
Hak Teâla’nın sana kahrını bildirecek delil: Hakikatte kendi nefsinde hiçbir varlığı olmayan şeylerle gözlerini perdeleyerek kendisini müşahede etmekten seni mahrum etmiş olmasıdır.
Nazmen Tercümesi
Sana Hak’tan bu gün bî-vücûdun olması hicâb
Vücûd-u kahrına ol Hâlık’ın elbette bürhandır
İzah
Varlık, her tür mükemmelliğin başlangıcı olduğu için Cenâb-ı Huda ya mahsustur. Yokluk ise, noksanlığın ve kusurların menşei olduğundan masivaya özgüdür. Sırf yokluk olan masivayı, Hakk’ın zâtının hakikati olan vücûda teşmil etmek büyük bir hodbinliktir, gurur ve enâniyettir. Ariflerin söylediği şu söz de bu manayı ifade eder: “Başka bir günahla kıyas kabul etmeyecek kadar büyük olan günahın, senin varlık iddiandır!” Hatta bazı ârifler şöyle demişlerdir: “Hakikaü bulan zatlar, Allah’ın varlığının sürekliliğini kavrayıp ezelî ve ebedî oluşunu tam olarak anladıkları için kendilerinde gerçekleşen apaçık manevî haller sebebiyle masivâullahı (Allah’tan gayrisini) görmeyi reddettiler!”
Hikmetin neticesi- insanların mevcudmuş gibi gördüğü şu kâinatın herhangi bir varlığı olmayıp, hakiki varlık ancak Vâcib-ül Vücûd hazretlerine mahsus olduğudur. Buna rağmen yine insanların sadece kâinatı görmesi, “O, kullarının üstünde yegâne tasarruf sahibidir!” (En’âm, 18.) buyuran Allah Teâla’nın kahrına işarettir. İşte âlemde Cenâb-ı Hak’tan başka hakiki mevcud (varlık) olmadığından, bu bâbda hayatın tâ kendisi olan âriflerden sızmış ilâhi coşku ve neşve ile söylenen pek çok ârifâne sözler vardır. Örneğin; Cünyed-i Bağdadi hazretlerinin, “Cübbemin içinde Allah’tan gayrisi yoktur!” ve âriflerin sultanı Bâyezîd-i Bistâmî’nin, “Kendimi tenzih ederim, şâmm ne yücedir!” ve safâ şarabının sermesti Hallac-ı Mansur’un, “Ene’l Hak!” sözleri gibi. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn-i Arabi hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Bütün mahlukatı Allah’ın fiillerinin masdarı (sudûr ettiği membâ) gören kimse kurtuluşa ermiş olur; ve sıfatlarının tecelligâhı olarak müşâhede eden irfâna ulaşır; sırf adem (yokluk) olduğunu anlayan ise Allah’a kavuşmuş olur.” Bu sözüyle İbn-i Arabi üç tecellîye işaret etmişlerdir. Bunlar; tecellî-i ef’al, tecellî-i sıfât ve tecellî-i zât’tır.
