
Muhtaçlık senin için zatî bir keyfiyettir, asildir. Nitekim ihtiyaç sebeplerinin arka arkaya gelmesi, şendeki yokluk hâlinin sana gizli olan kısmım hatırlatır. Ve senin zatî muhtaçlığını sonradan meydana gelen şeyler ortadan kaldıramaz.
Nazmen Tercümesi
Senin için fakr ve faka şüphesiz bir ernr-i zatîdir
Müzekkirdir sana gizli olan akşamını esbâb
Lokmân, 20.
Seni ger nimet-i îcad ve imdâd etse de iğnâ
Avârız eylemez zâtî olan bir fakâyı izhâb
İzah
İnsanın zâtı itibariyle fakr ve ihtiyaç içinde bulunuşu, her mevcud yaratılmış gibi insanın da Cenâb-ı Hakk’ın var etme ve varlıkta tutma (îcad ve imdâd) nimetine muhtaç olmasından dolayıdır. Çünkü bu iki ilâhi nimet olmasa varlık sahasını süsleyen insan olmazdı. Madem ki insan, varlığının başlangıç ve devamında Cenâb-ı Hakk’a ve îcâd ve imdâd nimetine muhtaçtır. Her ne kadar bedenlerin sıhhati ve servetlerin çokluğu sebebiyle geçici yeterlik hâsıl ederek gizlilik perdesi ardında kalan şu zaruri ihtiyacı unutursa da yine muhtaçtır. Nimetler içinde yaşam sürenler için açlık, hastalık, susuzluk, elem gibi ihtiyaç sebeplerinin arka arkaya gelmesi de yalnız onları şu zatî ihtiyacı hatırlatarak ikaz etmek hikmetine bina edilmiş olmakla şükrü gerektiren bir nimettir. Zira baht açıklığı ile kendinden geçen ve mest olan kimse; beklemediği bir musibete uğrayarak acz ve sıkıntıya duçar olursa derhal kendine gelir ve zatî ihtiyacını (yaratılışındaki muhtaçlığı) idrak ederek kulluk vazifelerini yerine getirmeye başlar. Böylece istidrâc gömleğinin yakasını yırtıp yakîn hududuna vasıl olur. Bilâkis vücut sıhhati ve baht açıklığı kesintiye uğramadan devam ederse, tamamen mağrur olarak kaybedenler listesinin en başına yazılır.
Bununla ilgili olarak ulemâdan biri buyurdu ki: “Firavun’un ilâhlık davasına kalkışacak kadar ileri gitmesinin asıl sebebi; onda zenginlik, sıhhat ve âfîyetin dört yüz sene kadar devam etmesi ve her türlü harika istidrâc hâllerine mazhar olarak başı ağrımaksızın, dişi sızlamaksızın fevkalâde bir debdebe ve gösteriş ile hükümran olmasıdır. Eğer onu günde bir saat kadar bir musibet, dert yahut bir hastalık sıkıntıya duçar etmiş olsaydı ilâhlık davasına kalkışamazdı!”
Bununla birlikte sözü edilen hâl insanların ekserine göredir. Bunlar ihtiyaç sebeplerini görmekle derhal Cenâb-ı Hakk’a muhtaçlığını arz eder; ihtiyaç sebeplerinin ortadan kalkmasıyla beraber fakr ve iltica yolundan ayrılırlar. Nitekim “Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah’tan başka yalvardıklarınız kaybolup gider, fakat sizi karaya çıkararak kurtarınca da yine Allah’tan yüz çevirirsiniz!”95 ve “İnsana bir darlık gelince, bize yalvarıp yakarır..!”96 gibi âyet-i kerimeler işte bu manayı ispat eder.
Amma ârif-i billâh olanlar, daima zatî fakr ve zaruretlerini müşahede ederek yükseliş basamaklarının en uzağına erişmiştir. Binaenaleyh bunlar zikredilen sebeplere muhtaç değildir. Eğer ki bu şerefli zatlar kahrî sebeplere maruz olurlarsa bu geçici rahatsızlıklar yalnız uyanıklık ve teşvik için olmayıp belki kulluk mertebesindeki sadâkat alâmetlerini bunların nokta-i nazarından göstermek; ecir ve mükâfatlarını artırmak ve derecelerini yükseltmek içindir.
Çünkü fakr üç kısım olup biri; avâm için olan fakr-ı hilkattir. İkincisi; havâsa mahsus olan fakr-ı sıfattır. Üçüncüsü; ehass-ül havâsın hâli olan fakr-ı keremdir.
Fakr-ı hilkat; zatî fakr ve ihtiyaçür. Haürlatmaya muhtaçtır.
Fakr-ı sıfat; dünya ve ukbâdan soyunup Hakk’a yönelmektir. Bunun fakr-ı sıfat olması, varlığına ihtiyacın sebebi olan beşerî sıfatlardan soyunmakla hâsıl olduğu içindir. Fakrın bu kısmıyla vasıflanmış olan kâmil zatlar için de haürlaücı sebepler meydana gelirse de bu, beyan edildiği gibi bir haürlatma olmayıp terakki ve tâzimi gerektirir.
Fakr-ı kerem ise; Hakk’ın varlığıyla tek kalma ve fâni varlığından soyunmadır. Bu da zenginliğin (ihtiyaçsızlığın) ta kendisidir. Ve bunda hanrlaücı sebeplere ihtiyaç asla tasavvur edilmez. İşte bu fakr-ı keremle vasıflanabilmek için bütün dünyayı ve içindekileri terk etmiş ve cennet arzusundan soyunmuş olan bir ârif-i billâha hüsn-ü zannından dolayı bir kese para hediye etmek isteyen cömert bir zengin, sözü edilen zattan şu ârifâne cevabı almışür:
“Ben zenginliğin ta kendisi olan bu fakrı, dünya ve ukbâyı vermekle ancak satın alabildim. İnsaf et, senin şu sayılı dirhemlerin karşılığında nasıl satabilirim?”
İsrâ, 67. Yûnus, 12. Fakr: ihtiyaç, yoksulluk. Azlık, muhtaçlık. Hakk’a karşı ihtiyacını hissetmek. bütün her şeyin Allah’a ait olduğunu bilmek.
