
Eğer ki Hak Teâla sübhâni mükevvenâtında (mevcudatında) varlık tecellîsinde bulunuyor olmasaydı, bakışlar mahlukatı göremezdi. Eğer ilahi sıfatlar meydanda ve aşikâr olsaydı, Rabbânî mükevvenât (mevcudât) derhal darmadağm ve görünmez olurdu.
Nazmen Tercümesi
Tecellî etmeseydi Hak Teâla cümle eşyada
Görünmezdi vücûd âyinesinde sûret-i eşyâ
Eğer zât-ı İlâhinin sıfâtı zâhir olsaydı
Olurdu muzmahil âlemde her peyda ve nâpeyda
İzah
Kâinatı pek az bir zaman görüşe cilvegâh eden nur, Cenâb-ı Hakk’ın varlık ve zuhûr tecellîsidir. Ve Hakk’ın varlığı, ancak hakikatin kendisidir; eşyânın varlığı ise, iğretidir. Eşyâda Hazreti Mevlâ’nın zuhuru, camlı bir
Zahidin ruhu vehim ve hayâl sahilidir / Arifin ruhu müşahede deryasına batmıştır. pencereden parlayan güneşin ışık yansıtması gibidir. Çünkü kâinat haddizatında sırf yokluktur ve varlık kokusundan mahrumdur. Bu mevzuda pek çok ince bahisler önceki hikmetlerin izahlarında geçmiş olduğundan burada tekrara lüzum görülmedi.
Yahut bu hikmetteki ilk cümlenin manası; Cenâb-ı H Hakkın bizim gibi yarasa cisimli olanlar için zuhuru, mevcudât perdesi arkasından doğrudur. Bu zuhûr; ilâhi nûrun perdeleri olan mevcudâtın görünmesini icap etti. Eğer Hak Teâla’nın zuhuru mevcudât perdesinin ardından olmayıp da hakiki tecellî ile tecellî yüzünden olsaydı, kâinat derhal çükmüş ve perişan, bakışlar da kâinat üzerinde namsız ve nişansız olurdu. İşte bu manaya “Rabbi dağa tecellî edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü.” (Araf, 143.) âyet-i kerimesi delâlet ediyor. Sina dağında Allah’ı (C.C.) görmeyi dileyen hazreti Mûsâ’ya onun bu fâni âlemde imkânı, Tur dağının mekânında karar kılmasına bağlı olduğunu cevaben ferman buyuran Cenâbı Hudâ, müteakiben sözü edilen dağa tecellî etmesiyle onu parça parça eyler ve Mûsâ Aleyhisselam bu manzara karşısında kendinden geçerek bayılır.
Nitekim şu hadîs-i şerif de bu manaya işaret etmektedir: “Cenâb-ı H Hakkın hicabı (perdesi) nurdur. Eğer ki o hicâb kaldırılmış ve açılmış olsa, ilâhi cemâl ve celâl onu gören ve idrak eden her şeyi yakardı.
