
Her tahsisi sabit olamn talılîsi kâmil olmadı.
Nazmen Tercümesi
Her hususiyeti sabit olanın
Olmadı fevz ve halâsı kâmil
İzah
(Her yakınlık ve kerâmet sahibi kul, varlıktan tamamen kurtulmuş değildir.)
Hudâ yolundaki bir sâlikin tahsisi sabit olmak, ondan tayy-i mekân, havada uçma ve suda yürüme gibi harikulâde ve fevkalâde kerâmetlerin meydana gelmesidir ki bu da yukarıda söylenen hususiyettir. Bu şekilde hususiyeti sabit olan cümle havâs kulların nefs âfetleri, şehvet gaileleri ve muhalefet hâllerinden tamamen kurtulan olması lazım gelmez. Zira kerâmet ile meşhur, parmakla gösterilen pek çok zatların nefsâni âfetlerden tamamen kurtulamayıp istikamet yolunda devamlı ve kararlı olamadığı basiret sahiplerinin tanıklık ettiği bir keyfiyettir. Kerâmetin hakikati ise dinde istikamettir. Her müstakimde zatî kerâmet mevcut ise de, her kerâmet sahibinde hakiki istikamet bulunması görünen bir şey değildir.
Şu halde velâyet tahsisi ile ayrıcalıklı olan has kullar iki kısım olur. Bir kısmı; dini riyâzetin neticesi olan kerâmetler ile kabul görmüş, irfan ahlâkıyla ahlâklanmış olup hakikat nurunun güçlü ve sürekli olmasıyla ağyar ve mevcudâtı görmekten kurtulmuş ve ilâhi baka ile bâki ve seçilmiştir. Bunlar mukarreb ve âriflerin hasları ve kerâmetten ziyâde istikametle vasıflanarak yakîn sınırına vâsıl olan “temkin” ehlidir. Diğer kısım; keramete mazhar ve ibadetlere istekli olmada evvelki kısım ariflere ortak iseler de, şu kadar ki nefisleri görmekten ve nefsâni hazlara riâyetten tamamıyla soyunamamışlardır. Bunlar; sebeplere yapışmış ve varlık perdesine takılmış olduklarından dolayı Cenâb-ı Hak kendilerini riyâzetin neticesi olarak kerâmetlere mazhar etmekle ancak telaşlı nefislerini yaüşürdığı ve nurlu kalplerinde yakın nakşını sağlamlaştırdığı mukarrabîn zatların umumu, ashâb-ı yeminin havâssı ve mücâhede ehlinden evrâda müdâvim olan zâhid ve âbidlerdir.
Avârif-ül Maârif’de: “İlâhi kudretle alâkalı manalardan bir mana kendisine açılmış olmayıp fakat ma’rifetullah nûru kalbinde tecellî eden irfan ehli, mükâşefe erbâbından daha ziyâde beyan etmeye layıktır. Zira; kudret, Kâdir’in eseridir. Kâdir’e yakınlık ehli olan zat ise kudret eserlerinin açılmasına muhtaç olur mu?” denildi. Şiblî hazretlerine; evliyâullahtan Ebu Turâb namındaki zatın kırda aç kaldığı bir vakit dağ, tepe, sahra ve vadileriyle bütün ovanın yiyecek olduğunu görmüş olduğu anlatıldığında o şöyle cevap vermiştir: “Ebu Turâb, hazreti Vehhâb’ın kendisine ancak nfk (yumuşaklık) ve ihsan ile muâmele ettiği bir insanmış. Eğer ki kemâl ve hakikat zümresine ve marifetin en son noktasına vâsıl olmuş olsaydı “Ben Rabbimin nezd-i ulûhiyetinde dâima kâim olduğum için O beni yedirip içirir iftara muhtaç olmam!” diyen yüce zat gibi olurdu da ovanın yiyecek olmasına lüzum kalmazdı.” Bu söz, Peygamber Efendimiz’in (a.s.) müdavim oldukları savm-ı visâlden (iki gün iftar etmeksizin oruç tutmaktan) ashâb-ı kirâmı menettikleri vakitte, kendilerinin bu konuda ölçü alınamayacağını beyan sadedinde söylediği bir hadîs-i şeriftir.
Kerâmet; bazen zâünda Allah’ın velisi için, bazen de veliden başkaları için görünen olağanüstü hâller olup Kur’an âyetleri ve hadîs-i şeriflerle kesinlik kazanma mertebesine vâsıl olduğundan delil ve ispata muhtaç değildir. Kerâmetin velinin nefsi için zuhuru; yalnız o velâyet sahibi zâta kudret, ferdiyyet ve sübhâni ehadiyyetini, dahası rabbâni kudretinin sebep ve vesilelere asla bağlı olmayacağını, sonra illet ve sebeplerin ilâhi kudrette tesiri bulunmayıp belki bilcümle sebep ve illetlerde tasarruf edenin ancak ilâhi zâtı olduğunu bildirmek içindir.
İmdi vesileler, illetler ve sebepler; ancak kudretin gönül okşayıcı güzelliğinin şahidine perde ve ehadiyyetin güneş yüzüne bulut olarak tayin edildiğinden dolayı, zikredilen şeylere bağlılığı artıran hakir olur; zikredilen şeylerden doğru Hakk’a ulaşan ise vusûl mertebesine erişir. Binaenaleyh kerâmet; sübhâni marifet ve ilâhi minnette şüphe zelzelesini kaldırıcı, dahası dinî istikamete ermede kesin delildir.
Veliden kerâmetin başkaları için görünmesi ise; onu kerâmetine tanık olan şahsa tanıtıp bildirmek ve onun yolunun sıhhatini, meşrebinin ulviyetini göstermek içindir. Ta ki o kimse bildiği hâlde ayak direten ise itirafa, kâfir ise imana, şüpheci ise yakîne gelsin!
İnsanlar da kerâmet konusunda iki kısım olmuştur. Bir kısmı; kerâmeti gayet İnsanî mertebeler addederek kerâmet ashabını yüceltir ve kerâmetten azade olan istikamet ehlini küçümserler. Bir kısmı da; keramete, irade erbâbım zatî sınırında tutmak ve istidadını öteye geçirmemek için ilâhi oyundur derler. Büyük zatlardan biri de: “Evliyâullah için kerâmet hayız görme kabilinden olup kadınlar hayız hâli sebebiyle manevî ibadetlerinden mahrum oldukları gibi kerâmet ehli de mazharı oldukları olağanüstü şeyler sebebiyle manevî terakkilerinden uzaklaşmış olurlar!” dedi. Şu kadar ki, ilâhi mekir olan ve terakkiye mani kerâmetler; ehlinin kendisine istinat ettiği ve gurura kapıldığı olağanüstü hâdiselerdir. Gurur ve sevinç olmaksızın, istemeden zuhûr eden olağanüstü hâller ise; Rabbâni zümreye mahsus tecelliyâttır. Bazı selef: “Evliyâullahın kendisiyle aldaüldığı ahvâlin en gizlisi yardımlarla alâkalı kerâmetlerdir!” dediler. Bir adam; evliyâullahın büyüklerinden Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretlerinin sohbetinden daima feyz alır, hissedâr olurdu. Bir gün o adam Sehl-i Tüsterî’ye: “Ben bazı kere abdest almak istediğimde su önümden alün deresi ve gümüş deresi olarak akmaya başlıyor!” der. Bunun üzerine Cenâb-ı Sehl onu irşad ederek: “Çocuklar ağladığı zaman aldatmak ve oyalamak için haşhaşa verdiklerini sen bilmez misin?” hikmetli cevabını vererek bu hâlin ona ilâhi imtihan olduğuna işaret buyurur. Ebu Hafs hazretleri bir gün ashâbıyla birlikte sahrâda oturmakta iken birdenbire o civarda bulunan dağdan bir ceylan inerek gelip boğazlanacak gibi bir vaziyette yanlarında yatması üzerine o ağlamaya başladı. Ağlamasının sebebi sorulduğunda: “Siz etrafımda oturduğunuz vakit gönlüme, bir kuzumuz olsaydı da kesip şurada sizinle pişirerek yeseydik gibi bir fikir gelmesini müteakip bu ceylan ortaya çıktı. Bunu görünce Nil nehrinin istediği gibi akmasını Cenâb-ı Hak’tan dileyip de istidrâcen duâsı kabul olarak Nil nehri emrine giren Firavun ile aynı hâlde olduğumu düşündüm. Buna ağlanmaz mı?” cevabını verdi. Ve söz konusu ceylanı da serbest bırakü.
Ariflerin sultanı Bayezid-i Bistâmî hazretleri: “Cenâb-ı Hak beni yolumun başlangıcında açık delil ve kerâmetlerle taltif etti. Bunlara meyletmediğim için beni marifet yoluna iletip irşad eyledi!” buyurdu. Kısacası; tasavvuf ve kerâmetin hakikati; şeriat ve tarikatte istikamettir. Olağanüstü hâller ise; riyâzetle ve istidrâcî olarak çok defa istikamet dışında olanlarda da görünen bir keyfiyettir. Bu bakımdan tecellî ve kerâmetin membaı Peygamber Efendimiz (a.s.): “Beni H ûd sûresi ihtiyarlattı!” buyurdular. H ûd sûresinden kasdettikleri ise “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”112 âyet-i kerimesinin içerdiği istikamet emridir.
Sen usandırma eli el de usandırmaz seni Müstakim ol Hazreti Allah utandırmaz seni
