
Yanılarak günaha düştüğü zaman kişinin umudunun noksan olması, ameline güvendiğini gösteren bir işarettir.
Nazmen Tercümesi
Itimad -ı tâata oldu delil
Masiyet vaktinde noksan-ı reca
İzah
Zikir ve ibadet gibi salih amellere güvenenler iki kısımdır. Biri âbidler ve zâhidler, diğeri müridler ve sâliklerdir. Birinci kısmın ibadete güveni; cennete girmek ve ilahi azaptan kurtulmak içindir.
İkinci kısmın ameline güveni de, masivâ örtülerini kaldırarak zuhûr-u Dîdâr'a ulaşmak ve ledünni ilimleri keşfetmek hakkındadır.
Zuhûr-u Dîdâr: Hakk’ı görme. Nefsi görmek ve amelleri ona nispet etmekten doğduğu için her iki güven çeşidi de hakikat erbâbınca reddedilmiş ve ameline güvenenler daima kınanmaya müstahak görülmüştür.
İrfanda üstün derecelere ulaşmış yakîn ehli ise, amellerinde güvenecek bir hâl görmeyip her durumda gerçek fail olarak Vâcibu 1-Vücûd hazretlerini müşahede ederler. Dolayısıyla kendilerini Allah’ın birbirine zıt isim ve sıfatlarına mazhar (zuhûr mahalli) gördüklerinden; ne günahın vukuu zamanında umut ve inançlarında ani bir eksilme olur; ne de ibadet vaktinde korku ve haşyetlerinde bir azalma.
Şu halde; kulların Rabbine güvenmek, tevhîd sırrına ermiş âriflerin vasfı; O’ndan gayrıya güvenmek ise, tecrîd ve tefrîd mesleğini bilmeyen gâfillerin sıfaudır.
Hikmetin neticesi; seyr ü sülûk yolunda bulunanları yüksek himmetliliğe davet etmek ve ibadete güvenmenin yol açtığı hakikat mahrumiyetinden sakındırmaktır. Yoksa amaç, ne salih amellerden vazgeçirmek, ne de bu amellerle kazanılacak güzel hâllerden şüpheye düşürmektir.
Bütün âlemlerde yegâne zengin olan Allah’ur. O’nun lütuf ve şefkatine karşı ibadet ve kulluğun ne değeri olabilir! Allah’ın cemâlinin tecellihânesi olan cennet, O’nun kerem ve inâyetinin icabı; celâlinin tecellî yeri olan cehennem ise adaletinin gereğidir. Nitekim Israiloğullarından bir zâhid uzun hayaunı inzivada ibadetle geçirmiş, ama muhasebe zamanında bütün ibadetleri vücud nimetini bile karşılayamamıştır. Şükrünü ifa etmediği diğer nimetler için onun cezalandırılmasını Allah’ın emretmesi üzerine, sözü edilen zâhid kendisinin tek kurtuluş vesilesinin yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve şefkati olduğunu iyice anlamış ve çareyi çaresizlerin sığınağı olan İlâhi ihsana yapışmakta bulmuştur.
Âlemin sevgilisi Peygamber efendimiz (a.s.) dahi, “Ya Rabbi, sana hakkıyla kulluk edemedik!” buyurarak ameline güvenmediğini ifade etmiştir.
Tecrîd ve tefrîd: Sâlikin dışını mal ve mülkten, içini de karşılık bekleme anlayışından arındırması. Tecrîd, kalbi Allah’tan başka şeylerden uzak tutmak; tefrîd, Hakkı şânına lâyık olmayan sıfatlardan yüce tutmak, O’nu ferd (eşsiz, benzersiz) olarak görmektir. Seyr ü sülûk: Bir terbiye yoluna girip devam etme. Tarikata devam etme. Bu hadis, ibadet eden ümmete bir hikmet dershanesi ve zâhid millete düstur olacak bir ibrettir.
Cürmünü mu’terif ol tâata mağrur olma Ki şifahâne-i hikmette sakîm isterler
