
Senin Cenâb-ı Haklda vusulün, O’na ilm-i yakîne vusûlündür. Yoksa Rabbimiz Teâla hazredeıi kendisine bir şey ulaşmış veyahut bir şeye kendisi vasıl olmuş olmaktan yücedir.
Nazmen Tercümesi
Vusulün Hakka ancak marifettir yoksa Mevlâmız
Münezzehdir O’na şey ya O şeye vâsıl olmaktan
İzah
Tarikat ehlinin Hakk a vuslat dedikleri hâl; Allah’a vâsıl olan zânn basiret gözüyle delil ve burhandan müstağni olarak Hakk’ın cemâlini müşâhcdc etmesidir. Ve bu hâl mutasavvıflar arasında; ilm-i hakikî, müşâhcdc, ilm-i yakîn, feyz-i rahmânî, taarrüf-ü a’yân, zevk-i vicdânî ve tecellî gibi ifadeler ile tabir edilir.
Şühûd ehli ise; bu bâbta çeşitli sûretlerde vuslat merdivenlerine tırmanırlar. Onlardan bazısı tafsilâtıyla anlatılan üç tecellîden “Ef’âl tecellîsi” ile vuslat nurlarına müstağrak olur. Sözü edilen tecellî; ona mazhar olan m müridin kendi fiillerini ve bilcümle gayri fiilleri Allah’ın fiillerinde fâni kılarak âlemde Cenâb-ı Hak’tan başka fail görmemesinden ibarettir. Bu tecellî vuslat mertebelerinin birinci kademesi ve bunun semeresi de zikredilen tecellî hâlinde o müridin kendi iradesinden çıkarak Cenâb-ı Hakk’a tamamen mütevekkil olmasıdır.
Şühûd ehlinden bazısı da; zikredilen tecellîlerden sıfatlar tecellîsine nailiyetle hakikate vakıf olur. O da zikredilen tecellîye nail olan sâlikin bilcümle kâinatı ilâhi isim ve sıfatların mezâhiri (zuhûr mahallleri) olarak görmesidir. Dahası bu, zikredilen isim ve sıfatların hükümlerinin de eşyânın hakikatlerinin tafsilanndan ibaret olduğunu ilme’l-yakîn bilip kalp gözünü celâl ve cemâl nurlarını müşâhid (görücü) ederek üns ve heybet makamında vukûf ve hayretten ibarettir. Bu tecellî de vuslat mertebelerinin ikinci derecesidir. Bunun neticesi de, söz konusu sâlikin Cenâb-ı Hakk’a bütün işlerini teslim ederek ilâhi takdire her sûretiyle rıza göstermesidir.
Şühûd ehlinden bazısı da özlerin özü olan fenâ makamına kalbi yakîn ve müşâhede nurlarına müstağrak olarak terakki eder (yükselir). Bu makam; zât tecellîsinin bir çeşididir. Dahası vuslat mertebelerinin ârifler zümresine ve mukarreblerin haslarına mahsus üçüncü derecesidir. Elde edilecek neticesi de, söz konusu fenâ makamına vâsıl olan zâtın yalnızca Hakkı görerek şâir mevcudâttan hatta kendi varlığından bile gâib olmasıdır.
Bundan sonra işte bu fenâ makamının üstünde bir de “Hakka’1-Yakîn” makamı vardır. Bu makam herkese nasip olacak bir makam olmadığından âriflerin hasreti ve âşıkların kâbesidir. Bununla beraber zikredilen makamdan bu dünya yurdunda ancak bir tecellî şimşeği parılüsı olduğu da yakîn erbâbına malûmdur. Bu tecellî parıltısı; müşâhede ve yakîn nurunun müridin külliyetine ulaşmasından ibarettir. Nefs ve rûhun, kalp ve kalıbın da ondan tecellî ve feyz hissesi vardır. Onun için sözü edilen Hakka’l-Yakîn makamı vuslat mertebelerinin en yükseği ve Bekabillâh rütbesidir.
Bu tafsilattan anlaşıldığına göre; zikredilen tecelliyât mertebeleri, ilmin söylenmesinden ibaret olmayıp zevk ve müşâhedeyle ilgilidir. Ve Allaha vuslat denilen hâl de, öyle herkesin bilebileceği olağan hâllerden olan ulaşma ve kavuşma manasına değildir. Cemâl ve celâl tecellîsinin müşâhedesini içine alan bir keyfiyettir. Yoksa Cenâb-ı Hak, hissen ve manen bir şeye ulaşmış ve bir şey O n a erişmiş olmaktan münezzehtir. Bu manaya işarede Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri: “Benzeri ve emsâli olan bir zelil mahlûk, eşi ve dengi olmayan bir yüce Yaratıcı’ya nasıl ve ne zaman ulaşmış olabilir?” dedi. Şihâbüddin Sühreverdî de: “Şu zikredilen hakikaderde seyr ü sülûk eden bir sâlik, söz konusu tecellîlere mazhariyede beraber daha vusûl mertebelerinin başlangıcında ve yakınlık menzillerinden ilk menzilde olduğunu bilir. Şu halde ebedî olan uhrevî ömürle bile katedilmesi mümkün olmayan terakki mesafesi ve vusûl menzilleri bu kısa dünya ömrü ile nasıl katedilir?” buyurdu.
