
Bazı defa istikameti mükemmel olmayan kimse de kerametle nzıklanmış olur.
Nazmen Tercümesi
Olur gâhice merzûk-u kerâmet feyz-i Mevlâ’dan
Kemâl-i istikametle tahakkuk etmeyen kimse
İzah
Şeriat lisanında kerâmet; sadırlardaki gizli şeyleri anlamak, kabirlerde olanları keşfetmek, tayy-ı zaman, tayy-ı mekân, havada uçmak, deniz üzerinde yürümek gibi evliyâullahtan meydana gelen ve nübüvvet iddiasına ulaşmayan bir takım fevkalâde hallerin görünmesidir. Bu fevkalâde olaylar, Allah’ın nebilerinden meydana gelince mucize adını alır.
Evliyânın kerâmetlerinin hak olduğu Kur’an nasları ile sabittir. Sihir ve gözbağcılık da olağanüstü ise de, sebeplere dayandığı için sebeple kayıtlı olmayan mucize ve kerâmet sınıfından sayılamaz. Bir de olağanüstü hâlin Müseylemetü’l Kezzâb’da, Firavunda ve bazı riyâzet ehlinde olduğu gibi ihanet, maûnet ve istidrac kısımları vardır. Bu kısımları kerâmetten ayırt eden keyfiyet, şeriat caddesinde sıdk ve istikamettir. Şu halde asıl keramet, istikamet halini elde etmektir. İstikametin mercii de biri Cenâb-ı H Hakka iman, diğeri Peygamber Efendimize (a.s.) zahiren ve baünan tabi olmaktır. Şimdi müride lazım olan şey, fevkalâde hâller elde etmeye çalışmak değil istikamet sebeplerini olgunluğa erdirme yolunda himmet mücevherini sarf etmektir. Çünkü fevkalâde hâller, ifade edildiği gibi bazen doğru olmayan ve belki din yolunda bulunmayan kimselerden de zuhûr ettiğinden hakikat erbâbı nezdinde itibar ve ehemmiyete sahip değildir.
Hatta Ebu Hasan-ı Şâzelî hazretleri: “Kerâmet, toplu bir keyfiyeti içermiş olmak üzere iki kısımdır. Biri; yakînin artması ve aşikâr müşâhede ile, iman kerâmetidir. Diğeri; iddia ve aldatmadan sakınma ve sünnete tâbi olma ile, amel kerâmetidir. Bu iki kerâmete nail olduğu halde başka bir hâle daha arzu ve iştiyak gösteren sâlik ise yalancı ve mağrurdur. Hatta Allah sevgisini ve Allah’tan rızayı beraber bulundurmayan her kerâmet sahibi de istidraca uğramıştır!” dedi.
Ebu Abbas-ı Mürsî hazretleri: “Hüner, bir sâlikin yeryüzü kendisi için tayy olunup da örneğin bir anda Mekke’de veya dünyanın herhangi bir yerinde olması değildir. Asıl hüner, bir müridin fena nefsin vasıfları kendisinden tayy edilerek (kaldırılarak) hemen o müridin ilâhi huzurda bulunmasıdır!” dedi. Yanında kerâmetlerden bahsedilen Sehl-i Tüsterî hazretleri de: “Aşikâr kerâmetler, vakitlerin zaruretinin kaldırılması ile tamamlanmış olan hâllerdir. Kerâmetlerin en büyüğü ise kötü bir huyu iyi bir huya tebdil eylemektir!” dedi. Ebu Muhammed-i Mürtaiş hazretlerinin huzurunda deniz yüzeyinde batmaksızın yürüyen bir adamdan bahsedildiği esnada, o başını kaldırarak “Nefsâni arzusunu yenen bir gönül ehli, havada ve denizde yürüyen kimseden daha kâmildir!” dedi. Bâyezid-i Bistâmî hazretleri dahi: “Bir sâlikin suda yürüdüğüne bakmak yerine, ilâhi emir ve nehiydeki gidişâtına bakılmalıdır!” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri de: “Kalp ve sırların perdeleri, kerâmetlere meyletmek ve bunlara aldanarak gururlanmaktır!” dedi.
Kalbi perdeleyen sensin gayb sırrından O mühürlenmezdi asla sen olmasan
