Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

140. Hikmet: Yakîn Ehli, Âhireti Görür Gibidir

Eğer yakîn nûru kalbine doğsa; elbette âhiret yurdu sana, oraya göçmekten daha yalan ve aşikâr görünürdü. Ye dünya güzellikleri faniliğin zulmetiyle kararırdı. Nazmen Tercümesi Ger seninçün eylese işrâk hurşîd-i yakîn …

Hikem-i Ataiyye 140. hikmet Arapça metni

Eğer yakîn nûru kalbine doğsa; elbette âhiret yurdu sana, oraya göçmekten daha yalan ve aşikâr görünürdü. Ye dünya güzellikleri faniliğin zulmetiyle kararırdı.

Nazmen Tercümesi

Ger seninçün eylese işrâk hurşîd-i yakîn

Irtihâl etmeksizin görmüşdün ukbâyı yakîn

Hem görürdün zühre-i pür-zîb günü lâ cirm

Nûr-u hüsnü kim serâpâ inkişaf etmiş hemîn

İzah

Yakîn nûru; Cenâb-ı H Hakkın zânna, ilâhi sıfatlarına ve nübüvvet lisanından vaki olan sübhânî vaaderine vukuf ve marifettir. Bu marifet nûru; her ne zaman irfan ehlinin kalbine dahil olursa, gönül huzuru ve vicdan inşirâhı husule gelir. Bu hâlde eşyânın hakikati olduğu gibi müşâhcdc edilip irfan nazarı huzurunda Hak, Hak; ve bâtıl, bânl olarak kendisini gösterir. Ahiret yurdu ise hak ve bâki, dünya âlemi yok olucu ve fânidir. Binaenaleyh kalpleri bu yakîn nurunun tecellî yeri olan gönül ehli kimseler; surete takılan basiretsizlerin gözlerinden gâib olan âhireti hemen karşılarında ve dâimi gördükleri için onu ölüm anından ziyade kendilerine yakın bilip hazırlanmış olarak ona yönelirler. Dahası surete takılanların yegâne gördükleri şey olan dünyayı da, faniliğin zulmetiyle kararmaya yüz tutmuş ve her an helâke meyilli gördüklerinden dolayı şimdiden yok olmuş bilerek arzularla ona yönelmeyi terk ederler. Şu yakîn nurunun doğuşuyla gönlün inşirah bulmasının alâmeti ise, gurur diyarı olan dünyadan kalben uzaklaşıp ebedilik yurdu olan âhiret âlemine yönelmek ve vukuundan evvel hayan terke (yani ölüme) hazırlıktır. Bu hâl meydana geldiği vakitte nefsâni arzular ve iddialar yok olur; daha sonra nefs-i emmâre kötülükle vasıflanmaktan güzellik ve iyiliklerle vasıflanma mertebesine intikal eder.

Bu manayla ilgili olarak Peyamberimizin (a.s.) Muâz bin Cebel hakkındaki bir hadîs-i şerifi şöyledir. Bir gün Muâz ağlar vaziyette huzura girmiş, bunun üzerine Allah’ın Resulü ona sormuş:

“Ey Muâz! Ne hâlde sabahladın?”

Muâz:

“Allah’a inancım tam olarak!” Peygamber Efendimiz:

“Her hakkın bir ispatı, her sözün bir hakikati vardır. Senin bu dediğin sözün ispatı nedir?”

Muâz:

“Ya Resûlullah! Ben her sabaha artık akşam etmem ve her akşama da bir daha sabaha kavuşmam düşüncesiyle girerim. Dahası her adımı diğer bir adım daha atamam zannı ve korkusuyla atarım. Sanki kıyamet koparak dehşet vakasından her bir ümmetin dizleri üzerine çökerek amel kitaplarına davet olunduğu ve peygamberleriyle mabûd edindikleri pudarın beraberlerinde bulunduğunu görüyor, cehennem ehlinin âkıbetine, cennet ashâbımn mükâfadandınlışına tanık oluyorum!”

Peygamber Efendimiz (a.s.):

“Şu hâlde ey Muâz sen marifet ehlisin, bu hâle sımsıkı yapış ve sebepleri olan güzel amellere devam et!”

İşte Hazret-i Muâz’ın şu marifeti, yalnız yakîn nurunun tecellîsinden hasıl olan bir kerâmet eseridir. Bunlar gibi yakîn erbâbına ölüm, şüphe yoktur ki çok değerli bir armağan olur. Zira bunlar, tabii kesâfet içerisinde beşeriyet elemlerinin değerlisi olmaktansa, Rabbânî kavuşma tecelliyauna gark olmayı elbette arzu ederler.