
Bir şey verilmesi seni ferahlatıyor ve bir şeyden menedilmek üzüp daraltıyor oldukça, bu durum senin henüz çocukluk ve kulluğunda sadakatsizlik hâlinin devam etmekte olduğunu gösteren bir işarettir.
Nazmen Tercümesi
Atâ ve men bast ve kabza oldukça sebeb cânâ
Tufeylisin ubudiyette yok sıdkın senin asla
İzah
Red ve menediliş vaktinde kabz ve üzüntü, ihsan ve lütuf zamanında bast ve sevinç sâlikte henüz nefsâni hazlara eğilimin bulunduğuna, dahası sâlikin onu elde etme yolunda da âmil ve gayretli olduğuna delâlet eden hâllerdendir. Nitekim hakiki kulluk ashabında nefs hazzı tasavvuru olmadığından bu hâl ârifler indinde kulluğa aykırı ve çocukluk hâlinin sürdüğüne alâmet sayılmıştır. Çocukluk; bildiğimiz tufeylîlik (yani başkasının sırundan geçinmek) demektir. Tufeyli; Küfe halkından ve Benîgatafandan davetsiz düğün yemeklerine ve hanedan ziyafederine gitmeyi âdet edinmiş, ve insanlar arasında Tufeylü’l-a’râs namını almış olan bir şahsın ismidir. Nefsâni hazlardan henüz kurtulamamış olan bir sâlikin çocukluğunun manası; henüz evliyâullah zümresine hakkıyla dahil olmadığı hâlde kendisini onlardan addeylemesi, bir de ulaşmadığı makamları iddiaya kalkışmasıdır. İşte bu gibi evliyâullâh tufeylisi olan şahısların alâmeti, nefs hazzının hasıl olup olmaması yüzünden meydana gelen söz konusu bast ve kabzdır (sevinç ve kederdir.)
Şu kadar ki, menediliş zamanında vaki olan kabz (üzüntü); ilâhi menedişe ve rabbâni kahra mukavemet edemeyip de sıkıntıya mübtela olurum korkusundan olursa ve ihsan ediş zamanında meydana gelen bast (sevinç) de, bu korkunun gitmesinden dolayı gerçekleşirse bir dereceye kadar çocukluk (yani tufeylîlik) delili olmaktan çıkacağı şüphesizdir.
Zira; insana halk ile münasebet için insanlık hallerinin devamı lazım olup, zikredilen hâl ise insanlığın zaruri amalarından olmakla özür ve af sebebidir. Bu hikmete binaen Şeyh Ebu Abdurrahman-ı Sülemî hazretleri şunları söylemiştir: “Cenâb-ı Hakk’a karşı vaki hallerinde ekser kullar zan ve tahmine tâbi olup, onlardan hakikat mertebesine vasıl olanları pek azdır. Görülmez mi ki; Hak Teâla Kur’an-ı hakiminde buna işaretle “Onların çoğu zanna uyarlar.” (Yûnus, 36.) buyurdu. Zira hâlinde Hak ile tahakkuk eden sâlik kendisi Hakk’a mahsus olduğu itibardan değil, belki Cenâb-ı Hak kendisine mahbûb (sevgili) olduğu yönden Hak ile hususi alâka kuran merd-i kâmildir. Halbuki sâliklerin çoğu ilâhi marifeti iddia ve rabbâni muhabbeti izhâr ettikleri hâlde, ansızın gelen bir belâ ve beklenmeyen bir durum karşısında evvelce iddia ettikleri marifet ve gösterdikleri muhabbeti unutarak gelen belânın ve hayal kırıklığının çaresine düşerler. Eğer bu sâliklerin Hakk’a bağlılıkları tam olsaydı; hakiki marifete ve Rabbâni m muhabbete karşı, sevinç ya da üzüntüye sebep olan isteklerin topunu hatırdan çıkarmaları lazım gelirdi. Zira vusûl meydanına ayak basan sâlike vuslat hâline aykırı bir mani kendini arz etmeyeceği gibi, kavuşmanın zevk balı Allah’tan gayrı mevcudâtın topunu onun gözünden siler.”
Ne zaman Ondan gayrı bir şey görürsen bil ki o, Senin basit vehminin ve şaşkın kalbinin mahsulüdür
