
Nafile hayırlara süratle teşebbüs edip de vacip amellerde tembellik göstermek, nefse tâbi oluşun alâmederindendir.
Nazmen Tercümesi
Ferâizderı tekâsülle meşâgilgir-i nefl olmak
Hevâya ittibaın bu alâmâtından olmuştur
İzah
Bu hikmet de; hak olan bir amelin nefs-i emmâre üzerine ağır, bânlın ise hafif olacağını tenbih eden tasavvufî bir izahtır. Zira; önceki hikmette amellerin ağırının seçilmesi lüzumu, nefse ağır gelen her ibadetin İlâhi rızaya uygun ve hak olmasından dolayı olduğu ifade edilmekle bu hikmette de sâliklerin fikirlerini aydınlatma tarzında; nefse ağır olan vacipler ve farzlar dururken amellerin hafifi olan nafile hayırlar ile meşguliyet nefsin hevâsına (arzusuna) uymaktan başka bir hâl olmadığı ispat edilerek anlaşılır bir misal ileri sürülmüştür.
Meselâ bir müridin, yerine getirmediği bir takım farz ve vacipleri kaza etmeyip üzerindeki kul haklarını da ödemeksizin nafile oruç, namaz ve hac ile meşguliyete kalkışması, nefse mağlup olmaktan başka bir şey değildir. Zira nefsin hilelerinden kurtulabilmek, ancak şeriata uygun olan riyâzete itina ve manevî mücâhedeye ihtimamla mümkün olur. Bu hikmete binaen, sûfilerin büyüklerinden Muhammed bin Ebulverd hazretleri: “İki hâl ve hareket insanı dalâlet vadisinde kaybolmuş eder. O nun birisi; nafileleri yerine getirip farzları zâyi etmektir. Diğeri; kalp iştirak etmeksizin vücut âzâlarıyla yapılan ameldir. İşte insanların vahdet haremgâhına vuslattan mahrum olmalarının sebebi bu şekilde sülûk yollarını ve kaidelerini ihmal etmeleridir!” dedi. İbrahim Havvâs hazretleri de bir başka ifade ile: “İnsanlar Hak kapısından iki şekilde ayrılmış olurlar. Birincisi; nafileleri talep ve farzları zayi etmektir. İkincisi; zahiren bir takım salih amellerle meşgul oldukları halde nefislerini söz konusu amellerde sadakatle ve o mevzuda başkasına da nasihatle mükellef tutmamaktır. Halbuki Cenâb-ı Mevlâ, bir âbidden ibadeti ancak sıdk ve istikameti ve Hakk’a isabeti sebebiyle kabul eder!” buyurdu.
Ebu Tâlib-i Mekkî hazretleri de bu konuda meseleyi şerh ederek: “Sadık bir mürid için ibadetlerin en faziletlisi, evvela nefsini bilmek ve haddini aşmamak ve Allah tarafından bulundurulduğu hal ve harekette devam eylemek, ve bütün yasaklardan uzaklaştıktan sonra, hidayete kılavuz olan bir ilim, ve kendisini nefsâni arzulardan meneden bir vera’ (takvâ) ile farzları eda etmek, ve farzların ifası tamam olmadıkça nafilelerle meşgul olmamaktır. Zira nafile ibadet, ancak Hak yolunda mürid selamete mâlik olduktan sonra sıhhate ulaşmış olur. Nasıl ki kazanç ve ilerleme, satış ve alış sermayesinin ele geçmesinden sonra hâlis ticaret semeresi olur. Şu halde; selamet kendisi için çok zor olan bir kimse ilâhi lütuftan uzak ve nefsâni mağruriyetin korkunç vadisine düşmüş olmakla bedbaht ve gayr-i saîddir.
Dururken vâcibât etme nevâfılle şugl zira Nevâfılle takarrüb sonradır kurb-u
