
Vaktin içindeki bir takım hak ve vazifelerin kazası mümkündür. Ama vakitlerin haklarının kazası mümkün olmaz. Zira; her gelen vakitte Allah Teâla’nın senin üzerinde yeni bir hakkı ve açık bir emri vardır! Sen Cenâb-ı Hakldın sözü edilen vakitteki hakkım kaza etmediğin halde gayrın hakkını nasıl ifa edebilirsin?
Nazmen Tercümesi
Vazâifvar ibadetten zamanda
Olur mümkün kazası diğer anda
Değildir kabil-i imkân ve icrâ
Kazâsı hak-ı hâl ve vaktin asla
Ki vakit olmaz vürûd etsin de onda
Hudâ’nın olmasın nev hakkı sende
Nasıl sen hak-ı mâ-fâtı kemâ kâne
Kazâ etmen müyesser olsun ol ân
O demde halbuki hakkıyla câna
Hudâ’nın etmedin sen hakkın ifâ
İzah
Vakitlerde olan haklar; namaz, oruç, hac ve zekât gibi zâhirî ibadet ve şer’î hükümlerdir. Vakiderin hakları ise; Allah tarafından nimet ve âfet, tâat ve masiyet gibi kullara gelen takdirle alâkalı manevî hâllerin gerektirdiği şu bâtınî muamelelerdir; nimette hamd ve senâ, âfette sabır ve rıza, tâatte müşâhede, masiyette istiğfar ve nedamet.
Bu manevî hâllerden vakider diye söz edilmesi; vaktinin ismiyle bir şeyin adlandırılması kabilindendir. Nitekim zikredilen hallerden her biri, hususi bir vakitte ortaya çıkar. Hatta müridde bu hâllerden hangisi bulunursa; vaki hâl, sûdlerin indinde o müridin vakti sayılmışür.
Mevlâna Celâleddin-i Rûmî hazretlerinin: “Sûfl ibn-ül olur ey reflk!” mısraındaki vakt ile kastedilen de sûflnin hususi hâlidir. Zira ibn-ül vakt olmak; çocuğun babasına karşı edepli davrandığı ve babakk hakkını yerine getirdiği gibi, sadık müridin de vakit dediğimiz zikredilen dört hâlden
Ibnul-vakt: Zamanın uyarına giden, vaktin icaplarına göre hareket eden kişi. biriyle edeplenmesi ve hakkını ifa etmesidir. Vakitlerin haklarının zikredilen bâtınî muameleden ibaret olduğunu velilerin baş tacı, Ebu Abbas el-Mürsî hazretlerinin aşağıdaki arifane makaleleri bir kat daha izah eder. Şöyle buyuruyor: “Müridin vakideri dörttür. Beşincisi yoktur. O da; nimet, âfet, tâat ve masiyettir. Ve bunların her birinde de Cenâb-ı Hakk’ın kulları üzerinde bir hakkı olup onu rubûbiyet hükmüyle kulundan ister. O haklar da zikrolunan hamd, sabır, müşâhede ve nedâmettir.”
Peygamber Efendimiz (a.s.) “Her kim verilen nimete şükreder, belâyı sabırla karşılar, uğradığı zulmü bağışlar ve işlediği haksızlığa tevbe ederse; onlar için âhirette emniyet ve kurtuluş, dünyada irşâd ve hidayet vardır!” buyurmuşlardır.
İşte bu tafsilattan anlaşıldığına göre vakiderde olan kulluk vazifeleri ve ibadetler; vaktinde eda olunmadığı surette onun diğer vakitte kazâsı m mümkün olur. Fakat vakitlerin haklarını kazâ mümkün olmaz. Çünkü kaybolan şeyin kazâsı için boş vakit bulunamaz. Zira; her an peşpeşe gelip geçen vaki derin içinde bir zaman yoktur ki onda Cenâb-ı Hakk’ın kul üzerinde zikredilen hallerden birinin varlığı sebebiyle bâtınî muamelelerden bir yeni hakkı, bir kesin emri olmasın. İşte bu yeni hakkın ifa zamanı ise ancak o hakkı içine alacak kadar geniş olabileceğinden kaybolan hakkı kazâya artık nasıl zaman bulunabilir? Şu halde sadık müride vacip olan ancak mukaddes kalbini daima murakabe altında tutarak zamanı geçtiği surette kazâsı m mümkün olamayan hukuka riâyet etmesi, elindeki vakitleri nefsâni arzu ve beşerî münasebetsizlikler yolunda sarf ve telef etmemesidir. Tâ ki hayr-ül haled olmayan ve kazası imkânsız olan ilâhi haklar zayi edilmiş olmasın!
