
Gafil, sabahladığında neler yapacağım düşünür. Basiret sahibi, kendisiyle Cenâb-ı Hakkın ne işleyeceğine bakar!
Nazmen Tercümesi
Sabah ettikçe kendi fiiline eyler nazar gâfil
Hudanın fiilini eyler terakkub ârifi âkil
İzah
Tevhîd hükmünü ve her şeyin ilâhi takdir olduğunu idrak edemeyip “tefrîd” sırrından gâfil olan kimse; fiil ve amellerini kendine nispet ederek bu gün ne yapacağım diye düşünür ve sabahına eriştiği güne bu fikirle başlar.
Gaflet uykusundan uyanmış olan basiret sahibi ise; tevhîd hükmüne ve tefrîd sırrına vâkıf olduğundan mastarı olduğu fiillerin hepsini ve imkân âleminde zuhûr eden bütün hâlleri ezeli mukadderat ve ilâhi fiiller bilerek acaba Cenâb-ı Hak bu gün kendisini nasıl fiillere mazhar edecek diye ilâhi kazâyı gözler vaziyette zaman geçirir.
İmdi; gâfil kendi nefsine bakıyor olduğu için ilâhi yardımlardan uzak ve hayra dair taleplerinden ayrılmış olur. Arif ise; Cenâb-ı Hakk’ı gözlüyor olduğundan her işinde hayra muvaffak, yardım ve kolaylığa nail olur. İşte bu hikmet müridin hâllerini bildiren bir tevhîd ve marifet ölçüsü ve bir hakikat terazisidir ki, bu kudret resimhânesinde takdir gereği hayır olsun şer olsun vukua gelecek bilcümle fiil ve hâllerin zuhûr aynası olan zamanlarda müridin kalbine gelen fikirler; o konuda kendi güç ve kudretine itimat ise, bunun gaflet neticesi olduğu, ve eğer izâfetlerin düşmesi ile Cenâb-ı Hakk’a istinat ise, bu da tevhîd ve marifetin gereği bulunduğu ancak bu kıstas ile ölçüye vurularak anlaşılır.
İrfan membaı, Ebu Osman hazretleri: “Kırk yıldır Cenâb-ı Hak beni istemediğim bir hâlde bulundurmadı ve arzu etmediğim bir mahalle nakletmedi!” buyurdu. Yani kaderime razı oldum demektir. Eyyûb et-Tâlekânî hazretlerinin aşağıdaki kıssası da bu konuda pek güzel bir ince misaldir. Söz konusu zat buyurur ki: “Ashâbımdan bir adam bana şöyle bir hâdise anlattı; Merciddibac denilen mahalde azık ve yol arkadaşından azade bir adama rastladım. Yanına varıp selam verdiğimde selamımı aldı. “Allah sana rahmet etsin hangi beldeye doğru gidiyorsun?” dediğimde, “Ben bilmem !” cevabını verdi. Tekrar “Âlemde bir mahalli murad edip de nereye gittiğini bilmeyen kimse görülmemiştir.” dedim. “Evet işte o bir tane benim !” dedi. “Niyetin nereyedir?” dedim. Mekke-i Mükerreme’ye olduğunu söyledi. “Öyle ise Mekke’ye gitmeye niyet edip de gittiğin yeri bilmem demek câiz olur mu?” dedim. Cevap olarak “Evet ben çok kere Mekke’ye gitmeyi murad ettiğim hâlde beni Tarsus’a, Tarsus’a gitmek istediğimde Abadan’a götürdü. Gerçi niyetim Mekke ise de fakat bilmem ki beni nereye gönderecektir !” dedi. Nasıl yaşadığını sordum. Yine bilmem cevabını verdi. “Canım geçim sebebin nedir?” dedim. “Murad ettiği şeydir. Bir kere aç bırakırsa bir kere de doyurur, bir kere ikram ederse ikinci defa da rezil eder. Bir kere bana yeryüzünde senden daha zâhid yoktur, bir kere de sen hırsızsın der. Bir defa beni rahat yatakta uyutarak nimet içinde ve müsterih eder. Diğer defasında beni sokaklara kovarak gece bekçileri yanında elemler yutturur.” dedi. “Allah sana rahmet etsin bunları yapan kimdir ?” dedim. “Cihanın yaratıcısıdır!” cevabını vermesi üzerine hayretim iyice artıp “Lütfetseniz de bu dediklerinizin nasıl vâki olduğunu anlatsanız.” diyerek rica ettim. “Ben bir garibim ki gündüz yürür ve akşam olduğu yerde yatarım. Bazen bir köy kenarında kalmak lazım gelir, köy halkı benim hırsız olduğumu sanarak evlerine almadıklarından köyün mescidine sığınırım. Derhal bir adam mescide girerek beni sertlikle çağırıp mescidden hemen çıkmamı emretmesiyle ister istemez kalkıp gösterdiği işaret üzerine köy dışına çıkarak mezarların yanında yatmaya mecbur olurum. Sabahleyin kalkıp yine yola koyulup diğer bir beldeye vardığımda ahâlisi bana hüsnüzan ederek nur görmüş, Hızır bulmuşçasına her biri evinde kalmamı rica etmeye başlar. Yatsı namazını kıldıktan sonra onlardan birinin ricasını kabul ederek evine gidip türlü türlü ikram ve ihtiramlara mazhar olurum !” dedi. Bunun üzerine onun yüce bir ârif zat olduğunu anlayıp “Azizim, her ne zaman sizin için Bağdat’a gelmek mukadder olursa lütfen bizim hâneyi şereflendiriniz !” diyerek söz aldım ve ona adresimi tarif edip ayrıldım. Aradan biraz zaman geçmişti. Bir gün evimizin kapısı çalınıp açüğımda bu zatı kapının önünde buldum. Selamını alıp hoş beş ettikten sonra da Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ne şekilde tecellî etmiş ve başına neler gelmiş olduğunu sordum. “Bana Rabbimin en sonraki fiil ve tecellîsi beni hırsız göstermek ve hırsızlık cezası olarak şiddetli dayak atnrmaknr. İşte izlerine bak !” deyip sırnnı açarak gerçekten de şiddetli darbe yemekten oluşan bir çok morluklar ve bereler gösterdi. Nasıl olduğunu anlatmasını istemem üzerine “Ben Abyar beldesine varıp bir bostanın altında oturmuştum. Çok aç olduğumdan bostandan evvelce suya atılmış olan fena hıyarları yemeye başladım. Bostancı gelerek benim hıyar yemekte olduğumu görmesiyle —meğer evvelce bostanına hırsız girerek hayli hıyar çalmışmış- beni o hırsız zannederek hemen bana hücum edip “Seni hırsız seni, benim bostanımı harap ettin. Seni uzun zamandır gözetliyordum. İşte şimdi buldum !” deyip beni güzelce dövdü. Bu sırada bir atlı çıkageldi ve şiddetle ileri aülıp beni göstererek “Böyle zâhid ve ârif birine ne diye vuruyor ve sövüyorsun !” diyerek o da bostan sahibini dövmeye başladı. Ne tuhaf, bir dakika evvel yanında hırsız olduğum hâlde bir dakika sonra zâhid ve ârif oldum. Bunun üzerine bostancı beni elimden tutup özürler dileyerek hakkımda göstermediği ikram ve hürmet ve nezaket çeşitleri kalmadı. Oradan çıkıp doğruca buraya geldim!” dedi.
İşte bu hikâyeden de anlaşıldığına göre basiret sahibi ve ârif olan zat kalbine Cenâb-ı Hakk’ın nasıl işaretler tecellî etmiş olduğuna her sabah kalktığı vakitte bakmalıdır ki, ta ki bütün işlerde ilerleme ve men olunmayı, basiret ve muvaffakiyetin güzelliğine eriştirebilsin! Binaenaleyh; Ebu Medyen-i Mağribî hazretleri: “Hudâ yolunda olan kâmil mürid, işlerini Allah’a havâle ve iradesini Hakk’a teslim ederek sabahlamalıdır ki Cenâb-ı Erhamürrâhimîn ona mağfiret ve rahmet nazarıyla baksın!” buyurdu. Büyüklerden biri de: “Nefsine tâbi olmayan Hakk’a, Hakk’a tâbi olmayan nefsine tâbi olmuş olur!” dedi. İşte bu makamın ehli olan müridin duâsı; (Allahümme innî esbahtu lâ emlikû linefsî darran velâ nef’an velâ mevten velâ hayâten velâ nüşûra. Velâ estatîu en âhuze illâ mâ a’teytenî velâ ettakî illâ mâ vekaytenî. Allahümme vefüknî lemâ tühibbehu ve terdâhû mine’l kavli ve’l-ameli fi tââtike inneke zülfadli’l azîm) olmalıdır.
Manası; Ya Rabbi! Ben nefsim için fayda ve zarara, ölüm ve hayata ve dirilmeye malik olmadığım hâlde sabaha ulaşüm. Ve hem de ben senin verdiğin şeyden başka bir şey almaya, ve senin beni muhafaza buyurduğun şeylerin gayrıdan kendimi korumaya kadir değilim. Ya Rabbi! Beni tâat ve kulluğunda söz ve amellerden, razı olduğun ve sevdiğin şeylere muvaffak kıl zira sen büyük ikram ve cömerdik sahibisin!
Rahm eyle bu dili haste-i nâçare İlâhi Zahm-ı dilime senden olur çare
