
Seni Allah’tan O’nunla beraber olan bir mevcudun varlığı perdeleyici olmadı. Lâkin O’nun yanı sıra bir varlık vehmedişin perde oldu sana.
Nazmen Tercümesi
Seni mahcûb eden Hak’tan değildir
Hakiki bir vücûd-u gûn mutlak
Velâkin eyledi mahcûb O’ndan
Tevehhüm ettiğin mevcûd ancak
İzah
Hak’tan perdelenmiş olmak; O’ndan başka yokluk aynasında bir şey mevcûd olup da O’na perde sayılmakla tasavvur olunur. Halbuki; Cenâb-ı Hak’tan başka âlemde ne zâten ve ne de hakikaten bir mevcut tasavvur edilmiş değildir ki, İlâhi cemâli müşâhedeye perde olsun. Dünyevî ve uhrevî varlıklar ise; tahkik ehlinin nazarında sırf yokluk olmakla beraber, gölge varlık ile mevcut tecellî akislerinin eserleridir. Hakiki varlık Cenâb-ı Hakk’a mahsus ve O’nun ezelî kadîm niteliğidir. Gölge; varlık mertebelerinin bütünüyle mevcut olmadığı gibi, yokluk mertebelerinin tamamıyla da yok olmaz. Eserlerin gölgeliği sabit olunca müessirin ehadiyyetini artık nasıl değiştirmek mümkün olabilir? Çünkü bir şey ancak kendi misliyle karşılaştırılabilir. Aynı şekilde kâinatın gölgeliğini sabitlik derecesinde gören hakikat erbâbını o kâinaun gölge varlığı hiçbir vakit H Hakkın cemâlinin müşâdesinden alıkoyamaz, perdeleyemez. Zira; gemilerin su yolu olan bir nehir üzerine yansıyan ağaç gölgeleri, söz konusu nehirde gemilerin akışına engel olamadığı gibi, aşk ve vahdet deryası üzerinde yalan gölgenin zuhûrundan ibaret olan şu kudret eserleri de, muhtar müessirin görülmesine perde olamaz. Şu hâlde Cenâb-ı Hak ile müridi (tâlibi) arasında perdeleyici bir şey mevcut olmadı. Eğer ki perde varlığı olsa idi, müride Cenâb-ı Hak’tan daha yakın olması lazım gelirdi. Halbuki; Hak Teâla’dan yakın âlemde hiçbir mevcut, vücûd sahibi değildir.
Netice; Cenâb-ı Hakk’a perde olan varlık olmayıp, ancak tevehhüm (hayâl) mevcuttur. Ve hicâbın hakikati, hicâbın var olduğu zannına kapılmaktan ibarettir. Nasıl ki bir adam kırda gece içinde yattığı çadırdan dışarı çıkmak arzu ettiği sırada rüzgârın şiddetinden meydana gelen sesi arslan haykırışı sanıp korkarak bulunduğu yerde kalır. Sabah olup da ufuklar parlayan güneşin ışıklarıyla aydınlandığında görür ki, işittiği ses arslan haykırışı değil esen rüzgârın nağmesiymiş. Şu hâlde onu çadırından çıkmaktan meneden arslanın varlığı olmadı, arslanın tevehhümü (hayali) oldu.
Cân-ı zâhid sâhil-i vehm ve hayal Cân-ı ârifgark-ı bahr-ı
