Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

169. Hikmet: Dua, Aczîyet İtirafıdır

Ettiğin talep ve duayı Hak Teâla’dan sunulan ihsan ve lütfa sebep sanma, zira Hazret-i Mevlâ’ya anlayış ve irfanın noksan olur. Bilâkis o talep ve duâ, kulluğu göstermek ve rubûbiyet hukukunu yerine getirmek için olsun! …

Hikem-i Ataiyye 169. hikmet Arapça metni

Ettiğin talep ve duayı Hak Teâla’dan sunulan ihsan ve lütfa sebep sanma, zira Hazret-i Mevlâ’ya anlayış ve irfanın noksan olur. Bilâkis o talep ve duâ, kulluğu göstermek ve rubûbiyet hukukunu yerine getirmek için olsun!

Nazmen Tercümesi

Duâyı ittihâz etme sebep ihsârı-ı Mevlâ’ya

Bu zira fehm-i esrâr-ı Hudâ’da hükm-ü noksandır

Duâyı eyle izhâr ubudiyet için dâim

Dahi îfâ-yı hakkı Hakk için işte bu irfandır

İzah

Allah Teâla Kur’an-ı hakiminin pek çok yerinde, ehadiyyet divanına ihtiyacın arzını ve duâyı emrediyor. Bunlardan biri “Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, duâ ettiğinde duâsını kabul ederim.” (Bakara, 186.) ve biri de “Bana duâ edin ki duânıza icabet edeyim.” (Mümin, 60.) âyet-i kerimeleridir. Bu âyetlerin zahirlerinden çıkarılan manaya göre duâ; Allah tarafından dileğin kabul olunmasına, lütûf ve ihsanın gönderilmesine sebeptir. Halbuki takdirin değişmesinin mümkün olmadığı ve vaki duaların ezelî ilmi sûretlerde hüküm ve tesiri olmayacağı da kesindir. Şu halde bu iki hüküm arasında meydana çıkan aykırılığın izalesi dinî vazifelerden olduğundan şanlı müellif bu hikmeti ve aşağıdaki hükmü, zikredilen aykırılığı izale ve İlâhi sırların izhârı sergisinde açmış ve delil getirmiştir. Maksat; İlâhi ilmi suretler ve ezelî rabbânî hükümler duâ ile değişmeyeceği için insanların onu, Cenâb-ı Mevlâ’dan ihsan ve lütfün görünmesine müessir sebep kabul etmemeleri lazım geleceğine tenbihten ibarettir.

İmdi duâ ile emellere nail olmaya çalışanlar, zikredilen âyetler ile duâya ait ilâhi emirdeki esrar ve gizli hikmetleri tamamıyla anlamamış olanlardır. Zira; Cenâbı Hakîm-i Mutlak’ın icâbet dergâhına ihtiyaç ve duâları arz etmekle emir buyurması, duânın istenilen şeyin meydana gelmesine müessir sebep olduğundan dolayı olmayıp belki kulların duâ ile her halde zat-ı pâk-i rabbânisine olan ihtiyaç ve zaruretini ve ilâhi lütûflarından müstağni olmadığını, ve sübhânî kudretine karşı zayıflığım belli etme, ve bu suretle samedânî rubûbiyete ait olan mukaddes hukuku yerine getirmeleri hikmetine dayanır. Bu sırada mukadder icâbet de hâsıl, bunun üzerine vaki aykırılık zail olur. Ebu Nasr-ı Sirâc hazretleri: “Teslim ve tevekkül ehli olan âriflerin yine duâdan geri durmamalarının sebebi nedir? diyerek ettiği suâle bazı meşâyihin iki sebep göstererek cevap verdiğini, ve onun biri; namaz gibi duâ da vücut âzâlarıyla yapılan amellerden olduğundan dil azasım duâ hizmetine müheyyâ kılmak. Diğeri; duâ edilmesi hakkında gelen ilâhi erme itaat etmektir!” dediğini beyan eyledi. Bazıları da: “Duânın faydası Cenâb-ı Hakk’a karşı muhtaçlık ve zilletini göstermekle kulluk ahkâmını ifadır. Yoksa Allah; dilediği gibi hükmeden ve dilediğini yapandır!” dedi.

Şu halde bu hikmetin gereği: bütün hallerde Cenâb-ı Hak kulların rabbi olduğu gibi; insan da cümle fiil ve sözlerinde Allah’ın kulu olmak için her ne kadar maksat ve taleplerinin, istek ve ihtiyaçlarının hepsine nail olmuş bulunsa da yine duâ ve niyazdan geri durmamak, dahası yokluk ve varlık, verme ve vermeme arasında fark görmemektir. Binaenaleyh Hasan-ı Şazelî hazretleri: “İhtiyaçlarını elde etmek gayesiyle duâ eden sâlik, mahcûb (perdeli) olur. Halbuki zillet ve acziyetini itiraf amacıyla münacatta bulunan mürit, mahbûb (sevilen) olur!” dedi. İmam Kuşeyrî hazretleri dahi: “İnsanların en kötüsü, duâyı musibetlerin hücumu zamanına münhasır kılan, selâmet sahasına çıktığında da Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk vazifesini unutan insandır!” dedi. Bazı merd-i kâmil de: “Cenâb-ı Hakk’a ilticaya sevkeden dert ve belânın, gaflet ve geçici heveslere yol açan iktidar ve ihsandan hayırlı olduğunu!” söylediler.

Seherde gül gibi baş aç tazarru eyle ma’bûda Duâ-yı subh anahtardır kilid-i bâb-ı maksûda