Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 5, 2026

187. Hikmet: Ârif, Ya Vecdle Konuşur Ya Da İrşâd İçin

Hakikat ehlinin ifadeleri ya vecd ve hâlin coşkunluğundan veyahut bir müridin hidayetini arzu etmelerinden kaynaklanır. Evvelkisi sâliklerin hâli, İkincisi temkin ve tahkik erbabının hâlidir. Nazmen Tercümesi Beyanı …

Hikem-i Ataiyye 187. hikmet Arapça metni

Hakikat ehlinin ifadeleri ya vecd ve hâlin coşkunluğundan veyahut bir müridin hidayetini arzu etmelerinden kaynaklanır. Evvelkisi sâliklerin hâli, İkincisi temkin ve tahkik erbabının hâlidir.

Nazmen Tercümesi

Beyanı ehl-i halin ya olur vabeste-i vicdan

Veyahut tâbi-i ümid-i irşad-ı müridândır

Birinci sâlikân-ı râh-ı Hakk’ın halidir ancak

ikinci hal ehl-i müknet ve tahkike şâyândır

İzah

Ledünnî ilim ve gayba dair İlâhi işlerden bahsetmek ancak iki sebepten dolayı olabilir. Birincisi; vecd ve hâlin taşkınlığından, İkincisi; hâlis m müridin irşadı içindir. Birinci sebep; siliklerin başlangıç hâlinde vaki olan sekr ve cezbenin etkisiyle meydana gelir ve bu hâlde hakikati söyleyen sâlikin mazereti geçerli sayılır. Zira onun ilâhi tecelligâh olan kalbi dar olup ledünnî manaları taşıyamaz bir hale gelerek mesela bir su kabına alamayacağı kadar çok su konulduğunda ister istemez taşa­

Dinleyenin gönlünde iz bırakan gönülden çıkan sözdür / Havâi (nefsâni) sözden güzel tesir bekleme. cağı gibi vecd ve hal coşkunluğu ile taşıp manevî müşâhedelerini ifade ve ledünnî manaları tabir etmeye mecbur olur. Ve eğer ki zikredilen manevî hâllerden vecd ve hâl galebesi ile olmayarak yalnız malumatfüruşluk suretiyle bahs ve ifadeye kalkışılır ise bu gibi edebî konuşmalar yapanlar da, irfansız iddiacılar sayılarak hâl ve sözleri kuşkusuz reddolunur.

ikinci sebep; nihayet ehli ve hakikat erbâbına mahsus olan hâldir. Öyle ki bunlar, bir müridi irşad için ledünnî ilimleri sözün kisvesi ile örterek ince mana ve ulviyetinden bahis açar ve hâlin gereğine göre de kerâmet ve harikulâde hâller gösterirler. Eğer bu mukaddes zümre de müridleri irşat maksadına bağlı olmayarak sır ve hakikaderi açığa vurmaya kalkışır ise, gizlenmesi lazım olan ilâhi sırları ifşa etmiş olacaklarından Allah indinde vaki derecelerinden aşağı düşmüş olurlar. Bu sebepten dolayı hakikat ehli “Evliyâullahın lüzumsuz keramet göstermesi kadınların hayız görmesi gibidir!” dediler. Bir de hakikat ehli daima huzûr-u ehadiyyet zevkine ve rubûbiyet sırlarını müşâhedeye nail olarak ârifâne kalplerine Hak’tan gelen acaip ilimleri telakkide müstağrak olduklarından susmak onlar için kulluk edebinin gereği olur.

Binaenaleyh Bâyezid-i Bistâmî ve Celâleddin-i Rûmî gibi bazen zevk ve irfanı züht ve gâlip evliyâullahın büyüklerinden südûr etmiş olan şatahât (istiğrak halinde iken söylenen sözler), onların sülûkun başlangıcı ve cezbenin galebesi zamanının hususi hâllerindendir. “Yüce şânımı tenzih ederim!” ve “Cübbemin içinde Allah’tan gayrisi yok!” ve “Enel Hak” gibi sözler tevil çerçevesinde Fenâfîllah makamının zevk serpintilerinden olup itiraza şâyân olamaz. Aşağıdaki hikâye bu hikmetin pek güzel bir ibret misali olarak beyan olundu.

Ledünnî ilimlere anadan doğma ârifâne istidatlarının yanı sıra zahiri ilimlerde de meşhur, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî hazretlerini irşat için Tebriz’den yola çıkan Cenâb-ı Şems-i Tebrizî, irşada başlangıç olmak üzere Mevlâna’nın medreseden evine döndüğü sırada yolunun üzerinde bekleyip önüne çıkarak şunu sorar:

Itkan: Hakikata yakından vakıf olmak. Muhkem kılmak, sağlam yapmak. Sâbit kılmak. “Ya Mevlâna! Peygamber Efendimiz mi, yoksa Bâyezid-i Bîstâmî mi büyüktür?”

Hazret-i Mevlâna şaşkınlıkla Cenâbı Şems’e bakarak:

“Ey derviş, delirdin mi? Peygamberimizle (as.) Bâyezid mukayese olunur mu? Biri cihanın güneşi, diğeri bir zerredir. Peygamberimiz sultan, Bâyezid O’nun sadık bir bendesidir!” buyururlar.

Şems-i Tebrizî tekrar sorar:

“Öyle ama, Peygamberimiz Aleyhisselam ‘Seni hakkıyla bilmedik ya Mârûf!’ diyerek münâcat ettikleri halde, Bâyezid ‘Seni hakkıyla tanıdım!’ diyor. Bilmeyen bilenden nasıl büyük olur?” demesi üzerine hazreti Mevlâna:

“Bu kıyas hiçbir vakitte doğru bir ölçü olamaz. Zira Bâyezid’in Cenâb-ı Hakk’ı hakkıyla bildiğini söylemesi istidadının darlığından dolayı vecdin coşkunluğuna ve ledünnî manaları ihataya tahammül edememesindendir. Peygamber Efendimiz’in Aleyhisselam; ‘Ya Rabbi biz seni layıkıyla bilmedik!’ buyurması, Muhammedi hakikatin evvel ve âhirlerin ilimlerini toplayan bir büyük ilâhi nüsha olduğu için sübhâni marifetlere ve samedâni hakikatlere doymamasından ötürüdür. Yani Muhammedi hakikat bir irfan denizidir ki, binlerce büyük ilim ve irfan nehirlerini içine aldığı hâlde yine genişliğinde bir azalma olmayarak daha fazlasını istediğinden o irfan meydanının süvarisi Efendimiz (a.s.) ‘Seni hakkıyla bilemedik!’ buyurdu. Bâyezid ise; sınırları belli hakikatince bir küçük havuz olup ona fazla bir miktar irfan abıhayatı akınca tahammül edemeyerek derhal taşmasından dolayı ‘Seni hakkıyla tanıdım, bildim!’ demeye cesaret ediverdi!” cevabını verince hazreti Şems cezbeye kapılarak bir kere: “Allah!...” deyip yere düşmüş ve Mevlâna hazretleri bu hâlden çok müteessir olarak gereken ihtiramlar ile Cenâbı Şems’i evine kaldırıp en seçkin misafir kabul etmeleriyle artık gaye olan irşâd ve istirşâd âlemleri vücuda gelmiştir.