı. Halid'in elini bırakıp döndü ve çekip gitti. Ben de Halid'e: «Bu kimdi?» diye sordum. Halid, şu cevabı verdi: «Bu; mü'minlerin emiri, kardeşim Abdülaziz'in oğlu Ömer'dir. Eğer çok yaşarsan, bunun hidayete kavuşmuş bir halife olduğunu göreceksin.»

Ben derim ki: Halid b. Yezid b. Muaviye, önceki insanların haber ve sözlerini, ilm-i nücum ve tıbbı iyi bilir, araştırmalar yapardı.

Biyografisini anlatırken de ifade ettiğimiz gibi Süleyman b. Ab-dülmelik, can çekiştiği esnada oğullarından birini veliaht tayin etmek istemişti. Ancak salih bir insan olan veziri Reca b. Hayve, onu bu düşüncesinden vazgeçirmiş ve sürekli telkinleri neticesinde Ömer b. Ab-dülaziz'i veliaht tayin etmesini sağlamıştı. Bunun üzerine Süleyman da kendisinden sonrası için veliahd olarak Ömer.b. Abdülaziz'i tayin ettiğim bir sayfaya yazdı ve altını mühürledi. Ancak ne Ömer'in, ne de Mervanilerden hiçbirinin bundan haberi yoktu. Sadece Süleyman ile Reca bunu biliyorlardı. Sonra Süleyman, muhafız kuvvetleri komutanına, Mervanilerden ve diğerlerinden olan emirleri ve reisleri huzuruna getirmesini emretti, onlar da geldiler ve Süleyman'ın elindeki mühürlü sayfada yazılı hususa bey'at ettiler. Daha sonra da hu-

rdan çıkıp gittiler. Halife Süleyman vefat edince Reca b. Hayve onf cağırdı ve halifenin vefatını duymalarından önce ikinci kez bey'at

âtiler. Bey'attan sonra mektubu açıp onlara okudu. Mektupta Ömer

u Abdülaziz 'e bey'at ettiklerini anladılar. Onu alıp minbere oturttu ve ona bey'at ettiler. Böylece Ömer b. Abdülaziz'in halifelik bey'atı tamamlanmış oldu.

Ancak âlimler, böyle bir tasarruf hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Adam vasiyetini bir kağıda yazıyor ve bunu şahitlere okumadan bazı kimseleri bu vasiyetine şahit tutuyor. Sonra da onlar bu kağıtta yazılı olan hususlara şahitlik yapıyorlar ve şahitlikleri geçerli oluyor. Bunun caiz olup olmadığı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ancak ilim ehlinden bir cemaat, bunun caiz olduğunu ifade etmişlerdir. Kadı Ebu'l-Ferec el-Muafa b. Zekeriya el-Cerirî dedi ki: «Hicazlı-larm cumhur-u uleması bunun caiz, geçerli ve hükmünün nafiz olduğunu söylemişlerdir.» Salim b. Abdullah'tan da böyle rivayet edilmiştir ki, bu görüş, aynı zamanda İmam Malik, Muhammed b. Mesleme elMahzumî, Mekhul, Nümeyr b. Evs, Zür'a b. İbrahim, Evzaî, Said b. Abdülaziz ve bunlara muvafakat eden Şam fıkıhçılarınm da görüşüdür. Halid b. Yezid b. Ebi Malik de babasından ve ordusunun kadılarından böyle kaviller nakletmiştir. Aynı zamanda bu, kendisine muvafakat eden Mısırlı ve Mağribli fıkıhçılarla birlikte Leys b. Sa'd'ın, Basra akıncılarının ve kadılarının da kavlidir. Katade'den, Suvar b. Abdullah'tan, Ubeydullah b. Hasan'dan, Muaz b. Anberî'den rivayet olunduğuna göre bunlar da bu görüştedirler. Aralarında Ebu Ubeyd ve İshak b. Rahaveyh'in bulunduğu çok sayıda hadis ashabı, bu kavli benimsemişlerdir.

Buharı de "Sahih"inde bu görüşe önem vermiştir. Muafa'nm ifadesine göre aralarında İbrahim, Hammad ve Hasan'm da bulunduğu Irak fıkıhçılarından bir cemaat, bu görüşü kabullenmemişlerdir ki, bu da Şafiî'nin ve Ebu Sevr'in mezhebidir. Ebu Sevr: «Bu bizim şeyhimiz Ebu Cafer'in kavlidir.» demiştir. Şafiî'nin Irak'taki bazı ashabı da birinci kavle kail olmuşlardır. Cerirî de: «Birinci kavle kail oluruz.» demiştir.

Önceki sayfalarda da anlatıldığı gibi Ömer b. Abdülaziz, Süleyman'ın cenazesinden dönerken kendisine -binmesi için- hususi binekler getirildiğinde bu bineklere binmemiş ve şöyle demeye başlamıştı:

«Eğer takva, sonra da yasaklar olmasaydı, Cehennem çukuruna düşme endişen olmasaydı; aşk ve şehvet yolunda bütün menedicilere karşı gelip asi olurdum.

Geçenler geçip gitti. Sonra sen geçip giden günlerin sonunda bir a§k ve şehvet bulamazsın,»

Bu şiiri okuduktan sonra: «Maşaallah, kuvvet ancak Allah iledir. Bana katırımı getirin.» dedi. Sonra da halifelere mahsus fazla bineklerin satılmasını emretti. Halifelere mahsus kıymetli ve paha bici]., mez atlar vardı, onları satıp paralarını beytü'1-mala koydu.

Dediler ki: Ömer b. Abdülaziz, cenaze merasiminden döndükten sonra halk ona bey'at etti. Halifelik, onun adıyla yerini buldu, ama kendisi kederli ve üzüntülü olarak evine döndü. Azatlısı kendisine-«Neyin var? Kederli ve üzüntülü görünüyorsun, oysa vakit, kederlenme vakti değildir.» dedi. Kendisi de şu karşılığı verdi: «Yazıklar olsun sana. Nasıl üzülüp kederlenmem? Bu ümmetin doğu ve batıdaki her ferdi mutlaka benden hakkını taleb etmekte ve kendisine hak ettiği şeyi ödememi istemektedir. İstese de istemese de hakkını ödemem benim üzerime farz kılınmıştır.»

Anlatıldığına göre halife seçildikten sonra Ömer b. Abdülaziz -boş zamanının kalmayacağını ileri sürerek- karısı Fatıma'yı yanında kalmak veya ailesine dönmek arasında serbest bırakmış, Fatıma da ağlamıştı. Onun ağlaması nedeniyle cariyeleri de ağlaşmışlardı. Böylece Ömer'in evinde bir gürültü ve feryad duyuldu. Ama Fatıma, her halükarda onun yanında kalmayı tercih etti. Allah, ona rahmet etsin.

Adamın birisi, Ömer'e: «Ey mü'minlerin emiri, bize biraz zaman ayır.» dedi. Ömer de şu şiiri okudu:

«Başını kaşımaya fırsat vermeyecek bir meşguliyet sana geldi, sen selamet yolundan saptın.

Boş zaman gitti. Artık kıyamet gününe kadar boş zamanımız olmayacaktır.»

Zübeyr b. Bekkar, Selam b. Süleym'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz, halife seçildikten sonra minbere çıktı. Bu ilk hutbesinde Allah'a hanıd-ü senada bulunduktan sonra şöyle dedi:

"Ey İnsanlar! Bize arkadaşlık edecek olanlar, şu beş şarta uyarlarsa arkadaşlık etsinler. Yoksa bizden ayrılıp gitsinler:

1- İhtiyacını bize arzedemeyenlerin ihtiyaçlarım gelip bize arzet-sinler.

2- Hayır ve iyilik hususunda olanca gayretleriyle bize yardımcı olsunlar.

3- Bizim göremediğimiz hayır ve iyilikleri bize göstersinler.

4- Kimsenin gıybetini yanımızda yapmasınlar.

5- Kendilerini ilgilendirmeyen şeylere burunlarını sokmasınlar. Bu hutbesinden sonra şairler ve hatipler, Ömer b. Abdülaziz'm

yanından ayrıldılar. Fakihler ve zahidler onun yanında sebat ettiler-

Sebat eden fakih ve zahidler de: "Bu adam söylediklerini yerine getirdiği sürece kendisinden ayrılmayacağız, ama aksini yaparsa mutlaka ayrılmamız gerekir." dediler.»

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: «Ömer b. Abdülaziz, halifeliğe geçince Muhammed b. Ka'b, Reca b. Hayve ve Salim b. Abdullah'a haber göndererek onları huzuruna çağırttı. Yanma geldiklerinde de onlara şöyle dedi: "Mübtela olduğumuz ve başımıza inen şu ağır görevi görüyorsunuz. Bu hususta bize yardımcı olmak için neler biliyorsanız söyleyin."»

Muhammed b. Ka'b dedi ki: «Yaşlıları baba, gençleri kardeş, küçükleri de evlat say. Babana iyilik yap, kardeşini ziyaret edip durumuyla ilgilen, çocuğuna da şefkat göster.»

Reca da şöyle dedi: «Kendin için beğendiğin şeyi halk için de beğen, sana yapılmasından hoşlanmadığın şeyi halka yapma ve şunu da bilki sen, ölecek ilk halife değilsin.»

Salim ise şöyle dedi: «Kendini bu yönetim işini güzelce yürütmeye ada. Bu hususta dünya şehvetlerine karşı oruç tut. Bu orucuda Ölüm anında boz. Söyleyecek başka birşeyim yok, hepsi bu kadar.»

Ömer de: «Lâ havle velâ kuvvete illa billah.» dedi.»

Başkaları dediler ki: Ömer b. Abdülaziz, bir gün insanlara bir nutuk irad etti, ama ağıt boğazına çökmüştü. Boğulmak üzere idi. Nutkunda şöyle demişti:

«Ey insanlar! Siz ahiretinizi ıslah edin ki, Allah da dünyanızı İslah etsin. Siz içinizi düzeltin ki, Allah da dışınızı düzeltsin. Allah'a yemin ederim ki, Adem'in oğlu olan her kul mutlaka ölecektir. Ölümde onun için kopmaz bağlar vardır.»

Yine bir hutbesinde şöyle demişti:

«Nice sağlam ve mamur yer vardır ki, yakın bir zamanda harab olacaktır. Durumuna imrenilen nice mukim vardır ki, yakın zamanda goçecektir. Allah, size rahmet etsin. Elinizden geldiğince ve olanca imkanlarınızı seferber ederek dünyadan güzel bir şekilde göçün. Buna karşı dünyada ademoğlu gözü aydın olarak bir çaba ve yarış içine girmiştir. Ama o, Ölüme gitmek üzeredir. Allah, onu kendi kaderi gereğince davet ettiği ve ölüm okunu ona sapladığı zaman gidecektir. Dünyaya olan tercihini bırakacaktır. Kendisiyle ilgilenecek başka bir Kavme gidecek, onlar kendisini dünyaya muhtaç bırakmayacaktır. Doğrusu dünya, verdiği zarar kadar insana memnuniyet vermez, az bir süre sevindirir ama uzun bir süre üzer.»

ismail b. Ayyaş, Amr b. Muhacir'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz, halife olunca kalkıp insanlara bir hutbe irad ettı. Allah'a hamd~ü senada bulunduktan sonra şöyle dedi:

«Ey İnsanlar! Doğrusu Kur'ân'dan sonra artık başka bir kitab, Muhammed (s.a.v.)'den sonra da başka bir peygamber gelmeyecektir. Ben, hüküm veren değilim, verilmiş hükümleri infaz edenim. Ben kendiliğinden uydurukça şeyler çıkaracak değilim, benden öncekilerin yolundan gideceğim. Zalim devlet başkanından korkup kaçan kişi, zalim değildir. Dikkat edin, asi olan, zalim devlet başkanıdır. Dikkat edin, Aziz ve Celil olan Yaratıcıya isyan olan yerde yaratılana itaat olmaz.»

Başka bir rivayette anlatıldığına göre o, yukarıdaki hutbesinde şu sözleri de söylemişti: «Ben, herhangi birinizden daha hayırlı değilim, aksine ben aranızda yükü en ağır olan kişiyim. Dikkat edin, Allah'a isyan olan yerde yaratığa itaat yoktur. Dikkat edin, ben size bunları işittirdim mi?»

Ahmed b. Mervan, Said b. As'ın oğlunun şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz, irad etmiş olduğu son hutbesinde Allah'a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle demişti:

«İmdi sizler boşuna yaratılmadınız, başıboş da bırakılmadınız, sizin varacağınız son bir durak vardır. O zaman ve orada Allah, hüküm verecek ve işinizi halledecek, aranızdaki anlaşmazlıkları da çözümleyecektir. Allah'ın rahmeti dışına çıkan, kaybedip ziyana uğramıştır. Genişliği gökler ile yer araşınca olan Cennet'ten yoksun kalmıştır. Bihnezmisiniz ki, ancak bu günden korkup tedbirini alan ve baki olan ahireti elde etmek için fani olan şu dünyayı feda eden, tükeneni tükenmeyecek olanla değiştiren, azı çokla değiştiren, korkuyu güvenle değiştiren kimseden başkası yarınki kıyamet gününde güvende olmayacaktır. Görmüyor musunuz ki, sizden önce ölmüş ve göçmüş olanların mallarını elinizle yağmalamaktasınız. Ama bu mallar, sizden sonrakilerin de eline geçecektir. Bu mallar, böylece elden ele intikal edecek ve nihayet varislerin en hayırlısı olan Allah'ın eline geçecektir. Sonra sizler, her gün bu dünyadan ayrılıp Allah'ın katına göçen ve dönüşü olmayan bir yolculuğa giden kimseleri uğurluyorsunuz. Onların ecelleri sona ermiş olduğundan yerin, kara toprağın bağrına yas-tıksız ve döşeksiz olarak defnediliyorsunuz. Onlar, dostlarından ayrılıp toprağa ve hesaba yönelmişlerdir, amelleri ile başbaşa kalacaklardır. Terkettikleri dünyadan müstağni olmuşlardır. Ama yöneldikleri ahirette fakir ve yoksuldurlar, hakkınızda hüküm verilmeden ve ölmeden önce Allah'tan korkun, takvalı olun, ölüm üzerinize inmeden ölümü devamlı gözetleyin. Ben size bu sözleri söylüyorum, haberiniz olsun.»

Böyle dedikten sonra Ömer b. Abdülaziz, abasının ucunu yüzüne örttü, ağladı, etrafmdakileri de ağlattı.»

Başka bir rivayette anlatıldığına göre o, yukarıdaki hutbesinde şunları da söylemiştir:

«Allah'a yemin ederim ki, ben, size bu sözleri söylüyorum ama sizden hiçbirinizin bende olduğunu bildiğim günahlar kadar günahkar olduğunu bilmiyorum. Ama bu anlattıklarım Allah'ın adil kanunlarıdır. O, bu kanunlarda kendisine itaat edilmesini emretmiş, kendisine karşı gelinmesini yasaklamıştır. Allah'dan mağfiret diliyorum.»

Böyle dedikten sonra yenini yüzüne kapattı ve sakalı ıslanmcaya kadar ağladı. Sonra da vefat edinceye kadar meclisine dönmedi. Allah, ona rahmet etsin.

Ebu Bekir b. Ebi'd-Dünya, Ömer b. Abdülaziz'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.)'ı rüyamda gördüm, bana şöyle dedi:

- Yaklaş ey Ömer!

Yanına yaklaştım, öyle ki, kendisine değmekten korktum. Yine bana şöyle dedi:

- idarenin başına geçtiğin zaman şu ikisi gibi davran. (Yanında sağ ve soluna oturmuş iki yaşlı adam gördüm, kendisine sordum:)

- Bunlar kimlerdir?

- Şu Ebu Bekir, şu da Ömer'dir.

Rivayete göre Ömer b. Abdülaziz, Salim b. Abdullah b. Ömer'e şöyle demiş:

- Bana öyle bir siret yaz ki, ona göre amel edeyim.

- Sen bunu yapamazsın.

- Niçin?

- Eğer sen bu yazacağım sirete göre amel edecek olursan, Ömer b. Hattab'tan daha faziletli ve daha üstün olursun. Zira o, hayır işleme hususunda yardımcılar buluyordu ama sen hayır işleme hususunda sana yardım edecek bir kimseyi bulamamaktasın.»

Rivayet olunduğuna göre Ömer b. Abdülaziz, yüzüğünün kaşına Şu ibareyi yazdırmıştır: «Lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerike leh». Başka bir rivayete göre ise şunları yazdırmıştır: «Amentü billahi.» Vefa Aziz'in rivayetine göre Ömer b. Abdülaziz, bir gün halkın eşraf ve reislerini toplayarak onlara bir nutuk irad ederek şöyle demiş: «Fedek hurmalığı, Rasûlullah (s.a.v.)'m elindeydi. Oranın gelirlerini Allah'ın kendisine gösterdiği yerlere sarfederdi. Sonra bu hurmalığın idaresini Ebu Bekir yürüttü. Ondan sonra Ömer de aynı şekilde yürüttü.»

Ravilerden Asmaî dedi ki: "Ömer b. Abdülaziz'in, Hz. Osman hakkında ne dediğini bilmiyorum ama sonra sözünü şöyle sürdürmüştü: «Mervan, o hurmalığı ıkta olarak verdi ve oradan bana bir pay düştü.

Velid ile Süleyman da oradaki paylarını bana bağışladılar. Benim oradaki paylarımdan daha kıymetli birşey yoktur ki, onu da beytü'l-mala iade edeyim. Ama ben, Fedek hurmaliğındaki paylarımı, Rasû-lullah (s.a.v.)'ın zamanındaki uygulamaya dönülebilsin diye beytü'l-mala iade ettim.»

O zaman insanlar haksızlıklardan artık emin olmuşlar, kimsenin kimseye haksızlık yapacağına inanmaz hale gelmişlerdi. Bundan sonra Ömer b. Abdülaziz, Ümeyye oğullarından bir cemaatın mallarının beytü'1-mala iade edilmesini emretti ve o mallara da "mezalim malları" adını verdi. Bazıları bu uygulamadan vazgeçmesi için ricaya gittiler. Halası Fatıma binti Mervan'ı aracı yaptılar. Fakat bunun bir faydası olmadı. Ömer, onlara şöyle dedi: «Ya beni bildiğim gibi hareket etmem için rahat bırakırsınız, ya da Mekke'ye giderim, halifelikten vazgeçer ve bu işin en layıkma halifeliği devrederim. Allah'a yemin ederim ki, aranızda elli sene kalacak olsam bile adaletten vazgeçmeyeceğim. Ben, idareciliği elde tutmak istiyorum ama bunu da ancak insanların kalblerini yatıştırmcaya kadar dünya tamahı ile birlikte yürütebiliyorum.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Eğer bu ümmette Mehdi varsa, o da Ömer b. Abdüla-ziz'dir.»

Katade, Said b. Müseyyeb ile birçok kişi böyle demişlerdir.

Tavus dedi ki: «Ömer b. Abdülaziz, hidayete ermişti ama onun vasıtasıyla insanlar hidayete ermiş değildirler. O, adaleti tam olarak tatbik edemedi. Mehdi geldiğinde o, kötülük yapan kimselerin üzerinde duracak, gerekeni yapacak, iyilik yapan kimseye de ihsanda bulunacak ve daha fazla iyilikte bulunacaktır. Cömert olup valilerine karşı sert, düşkünlere karşı ise merhametli olacaktır.» Malik, Said b. Müseyyeb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Halifeler, Ebu Bekir ile iki Ömer'dir.» Kendisine Ebu Bekir ve Ömer'i tanıdıklarım ama ikinci Ömer'in kim olduğunu bilemediklerini söylemeleri üzerine şu cevabı vermişti: «Eğer yaşarsanız yakında ikinci Ömer'i de tanıyacaksınız.» Böyle demekle o, Ömer b. Abdüla-ziz'i kasdetmişti.

Başka bir rivayette anlatıldığına göre o, Ömer b. Abdülaziz'den bahsederken; «O, Mervan oğullarının başı yaralısı (yüzü ak olanı) dır.» demiştir.

Abbad es-Semmak, Süfyan-ı Sevrî'nin meclisine katılır, onun sohbetini dinlerdi. Bu zat, Süfyan-ı Sevrî'nin şöyle dediğini nakletmiştir:

«Halifeler, şu beş kişidir: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer b. Abdülaziz.»

Halifelerin bu beş kişiden ibaret olduğuna dair sözler, Ebu Bekir b Ayya§» §afiî ve diğer birkaç kişiden de nakledilmiştir. Bütün âlimler Ömer b. Abdülaziz'in adil imamlardan, raşit halifelerden ve hida-vet rehberi önderlerden biri olduğu hususunda icma etmişlerdir. Haklarında sahih hadis varid olan oniki imamdan biri olduğunu da birden fazla âlim ifade etmiştir. Sözü edilen sahih hadis şudur: «Aralarında oniki halife -ki hepsi de Kureyş'ten olacaktır- bulunduğu sürece bu ümmetin işi, sürekli düzenli ve müstakim olacaktır.»

Kısa olmakla birlikte halifelik süresince merhum Ömer b. Abdülaziz çok çaba harcamış, nihayet haksızlıkları önlemiş, bütün hak sahiplerine haklarını vermişti. Öyle ki, onun münadisi her gün, şöyle duyuruda bulunurmuş: «Nerede borçlular? Nerede evlenecek olanlar? Nerede düşkünler? Nerede öksüzler? Gelsinler, hepsinin ihtiyacını karşılayayım.»

Âlimler, Ömer b. Abdülaziz'in mi yoksa Muaviye b. Ebi Süyfan'm mı daha faziletli olduğu hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bazıları, yaşantısının mükemmelliğinden, adaletli oluşundan, kendini zühde verişinden ve fazlaca ibadet yaptığından ötürü Ömer b. Abdülaziz'i Muaviye'den daha faziletli kabul etmişlerdir. Bazıları da ondan daha önce İslâm'a girdiğinden ve sahabe olduğundan ötürü Muaviye'yi ondan daha faziletli kabul etmişlerdir. Hatta bazıları demişlerdir ki: «Muaviye'nin, Rasülullah (s.a.v.)'la görüşmüş olduğu bir tek gün bile, Ömer b. Abdülaziz'den, onun tüm ömründen ve aile efradından daha hayırlıdır.»

"Tarih" adlı eserinde İbn Asakir'in anlattığına göre Ömer b. Abdülaziz, zevcesi Fatıma binti Abdülmelik'in cariyelerinden birini çok beğenirmiş. Ömer, bu cariyeyi zevcesi Fatıma'dan ya satarak ya da hibe ederek kendisine vermesini istemiş. Ancak Fatıma, bu isteğini yerine getirmemişti. Ama halifeliğe geçince, Fatıma, o cariyeye güzel giysiler giydirmiş, kokular sürmüş ve onu hibe ederek halifeye sunmuştu. Halife, cariyeyle başbaşa kalınca cariye ona yönelmiş, ancak o, cariyeden yüz çevirmişti. Cariye, ona şöyle sormuştu:

- Ey efendim, daha önce bana gösterdiğin sevgin nerede?

- Allah'a yemin ederim ki, sana olan sevgim, eskisi gibi sağlam durmaktadır. Ama artık benim kadınlara ihtiyacım yok. Öyle bir işle karşılaştım ki, artık senden ve diğer kadınlardan alakamı kesmek mecburiyetinde kaldım. Sizlerle uğraşamam. Sen nerelisin, nereden getirildin?

- Ey mü'minlerin emiri, babam Mağrib ülkesinde bir suç işledi. Musa b. Nusayr onu yakalatıp sorguladı ve beni de cinayetin bedeli olarak aldı. Sonra da beni Velid'e gönderdi. Velid de kız kardeşi ve se-nm de zevcen olan Fatıma'ya hibe etti. İşte Fatıma da beni şimdi sana hediye etti.

- Doğrusu, biz, Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz. Vallahi nerede ise rezalet işleyecek ve helak olacaktık.

Böyle dedikten sonra Ömer, o cariyeye ikramda bulunup kendi ülkesine ve ailesine gönderdi.

Ömer b. Abdülaziz'in zevcesi Fatıma, şöyle demiştir: «Bir gün yanına girdim, namazgahında oturmuştu. Elini yanağına dayamıştı. Gözleri de iki yanağının üzerine yaş akıtıyordu. Kendisine: "Neyin var?" diye sorduğumda bana şu cevabı verdi:

"Yazıklar olsun sana ey Fatıma! Ben bu ümmetin idaresinin başına geçtim. Ama bu nasıl bir idaredir, biliyor musun? Aç olan fakiri zayi olan hastayı, yorgun ve bitkin düşmüş çıplağı, kalbi kırık yetimi, yalnız kalmış dulu, kahra uğramış mazlumu, garibi, esiri, yaşlı ve ihtiyar kimseleri, çoluk çocuğu kalabalık olan insanları, malı mülkü az olan kimseleri ve ülkenin, beldelerin ücra köşelerinde bunlara benzer kimselerin durumlarını düşündüm. Kıyamet gününde Aziz ve Celil Rabbimin bana bunların durumunu soracağını anladım ve Muham-med (s.a.v.)'in de bunlardan yana olup bana hasım kesileceğini düşündüm. Bunların benimle tartışacakları ve davalaşacakları zamanda kendilerine karşı bir delil ileri süremiyeceğimden korktum. Bu nedenle kendime acıdım ve ağladım.»

Meymun b. Mehran'dan şöyle rivayet edilmiştir: «Ömer b. Abdü-laziz, beni bir valiliğe tayin etti. Sonra bana şöyle dedi: "Sana benden bir mektup gelir de bu mektup hakka uygun olmazsa onu yere çal."»

Ömer, valilerinden birine şöyle bir mektup göndermişti: «Güç ve kudretin seni insanlara haksızlık yapmaya iterse, sen Allah'ın senin üzerindeki güç ve kudretini, onlara yapacağın haksızlığın mutlaka sona ereceğini, ama onların senden soracakları hesabın bakiliğini hatırla.»

Abdurrahman b. Mehdi, İsa b. Asım'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ömer b. Abdülaziz, Adiy b. Adiy'e şöyle bir mektup gönderdi:

«Doğrusu, İslâmiyet'in farzları, sünnetleri ve prensipleri vardır. Kim bunları tamamıyla yerine getirirse imanı kemale erer, kim de bunları tamamıyla yerine getiremezse imam kemale ermez. Eğer ben yaşarsam -amel etmeniz için- bunları size açıklarım, eğer ölürsem de zaten aranızda yaşamaya niyetim yoktur.»

Sulî'nin anlattığına göre Ömer, valilerinden birine şöyle bir mektup göndermiştir:

«Allah'a karşı gelmekten sakınıp takvalı ol, çünkü takvadan başka birşey makbul olmaz. Ancak takva sahibi kimseler, ilahi rahmete mazhar olurlar ve yine ancak takvalı olmaktan ötürü kişiye sevap yazılır. Takvalı olmayı öğütleyenler çoktur ama takvalı olanlar azdır.»

Şu güzel sözler de onun vecizeleridir:

«Bir kimse, ancak kendi amel ettiği şeyleri söyleyebileceğini bilirse konuşması az olur, ancak kendisini ilgilendiren ve kendisine yarar glayan şeyleri söyler. Bir kimse, ölümü çokça hatırlarsa dünyadan az şeyle yetinir.»

«Bir kimse, söylediği sözleri kendi amelinden saymazsa hata ve günahı çoğalar. Bir kimse, Allah'a bilgisizce ibadet ederse kendisini fesada sürükleyen şeyler, kendisini İslah edecek şeylerden daha çok

olur.»

Adamın birisi, bir gün Ömer b. Abdülaziz'Ie ileri geri konuştu, nihayet onu öfkelendirdi. Ömer de onu dövmek istedi, ama sonra kendini tuttu ve adama şöyle dedi:

«Sen şeytanın bana hükümdar onuru aşılayarak beni gazablan-dırmasım ve bu nedenle de yarın karşılığını benden alacağın bir haksızlığı sana yapmamı istedin. Haydi kalk, Allah sana afiyet versin, artık seninle konuşmaya ihtiyacım yoktur.»

Ömer b. Abdülaziz'in vecizelerinden biri de şudur: «Allah katında işlerin en güzeli, normal şekilde çabalamaktır. Güçlü iken affetmektir, yönetimin başında iken merhametli olmaktır. Bir kul, dünyada başka bir kula merhametli olursa onun karşılığında kıyamet gününde de mutlaka Cenâb-ı Allah, ona merhametle muamele eder.»

Ömer'in küçük oğlu evden çıkıp diğer çocuklarla oynarken bir çocuk gelip onun kafasını yardı. Saldırgan çocuğu yakalayıp Ömer'in huzuruna getirdiler. O esnada Ömer, dışarıda bir gürültü duydu, dışarı çıktı. Bir kadının: «O benim oğlumdur, o öksüzdür.» diye bağırdığını gördü. Ömer, ona: «Kendine gel ey kadın, bu çocuğun divanda kaydı var mıdır? Kendisine maaş verilmekte midir?» diye sordu. Kadın da: "Hayır." diye cevap verince Ömer: «Bu çocuğu zürriyete yazın.» dedi. Bunun üzerine karısı Fatıma: «Senin oğlunun başını yardı, bu halde bu çocuğa böyle lütufta bulunuyorsun. Allah, bunu kahretsin. Sen böyle yaparsan bir kez daha senin oğlunun başını yaracak-tır.» diye çıkıştı. Ömer de ona şu cevabı verdi:

«Yazıklar olsun sana, o yetimdir, siz onu korkuttunuz.»

Malik b. Dinar dedi ki; «Bana, sen zahidsin, diyorlar. Zahidlik benim neremde? Zahid, ancak Ömer b. Abdülaziz'dir. Dünya ağzını açarak ona geldi, ama o, dünyanın tümünü terketti.»

Dediler ki: Ömer b. Abdülaziz'in sadece bir gömleği vardı. O gömleğini de yıkadıkları zaman kuruyuncaya kadar evinde oturup beklerdi.

Bir defasında bir rahibin yanma gidip: «Ne olur bana öğüt ver.» dedi, rahib de ona şöyle cevap verdi: Şairin şu sözünü tut:

«Dünyadan soyutlan, çünkü sen, dünyaya gelirken çıplaktın.» Ömer, bu beyti çok beğenir, defalarca tekrarlar ve buna göre hakkıyla amel ederdi.

Anlatıldığına göre Ömer, bir gün karısının yanına gitmiş, karısı ondan üzüm almak için bir dirhem veya birkaç fülüs istemişti. Ancak karısı, onun yanında hiç para bulamayınca Ömer'e şöyle demişti: - Sen halifesin, mü'minlerin emirisin, ama cebinde üzüm alacak kadar para yok. Bu nasıl iştir?

- Bu halim, yarın Cehennem ateşinde zincirleri ve prangaları taşımaktan daha kolaydır.

Evinin kandili, üç kamış üzerindeydi ki, bunların da üzerinde çamur vardı.

Bir gün kendisine kızartılmış et getirmesi için kölesini pazara göndermişti. Kölesi de alelacele ona kızartılmış et getirdi. Köleye şöyle sordu:

- Bunu nerede kızarttın? -Mutfakta.

- Müslümanların umumi mutfağında mı?

- Evet.

- Öyleyse bunu sen ye, bu benim rızkım değildir, senin rızkındır. Umumi mutfakta Ömer için su ısıttılar. Ömer de bunun karşılığında bir dirheme odun satın alarak umumi mutfağa gönderdi.

Karısı dedi ki: «Ömer, halife iken bizimle asla cinsel ilişkide bulunmadığı gibi hamamcı da olmadı.»

Ömer b. Abdülaziz, Ebu Selam el-Esved'in, havuzla ilgili hadisi Sevban'dan rivayet ettiğini duymuştu. Bunun üzerine Ömer, bir ulak göndererek onu yanma çağırttı. Ebu Selam gelince 'de Ömer, mazeret dilercesine ona şöyle dedi: «Ey Ebu Selam, seni yormak istememiştim. Ama bu hadisi bizzat senin ağzından duymak istedim.» Ebu Selam da şöyle cevap verdi: Ben Sevban'dan duydum ki, Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur:

«Benim havuzum, Aden ile Belka ummanı arasındadır, suyu sütten beyaz, baldan tatlıdır. Kupalarının sayısı, göklerdeki yıldızlar sa-yısıncadır, ondan bir kez içen kimse, artık ebediyyen susamaz ve o havuzun başına gelip içecek olan ilk kimseler, Muhacirlerin fakirleridir. Başları tozlu, elbiseleri kirli olup güzel kadınlarla evlenmezler ve dünyadaki tıkanıklıklar, engeller ve setler onlar için açılmazlar.» (Yani sürekli sıkıntıda olurlar). Ömer de bunun üzerine şöyle dedi: «Ama ben güzel kadınlarla evlendim. Abdülmelik'in kızı Fatıma'yla evliyim ama bundan sonra başım tozlanmadıkça yıkanmayacağım, kirlennıe-dikçe elbisemi çıkarmayacağım.»

Anlatıldığına göre Ömer'in bir kandili vardı, o kandilin ışığında kendi işiyle ilgili notları tutar, yazıları yazardı. Bir de beytü'l-malın bir kandili vardı ki, onun ışığında Müslümanların maslahatı ile ilgili notları tutar ve yazıları yazardı. Şahsıyla ilgili bir tek harfi dahi o kandilin ışığında yazmazdı. Her gün sabahleyin Kur'ân okur ama okuyuşunu uzatmazdı. 300 polisi, 300 de muhafızı vardı.

Ehl-i beytinden bir adam, ona bir elma hediye etmişti. Elmayı kokladıktan sonra getiren adama verip onu tekrar sahibine iade etmişti. Elmayı sahibine götüren görevliye de: Ona de ki: «Elma yerini buldu.» dedi. Görevliyse ona şöyle dedi: «Ey mü'minlerin emin, Rasûlullah (s.a.v.), hediye kabul ederdi, elmayı gönderen bu adam da senin ehl-i beytindendir.» Ömer, ona şu cevabı verdi: «Rasûlullah'a verilenler hediye idi. Bize gelince, bize verilenler rüşvettir.»

Anlatıldığına göre Ömer b. Abdülaziz, valilerine bol miktarda nafaka verirdi. Öyle ki, valilerden birine aylık 100, 200 dinar verirdi ve bunu da şu gerekçeye bağlardı: «Valiler para sıkıntısı çekmezlerse, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, Müslümanların işlerine kendilerim vakfederler.»

Kendisine dediler ki: «Valilerine verdiğin kadar kendi çoluk çocuğuna da sarfetsen olmaz mı?» Ömer, onlara şu cevabı verdi: «Ben çoluk çocuğumun haklarını alıkoymuyorum, ama başkalarının haklarını da onlara vermem.»

Aile efradı, büyük sıkıntıya düştüler. Parasız kaldılar. Ömer, onlara daha fazla veremiyeceğini, şu mazereti ileri sürerek açıkladı: «Daha önce siz beytü'1-mala çok borçlandınız. Çok masraf yaptınız, onun için şimdi size daha fazlasını veremem.»

Bir gün Hz. Ali'nin evladından bir adama şöyle demişti: «Kapımda durmana ve içeri girmen için sana izin verilmemesine çok sıkıldım. Bundan ötürü Allah'tan utandım.» Yine Hz. Ali'nin evlatlarından bir başkasına şöyle demişti: «Allah, sizi kendi katından verdiği şeylerle ikrama mazhar kılmıştır. O nedenle dünyalık vererek sizi dünya ile kirletmekten ötürü Allah'tan utanırım.»

Bir başka defasında da şöyle demişti: «Biz ve amcazadelerimiz Haşimiler, bazen biz bazen de onlar devran sahibi olduk. Devran onlardayken biz onlara gidip sığınırdık. Devran bizdeyken de onlar geHp bize sığınırlardı. Nihayet risalet güneşi doğdu, münafıklar kaybettiler. Bozgunculuk yapan nifak sahipleri, konuşamaz oldular. Daha Önce konuşan herkes sustu.»

Ahmed b. Mervan, Muhammed b. Uyeyne'nin koyunlarını otlatan MuSa b. Eymen adındaki çobanın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ömer b. Abdülaziz'in halifeliği zamanında aslanlar, koyunlar ve yırtıcı hayvanlar aynı yerde otlanırlardı. Bir gün o dönemde sürüye bir Kurt musallat olunca ben dedim ki: «İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn. Mutlaka şu salih adam (Ömer) vefat etmiş olmalı.» Hesapladım, Ömer'in o gece vefat ettiğini anladım.»

Ömer b. Abdülaziz'in dualarından biri şu idi:

«Allah'ım, bazı adamlar vardır ki, verdiğin emirlere itaat ederler yasakladığın şeylerden uzak dururlar. Allah'ım, senin onları muvaffak kılışın, onların sana itaatlarından önce olmuştu. Beni de muvaffak kıl.»

Yine bir defasında şöyle dua etmişti: «Allah'ım, Ömer senin rahmetine mazhar olmaya layık bir adam değildir, ama senin rahmetin Ömer'e ulaşacak kadar geniştir.»

Adamın birisi, Ömer'e şöyle demişti:

«Yaşamak senin için hayırlı olduğu sürece Allah seni yaşatsın ve hayatta bıraksın.

- Bu boş birşeydir, ama sen şöyle de: «Allah, sana güzel bir hayat yaşatsın ve seni iyilerle beraber vefat ettirsin.»

Adamın birisi, Ömer'e şöyle sormuştu: «Ey mü'minlerin emiri, nasıl sabahladın?

- Vücudum ağır ve karnım dolu olarak, günahlara da bulanmış halde sabahladım ama Aziz ve Celil olan Allah'tan rahmetini diliyorum.»

Adamın birisi, Ömer b. Abdülaziz'in yanına gidip şöyle demişti: «Ey mü'minlerin emiri! Senden Önceki halifeler, halifelikle süslendiler ama sen halifeliği süsledin. Senin durumun, şairin şu sözünde anlattığı gibidir:

«İnci, yüzlerdeki güzellikleri daha da ziynetlendirdiğine göre senin yüzünün güzelliği, inci için süs oldu.»

Adamın böyle demesi üzerine Ömer, ondan yüz çevirdi.»

Reca b. Hayve dedi ki: «Bir gece Ömer b. Abdülaziz'in yanında kaldım. Kandilinin yağı tükendi.«Ey mü'minlerin emiri, şu köleyi uyandıralım da kandile yağ koysun.» dedim. Ömer; «Hayır, bırak uyusun, ben ona iki iş yaptırmak istemiyorum.» dedi. Ben de: «Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.» dedim. Ömer; «Hayır, misafiri çalıştırmak mürüvvetten sayılmaz.» dedi. Sonra kendisi kalkıp kandile yağ koydu. Sonra gelip şöyle dedi: «Ben kalkıp çalıştım, yine Ömer b. Abdülaziz'im. Gelip oturdum, yine Ömer b. Abdülaziz'im.»

Ömer şöyle demişti: «Nimetleri çokça anın. Çünkü nimetleri anmak, onların şükrünü ifa etmektir. Ben övünmekten korktuğum için nimetleri çokça zikredemiyorum.»

Dostlarından birinin ölüm haberini alan Ömer b. Abdülaziz, başsağlığı dilemek için dostunun ailesine gitti. Çoluk çocuğu onun huzurunda yüksek sesle feryad-ü figan edip ağladılar. Ömer, onlara şöyle dedi:

«Susun bakalım. Rızkınızı veren babanız değildi. Size rızık veren, ölümsüz ve diri olan Allah'tır. Babanız sizin mezar çukurunuzu da oldurmadı. O, kendi çukurunu doldurdu. Ama şunu da bilmelisiniz ki sizden her biriniz Allah'a yemin ederim ki, kendi çukurunu mutlaka dolduracaktır. Onur ve üstünlük sahibi yüce Allah, dünyayı yaratırken onun harab olacağına ve dünyada yaşayan herkesinde öleceğine hükmetmişti. Bir evde tecrübe dolu olursa, o evde mutlaka bu tecrübelerden ötürü alman ibretler de çoğalır. Bir yerde topluluk meydana gelirse, o tupluluk da mutlaka dağılır. Nihayet biriken ve toplanan herşey, yeryüzüne mirasçı olan Allah'ın eline geçecektir. Siz ağlayacaksanız, kendinize ağlayın. Çünkü babanızın gittiği yere sizler de yarın mutlaka gideceksiniz.» Meyimin b. Mehran, şöyle rivayet etmiştir: «Ömer'le birlikte mezarlığa gittik. Bana dedi ki: «Ey Ebu Eyyüb! Bunlar, atalarım Beni Ümeyye'nin mezarlarıdır. Sanki bunlar hiç dünyadaki insanlarla aynı lezzetleri tatmamışlar ve aynı hayatı sürmemişler. Görüyorsunuz, hepsi yatıyorlar. Yere düşmüşler. Üzerlerinden çeşitli azab ve işkenceler geçmiş. Bela, üzerlerinde yer yapmıştır. Öyle değil mi?» Böyle dedikten sonra ağladı ve nihayet bayılıp düştü. Ayıldıktan sonra şöyle dedi: «Beni alıp eve götürün. Allah'a yemin ederim ki, bu mezarlarda yatanlardan daha çok nimetlere mazhar olmuş başka kimselerin var olduklarını bilmiyorum. Bunlar, Allah'ın azabından emin olmuşlar, sevabını bekliyorlar.»

Rivayet olunduğuna göre Ömer b. Abdülaziz, bir cenazeye gitmişti. Cenaze defnedildiğinde arkadaşlarına şöyle demişti: «Durun hele, dostlarımın mezarlarına da gideyim.» Gitti, mezar başında ağlamaya ve dua etmeye başladı. O esnada topraktan kendisine şöyle bir ses geldi: «Ey Ömer, dostlarına neler yaptığımı bana sormayacak mısın?» Ömer de, dostlarına neler yaptığını sorunca toprak ona şu cevabı vermişti: «Kefenleri parçaladım, etleri yedim, gözlerini oydum, göz çukurlarmdaki etleri de yedim; kollarındaki elleri, pazularındaki bilekleri, omuzlarındaki dirsekleri, bellerindeki omuzları, bacaklarındaki ayak bileklerini, uyluklarındaki bacaklarını, mak'adlarındaki baldırlarım, sırtlarmdaki mak'adlarmı koparıp yedim.»

Ömer, oradan ayrılıp gideceği zaman toprak, ona yine şöyle seslendi:

- Ey Ömer! Çürümeyecek kefeni sana söyleyeyim mi?

- Neymiş o?

- Allah'a karşı gelmekten sakınmak, takvalı olmak ve salih amel işlemektir.

Ömer b. Abdülaziz, bir defasında meclisinde oturan arkadaşlarından birine şöyle dedi:

- Dün geceyi tefekkür ederek geçirdim, hiç uyuyamadım.

- Hangi hususlarda tefekkür ettiniz, ey mü'minlerin emiri?

- Mezar ve sakini hakkında tefekkür ettim. Eğer sen Ölünün üç günden sonra mezarında ne hale geldiğini görürsen, onunla dünyada uzun uzaydıya arkadaşlık etmiş olsanda onu o halde görmek istemez ve ondan uzaklaşmak istersin. Onun mezarını, içinde haşerelerin dolaştığı, kurtların sağı solu parçaladığı, irinlerin aktığı bir ev olarak görürsün. Bununla birlikte onun kokusu da değişmiş, daha önce güzel görünümlü, hoş kokulu ve ötemiz elbiseli iken kefenlerinin çürümüş olduğunu da

müşahede edersin.

Böyle dedikten sonra Ömer, bir çığlık attı, bayılıp yere düştü.

Mukatil b. Hayyan dedi ki: «Ömer b. Abdülaziz'in arkasında namaz kıldım. Namazda şu ayet-i

kerimeyi okudu:

«Onları durdurun. Çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır.» (es-Sâffât, 24.) Bu ayet-i kerimeyi

tekrarladı. İlerisine geçemedi.»

Karısı Fatıma dedi ki: «Ömer'den daha çok namaz kılan ve daha çok oruç tutan ve onun kadar

Rabbinden korkan başka bir kimse görmedim. Yatsıyı kılar, sonra uyku gözlerini bürüyünceye

kadar oturup ağlar, sonra uyanınca yine uykudan gözleri kapanıncaya kadar yeniden ağlardı.

Benimle birlikte yatağa uzanır, ahiretle ilgili birşeyi hatırlayınca serçenin sudan çıkıp silkinişi gibi

silkinir, oturup ağlamaya başlardı. Kendisine acıdığım için yorganı üzerine atardım ve şöyle derdim:

«Keşke bizimle halifelik arasında, güneşin iki doğuş yeri arasındaki mesafenin uzaklığı kadar bir

uzaklık olsaydı. Allah'a yemin ederim ki, halifelik bize geçtiğinden beri sevindiğimizi asla

görmedim.»

Ali b. Zeyd dedi ki: «Hasan ve Ömer b. Abdülaziz gibi hiç kimseyi görmedim. Cehennem ateşi

sanki bunlar için yaratılmamıştı.»

Ravinin biri dedi ki: «Gözlerinden kan akıncaya kadar Ömer b. Abdülaziz'in ağladığını gördüm.»

Anlatıldığına göre Ömer b. Abdülaziz, yatağına girerken şu ayet-i kerimeleri okurmuş:

«Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır.» (ei-A'râf, 54.)

«Kasabaların halkı, geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende iniydiler?»

<ei-Arâf, 97.)

Her gece arkadaşları olan fıkıhçılar, yanına gelip otururlar ve sadece ölümü, ahireti anarladı. Sonra

da aralarında bir cenaze varmış gibi ağlarlardı.

Ebu Bekir es-Sulî şöyle demiştir: Ömer b. Abdülaziz, şairin şu sözünü kendisine nümune-i imtisal

edinmişti:

«Toplayıp biriktirdiği şeylerden kefeni içine konulan hanut kokusundan başka birşey nasib olmadı.

Yine koku için yakılan öd ağacının kokusundan başka bir azığı da olmadı ki, Bu da hangi belde de öleceği bilinmeyen bir yolcu için az bir azıktır-

Eğer bunu gönüllü olarak elde etmek için gitmezse, kendisine bu

şerbet içirilir.»

Ömer b. Abdülaziz, bir gün bir cenaze merasimine gitmişti. Oradakilerin toza ve güneş ışınlarına

karşı yüzlerini perdeleyip gölgeliğe çekildiklerini gördü. Ağlayarak şu şiiri okudu:

«Güneşten

veya

tozdan

Ötürü

yüzünün

lekelenmesinden

ve

müte-bessim

çehresinin

kaybolmasından korkupta yüzünün gülümserliği kalıcı olsun diye gölgeye kaçan kimse,

Yarın istemese de tozlu, ıssız, karanlık, dipsiz bir çukura, mezara gidip yerleşecek ve orada toprak altında uzun bir süre kalacaktır.

Ey nefis! O çukura düşmeden önce seni oraya götürüp rahatlık içinde barındıracak hazırlıkları yap. Çünkü sen boşuna yaratılmış değilsin.»

Bu beyitleri "Edebu n-Nüfus" adlı eserinde Acurî, ilaveler yaparak nakletmiş ve şöyle demiştir: «Ömer b. Abdülaziz, Abdülala'yı Rum azgını İlyon'a -onu İslâm'a davet etsin diye- elçi olarak göndermek istemiş. Abdülala da ona şöyle demişti:

- Ey mu minlerin emiri, izin ver de oğullarımdan biri benimle birlikte bu yolculuğa çıksın (Abdülala'nm on oğlu vardı).

- Olur, hangisini götürmek istiyorsan götürebilirsin.

- Abdullah'ı götürmek istiyorum.

- Oğlun Abdullah'ı, hoşuma gitmeyen bir şekilde yürürken gördüm ve ona kızdım. Ayrıca duyduğuma göre o, şiir de söylüyormuş.

- Onun yürüyüşü doğuştan böyledir. Şiire gelince o, kendi nefsine ağıt yakmak şeklinde şiir okuyor. - Söyle de oğlun Abdullah yanıma gelsin, sen başka bir oğlunu beraberinde götür.

Abdülala, oğlu Abdullah'ı yanına alarak Ömer b. Abdülaziz'in huzuruna girdi. Ömer, Abdullah'tan bir şiir okumasını isteyince o da kendisine şu şiiri okudu:

«Ey nefis! O çukura düşmeden önce seni oraya götürüp rahatlık içinde barındıracak hazırlıkları yap. Çünkü sen boşuna yaratılmış değilsin.

Sen ahirette yoksul kalacağın halde senden sonra dünyada yaşayacak olan kimseler için çalışıp çabalama, onlar için mal biriktirme.Çünkü mezar, senden sonrakilerin ve onların biriktirdikleri mallarında mirasçısı olacaktır.

Zamanın ağır ağır yürüyerek meydana getireceği hadiselerden korkuyorum. Uyan, kendine gel.

Ecelini kesecek olan bıçağı arayan kimse gibi olma, o kimse, ektiği ekini bol olarak yerden bitmiş halde gördü ama ecelinin geleceğini hatırlamadı.

Gözde pis ve güzel şeylerin aynı olduğu zamanın musibetlerinden yana güvende olma ki,o hem refah içindekileri, hem de tongaya basmışları vurur.

Nice korkulu halde bulunan ümit sahipleri vardır ki, sabaha güvenle girer, ama akşamleyin basma felaketler gelir.

Güneşten veya tozdan ötürü yüzünün lekelenmesinden ve müte-bessim çehresinin kaybolmasından korkup da yüzünün gülümserliği kalıcı olsun diye gölgeye kaçan kimse.

Yarın istemese de kurak, ıssız, karanlık, dipsiz bir çukura, mezara gidip yerleşecek ve orada toprak altında uzun bir süre kalacaktır.»

İbn Ebi'd-Dünya, bunu hatırlattı, Ömer de okudu. Doğrusunu, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, daha iyi bilir. Ömer, bu şiirin ifade ettiği hakikatları benimser ve ağlardı.

Fadl b. Abbas el-Halebî dedi ki: Ömer b. Abdülaziz, şu aşağıdaki beyti sürekli okurdu ve ağzından düşürmezdi:

«Ahiret yurdunda Allah tarafından kendisine pay verilmemiş bir kimsenin, bu dünyadaki yaşantısında hayır yoktur.»

Başka bir ravi buna şu güzel beyti de eklemiştir:

«Dünya, her ne kadar bazı kimseleri memnun edip hoşnut kılarsa da o;

Az bir geçimliktir, zeval yakındır.»

Ömer b. Abdülaziz'in, İbn Cevzî tarafından nakledilen şiirlerinden biri de şudur:

«Ben öleceğim. Ölümsüz olan Allah Azizdir.

Şuna kesin olarak inandım ki, ben öleceğim.

Ölümün ortadan kaldırdığı hükümdarlık, hükümdarlık değildir.

Hükümdarlık, ancak ölümsüz olan Allah'ın hükümdarlığıdır.»

Abdullah b. Mübarek dedi ki: «Ömer b. Abdülaziz, şöyle bir şiir

söylemiştir:

«Uyuyan kimsenin rüyada gördüğü lezzetlere aldanışı gibi sen de fani olan şeyle seviniyor ve aslında ölümle ferahlanıyorsun.

Ey aldanmış kişi! Senin gündüzün dalgınlık ve gafletle geçer. Geceni de uykuyla tüketirsin. Ama mezar çukuru, seni bırakacak değildir.

Ahiretle ilgili çabalarına gelince, sen bunun akibetinden hoşlan-

mıyacaksm.

Dünyada senin hayatın gibi hayatı hayvanlarda yaşarlar.»

Muhammed b. Kesir dedi ki: «Ömer b. Abdülaziz, kendi nefsim kınayıp şöyle dedi:

«Sen bugün uyanık mısın, yoksa uykuda mısın?

Şaşkın ve nereye gittiğini bilmeyen kimse nasıl uyuyabilir?

Eğer yarınki gün için uyanıksan, o zaman bol bol akan gözyaşları senin gözlerinin kenarını yakmalıydı.

Sen, uzun bir uykuya daldın, ama çok büyük ve korkunç işler sana yaklaşıyor.

Gelecek için akibetinden hoşlanmıyacağın ameller yapıyor, çabalar sarfediyorsun.

Ama dünyada senin bu hayatın gibi hayatı hayvanlarda yaşarlar.

Sen, uykuda iken hiçbir gün güvende değilsin.

Uyanıkken de akıllıca davranmıyorsun.»

ibn Ebi'd-Dünya'nın rivayetine göre Fatıma binti Abdülmelik, şöyle demiştir:

«Ömer b. Abdülaziz, bir gece uyanıp şöyle dedi:

- Bu gece tuhaf bir rüya gördüm.

- Rüyanı bana anlat bakalım.

- Sabah olsunda o zaman anlatayım.

Sabah olunca Müslümanlara namazı kıldırdıktan sonra eve geldi, ben de ona rüyasını tekrar sordum. Bana şöyle anlattı: «Kendimi ye-Şil bir arazi üzerine atılmış gibi gördüm. Orası yeşil bir sergiyi andırıyordu. Orada gümüşten yapılmış gibi görünen bir köşk vardı. Köşkten biri dışarı çıkıp: «Muhammed b. Abdullah nerede? Allah'ın Rasû-u nŞrede?» diye seslendi. Rasûlullah (s.a.v.), gidip o köşke girdi, son-3 yine aynı adam çıkıp: «Ebu Bekir es-Sıddık nerede?» diye seslendi, bu Bekir de gidip köşke girdi. Sonra yine aynı adam dışarı çıkıp: < mer b. Hattab nerede?» diye seslendi. Ömer de gidip köşke girdi. °nra tekrar o adam dışarı çıkıp: «Osman b. Affan nerede?» diye seslendi. Osman da gidip köşke girdi. Aynı adam tekrar dışarı çıkıp; «Ebu Talib oğlu Ali nerede?» diye seslendi. Ali de gidip köşke girdi.

Sonra aynı adam dışarı çıkıp: «Ömer b. Abdülaziz nerede?» diye seslendi. Ben de kalkıp köşkün yanma gittim, içeri girdim, atam Ömer b. Hattab'ın yanına oturdum. O da Rasûlullah (s.a.v.)'m sol tarafında idi. Ebu Bekir ise, Rasûlullah'in sağ tarafında oturmaktaydı. Onunla Rasûlullah (s.a.v.) arasında bir adam vardı. Atam Ömer'e: «Bu adam kimdir?» diye sordum. «Bu, Meryem oğlu İsa'dır.» dedi. Sonra görünmezlerden bir ses işittim, benimle o sesin geldiği yer arasında bir nur vardı, sesin sahibini göremiyordum. Şöyle diyordu: «Ey Ömer b. Abdülaziz! Üzerinde bulunduğun yoldan ayrılma, sebat et.» Sonra o adamın dışarı çıkmama izin verdiğini anladım. Dışarı çıktım. Dışarıda köşkten çıkmakta olan Osman b. Affan'la karşılaştım, şöyle diyordu: «Bana yardım eden Rabbim Allah'a hamdolsun.» Onun peşisıra Hz.

Ali de: «Beni bağışlayan Rabbim Allah'a hamdolsun.» diyerek dışarı çıktı.»