
Alemlerin Rabbi seni dünyevî sebeplere bağlı olarak hizmet ettirip yaşattığı halde terk ve tecridi istemen, yalnızca hilekâr nefsin bir gizli arzusudur. Ye Rahmanın cezbesi seni mâsivâ alâkalarından soyutlayarak özel bir yakınlıkla vicdanı mutmain eylediği halde sebepleri istemen de tecellîlere çıkan merdivenlerden inmek ve yüksek bir himmet mertebesinden aşağı düşmektir.
Nazmen Tercümesi
ikame ettiği halde seni esbâb içinde Hakk
Talebkâr-ı tecrîd olduğun bir gizli şehvettir
Tecerrüdle dahi âli iken kadrin senin el-Hakk
Tevessül eylemen esbâba d a tenzîl-i himmettir
Sakîm: Hasta, sağlam olmayan, cılız, kırık.
Mâsiva: Allah’ın dışındaki her şey.
İzah
Sebepler; dünyevi menfaatlere ulaşmaya vesile olan şeylerdir; tecrîd de bu sebeplerle meşguliyeti bırakmaktan ibarettir. Hak yolundaki bir kimsenin sebepler âleminde yaşaülıyor olmasının alâmeti; mevcut sebeplere yapışarak çalışmak suretiyle insanların mallarına tamahtan uzak yaşaması, aynı zamanda bu meşguliyetin zâhiri kulluk vazifelerine ve bâünî hallerin îcablarına engel teşkil etmemesidir.
Tecrîd yolunda bulunmanın alâmeti ise; umulmadık yerden geçimin sağlanmasıyla sükûnet içinde yaşamak ve hasbelkader bu rızıklanış güç olsa da Cenâb-ı Hakk’a olan tevekkülle kalbi mutmain bir halde ibadete devam ederek Yezdan’ın feyz tecellîlerine mazhar olmaktır.
Sebepler âleminde yaşaülan birinin tecridi istemesi, bir gizli hevestir. Çünkü feyz ve hayır Allah’ın seçiminde olup ilahi iradenin müridin isteğine denk düşüp düşmediği de meçhuldür. Buna rağmen mücerred olmayı (yani sebeplerden soyutlanmayı) arzu etmek gibi bir utanmazlığa cesaret, insanlardan uzaklaşıp Cenâb-ı Hakk’a yaklaşma perdesi alünda herkesin saygı ve güvenini kazanma gizli fikrinden doğan nefsâni bir keyfiyettir. İnsanların nazarında makbul olmak ise, çoğu tecrîd erbâbını yüksek mertebelere ulaşmaktan alıkoyup oyaladığı için ârifler bunun öldürücü bir zehir olduğunu söylemişlerdir.
Tecrîd âlemindeki birinin de sebepleri arzu etmesi himmetten düşmektir. Zira tecrîd, yalnızca Allah’a bağlılık anlamına gelip muvahhidlerin ve âriflerin hasslarına özgüdür. Buna rağmen sebeplere tevessül edip de havâs makamını ehl-i intikasın (değersiz olana meyilli, avamın) menzillerine değişmek gibi bir tercih, zillettir. Himmet, kalbin hallerinden bir keyfiyet olup ilgili kişiye nispetle yükseklik ve alçaklık ihtiva eder.
Hikmetin neticesi- Hak yolundaki sâlikin, ezelde kendisi için tayin edileni umutla bekleyip kaçınılmaz olanın meydana çıkmasını ise nazarı itibara almamasıdır. Dolayısıyla bulundurulduğu makamda kaim (sabit) ve
Himmet: Bir olgunluk hâli veya kulun bir şeyi elde etmek üzere kalbinin bütün gücüyle Hakk’a yönelmesi. Allah’ın icâbeti sonucu vuku bulur; tesir Allah’tandır; kul ise duacı olarak vasıtadır. mukadderat-ı ilâhiyyeye rızada daim olup sebepler kendisini bırakmadıkça sebepleri terk etmemesi ve sebepler dairesinden çıkarılmadıkça tecridi istememesidir.
Şu hadîsi şerif de rıza kapısına bağlılığın lüzumunu ispat eder mahiyettedir: “Bir maksadın ısrarla peşine düşmeyiniz (Allah’tan hayırlısını isteyin). Zira arzunuz ısrar etmeksizin meydana gelirse Cenâb-ı Hak lütfü ile sizi doğru yola sevkeder; ama ısrar sonucunda ele geçerse onda yardımdan mahrum olursunuz.”
irade etse bir emrin taalluk-u fethine Nabi Ona etraf-ı nâ-me’mûlden esbâb olur peyda
